Arşiv

Archive for the ‘anı’ Category

İTÜ Makine Anıları No:1

31/07/2008 1 yorum

Tam tarihi veremeyeceğim. Sabah erkenden Bursa’dan kalkıp İstanbul’a geldik, ben, babam ve Engin. ÖSS puanları açıklanmış, tercihler yapılacak. Ya İTÜ Matematik Mühendisliği olacak ya da İTÜ Makine. Maslak Kampusu’nu bulduk, arabayı park ettik. Kuzenim, aynı zamanda İTÜ mezunu olan Nüzhet Abla geldi. Yalnız, daha önce nükleer kapıdaki sorumlu ile konuştuk. Bize makineyi bayağı övdü. Nüzhet Abla gelince FEB’e gittik. Matematik’ten bir profesörle görüştük. Derslerin teorik ağırlıkta olacağını söylüyor, ben tipik cevabımı veriyorum: “Sorun olmaz!” Ardından Gölet’e gittik. Bizi bizzat Soyal gezdirdi. Açıkçası gayet beğendik. Oradan Gümüşsuyu’na geçtik. ‘Tercih günü’ varmış, bizi Üzeyir Garih’e çıkardılar. Bir öğretim üyesi ile bir asistan soruları cevapladı. Ardından Gümüşsuyu Yurdu’nu gezdim. Gölet’ten sonra pek iç açmadı.

İşte İTÜ’deki ilk günüm buydu. Sonra tercihlerin açıklandığı günü hatırlıyorum. Odamda bilgisayarın başımda siteyi açtım, ‘İTÜ Makine Müh.’ yazıyordu. Ne hissettiğimi hatırlamıyorum.

Sonra 4 Eylül, ilk profiency sınavım. Sağanak yağmurda İstanbul’a geliş, aynı gün Yıldız Teyze’nin cenazesi var, annem de bizle geldi. Sınava 1,5 saat geç kaldık ama girdik. Fena değildi aslında ama çaktım. 54 puanla sınırdan döndüm.

Sonra kayıt gününe geldik. Pek kalabalıktı. Bu arada Engin’le Gölet’e kaydımız yapıldı.

Sonra ilk defa İstanbul’da yalnız kaldığım gün: Tek başıma Üsküdar’dan tekneyle Maçka’ya gittim. Kur sınavından sonra Taksim’den dolmuşla teyzeme geri döndüm.

3 gün sonra yurda yerleştik, internete bağlanmak için Ethernet kartına ihtiyacımız olduğunu öğrendik.

Ertesi sabah, okuldaki ilk gün! Barbaros uyardı: “Oğlum, ne töreni ya! Gidin okulunuza, dersler başlar.” Ben gazı aldım, nasıl gideceğimi bilmiyorum ama Maçka’ya yola koyuldum. Önce nükleer kapıdan çıktım. Hedefim otobüse binip parayla Beşiktaş’a gitmek, sonra Maçka’ya yürümek. Baktım minibüs geliyor, otobüste para kabul etmezler şimdi diye düşünerek bindim. Minibüste nasıl aklıma geldiyse metro mantıklı geldi ve 4. Levent’te indim. Dedim ki “Ulan, nasılsa Taksim’e gider bu metro. Ordan bir şekilde yolu bulurum.” Metrodan Taksim’de indim. Sonra bir baktım ‘İTÜ Maçka Kampusu’ diye metro içinde ok var. Böylece Gezi Çıkışı’ndan çıktım. Etrafa baktım, okul yok! Simitçiye sordum, şu yoldan git dedi, gittim. Karşıma Taşkışla çıktı. Orada da güvenliğe sordum, teleferiğe bin dediler. Bindim ve karşımda Maçka vardı. Girdim büyük kapıdan. Listeler var her tarafta, baktım, ‘A kuru, şu derslik’ diyor. Dersliğe girdim, tahtada yaz var: ‘10.30 burada olun’, tabii İngilizce. O gün kur hocam Michael’la tanıştım. Pek bir şey yaptırmamıştı, çoğunluk yok diye.

 

Korktunuz di mi? Muahahahaha. Merak etmeyin gün gün anlatmayacağım. Derslere kısaca değinip İTÜ hakkında birtakım saptamalarda bulunacağım. Bundan sonrası başlıklar halinde olacak. Tabii sadece dersleri değil kulüpleri, yaşamı da kapsayan başlıklar olacak. Kimsenin tamamını okuyacağını zannetmem ya, maksat geyiktir.

 

Hazırlık

Efendim, o zamanlar inekliğim devam ettiğinden dersleri pek kaçırmazdım. Sabahları servisle Maçka’ya gider, öğlen yemek yiyip dönerdim. Yapacak pek aktivitem yoktu. Nette salak salak dolaşırdım. DC’yi bile 2 ay sonra keşfetmiştim. Yurt daha pek eğlenceli değildi. Haftasonları herkes eve dönerdi. Dersler bayıktı, Michael ve Nate sıradan dersler işlerlerdi. Sıkıntıdan LOTR’u İngilizce okumaya başlamıştım. O dönemde edindiğim arkadaşlar nicelik olarak fazla olsa da nitelik açısından pek iç açıcı değildi. Hala konuştuğum bir tek Eylem var. Nalan, Elvan, vs ile karşılaşınca konuşuyoruz da bundan sonrası yalan olur.

 

İTÜ Sinema-TV Kulübü

İlk tanışma toplantısını nedense kaçırmıştım. O yüzden ilk gidişim yapılamayan bir Donnie Darko gösterimidir. Gösterim olmadı ama her çarşamba yapım grubunun toplandığını öğrendim. Ben de ilk senaryomun çıktısıyla toplantıya daldım. Kıvanç, Nevzat, Ahmet, Barış, Alper ve 3-4 kişi daha vardı. İlginçtir, beni dinlediler. Hatta o senaryo az kalsın çekilecekti. 10 saatlik deneme çekimi bile yapılmıştı. O yıl çoğu üye son yılındaydı. Yine de birkaç gösterim ve çekim yaptık.

Sonraki yıl eski üye konumuna terfi oldum. Yeni üyemiz 50 civarındaydı. Hayrettir, 1 ay sonra bile 30 kişilik toplantılar yapıldı. Başkan Nevzat’tı. İlk filmim o sene çekildi. İlk dönem her haftasonu bir yerlerde içiyorduk. Birkaç gösterim düzenlendi. İkinci dönem pek kulübe uğrayan olmadı. Sadece gösterimler yapıldı. Başkan Onur oldu. (Sağol Eylem!) Yine de açık hava çok güzeldi.

2. ve 3. sınıflarda pek uğramadım kulübe. Zeynep’le Naci sırayla başkan oldu. Tek katkım hiçbir zaman uygulanmayan bir tüzük yazmak oldu. Gariptir açık havalar yine de güzeldi. ‘Teklif’ çekildi bir de ama hala kasetler kayıp!

4. sınıfta çok garip bir olay oldu: Yeni üyeler kulübü ayağa kaldırdı. Simru’nun başkanlığında hepsi pek çalıştı, geceler, partiler, söyleşiler, vs yapıldı. Uzaktan izledim, hamle olarak harikaydı ama gerisini getirecek heves kalır mı kulüpte, çok şüpheliyim. Ayrıca en büyük eleştirim, birkaç üye hariç çoğunun sinemaya eğlence amacıyla bakması ki bunun zararlarını 2. yılımda görmüştüm. Keşke sinemanın bir sanat dalı da olduğu üzerine yeni açılımlar üretebilseler.

 

Teknik Resim

Hazırlığı bir dönem okuyunca, çok rahat bir ikinci dönem geçirdim. Sadece 5 ders aldım, bunların en zoru Res105 yani teknik resimdir. Her hafta uygulama (tam 4 saat), 2 saat teorik ders, 2 haftada bir ödev, quizler, vizeler ve final. Öldürücü bir ders. 8 saat hiç masadan kalkmadan çizim yaptığımı bilirim. Uygulama hocam Yusuf Ziya Kocabal, harika bir adamdır, hem insan olarak hem hoca olarak. Beni de severdi. Uygulama notum fiks 60’tı. Notum ise DC ama geçtim ya yeter. Bu ders sırasında çok sağlam arkadaşlar edindim. Uğur, Cem, Birol, Sıvat (????), TG birkaçı.

 

İngilizceler

3 dersin, üçü de çok anlamsızdı. Tek öğrettiği bağlaç kullanımıdır. İTÜ mantığını birebir uygular: Önemli olan şekildir, içeriği ne olursa olsun. 3 hocam da kadındı ve bariz can sıkıntısından bu dersleri veriyorlardı. Yoksa azıcık bir şey yapma arzusu içinde olan birinin vereceği dersler değildi. Hele ilk hocam Amber Resne. Anılarını dinlemek pek hoştu.

 

Matematik dersleri

Matematiğim iyidir, o yüzden pek zorlanmadım. İlk hocam Mehmet Ali Karaca, harbi dersi iyi bilir ama anlatamaz. Mat 2’de Cevdet Cerit, iyi anlatırdı. Ama iki dersi de geçmek için yapılması gereken bellidir, Cerit’in kitaplarına çalışmak. Derse gitmeniz pek bir şey katmaz. Diferansiyelde hala haksızlığa uğradığımı düşünüyorum, o notlarla hayatta CB alamam. Ders yine çok basitti. Hocamı anmamam daha sağlıklı. Son olarak Sayısal Yöntemler güzel dersti. Vahit Hoca’yı severim, iyi anlatır, hafif zeka ister ama anlattığını sorar.

 

Tarih

İki dersi de Eminalp Malkoç’tan aldım ve çok memnunum. Bana çok şey öğretti. Ama en önemlisi Atatürk devrimlerin ne demek olduğunu öğretti. Şükran duyduğum yegane hocalardandır.

Türkçe

Önce Türkçe 2 aldım, Güliz Kapkın’dan. Sıkmayan ama pek bir şey öğretmeyen bir dersti. Seçiciliği zayıftı. Türkçe 1’i 3 yıl sonra Suna Okur’dan aldım. Diksiyonu harikaydı, Türkçe üzerine konuşurdu, o yönden yararlıydı. Seçiciliği çok zayıf.

Kategoriler:anı, Mühendislik, İTÜ

Dopdolu Haziran

“Nerden başlasam,
Nasıl anlatsam?”

Öyle bir haziran geçirdim ki hangisini nasıl anlatacağımı tahayyül edemiyorum. Hayatımdaki en dolu yazlardan biriydi şüphesiz ve de en önemlilerinden. Ben yine de kronolojik bir sırada anlatmaya çalışacağım elimden geldiğince.

1 Haziran: Okul hayatımın gayriresmi bittiği gün. Son finalime bu gün girdim. Ardından Şero ile viskili bir kutlama yaptık sadece.

9 Haziran: Okuldaki tüm sorunlarımın çözüldüğü, mezuniyete formaliteler hariç engel kalmadığı gün. İTÜ’ye nefretimin doruk noktası. Sonra bu nefret-zaman grafiğinde sabit bir ivmeyle azalma yaşandı ve ufak sapmalar hariç azalmaya devam edecek. Ama sıfıra uzun zaman ulaşacağını zannetmem.

12 Haziran: İstanbul Yelken Kulübü’nde mezuniyet balosu düzenlendi. Gerçekten güzeldi. Erkancığımın balo sonrası organizasyon eksiği hariç harikaydı. Gariptir, yaklaşık 1 ay geçti ve sadece anları hatırlamıyorum, tümü güzeldi.

20 Haziran: Türkiye-Hırvatistan maçını Nevizade’de arkadaşlarla izledim. Muhteşem bir geceydi. 8 gibi mekana oturduk. Sabırsızca maçı bekledik. Ve maç: Golsüz 119 dakika sonra 2 gol, farklı kalelere. Penaltılardan sonra İstiklal’de yürüdük. Meydan muhteşemdi. Trafik ise kilit. Yaşanması gereken bir gece.

24 Haziran: İTÜ Stadyumu’nda kep töreni düzenlendi. 10000 kişinin katıldığı tören beklemediğim halde düzgündü. Bakanın konuşması çok gazdı ve komikti. Diplomamı almak çok hoştu, hayatımın anlarından biri kuşkusuz. Ardından tek başıma Özsüt’te kutlama yaptım: Bol çikolatalı bir pasta. Değdi!

25 Haziran: Fakültede mezunlar için ödül töreni ve kokteyl düzenlendi. Törende ben de okulda film çektiğimden özel ödül aldım. Çok onore ediciydi. Akşam ise Almanya ile yarı final vardı. Ah Rüştü ah!

27 Haziran: Kuzenim Arda Ezer evlendi. Yine İstanbul Yelken’deydim. Düğünleri sevmediğimden yine sıkıldım ama yapacak bir şey yoktu, sonuçta kuzenim. Günün olayı damadın kardeşinden geldi (kuzenim): Düğünün ortasında elbisesine basıp ayağını kırdı.

28 Haziran: Teyzem şehir dışından gelenlere evinde yemek verdi. Bence gereksizdi ve sıkıntı dolu bir akşam daha yaşadım.

Bu arada düğün sırasında 4 yıldızlı Aden Otel’de kaldık. O otele o kadar yıldızı kim verdi acayip merak ettim. 2 yıldızdan bir gıdım yukarıda değildi.

Kategoriler:anı, günlük

Mezun Olurken (2)

Kayıtlara geçsin! 9 Haziran 2008 tarihi itibariyle Artun BÖTKE’nin, İTÜ’den mezun olmasının önünde bir engel kalmamıştır.

2 ay önceydi, mezun olmama daha 2 ay vardı, bu sayfaya bir yazı yazdım. İlginçtir, en çok (olumlu ve ya olumsuz) tepki aldığım yazı oldu. Milletin içinde demek ki yaramış. Söyleyemiyorlarmış. İfade edemiyorlarmış. Acaba neden? Neden herkes durumun farkında da söyleyemiyor? “Kral çıplak!” diyemiyor? Çok mu zor? Önce çuvaldızı kendimize batırmalı. Ben de ağzımı açamıyorum. Ancak çok sinirlenince ya da iş işten geçince. Yoksa neden bu yazı mezuniyet kesinleştikten sonra yazılsın ki?

Öyle paranoyaklaştık ki! Her taşın altında birini arıyoruz. Çocukken en sevdiğim oyun ‘gizli kameradan saklanma’ydı. Daha Truman Show ortada yokken, dünyanın benim hayatımı izlediğini zannederdim. En olmadık anda (olmayan (yoksa var mı?!?)) kameraya dönüp saçmalardım. Düşünün, çocukluktan paranoyak yetişiyoruz. Facebook ortaya çıkınca bazı sivrizekalılar çıkıp “Bu CIA’in bir programı, sizin bilgilerinizi ele geçiriyor, hayatta üye olmam.” dedi. Evet, CIA Facebook’a kalmıştı zaten!

Bu arada son 2 ayda İTÜ’ye nefretim katlandı. Resmen mezun etmemek için saçma sapan engeller koydu. Ders programımda sorun çıktı önce, dekanlığa dilekçe verdim. Kabul edilince rahatladım. Ama bu kabul değerli otomasyona geçerli değildi. 1.5 ayda tam 3 müdür değişince (Nasıl değişiyor çakamadım.) benim iş son güne kaldı. Mesai bitiminde bitirmeye kaydolabildim. 1 saat geç olsa Ocakta mezun olacaktım. Neyse normal bir öğrenci hüviyetiyle ödev-sınav-bitirme üçlüsü aşıldı. Geçen Cuma dersler açıklandı ki hoppala, yine engel! Sistem hala dersi tanımıyor. Ya sabır! Pazartesi erkenden okula gittim, hocayı rahatsız ettim (Gerçek manada rahatsız ettim çünkü bu kadar saçma bir sebep yüzünden adam işini bıraktı, benimle uğraştı!), hoca sağ olsun, halletti sorunu. Artık önümde engel yok!

Tabii bana olmaması İTÜ’nün harikalığına alamet değil. Bir sürü saçma neden yüzünden okulu uzatanlar (hocalar, sistem, vs.) gördüm, duydum. Ama en bombası uğurlama olayı. Okulum bana harika bir törenle veda ediyor. Final gibi bir tören. Olayı anlarsan diplomanı veriyorlar gün sonunda. Ama olayları harfiyen yerine getirmek gerek. Yoksa vermiyorlar diplomayı! Şaka resmen. Üstüne bonus olarak ‘Evlerinin Önü Boyalı Direk’i dinletecekler. ŞAKA! Ama ne yazık ki gerçek! Önce savaş alanı şeklinde dizilip diplomayı almaya çalışacağız. (Kesin bir aksilik çıkacak! Her şey birbirine girecek!) Eğer olayı başarıyla atlatırsak Öykü & Berk gelip ruhumuzu müzikleriyle kirletecek. İTÜ’den son bir hayatı karartma harekatı! Gerçekten o planı hazırlayan insanın önünde saygıyla eğiliyorum. İçine İTÜ ruhu bu kadar işlemiş! Pes yani.

 

İzlenimler devam edecek. Benden ayrılmayın. Çünkü yarın mezuniyet işlemlerine başlıyorum. Kesin bir terslik çıkacak.

Kategoriler:anı, İTÜ

Bir Hafta Böyle Geçti

“Haftanın sonu

Bir nakarat gibi!”

Diyor Pinhani. Her ne kadar kulağa mantıklı gelse de, aslında mantıksız. Çünkü asıl nakarata benzeyen, birbirinin kopyası olan hafta içleri. Hafta sonları ise birbirinden farklı olaylara gebe. Bir yere gidersiniz, tatil olabilir; piknik olabilir; müze, sergi, konser olabilir; tanıdığınız size gelir; düğün olur; ek bir işiniz olur; vs. Her hafta böylece farklılaşır.

Bu hafta da öyleydi. Son final haftası olması sebebiyle çalışarak geçirdim haftayı. Pazartesi günkü Gölet pikniğini saymazsak perşembeye kadar çıkmadım denilebilir. Boş zamanlarda da kitap okudum, film izledim, Across the Universe’ün ses kayıt albümünü keşfettim. Bir de fason bir şirketten aldığım iş teklifi vardı, tabii ki kabul etmedim.

Perşembe ilk sınav vardı. Okulda yine geyik oldu bolca. Tipik bir sınav günüydü. Asıl Cuma günü bombaydı. Sabah 5’te kalktım. Bir yandan notlara çalışırken, diğer yanda Lost’un son bölümünü aradım durdum. 7 gibi linkler verildi, hızla indirdim. İndirme bitince de hızla okul yoluna düştüm. 9.30’da sınava girdim, berbattı, kalmam inşallah.

Neyse, sınav sonrası biraz geyik yaptım, yemek yedim, balo listesiyle uğraştık. Sonra Şerocum ile İTÜ Vakfı’na yapılan bir ziyaretten sonra evine gittik. Lost’u izledik. Final bölümüydü ama eski finaller kadar etkili değildi, bazı şeyleri çözdü ama adanın ‘move’ yapması akıllara sezaydı. Dizi bitince yemeğimizi yedik: Birer ekmek kokoreç, hayvani doyduk.

Ardından viski şişesini açıp sohbet ede ede bitirdik, çok hoştu. Sabah erken kalkmak için 1’e gelirken yattık, güzel bir uyku çektik.

Sabah 9’da Kabataş’taydık. EPGİK Ada Pikniği kafilesine katıldık. 1,5 saatlik vapur yolculuğu sonrasında Büyükada’da indik. İskele’den sonra sağdaki yolu takip ederek piknik yerine 40 dakikalık tempolu bir yürüyüşle ulaştık. Bol geyik yapıldı, mangal yandı, yemek yendi, yakan top oynandı. Güzel eğlendik kısacası. Dönüşte de biraz yorucu olsa da aynı rotayı izleyerek Kabataş’a geldik. Ardından ben direkt yurda gelip yıkandım. Üstüne yemek yerken A Guide to Recognizing Your Saints filmini izledim. Güzeldi valla, hayata değişik bir açıdan bakıyordu, en önemlisi kadrosu efsaneydi. Ardından da internette dolaştım biraz. Yattığımda saat 1’i çoktan geçmişti, akrep 2’ye varıyordu.

Pazar sabahı ferahtı, tüm gün ferahtı aslında. Gazetelere göz attım, piknik fotoğraflarını facebook’a yükledim, anneannemi ve teyzemi aradım. Bu arada Engin durmadan oda toparlayıp, bir şeyleri bir yerlere taşıdı. Saat 9 oldu, hala dışarıda. Osman geldi bir ara, tez geyiği yaptık. Onlar ayrılırken ben takımımı kuru temizlemeye vermek üzere İstinye Park’a gidip geldim. Geldiğimde kaynım gurulduyordu. Yemek eşliğinde John Cusack’ın son filmi Grace is Gone’ı izledim. Etkileyici bir melodramdı. Beğendim, çok sade olsa da. Ardından, internet, yazı ve sohbet üçlüsü arasında gidip geldim. Saatler 9.19’u gösterirken ben hala yazıyorum. Engin gelse de Özsüt’ten aldığım tatlıyı yesek.

Kategoriler:anı, günlük, hayat

Uçurtmanın Düşündürdükleri

Geçenlerde The Kite Runner’ı izledim. Filmin ana objesi basit bir oyuncaktı: Uçurtma. Filmden sonra en son ne zaman bir uçurtma gördüğümü düşündüm. Çok acı ama çok gerilere gitmem gerekti. Sahi, ne olmuştu da uçurtma çocukların hayatından çıkmıştı? Ben çocukken her çocuğun gurur duyduğu uçurtması nasıl olmuştu da hatırlanmaz olmuştu.

Çok iyi hatırlıyorum, ben küçücük bir çocukken babam ablamla beni Uçurtma Festivali’ne götürmüştü, Çeşit çeşit kocaman uçurtmalar semaları şenlendirirdi. Onları izlemek büyük zevkti. Pike yapıp yeniden havalanması heyecan verirdi. Ayrıca uçurtma yapmak da büyük olaydı. Benim ilk çocukluğum 80’lerde geçtiğinden her oyuncak her çeşitte bulunmazdı o zamanlar. Her çocuk kendi uçurtmasını kendi yapardı. Önce iki güzel dal bulunup ihtimamla şekil verilirdi, sonra anneden bir kumaş ya da bez parçası bulunur, özenle dalların üzerine geçirirdi. Bir de fiyakalı bir kuyruk yapıldı mı değmeyin keyiflerine. Ama daha bitmezdi sorunlar. Hava rüzgarlı olmalıydı, mümkünse açık alan olmalıydı ve uçurtmayı havalandırmasını bilmeliydin. Yani uçurtma yapıp uçurmak her baba yiğidin harcı değildi. Ama sonradan gazeteler plastik uçurtma vermeye başladılar. Hatta benim bir tane Red Kit’li uçurtmam vardı. Kesin 2-3 hafta içinde çöpü boylamıştır o uçurtma, annem yayıntıdan nefret ederdi.

Bir de şimdiki çocuklara bakıyorum, hepsi cin gibi, anne-babalar eğitimli dolayısıyla çocuklar harika yetişiyor. Ama hepsinin tek derdi bilgisayar. En ufak yaratıcılık yok. Tek yaptıkları parmak kasları ve reflekslerini geliştirmek. Acaba yüzde kaçı bisiklete biniyordur? Kaçı çamurlu sahada top oynamıştır? Birkaç ay evvel annem anlatmıştı, gün dolayısıyla eve 4 yaşlarında bir çocuk gelmiş, hemen bilgisayarın yerini sormuş, olmadığını duyunca “Ben nasıl oynayacağım?” demiş. Çocuklarda yaratıcılık kalmamış vesselam. Her şey o kadar önlerinde ki yoktan oyun yaratmayı bilmiyorlar. Dolayısıyla hayal güçleri yok. Oysa ki bir çocuğun sahip olduğu en önemli şeydir hayal gücü.

Bir de madalyonun öbür yüzü var, onların anne-babaları. Bu vahşi kapitalist dünyada para kazanmaya çalışan insancıklar. Hayatları o kadar hazır tüketim ürünleriyle dolu ki çocuklarına bunu empoze ediyorlar. Çünkü sistem artık öyle işliyor. Amaç bir örnek insan yetiştirmek. Aynı plazaya giren insanlar misali aynı oyun mantığını çözmeye çalışan çocuklar! Ne garip değil mi? Sistemi yıkmaya çalıştıkça sistemin bir parçası oluyoruz. Hepsi ne için? Daha iyi bir hayat? Mutluluk, para, sağlık?

Siz ne istiyorsunuz? Çocuğunuz için ne istiyorsunuz? Uçurtma uçururken yere kapaklanıp düşmesini mi, alelade bir bilgisayar oyununda birinci olmasını mı? Hangisi daha steril ama hangisi daha yararlı?

Kategoriler:anı, hayat, sosyal hayat, yorum

Yıllık Denen Şey

Üçüncü kere son sınıf oluyorum. Orta sonu saymıyorum, okula direkt devam etmiştim, canım BAL’ıma. İlkokulda doğal olarak yıllık diye bir şey yoktu. Ama lise ve üniversitenin kaçınılmazları. Çoğunu son kez gördüğünüz insanlara bir anı bırakma isteği. “Seni bırakmayacağım, hep beraber olacağız.” geyikleri külliyen yalan. Çok ama çok yakınlar hariç kimse birbirini aramayacak, tıraşı keselim lütfen. Şu olacak ama: 10-15 yıl sonra umulmadık bir yerde biri karşınıza çıkacak, iki çift cümle kuracaksınız. Başka bir şey beklemeyin. Ben beklemiyorum, hatta 5 kişiyle iletişimi koparmazsam bir yıl içinde büyük bir başarı. Ama kastettiğim ciddi iletişimler, yanlış anlaşılmasın.

Şu sıralar herkes fırıl fırıl yazı yazıyor. “Sen şöylesin, sen böylesin, hani ikinci sınıfta şunu yapmıştık ya, hahahahah, kopmayalım bak, hayatın gülücükle dolsun.”, vs. vs. Klişe cümleler birbiri ardına sıralanır. Birkaç arkadaşıma klişe dışı yazıyım dedim, anlamadılar. “Ne biçim yazmışsın!”, az kalsın yeniden yazdıracaklardı. İlle klişe olacak. İlle iki anı anlatılıp gülünecek, kinaye yapılacak, dilek dilenecek. Yapmacıklığın bu kadarı. Gerçek hayatta söyleyemediğin şeyleri, başkaları okusun diye yazsan ne olacak. Kalben yazılmayan şeyler ne kadar kıymetlidir?

Üstelik, orada yazanlarla gerçekten görüşmüyorsun, yani çoğuyla. 3 hafta önce Bursa’daydım, gece uykum kaçtı, dön Allah, dön. Tık yok. Sonunda pes ettim. Aklıma yıllık geldi, yazmaya başlayacağım ya yeniden, biraz kopya çekerim belki. Dolaptan aldım, inanılmaz ağırdır bizim lise yıllığı. 300’ü aşkın mezun olursa, ağırlık da böyle olur. Ne ise, sayfamı açtım, benimki 2 sayfadır, söylemesi ayıp. Okudum teker teker. Başta Aylin, lisede çok yakındık, şimdi yılda 3 kez zor görüyorum, o da genelde İstiklal’de denk gelirsek. Bir yere çağırım gelmez, çağırmam bozulur. İkinci Engin, yeni yıllıkta da ikinci, her Allah’ın günü beraberiz. Üç, Selçuk’um, kendine özeldir, çok severim, ara sıra kampüsünden çıkarsa buluşuruz (di mi, Selçuk?). Dört Toktaş galiba. Geri sıralamayı hatırlamıyorum, ama çoğuyla görüşmüyorum. Son beş yıldır 3 kez görmüşsem iyidir. Pardon, Şaho ile Ozan da var, canlarım, ayrı düştüğümüzden görüşemeyiz ama yılda 3-4 mutlaka buluşuruz. Şaho’m şu an Troyes’da, NY’a iki saat uzakta. Ozan da Hindistan’a gidiyordu en son, dur aramak lazım bir.

Kalanı diyordum. Mesela dikkatimi çekenler: Tolga Gülerhocaoğlu, hiç haber alamadım, nerde, ne yapıyor, belirsiz. Pek de severdim Tolga’yı. Rukiye, tıp okuyordu en son, bir kere görüştük galiba, ne zamandı bilmiyorum. Keza İpek Yüksel, İstanbul’da okuyormuş, belki mezun oldu bile. Engin görmüştü bir kere.

Sonuç: Yıllık hem gereksiz hem çok gerekli bir obje. Gereksiz, çünkü yazılanların çoğu yapmacık, bir daha hiç okunmayacak, hatta çoğunluk kitabı kaybedecek, değer vermeyecek çünkü. Gerekli çünkü aradan belli bir vakit geçtikten sonra muhasebe yapmak, hatırlamak için birebir, unuttuğun kişileri hatırlamak çok güzel bir duygu. En güzeli de hayatının 4-5 yılının küçük de olsa bir kanıtı, özeti olması.

Kategoriler:anı, arkadaşlık

Buşon nedir?

Son 2-3 haftadır balo mekanlarını gezmekle meşgulüm. Balo komitesinden biri olarak İstanbul’un güzide mekanlarına baştan aşağı bakıyoruz. Bazı yerlerden de teklif geliyor. Okul ve bölüm ünlü ve kalabalık olunca çoğu mekanı cezp ediyor. Neyse, tekliflerde tüm eğlence kalemleri bir bir belirtiliyor. İşte, yemek, müzik, süsleme, vs. Bir otel teklifinde de şöyle bir madde vardı: Buşon – ekstra 10 ytl.

Haliyle meraklanıyorsunuz, buşon ne diye. Üstelik kişi başı ücrete 10 ytl ekletecek kadar pahalı. Arkadaşlara sorduk, kimse bilmiyor: “Buşon ne ya?”

Yine mekan gezilerinden birinde, bir mekanın sorumlusuyla şartları görüşüyoruz. Arkadaşım dedi ki, “Affedersiniz ama buşon nedir, biliyor musunuz?”. Sorumlu da biraz durduktan sonra açıkladı. Meğerse buşonun iki anlamı varmış: Masaların üstüne konan peçetelik ve ses tesisatı için çekilen kablolar.

Pek tatmin olmadık ama hiç olmazsa bir cevabımız vardı artık. Adam başı 10 ytl ekleyen peçeteliği çok merak ettim doğrusu. Ne biçim, alengirli bir peçetelik, kim bilir?

Dedik ya tatmin olunmadı diye, geçen hafta yine ünlü bir mekandayız. Arkadaşım sorumluya sordu yine: “Buşon ne demek?” Bu sefer, sorumlu önce güldü ve cevabını verdi: “Yabancı içki servisine buşon denir. Yabancı içkileri, mesela şampanyayı, servis etmek özel olduğu için, servis garsonları özel tutulur. Bu yüzden de pahalı olur. Çok özel düğünler hariç pek kullanılmaz ama isteyen de bulunur.”

Sonunda cevap bulunmuştu ve oldukça mantıklıydı. Genelde düğün, mezuniyet gibi özel gecelerde limitsiz içkiye sadece yerli içki dahildir. Yabancı içki ekstra masraf demekti gerçekten. Bir de buna her içkinin kendine has servisini eklerseniz adam başı fiyata, doğal olarak, 10 ytl eklenir.

Nihai cevabı öğrendikten sonra içimden kelimeyi, cümle içinde kullanma dürtüsü geldi: “Anne, ben buşon ne demek öğrendim.”

Kategoriler:anı, hayat

Mercedes-Benz Türk İzlenimleri

19/07/2007 1 yorum

İsterseniz ilk önce konuya tersten yaklaşalım. Ben Mercedes’ten neler bekledim, bu stajdan önce? Bu yazıyı yazan ve yarın itibariyle Mercedes’te stajı tamamlanacak olan kişi, makine mühendisliğini kerhen seçmiş biridir. Ülkemizin güzide eğitim sistemi ve gelecek korkusuna paralel olarak İTÜ Makine Mühendisliği’ne girdim, bundan 4 yıl önce. Sonuçta “Ben bu okulda neden okuyorum?” ile “İş imkanları gerçekten fazlaymış.” ikilemleri arasında bir 4 yıl geçirdim. Mezun olmama 1 yıl var ve hala ne istediğime karar vermiş değilim.

İşte böyle bir ortamda, geçen yıl yaptığım verimsiz stajı saymazsak, gerçek bir iş deneyimine ihtiyacım vardı. Diğer bir deyişle, teorik olarak okuduğum şeyin pratikte ne olduğunu anlamam gerekliydi. İlk staj yerim beni tatmin edemeyecek kadar ufak, 72 kişilik bir fabrikaydı. Tabii, burada hemen şu parametre devreye giriyor: beni tatmin edecek bir iş yeri nasıl olmalı? Mercedes stajım sırasında daha iyi anladım ki ben büyük bir kuruluşta çalışmalıyım. Neden? Birincisi, kişilik olarak İngilizce tabiri daha manidar olan ‘man about town’ cinsinden biriyim; yani şehir adamıyım hatta büyük şehir adamıyım. İkincisi şehri seven biri olarak bir takım hayat standartlarım var, cumartesi çalışmamak, festivallere gitmek, vs. Bu standartlar ancak büyük ölçekteki bir kurumda karşılanabilir. Üçüncüsü böyle kurumların bir sistemi vardır ve oturmuştur. Bu sisteme entegre olmak kolaydır. Dördüncüsü, böyle kurumlar çalışanlarına önem verir, özel hayat sigortası, tam ödenen emeklilik primleri gibi. Burada bir parantez açalım. Kapitalist sistemin gereği olarak sermaye sahipleri çalışanlarından çok iş, az harcama beklerler. Özellikle artan işsizlikle birlikte arz-talep grafiğinin çalışan aleyhine kayması ile bu sorun daha da belirgin hale gelmiştir. Parantezi kapatabiliriz. Beşincisi, belki de en önemlisi, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu herkesin malumudur. Yüzlerce yıldır stabil bir hale gelemeyen bir ekonomiden bahsediyoruz. Böyle bir ortamda, çalışacağınız iş yerinin uluslar arası nitelikte olması çok önemlidir. Böyle bir kuruluşun çalışanına bakış açısı ve elbette sağlayacağı faydalar daha farklı olacaktır.

İşte bu bakış açısına sahip olarak Mercedes’i seçtim. Amacım uluslar arası niteliğe sahip bir kurumun nasıl işlediğini görebilmekti. Kerhen mühendislik okuyan biri olarak Mercedes hakkında teknik bir bilgim yoktu. Hatta İstanbul’da otobüs üretildiği hakkında bile pek bilgim yoktu.

Şimdi esas sorumuza geçebiliriz: Mercedes’te neler gördüm?

Öncelikle benim tüm beklentilerimi karşıladığını söylemeliyim. Yukarıda da değindiğim üzere amacım uluslar arası bir kuruluşun çalışma şeklini anlayabilmekti. Bu açıdan izlenimlerim olumlu oldu. Belli bir organizasyon şeması içinde çalışan elemanlar kendilerine verilen görev çerçevesinde çalışıyorlar. Sistem oturmuş olduğu için çok aykırı bir sorunla karşılaşılmıyor. Mesela karoseride oluşan maksimum sorunlar; malzeme eksikliği ve temini, nadir görülen iş kazaları veya iş akışında görülen ve muhtemelen maksimum bir gün içinde çözülen aksaklıklar. Bunların dışında çok absürd bir sorunla karşılaşılmıyor. Bir mühendisin çalışma hayatı rutin işlerle geçiyor. Görevi doğrultusunda gerekli evrakları, belli periyotlar dahilinde, hazırlamak ve gerekli denetimleri yapmakla geçiyor günleri. Zaten organizasyon şemasında kimin ne görevi olduğu muntazam şekilde belirtildiği için ekstra bir sorun çıkmıyor.
Çalışma koşulları gayet iyi. Fabrikanın mimarisi çalışma şartlarına uyumlu, gerekli motivasyonu verecek şekilde düzenlenmiş. Yeşil alanlar çok güzel düzenlenmiş, böylece çalışanın gerekli zamanlarda iş stresinden kurtulabilmesi için alanlar yaratılmış. Fabrikanın yerinin uzak olduğu düşünülebilir fakat bir megakent olan İstanbul’da bulunması sebebiyle fazla bir seçeneği olmadığını düşünüyorum. Yemek düzeni biraz ilginç gelse de genelde yemek uygulaması gayet iyi. (Her ne kadar kapanacak olan Davutpaşa Fabrikası’nda yemekler daha leziz olsa da) Bunun yanında spor salonu yapılarak çalışanın deşarj olabileceği ekstra bir alan yaratılmış. Bu arada çalışan derken mavi yaka, beyaz yaka ayrımı yapmıyorum. Bu ayrım kurum içerisinde minimuma indirilmiş. Bu da kuruma ekstradan bir kazanç sağlıyor. Çalışanların hemen hemen hepsi konusunda eğitimli ve uzman.

Kurum çalışanına değer veriyor. Tatil imkanları, çalışma saatleri ve diğer imkanlar dengeli dağılmış. İlk bakışta mesai başlama saati çok erken gelmişti ama sonra düzeni gördüğümde mantıklı geldi. Çünkü kapitalist bir düzende ve hızlı yaşayan İstanbul gibi bir kentte yaşıyorsanız, buna alışmak zorundasınız. Çünkü oyunun kuralı bu.

Gelelim, iş bölümüne. Karoseri bölümünü pek ilgi çekici bulduğumu söyleyemem. Sahaya inip, gözlem yapıp, operatörlerle birebir çalışıp onları yönlendirmek bana göre değil. Belli rutin evrakları hazırlamak da keza. Ben, kişiliğimin sonucu olarak, sürükleyici bir ortamda çalışmalıyım. Mesela, üretim planlama. Bir parçanın eksik olması ve onu telafiye çalışmak yada aksayan bir işi rayına oturtabilmek belki stresli ama akıcı. Sürekli takip edilecek bir şeyler var ve asla rutine bağlamıyor. Bu bakımdan Mercedes’teki iş akışı gelecek planlarım için yararlı oldu. En azından neyi istediğimi az çok kestirebildim. Mesela zaman etüdü yaptım, bence çok sıkıcı. Operatörün başında kazma gibi bekle ve ne yapıyorsa yaz. Bir ara adımlar sayılacak, dediler; deli gibi baktığımı hatırlıyorum.

Hayat felsefesi olarak hayattaki herkesin bir görevi olduğuna inanıyorum ve hayatta esas olanın o görevi bulmak olduğuna. Tabii 20 iş günlük bir gözlemle bütün iş hayatıma yön verecek değilim, ama en azından geleceğime dair bir fikrim oluştu. Çalışma ortamının nasıl olduğu; neler barındırdığı; ne gibi avantajlar, dezavantajlar getirdiği; böyle bir kurumda işlerin nasıl yürüdüğünü gözlemledim. Böylece amacıma da ulaştım. Çünkü çok idealist bir mühendis adayı olduğum söylenemez. Sahaya çok inmedim, operatörlerle çok konuşmadım (onları küçük gördüğümden değil, işlerini sevmediğimden, kaynağı kaç adımda yaptığı açıkçası bana pek bir şey ifade etmiyor; tam tersine çok ilginç operatörlerle tanıştım, bu yönden de stajın çok faydalı olduğu söylenebilir), çok soru sormadım. Fakat bana ne denildiyse elimden geldiğince yapmaya çalıştım. Çok ilgimi çekmedikçe konuyu fazla irdelemedim. Elimden geldiğince fabrikanın her yerine bakmaya çalıştım, nerde neyin nasıl yapıldığını göz kararı da olsa anlamaya çalıştım. İleride otomotiv alanında çalışmasam da genel kültürüm bayağı arttı. Bir otobüsün nasıl oluştuğunu, ne aşamalardan geçtiğini öğrendim. Fabrikanın nasıl bir şekilde çalıştığını, nasıl yürütüldüğünü anlamaya çalıştım. Bu bakımdan stajımdan fena halde memnunum.

Son tahlilde genel bir bakış açısından geçen 20 güne bakalım. Mercedes-Benz Türk’ün esas kazancının otobüs ve kamyon olduğunu öğrendim ve esas bu alanda yoğunlaştığını anladım. Uluslar arası bir kuruluşta işlerin nasıl yürüdüğünü, nasıl çalışıldığını gözlemledim. Gelecek planlarımda nelere dikkat etmem gerektiğini, oyunun nasıl oynanması gerektiğini öğrendim. Önemli olanın disiplin olduğunu ve yabancı dilin çok önemli olduğunu kavradım. Zaten bildiğimiz ekip çalışmasının gerekliğini biraz daha özümledim. Diyalog kurmanın detaylarını gözlemledim. Bir operatörle bir mühendisin, bir olaya ne açılardan yaklaştıklarını gördüm, bunun nedenlerini irdeledim, az da olsa sonuçlarını çıkarmaya çalıştım, kendi adıma tabii ki. Bütün bu tempoya rağmen hayatın devam ettiğini gördüm ve nasıl denge kurulması gerektiği hakkında düşündüm. Ayrıca (bu biraz bana özel) fabrikada geçen bir film hakkında düşündüm, belki ileride bundan güzel bir senaryo çıkartırım.

Kısacası bu stajın bana yararlı olduğu kanaatindeyim. İlginç bir deneyim olduğu kesin. İleride mühendislik yapmasam da ilginç bir anı olarak hatırlayacağım yada tam zamanlı mühendis olacağım ve bu deneyimlerimden yaralanacağım, belli mi olur!

Kategoriler:anı, yorum, İTÜ