Annemlerle Yunanistan Turu – 2 (Atina)

11/12/2013 2 yorum

Sabah erkenden kahvaltımızı edip otobüse bindik ve Atina’ya doğru yolculuğumuz başladı. Benim için de daha önce görmediğim kısım resmen başladı. Hem hava aydınlık olduğundan yolu da izleyebilecektim. Zaten yol izlemeyi hem düşüncelere dalmak hem de etrafı gözlemlemek adına hep severim. Yurt dışında daha da dikkat ederim çünkü bir ülke sadece şehirlerden oluşmaz, kırsal da bir o kadar önemlidir. Nitekim daha yolun başında rehberimiz Andreas uyardı: “Buradaki otobanlar çok güzeldir ama devamlı soyulursunuz.” Gerçekten Yunan Hükümeti işini bulmuş! Tamamen AB’nin yapıp hediye ettiği harika otobanı ihaleye çıkarıp satmış! Alan kişiye de istediği kadar gişe kurma ve para alma hakkı vermiş (Her birinden vergisini ayrıca alıyor tabii)! Öyle ki Selanik-Atina arasındaki yaklaşık 550 km yolda (yanlış hatırlamıyorsam) 16 gişe var! Her gişe de ortalama 5 € alıyor. Soygunun âlâsı yani!

20131017_190538

Lycabettus Tepesi’nde annemle

DSC00865

Tepeden Atina’da günbatımı

Yaklaşık 7 saatlik yolculuktan sonra Yunanistan’ın başkenti ve en kozmopolit şehri olan Atina’ya girdik. Direkt otelimize girdik bu sefer. Hotel Zafolia gayet merkezi bir konumdaydı, 4 yıldızlı olmasına rağmen de bence Selanik’teki Porto Palace’dan daha iyidi. Biraz otelde kaldıktan sonra dışarı çıktık. İlk hedefimiz olan Lycabettus Tepesi’ni bulmak ve çıkmakta zorluk yaşasak da başardık.

Atina genel olarak düz bir kent. En arkasındaki dağlarla deniz arasında yayılan oldukça geniş bir yerleşim yeri. Şehrin ortasında 3-4 tane de tepe var. Bunların en ünlüsü şehrin ilk kurulduğu ve etrafında genişlediği Acropolis. Ondan daha yüksek olan tek tepe de Lycabettus Tepesi. Burası biraz dik ve sarp bir yer, zaten üzerinde yerleşim yok. Sadece en tepesinde bir manastır ve turistik bir cafe var. Yürüyerek çıkabileceğiniz gibi, teleferik veya taksiyle de çıkabilirsiniz. Lakin taksi bir yere kadar çıkabiliyor, oradan yine 200 m kadar yaya çıkmanız gerek. Biz taksiyle çıktık, sonra da merdivenle devam ettik. Yalnız inerken etraf ıssız olduğundan taksiciye 15 dakika sonra bizi aynı yerden almasını söyledik (ama meğerse diyebildiğimizi sanmışız). Bu kısıtlı zaman nedeniyle koşturarak çıktık. Ama tepedeki manzara gerçekten çok güzeldi. Bir de tam biz çıktığımızda güneş batıyordu. Böylece hem aydınlık hem de karanlıkta Atina’ya tepeden bakabildik. İkisi de ayrı güzel, tavsiye ederim. Daha fazlasını oku…

Annemlerle Yunanistan Turu – 1

Kurban Bayramı tatili için bir ilki gerçekleştirdim. Hayatta ilk defa hem ailemle hem de turla yurtdışına çıktım. Tabii turu kullanmamızın ana amacı, annemler için kolay bir seçenek oluşturmasıydı. Böylece ETS Tur ile 5 gecelik Yunanistan turuna çıktık. Anne babamın yanında eski komşularımız Ragıp Amca ile Malike Teyze de bize katıldı.

Böylece bayramın ilk gecesi (15 Ekim) Kadıköy Evlendirme Dairesi’nin önünden otobüsümüze binerek tura başlamış olduk. Turdaki ilk 10 saatimizi doğal olarak yolda geçirdik. Sabah 7.30’da gözümü açtıktan sadece 1 dakika sonra rehberimiz Andreas Mert’in neşeli sesini duyduk: “Günaydın herkese! Selanik’e hoşgeldiniz.”

DSC00830Tepeden Selanik

Peşinen söyleyeyim, bu yazı dizisinde bahsedeceğim konuların çoğu Andreas’ın anlatıklarından araktır. Ayrıca gezdiğim yerlerin yanında bolca da Yunan kültürü ve günlük yaşamına da değinmeye çalışacağım.

Selanik gezisi hakkında da ek bir parantez açmam gerek: Bu blogta zaten 3 ay önce gittiğim Selanik gezisinin yazısı iki bölüm halinde yayınlanmıştı ve ilk önce bunları okumanızı öneririm. Bu yazılara şuradan ve de şuradan ulaşabilirsiniz. Selanik açısından bu yazılar daha doyurucudur.

Selanik turumuz şehrin en önemli kilisesi olan Hagios Demetrios Kilisesi ile başladı. Çatısının düz tahta olmasının dışında pek önemli bir özelliği yoktu. Ardından Osmanlı zamanında yapılan dış surların Zincirli Kale kısmına çıktık. Burası da pek aham şaham bir yer değil, şehri tepeden görmesi dışında.

20131016_084913Zincirli Kale

Sonrasında Atatürk Evi’ne gittik. 3 ay önce gittiğimde resterasyon sebebiyle kapalıydı ve hayıflanmıştım göremediğim içim. Meğerse çok gereksizmiş bu hayıflanma çünkü Kültür Bakanlığı evin içini tamamen boşaltmış, yerine de hiçbir şey koymamış. (Dalga geçmiyorum!) Zaten daha otobüsteyken Andreas, durumun vahamiyetini çıtlatmıştı. 14 ay süren bu resterasyon sözde binayı güçlendirmek (ki gerçekten ihtiyacı varmış) ve içerdeki sunumu daha modernleştirmek adına yapılmış! Aldığımız duyuma göre zaten güçlendirme yapılmamış. Üstüne eskiden olan ev eşyaları tamamen çıkarılmış, yerlerine Selanik, Manastır, İstanbul ve Ankara’nın zamanındaki ile günümüzdeki durumlarını anlatan videolu anlatım konmuş. Açıkçası bunların gereksizliği o kadar barizdi ki izlemedim bile. Yalnız 2. kata her nasılsa Atatürk’ün balmumu heykelini koymuşlar ama bunu da bodruma THY uçak maketi koyarak mahvetmişler. Açıkçası ben mevcut durumun altında bariz bir kasıt arıyorum. Çünkü mantık sınırları dahilinde o evde böyle saçma bir modernleştirme yapılamaz. Bayağı sinirli şekilde oradan ayrıldık.

DSC00846Atatürk Heykeli ile Annem

20131016_103553

Atatürk Evi’ndeki Maket THY Uçağı

Ardından ise sahilde 1.5 saatlik serbest zaman verildi. Bu zaman zarfında, kordonda yürüdük, Aristo Meydanı’nda bir kafede oturarak dinlendik ve Beyaz Kule’ye geri döndük. Sonra zaten otelimize götürüldük ve ertesi sabaha kadar serbest bırakıldık.

Otelimiz yeni limanın dışında yer alan Porto Palace’tı. 5 yıldızlı olsa da pek o derece bir konfora sahip değildi. Daha önce kaldığım Hotel Olympia 4 yıldızlı ama daha iyiydi bence, bir kere çok merkeziydi ve Porto’dan aşağı kalır bir özelliği yoktu. (Eminim fiyatı da daha uygundur)

1.5 saat dinlendikten sonra taksiyle şehir merkezine indik. Bu arada tüm Yunanistan’da taksiyi telefonla çağırırsanız taksimetre ücretine 2 euro eklendiğini öğrenmiş oldum. Biraz etrafı dolaştıktan sonra, bir önceki gezimin favorisi olan Full to Meze’ye oturduk. Bayram olması dolayısıyla inaılmaz doluydu (bizden sonra ayakta bekleyenler oldu) ve mekandakilerin çoğu Türk’tü!

Sofraya feta perniri, ahtapot ızgara, şarapta ahtapot (yanlış anladılar lakin bu da enfesti), kalamar, midye buğulama (ne yazık ki midye dolma bitmiş, çok üzüldüm), kızarmış hellim, mezgit kızartma ve bolca uzo geldi. Hepimiz fena halde doyduk ve hesap sadece 95 avro geldi. Full to Meze meyhanecilikte sınırları zorluyor gerçekten, çok iyiler.

20131016_084902Tepeden Selanik’e Başka Bir Bakış

Yediklerimizi eritmek için biraz daha dolandıktan sonra Eski Liman’daki deniz kıyısında oturduk. Sonrasında da taksiyle yine geri dönüp, dinlenmeye çekildik.

Benden Şarkılar – If I Needed You (The Broken Circle Breakdown Band)

03/12/2013 3 yorum

Dün akşam 2013’ün en güzel filmlerinden birini izledim, The Broken Circle Breakdown. Daha sonra filmi detaylı yazarım lakin filmin soundtrack’i efsane. Şöyle ki filmin yan unsurlarından biri de Belçikalı bir country (hatta detaya inersek, bluegrass) grubu. Filmden sonra şarkılar o kadar seviliyor ki grup turneye çıkıyor. (Tıpkı This is Spinal Tap ve Once gibi) Dünden beri de albümlerini dinliyorum durmadan. Aşağıda paylaşacağım şarkıya da resmen aşık oldum. Filmde duyar duymaz tutuldum, öylesi.

the-broken-circle-breakdown

If I Needed You – Eğer Sana İhtiyacım Olursa (The Broken Circle Breakdown Band)

If I needed you, would you come to me / Eğer sana ihtiyacım olursa, bana gelir misin
Would come to me for to ease my pain? / Acımı dindirmek için bana gelir misin?
And if you needed me, I would come to you /Eğer senin bana ihtiyacın olursa, ben gelirim
I would swim the seas for to ease your pain / Acını dindirmek için denizleri yüzerim.

Well the night’s forlorn and the morning’s born / Gece ıssız ve gün doğmuşken
And the morning shines with the lights of love / Ve gün, aşkın ışıltısıyla parıldıyorken
And you will miss sunrise when you close your eyes / Ve sen gözlerini kapadığında şafağı özlersin
And that would break my heart in two / Ve bu, yüreğimi ortasından ikiye ayırır.

If I needed you, would you come to me / Eğer sana ihtiyacım olursa, bana gelir misin
Would come to me for to ease my pain? / Acımı dindirmek için bana gelir misin?
And if you needed me, I would come to you /Eğer senin bana ihtiyacın olursa, ben gelirim
I would swim the seas for to ease your pain / Acını dindirmek için denizleri yüzerim.

Lady’s with me now since I showed her how / Ben hanfendiye yolunu gösterdikçe benimledir
To lay her lilly hands in mine / Çiçek ellerini ellerime uzatmak için.
And who would not agree she’s a sight to see / Ve onun görme yetisi olduğuna kim karşı gelir ki,
And a treasure for the poor to find / Ve fukarayı bulmak için ödülendirildiğine?

If I needed you, would you come to me / Eğer sana ihtiyacım olursa, bana gelir misin
Would come to me for to ease my pain? / Acımı dindirmek için bana gelir misin?
And if you needed me, I would come to you /Eğer senin bana ihtiyacın olursa, ben gelirim
I would swim the seas for to ease your pain / Acını dindirmek için denizleri yüzerim.

Tamam mıyız ve Normal (!) İnsanın Engelli Algısı

Engelli olmamla ilgili pek yazmam çünkü bu konu hakkında ne yazsam duygu sömürüsü gibi geliyor bana. Lakin bazen de yazasım geliyor çünkü bu konudaki algının ne kadar çiğ olduğunu görüyorum. İster istemez açıklamak istiyor, bağırmak, haykırmak istiyorum. Neyi derseniz, yardım etmeye çalışırken aslında tam tersini yapma durumundan. Aslında bahsedeceğim olgu, engellilikten çok insanlığın acınasılığı hakkında bana göre.

Tamam mıyız-1

Çağan Irmak, ülkemiz sinemasında sevdiğim az sayıdaki yönetmenlerden biri. En başta samimidir, seyirciye ayak yapmaz, kötü film yapsa bile bir derdi illa ki vardır. Bu akşam da Irmak’ın yeni filmine gittim, çoğu zaman olduğu üzere ilk gününde ve gözü kapalı. Fakat Tamam mıyız en kötü işi. Çünkü bu sefer, derdiyle yaptığı tür sineması arasında ciddi bir fark var. Irmak, popüler sinema yapıyor ama bunu olduğunca gerçekçi ve eli yüzü düzgün şekilde yapıyor (bu filmi ayrı tuttuğunuzda). Genelde anlattığı konular da bu türe uyan konulardır; melodramatik ilişkiler, aşklar, masalsı durumlar, vs. Lakin bu sefer çok gerçek, hayatın içinden bir olgu anlatmaya çalışmış. Üzgünüm ama hayatı popüler dille anlatamazsınız, anlatmaya kalkarsanız böyle havada kalır. Daha fazlasını oku…

Sinema Sinema

Blue Jasmine [Woody Allen – 2013]

Allen’ın son filmi tipik filmlerinden biraz ayrılıyor. Bu sefer hayatını, çalışmadan gelen para ve gücü elde etmek ve bu gücü sürdürebilmek üzerine kuran nevrotik Jasmine’i izliyoruz. Doğal olarak film de komediden drama meylediyor. Konusunun getirisi olarak da politik eleştiri de barındırıyor, bilhassa sınıfların açgözlülüğü üzerine.

blue-jasmine-cate-blanchett-bobby-cannavale-sally-hawkins

Allen’ın daha önce de birkaç kez çevresinde dolaştığı konular bunlar ve iyi bir senarist/yönetmen olduğundan bunu da gayet güzel başarıyor. Derdini gayet anlatabilen, teknik anlamda da falsosuz bir dram. Hele oluşturduğu oyuncu kadrosu gerçekten harika. Cate Blenchett yıldızlaşırken Sally Hawkins de ders veriyor resmen.

About Time [Richard Curtis – 2013]

Notting Hill en sevdiğim filmler arasında ilk 10’da yer alırken Love Actually ise sevdiğim romantik-komedilerden biridir. Hal böyleyken onların yaratıcısının yeni romantik-komedisine de vizyona girer girmez gittim. Lakin biraz hayalkırıklığına uğradım. Çünkü izlediğim film, bir romantik-komedi değildi, aslında sorunu tam bir film olmamasıydı. About Time; başı oldukça laçka ve kötü bir absürt komedi, ortası vasat bir romantik-komedi ve sonu da (son 30 dakikası) iç ısıtan ve başarılı bir baba-oğul dramı.

about-time-image-2

21 yaşına geldiğinde babasından zamanda yolculuk edebilme yeteneği olduğunu öğrenen Tim, bu yeteneğini sadece (?!?) hayatının kadınını bulmak ve elde etmek için harcıyor. Filmin bu desteksiz konuyla ilgilenişi yarısında bitiyor. Bir 15 dakikalık gereksiz kardeş dayanışmasından sonra birden baba-oğul dinamiği devreye giriyor ve film aniden tat vermeye başlıyor. Çünkü Curtis her zamanki gibi harika diyaloglar yazmış ve izleyiciye de nasıl sinema  sıcaklığı vereceğini iyi biliyor. Daha fazlasını oku…

Biat Kültürü ve Türk Eğitim Sistemi Üzerine

28/10/2013 2 yorum

1.5 ay önce, yakın bir arkadaşımla oturmuş, gündem üzerine konuşuyorduk. Oldukça beğendiğim ve sonrasında da üzerine çok düşündüğüm bir cümle kurdu: “Bize okullarda insan olmayı değil, vatandaş olmayı öğrettiler.” Bu cümle o kadar çok şeyi açıklıyor ki şaşarsınız. Zaten bu yazıyı kaleme almamın sebebi de bu cümle.

Pak alakadar gözükmeyen bir örnekle başlayacağım. Bu yazın başında bizzat ilgilendiğim bir stajyerim vardı. Bir mühendislik öğrencisi olarak, gelecekteki kariyeri için önemli bir örnek olacağına inandığım stajı için mümkün olduğunca teori kısmını minimize edip pratiği ve iş yaşamını öne çıkarmaya çalıştım. Bu yüzden de verdiğim işleri öylesine yapmamasını, önemli olanın işin/görevin altında yatan mantık olduğunun üzerine basa basa vurguladım. Hakkını yememek lazım, zeki olduğundan kolay kapsa da soruları hep aynı yere çıkıyordu: “Ben bunları staj defterine nasıl yazmalıyım?” Çünkü okulda kendisini öyle bir korkutmuşlar ki sanki stajın tek amacı, staj defterini düzgün doldurmak!

egitim

Okullarda gördüğümüz, bu ülkede okula gitmiş hemen her bireyin yaşadığı bir korku bu: Tek bir hedefe yönelip o hedefin asıl mantığını ıskalamak. Ne yazık ki tüm eğitim sistemimiz aynı kural üzerine kurulu: Çeşitli hedefleri geçmekten ibaret olan bir eğitim hayatı. Sınavlardan yüksel not al, ortalamanı yüksek tut, hocanı dinle ve uyumlu ol. Bunları yaptığınızda ‘iyi öğrenci’ oluyorsunuz. Halbuki bilmiyorsunuz ki size asıl öğretilen ‘devletine saygılı vatandaş’ olma bilinci. Vicdan, erdem, düşünme, araştırma, yorumlayabilme, kendini ifade etme gibi en temel kişilik unsurları eğitim sistemimizde yer bulmuyor. Abartmayalım, bunlardan bazılarının ismi zikrediliyor ama hep dayatılan ana (ve çoğunlukla saptırılmış) hedef uğruna ıskalanıyor. Tamamına yakını ezbere dayalı ve kitabi olan bir sistemde ister istemez bazı insani özellikler ıskalanıyor.

Öğrenci hayatı, tamamen (devlet tarafından kontrol edilmiş) kitaplardan öğreniyor ve doğal olarak kendi kişiliğini oluşturabileceği temel bazı malzemelerden yoksun kalıyor. Hele aileden ve/veya arkadaş çevresinden benzeri bir eğilim gelirse (ki bizim toplumsal hayatımız zaten buna yatkındır, aşağıda açıklayacağım), birey başkalarının koyduğu hedeflere göre yaşayan bir insan haline geliyor. Bilhassa asker ve polis gibi daha orta okulda (yani kendi kişiliği oluşmadan) devlet yatılı okullarına alınıp ağır eğitime tabi tutulan meslek gruplarında bunu daha şiddetli hallerde görebilirsiniz. Daha fazlasını oku…

Filmekimi 2013 Yorumları

Enough Said [Nicole Holofcener – 2013]

Dünya nüfusunun yaş ortalamasının giderek artması, doğal olarak film yapımcılarını da bu yeni piyasaya film yapmaya itmeye başladı, son birkaç yıldır. Artık yılda 2-3 film, bu hedef kitlesine yönelik yapılıyor. Açıkçası bu filmler, belli bir kalitenin altına da düşmüyor çünkü hedef kitle zaten belli bir seviye istiyor. Enough Said, tam bu tür bir film.

enough-said-trailer_612x380

Çocuklu ve boşanmış olan bir masöz olan Eva, aynı anda hem yakın bir arkadaş hem de yine dul ve boşanmış bir erkek arkadaş edinir. Yalnız yeni arkadaşının eski kocasının, yeni erkek arkadaşı olduğu ortaya çıkınca olaylar da karışmaya  başlar. Zaten kendini kanıtlamış oyuncular olan Julia Louis-Dreyfus, James Gandolfini ve Catherine Keneer’ın karşılıklı döktürdüğü film, gerçekten yapabileceği her şeyi yapıyor. Komik, falsosuz, temposunu kaybetmeyen ve kararını bilebilen bir film.  Lakin yapısından ötürü kendine ait bir çekiciliği yok ya da ben yaşımdan ötürü bu çekimi yaşayamadım.

Heli [Amat Escalante – 2013]

Heli

Bu yılki Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü alan Meksika yapımı film, gecekonduda yaşayan bir ailenin derin devlet ve uyuşturucu çetelerinin arasında ezilişini aktarıyor. Senaryosu oldukça basit, heyecansız ve temposuz olsa da gücünü gösterdiklerinden ve onları gösterme şeklinden alıyor. Şiddeti ve bireyin devlet/çete/polis/asker zulmü altındaki zaruri ezilişini,  dolandırmadan ve gerçekçi (hatta bazen fazla gerçekçi) olarak gösteren Heli, iyi bir yönetmenin filmini nasıl yükseltebildiğinin tezahürü.

La Vie d’Adéle (Blue is the Warmest Color) [Abdellatif Kechiche – 2013]

Cannes’ın en çok konuşulan ve en büyük ödülünü de (Altın Palmiye) kapan film, çok hassas bir yapıya sahip. Çünkü lezbiyen bir kızın bu eğilimini keşfetmesini, hayatının aşkını bulmasını, bu ilişkisini ve ötesini tüm detaylarıyla anlatıyor. Lakin detay demişken gereksiz olanları değil, Adéle’in ilişkisini ve duygularını tamamen anlamamıza yarayan detayları kastediyorum. Bunları bazıları, mesela 15 dakikalık kesintisiz sevişme sahnesi, çoğu insan için kabul edilemez ve/veya dayanılmaz olabilir. Lakin benim hayatı anlamlandırma cümlem de olan “Hayat ayrıntılarda gizlidir.” önermesini ispatlayacak şekilde, bu detaylar karakterleri ve onların eylemlerini anlamlandırmamıza hizmet ediyor. Daha fazlasını oku…

Rush

Normalde Ron Howard’ı sevmem. Kaliteli gözüken şık filmlere imza atan memur Hollywood yönetmenlerinden biridir. Elindeki malzemeden kaliteli bir iş çıkarsa da, malzemenin değişik ve estetik olmasına değil, nasıl daha çok izlenebileceğine kafa yorar. John Nash’i anlattığı A Beautiful Mind, Nixon’un karizmayı çizdirişini resmettiği Frost/Nixon ve bir uzay epiği olarak lansedilen (ama çoktan unutulan) Apollo 13 en bilinen ve ödüllü işleridir.

RUSH

Bu filmografiye sahip birinin senenin en iyi filmlerinden birini imzaladığını görmek açıkçası şaşırtıcı. Rush uzaktan bakınca, belki yine fazla bir yenilik barındırmadığı aşikar olsa da; bakir bir alt tür olan araba yarışı aksiyonunda yapılan baştan salma ve fazlasıyla popülist filmlerin arasından bir başyapıt edasıyla yükseliyor.

70’lerin Formula 1 dünyasına adını yazdırmış iki ismi merkeze alıyor filmimiz: Niki Lauda ve James Hunt. Lauda, tipik Alman ırkı özelliklerine sahip olarak disiplinli, dakik, işinin ehli, detaycı ama asosyal, somurtkan ve itici. Diğer yandan bir İngiliz olan Hunt; başına buyruk, karizmatik, yakışıklı, risk almayı seven, adrenalin deposu ama disiplinsiz, savruk ve bencil. Filmin en başarılı özelliği tüm iskeleti, bu iki zıt insanın karakter özelliklerinin üzerine kurmuş olması. Aksiyon sahnelerinden, dramatik sahnelere kadar her şey bu amansız çelişki üzerine inşa edilmiş. Dolayısıyla altı dolu olunca her sahne anlam kazanıyor. Normalde aksiyon filmi olması bile bunu engellemiyor, hatta tam tersi filmin hızını da kalitesini de arttırıyor.

rush Daha fazlasını oku…

Sinema Sinema

Oz the Great and Powerful [Sam Raimi – 2013]

ozthegreat

The Wizard of Oz gibi bir klasiğin (hele 1939 yapımı olunca) öncül filmini çekmek açıkçası çok saçma, bilhassa filmle ilgili kareler ve fragman yayınlanınca bu saçmalık tescillendi resmen. Raimi, sanki Tim Burton maskesi takmış Alice in Wonderland‘ın devamını çekmişti. Filmin ilk 1 saati düşüncemi değiştirmedi: Pastel renkler içinde acayip yaratıklarla oynaşan insanlar! Neyse ki Raimi’nin sinema duygusu finalde toparlanıyor, hiç olmazsa atasına saygı duyan ve saçmalamayan bir şekilde filmi neticelendiriyor.

The Wolverine [James Mangold – 2013]

Wolverine-2013-hugh-jackman-33971500-960-640

Adamium kaplı ölümsüz mutantımızın son macerasını fazla umut bağlamadan izleyenler gayet memnun kalacaklar, benim gibi. Ama genelde benim çok yaptığım üzere, mantıklı bir sinema eğlencesi arayanlar hiç hoşnut kalmayacaklar. Çünkü Mangold, Wolverine’in en tutan çizgi-roman sayısını aynen sinemalaştırmış. Detaylara takılmazsanız oldukça heyecan verici, bilhassa ilk solo filmden daha tutarlı. Çünkü ilk film, aksiyonla hikayenin arasında bocalıyordu, bu sefer hiç olmazsa bir amaç belirleyip ona sadık kalıyor.

More Than Honey [Markus Imhoof – 2012]

MoreThanHoney_Still02

Son birkaç yıldır gazetelerde sıklıkla çıkmaya başlayan ‘arı kolonilerinin sebepsiz ölümü’ üzerine düşündürücü bir belgesel. Bir belgesel olarak bu sene karşımıza çıkan The Imposter yada Searching for Sugar Man kadar başarılı olamasa da; konusu ve yorumlarıyla çok can alıcı. Kısaca özetlemek gerekirse; kapitalizmin her şeyi olduğu gibi arıları da nasıl köle gibi kullandığını ve tükettiğini ve doğanın bir şekilde kendine ait olanı alacağını açıkça gösteriyor.

Pain & Gain [Michael Bay – 2013]

pain-and-gain

Michael Bay, düşük kalitede eğlence filmleri çeken ve umursanmayan, zaten bunu kendisi de umursamayan bir yönetmendir. Çünkü bu filmler çok para kazandırıyor! (?) Pain&Gain‘in farkı, bu filmlerde sıklıkla pompalanan Amerikan milliyetçiliğine tamamen zıt düşecek şekilde Amerikalıların bir kısmının (aslında çoğunun) ne kadar beceriksiz, düşük zekalı ve saf olduğunu filmin ana eksenine koyması. Böylece dikkat çekmeyi başarıyor lakin Bay bunu da klasik trüklerini kullanarak heba ediyor. Ortaya son derece dağınık bir film çıkıyor. Hiç olmazsa çıkış noktasıyla takdiri hak ediyor! Daha fazlasını oku…

Şimdiki Zaman

Twitter gerçekten önemli bir haber kaynağı. Dün öğlen gezinirken Yekta Kopan’ın bir tweetini gördüm. Ortaköy Feriye Sineması’nda onun koordinatörlüğünde film sonrası bir söyleşi yapılacakmış. Osman’ı aradım direkt, “Gider miyiz?” diye sordum ve sinemanın yolunu tuttuk.

Simdiki_Zaman_SanemOge

Açıkçası daha önce hiç burada film izlememiştim. Zaten uzun yıllardır kapalıydı, yanılmıyorsam bu yıl yeniden açıldı. Eski sinema kokusuyla kendini belli ediyor, oldukça hoş. Ahşap tavan da kendine has bir hava katıyor sinemaya.

Filme gelirsek, oldukça başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Belmin Söylemez’in ilk filmi, Mina adında işsiz bir kadının hayatından bir kesiti (bu ‘kesit’ mevzusuna altta değineceğiz) anlatıyor. Mina, bir yandan Amerika’ya gitme hayalleri kurarken, bir yandan yıkılacak bir apartman dairesinde yaşamaya çalışıyor. Bu sırada, para kazanmak için bir cafede fal bakmaya başlıyor. Hem cafenin diğer çalışanlarının hem de falına baktığı kişilerin hayatlarına da girip kendi hayatını idame etmeye çalışıyor.

şimdiki zaman2 Daha fazlasını oku…