Arşiv
Benden Şarkılar – Ahirim Sensin (Özcan Deniz)
Sanırım benden pek beklenmeyen bir şarkı seçimi oldu. Özcan Deniz’in başka şarkılarını hiç dinlemesem de iyi şarkı ve yorum her zaman dinlenir. Keyif alarak yıllardır dinlediğim (Ipod listemde olan) tek arabesk formatındaki türkü, hala sevilerek anılan Ezel Akay’ın ilk yönetmenlik çalışması Neredesin Firuze?‘nin ses kaydındadır. Yönetmenin kardeşi Ender Akay’ın başarılı düzenlemesi ( içindeki rock tınıları çok güzel uyuyor) ve (kabul etmek lazım) Özcan Deniz’in temiz yorumu birleşince ortaya enfes bir müzik eseri çıkıyor.
Ahirim Sensin – Özcan Deniz
Cahildim, dünyanın rengine kandım.
Hayale aldandım, boşuna yandım.
Seni ilelebet benimsin sandım.
Ölürüm sevdiğim, zehirim sensin,
Evvelim sen oldun, ahirim sensin.
Sözüm yok, şu benden kırıldığına,
Gidip başka dağlar sarıldığına.
Gönlüm inanmıyor, ayrıldığına.
Gözyaşım sel oldu, kahirim sensin.
Evvelim sen oldun, ahirim sensin.
Garibim can yakar, gönül kırmadın.
Senden ayrı, ben bir mekan kurmadım.
Daha bir gönüle ikrar vermedim.
Batınım sen oldun, zahirim sensin,
Evvelim sen oldun, ahirim sensin.
Urfa Notları – 1 : Balıklı Göl, Halfeti, Birecik
İçinde bulunduğumuz zaman diliminde en çok dikkat ettiğim noktalar, kişilerin birbirlerini dinlememesi ve olayları kendi bakış açılarından yorumlamakta ısrar etmeleri. Sanki herkes, muhatap olduğu kişiyle aynı sosyal statüde olmak, aynı eğitimi almak ve aynı şeylerden hoşlanmak zorundaymış gibi. Aksi bir duruma tahammül edemiyorlar, düşünmek bile istemiyorlar ve karşı tarafı yok etmek veya kendi tarafına çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela İstanbul’daki çoğu kişi için Türkiye İstanbul’dan, hatta Boğaz hattından ibaret. Tüm konuları bu bakış açısıyla yorumluyorlar. Onlar için Van’da yaşayan bir köylü teyze, Kars’taki bir öğrenci veya Hakkari’deki bir esnaf Kaf Dağı’nın arkasındaki bir masal diyarında yaşıyorlar.
İşte bu dar bakış açısından kurtulmak için elimden geldiğince ülkemi gezmeye çalışıyorum. Tabii yemek yemeyi bir hobi olarak gördüğümden lezzetleri yerinde denemek ve turistik bir gezi yapmak da yurt içi gezilerimin bir sebebi. Fakat gittiğiniz yerdeki evler, insanlar, kültür de Türkiye’yi anlayabilmek için önemli. Benim kadar onlar da bu ülkenin vatandaşıysa, onları anlamam gerekir ve bunun için de onların hayatlarını az da olsa gözlemleyebilmem gerekir. Diğer türlü yaptığım her yorum eksik ve tek taraflı olur.
Urfa’ya indiğinizde size hoşgeldin diyen yazı
Bu kez de arkadaşlarımla yolumuz Şanlıurfa’ya düştü. Burayı seçmemizin amacı genelin tercih ettiği üzere Balıklıgöl veya Urfa’nın yemekleri değildi, Göbeklitepe’ydi. İlk defa 2 yıl önce duyduğum bu ören yerinin, dünyada bilinen en eski tapınak olduğu tescillendi. Yazı içinde daha detaylı anlatacağım ama benim gibi inançlara, inançların doğuşuna ve tarihine meraklı biri için böyle bir yerin ülkemde olması harika bir şeydi ve kesinlikle gidip görmem lazımdı. Böylece Göbeklitepe’yi ilk duyduğumuzdan beri gitmek için plan yaptığım Engin ile beraber tarihi belirledik sonunda. 21-23 Şubat haftasonu için güzel bir grup kurarak ülkemin ‘Peygamberler Şehri’ denilen bu kentine bir gezi düzenledik. Daha fazlasını oku…
Miyazaki, ARGE, mühendislik ve aşk: Kaze Tachinu
Tek hayali uçmak olan bir çocuk. Ama aşırı miyop. Diyor ki “O zaman ben de uçak mühendisi olurum!”. Okuyor, didiniyor, zehir gibi bir uçak mühendisi oluyor. Mitsubishi’de işe başlıyor. 2 dünya savaşının ortaları, Japonya emperyalizmi fark etmiş, palazlanmaya çalışıyor ve ihtiyacı olan şey bilgi, deneyim ve teknoloji. Batı’dan fersahlarca geride olduğunun farkında ama delice çalışıyor. Uçak üretmek de bu planlarının içinde. Paraya kıyıp Almanya’dan bilgi alıyor, mühendis yolluyor bilgiyi alıp getirmesi için. Bizimki de bu mühendislerden biri, uyumuyor çalışıyor. Tek umudu kendi uçağını tasarlayıp uçmasını seyredebilmek…
Dünyada sayısız hayranı olan Miyazaki’nin emeklilik filmi Kaze Tachinu (The Wind Rises/Rüzgar Yükseliyor), 2. Dünya Savaşı öncesi Japonya’nın ilk (savaş) uçağını tasarlayan Jiro Horikoshi’nin hayatını konu alıyor. Filmlerinde fantastik unsurlar görmeye ve bu unsurların temsil ettiği metaforların soluk pastel çizimler içinde erimesine alıştığımız Miyazaki, bu sefer düş sahneleri hariç gerçekçi bir hikaye anlatıyor. Aslında sadece senaryosunu yazdığı bir önceki Ghibli (Miyazaki’ni stüdyosu) filmi Kokuriko-zaka Kara (From Up on Poppy Hill) da benzer sularda yüzüyordu. İki azimli lise öğrencisinin aşklarıyla Kore Savaşı’nın Japonya’daki etkilerini harmanlıyordu film. Bu yüzden sonraki çalışmasında bir mühendisin hayatına odaklanıp Japonya’nın 2. Dünya Savaşı öncesi durumunu incelemesini ve bunların ortasına da imkansız bir aşk yerleştirmesini hiç yadırgamadım (çoğu hayranının aksine). Daha fazlasını oku…
Sinema Sinema (Oscarlıklar, !f Filmleri, vd)
L’écume des jours [Michel Gondry – 2013]
Fransızların en kült romanından, severek takip ettiğim Gondry’nin uyarladığı filmi yarıda bıraktım. Gerçekten yılda 1-2 kez yaptığım bu eylemi, bir Gondry filmine yapmak istemezdim lakin film o kadar uçuk ki muhtemelen filmden 20. kopuşumda dayanamayıp kapattım. ‘Anlatılmaz seyredilir’ kalıbına cuk oturuyor, tabii dayanabilirseniz.
Stuck in Love [Josh Boone – 2012]
2 yıl önce çıktığında önemsemediğim bu filmi, yakın bir arkadaşım tavsiye etti. Ben de bir haftasonu kahvaltısında izledim. Hafif bir romantik komedi beklerken ciddi kelamlar da eden ama yerini de bilen bir romantizm eğlenceliği ile karşılaştım. Oyuncuları gayet iyi, ses kaydındaki şarkılar süper (Elliot Smith – Behind the Bars). Konu hafif klişe ama akıyor gayet, sıkmıyor. Bir kahvaltı filmi için gayet başarılıydı.
İlk cümlesi çok başarılıydı: “Acıttığını hatırlıyorum. Ona bakmanın verdiği acıyı.”
The Lego Movie [Phil Lord, Christopher Miller – 2014]
Oyuncak pazarlayan bir film ne kadar iyi olabilir ki? Bu kadar! Arkadaşımla tamamı çocuklar ve evebyenlerinden oluşan salona girdiğimizde kendimizi garip hissettik biraz. Ama filmin başarısı ağzımızı açık bıraktı. Çocukların (ne yazık ki) anlamadığı esprilere biz deli gibi güldük, gerçekten deli sanmış olabilirler. Hem çok eğlendik hem de bir film olarak çok keyif aldık.
Bir kere, konu çok başarılı: Bir faşist tarafından yönetilen Lego Dünyası’nda sıradan (hatta fazla sıradan) bir insanın kendini bulma ve faşist lideri devirme macerasını anlatıyor. İzlerken gülüyorsunuz ama aklınızın bir köşesine de Gezi Olayları geliyor. Hala devam eden anti-demokratik unsurların karşılıklarını teker teker filmde görüyorsunuz: Polisin faşizanlığı ve gerektiğinde satılması, insanlara talimatlar verilip dışına çıktıklarında cezalandırılmaları, televizyonun uyutma maksadıyla propaganda aracı olarak kullanılması, giderek artan kurallar, pahalılık, vb. İşin garibi tüm bunları dozunda kullanıp bunların birer metafor olduğunu çok güzel vermesi. Senaryo bu bakımdan harika! Lego’nun ‘talimatları uygulama oyuncağı’ değil de ‘kendi yaratıcılığını kullanma oyuncağı’ olduğunu altını çizerek, önemli olanın bireyin içindeki yaratıcılık olduğunu ve bunun da her insanda bulunduğunu vurgulaması bile alkışlanacak bir unsur!
Belirttiğim üzere bunu da gayet başarılı bir senaryo ile yapıyor. Yan rollerde Batman, Superman, Han Solo ve Gandalf gibi nice popüler figür var ve film hepsiyle bir güzel de dalgasını geçiyor. Tüm bunları da stop motion ile CG animasyonu tam dozunda birleştirerek görselleştiyor. Göz kamaştırıcı resmen. Şimdiden 2014’ün en iyilerinden olduğunu iddia edebilirim. ÇOK İYİ!!!! Daha fazlasını oku…
Benden Şarkılar: Sesimi Duy İsterdim (İncesaz)
Bende çok derin manaları olan bir şarkıdır. Söz ve müziği, ülkemizin gerçek müzik sanatçılarından biri olan Cengiz Onural’a ait olan şarkı, İncesaz’ın en sevdiğim albümü olan Kalbimdeki Deniz‘in 4. sırasında yer alır. Her dinlediğimde beni coşku sellerine boğan bu harikulade şarkının vokali de, 90’ların Oya-Bora’sından tanıyabileceğimiz Bora Ebeoğlu’na aittir. Her yanıyla muhteşem!!!
Sesimi Duy İsterdim – İncesaz
Duruyorsun gecenin ucunda
Hayatın ve ölümün arasında
Gözyaşının bittiği yerde
Kararsız, duruyorsun
Bakışların güneşti daima
Sen bakınca açardı çiçekler
Şimdi geceyi almış yanına
Sessizce bekliyorsun
Sesimi duy isterdim
Sana bütün bu olan biteni
Anlatmak isterdim
Kapım çalınsın
Sen ol, isterdim
Gülümse önce
Her günkü gibi
Ve bir yorgunluk kahvesiyle
Bana herşeyi anlat derdim
Duruyorsun gecenin ucunda
Hayatın ve ölümün arasında
Gözyaşının bittiği yerde
Kararsız, duruyorsun
Suluboyan ve lacivert duvar
Takvimde notların, tozlu kitaplar
Hiçbirini tanımıyor gibi
Sessizce bekliyorsun
Sesimi duy isterdim
Sana bütün bu olan biteni
Anlatmak isterdim
Kapım çalınsın
Sen ol, isterdim
Gülümse önce
Her günkü gibi
Ve bir yorgunluk kahvesiyle
Bana herşeyi anlat derdim
Annemlerle Yunanistan Turu – 3: Meteora – Kavala
Biraz geç de olsa Yunanistan yazı dizisinin 3. ve son bölümüyle karşınızdayım. Atina’daki otelimizden sabah otobüsümüze binerek Kalambaka’ya doğru yola çıktık. Kalambaka, Selanik’in batısında, Yunanistan’ın iç bölgesinde yer alan kocaman bir düzlük olan Teselya Ovası’nın kuzey ucunda konumlanıyor. Burası, hiçbir özelliği olmayan turistik bir köy. Turistik olmasının sebebiyse hemen üstündeki kayalıkların tepelerinde yer alan Meteora Manastırları.
Meteora kayalıklarından ilk görüntü
Kapadokya’ya hiç gitmedim ama oradaki peri bacalarının devasa hallerini düşünebilirsiniz. 300-400 metrelik oldukça sarp ve dik kayalıklar bulunuyor bu bölgede. Bu hal bile jeolojik bakımından ilgi çekiciyken, yöreyi bu kadar turistik yapan unsur bu kayaların tepelerinde konumlanan manastırlar. Bu kayalıklara tırmanmak günümüzde bile çok güçken 13. yüzyıldan itibaren kayalıklarının tepelerine manastırlar inşa edilmiş. Bunlara ulaşmak için 1980’e kadar sadece 2 yol varmış: Yukarıdan bir keşişin attığı ipe veya merdivene tırmanmak. 1980’den sonra her manastır için merdivenler oyulmuş kayalara ve bu merdivenler bile son derece dik.
İnsanın aklına gelen ilk soru, insanların bu manastırları neden yaptığı. Bunun iki cevabı var: İlki manastır düşüncesinde gizli. Rahip veya keşişler zaten manastırlarda günlük hayattan tecrit olmak ve kendilerini dine vermek için yaşıyorlar. Böylece Meteora Manastırları bu amaç için fiziken kusursuz bir yer oluyor. İkinci amaçsa Osmanlılardan yani Müslümanlardan kaçmak. Nitekim Osmanlı’nın yarımadayı fethinden sonra bu bölgedeki manastırlar hızla çoğalıyor. Birazdan bu sebebin sonuçlarını da yazacağım.
(Roger Moore’un bedeninde) Bond’un da ziyaret ettiği Kutsal Üçlü Manastırı
Bölgede bir zamanlar 20’yi aşkın manastır varmış lakin şu anda sadece 6’sı ayakta. Dördünde erkekler kalırken ikisi kadınlar için. Bunlardan (yanlış hatırlamıyorsam) üçü de ziyarete açık. Bölgeyi popüler yapan iki unsuru da yazıp kişisel değerlendirmelerime geçeyim: İlki, bir Bond filmi. 1981 tarihli Roger Moore’lu For Your Eyes Only‘nin bir kısmı burada çekilmiş ki ben bu kısımları coğrafyayı görür görmez hatırladım. Filmde Topol’un (bkz. Fiddler on the Roof) canlandırdığı karakterin yaşadığı ev olarak kullanılmıştı, manastırlardan biri (Kutsal Üçlü Manastırı). İkincisi de Linkin Park’ın bir albümüne adını vermesi.
Büyük Meteora Manastırı’nda eskiden kullanılan şarap yapma mekanizması
Biz tur olarak en büyük manastır olan Büyük Meteora Manastırı’na çıktık. Otobüsten indikten sonra, merdivenlerle önce biraz inip sonra bayağı bir tırmandık. Basamaklar hafif dik olsa da çok yormuyor, 10 dakikada rahatlıkla yukarı varıyorsunuz. Rehberimiz birkaç kere manastır içinde fotoğraf çekmenin yasak olduğunu tembihlese de çekmeyen görmedim ve abartmadan ben de çektim. Manastırın ilk dikkat çeken kısmı, eski manastır yaşamını anlatan müze şeklinde tasarlanmış odalar. Buralarda kırsal hayat hakkında bir sürü eşya sergileniyor. İkinci önemli öğesi manzarası. Bütün Teselya Ovası’nı ve diğer kayalıkları yukarıdan seyrediyorsunuz. İnsan defalarca deklanşöre basmak istiyor. Hrıstiyansanız, kilisede de dua edebilirsiniz. Daha fazlasını oku…
Benim Şarkılarım – Behind the Bars (Elliot Smith)
Yakın bir arkadaşım bir süre önce bana bir film önermişti. Zamanında fragmanını izleyip es geçmiştim ama bir denemek istedim: Stuck in Love başta hafif gelebilecek bir film ama oldukça önemli cümleleri var ve sonuçta çok sevdim. Film hakkında mutlaka yazarım ama bu sefer, filmdeki önemli bir sahneye odaklanalım: Kız, uzun zamandır oyaladığı oğlana randevu vermiştir ve rendevu akşamı arabada birbirlerine kısa sorular sormaktadırlar. Kız “En sevdiğin şarkı?” der ve ekler “Aklına ilk gelen ama!” Oğlan “Çok kolay, Elliot Smith – Behind the Bars” der ve “Hatta burada olacaktı.” diye ekleyip kaseti çalmaya başlar. Şarkıyı ilk defa dinleyen kız şoke olur ve ağlamaya başlar. Şarkı bitince de oğlana dönüp “Beni incitmeyeksin, değil mi?” diye sorar.
Behind the Bars (Parmaklıkların Arasından) – Elliot Smith
With the things you could do / Yapabileceğin şeyleri
You won’t but you might / Yapamayacaksın ama yapabilirsin
The potential you’ll be / Potansiyel içinde
That you’ll never see / Asla göremeyeceğin
The promises you’ll only make / Sadece yapacağın sözlerDrink up with me now / Benimle iç şimdi
And forget all about / Ve tamamen unut
The pressure of days / Günlerin getirdiği baskıyı
Do what I say / Ben ne dersem onu yap
And I’ll make you okay /Ve seni iyi yapacağım
And drive them away / Ve sileceğim
The images stuck in your head / Kafana takılmış görüntüleriPeople you’ve been before / Beraber olduğun insanları
That you don’t want around anymore / Çevrende olmasını istemediğin
That push and shove and won’t bend to your will / İtip kakan ve sana rıza göstermeyen
I’ll keep them still /Yine de onları saklayacağım
Drink up baby, look at the stars / İç bebeğim ve yıldızlara bak
I’ll kiss you again between the bars /Parmaklıkların arasından seni yine öpeceğim
Where I’m seeing you there / Seni gördüğüm yerde
With your hands in the air /Ellerin havadayken
Waiting to finally be caught /Sonunda yakalanmayı beklerken
Drink up one more time /Son bir defa iç
And I’ll make you mine /Ve seni benim yapayım
Keep you apart, / Seni uzaklaştırarak
Deep in my heart / Kalbimin derinliklerinde
Separate from the rest, / Kalandan ayrı
Where I like you the best / Seni en sevdiğim yerde
And keep the things you forgot / Ve unuttuğun şeyleri sakla
People you’ve been before / Beraber olduğun insanları
That you don’t want around anymore / Çevrende olmasını istemediğin
That push and shove and won’t bend to your will / İtip kakan ve sana rıza göstermeyen
I’ll keep them still /Yine de onları saklayacağım
Not: Türkçe’ye çevirince büyüsü bozuldu sanki, İngilizce biliyorsanız daha çok sevebilirsiniz.
Oscarlıklar 2014
All is Lost [J. C. Chandor – 2013]
Birkaç teknik adaylık dışında beklenen Oscar adaylıklarını kapamayan All is Lost, Hint Okyanusu’nda yalnız başına yatıyla seyir alan 60’larındaki bir adamın, yatının su almaya başlamasıyla hayatla giriştiği mücadeleyi anlatıyor. Robert Redford’un tamamen tek başına oynadığı film, ilginç bir deney. İzlediklerim teknik açıdan (görüntü, müzik, oyunculuk) her ne kadar iyi olsa da konu o kadar tekdüze ki filmden 10 dakikada bir kopuyorsunuz. Sonunu da gayet uhrevi meselelere bağlamaları başka bir soru işareti.
12 Years a Slave [Steve McQueen – 2013]
Hunger ve Shame ile bizi bizden alan ayrıksı yönetmen McQueen, bu sefer klasik bir ırkçılık meselesi anlatıyor. Tabii kendisinden bekleneceği üzere, olabildiğince kışkırtıcı ve gerçekçi. Yalnız sinemasal olarak desteklenen bu iki erdemin altı diğer iki filmine nazaran daha boş kalıyor. Şöyle ki McQueen, özgür siyahi Solomon Northup’ın kaçırılıp güneye köle olarak satılmasını olduğunca tarafsız ve şaşaadan uzak bir biçimde anlatırken ana fikri olan ırkçılık meselesinin sahiciliğini yer yer baltalıyor. Northup’ı kaçırıp satanlar da, sonunda kurtarıp eve yollayanlar da beyazlar oluyor ve Northup bu iki evre arasında kaderini değiştirmek adına hiçbir eylemde bulunmuyor. Filmin düz okuması böylece iyiliğin de kötülüğün de beyazların lütfu olduğu haline dönüşüyor.
McQueen’in klasik ırkçılık karşıtı filmlerden daha ayrıksı, fark edilir bir film yaptığı ortada. Teknik anlamda da iyi kotarılmış, yılın çoğu filminden üstün bir film. Ama bu nitelikleri, onu yılın filmi yapmaya, daha ötesinde gelecekte hatırlanmaya yetmiyor. Akademi’nin tam hoşuna giden türde olduğundan ve biraz da ‘vicdan rahatlatıcı özelliği’nden ötürü Altın Küre gibi En İyi Film Oscarı’nı da alması sürpriz olmaz ama değmeyeceği kesin.
American Hustle [David O. Russell – 2013]
Russell’ın filmi, eğlenceli bir gösteriş filmi. Her şeyi yerli yerinde yapmanın sizi ‘en iyi’ yaptığı bir zaman diliminde çekilmesi esas şansı. American Hustle, her şeyiyle dört dörtlük gözüküyor: Oyuncuları (evet Jennifer Lawrance, Christian Bale ile Amy Adams döktürüyor), kostümleri, sanat yönetmenliği, makyajı, diyalogları, vintage görüntüleri ve (takdir etmek lazım) yönetmenliği. Lakin filme biraz daha dikkatli bakarsanız, oldukça vasat bir öyküyü oldukça cilalı bir şekilde sattığını görüyorsunuz. Bundan 40 yıl önce çekilmiş The Sting, benzer bir hikayeyi çok daha iyi anlatıyordu. Daha fazlasını oku…
Sinema Sinema
Kick-Ass 2 [Jeff Wadlow – 2013]
İlk filmi tüm şiddetine karşı pek sevmiştik. Cüretkarlığını, espritüelliğini, gerçekle çizgi roman dünyası arasında yakaladığı o garip kıvamı. Devam filmi aynı etkiyi yaratamasa da (ilki dururken hele) benzer tadı yakalıyor. Eğlendiriyor, birkaç güzel kelam da ediyor. İyi bir film denemez belki ama ben çok eğlendim. Yalnız Jim Carrey’in yaşlandığını görmek insanı hüzünlendiriyor. Bir zamanlar her filmi iş yapan oyuncu şimdi yan rollerde bile zor tutunuyor.
The Hobbit: The Desolation of Smaug [Peter Jackson – 2013]
İlk film hakkındaki yazımda, filmin her anlamda çuvalladığını yazmıştım. Bu sefer durum o kadar vahim değil. En azından bir açıdan :). Bu yüzden filmi üç açıdan değerlendireceğim.
İlk olarak kitap açısından bakarsak, film gayet vahim. Önemli yerleri (üstelik sürüyle zamanına karşın) es geçip önemsiz detayları pohpohlaması, olmayan karakterlere yer vermesi, olmayan ilişkiler yaratması, vs. Zaten bir kitabı filme tamamen uyarlamanın imkansızlığı (ve bunun saçmalığı) ortadayken buna pek hayıflanmıyorum.
İkinci açı daha vahimi. Sinema tarihi, bir kitabı sadece esin kaynağı olarak alıp ondan bambaşka bir sanat eseri yaratan onlarca filme sahip. The Godfather, The Shining, Anayurt Oteli gibi harika örnekleri bulunur. Ne ilginçtir ki Lord of the Rings üçlemesi de bunlardan biridir. Peter Jackson esas üçlemeyi birebir filme almaz lakin harika bir tutarlılık ve kurguyla fantastik sinemanın en önemli yapıtlarından birini çıkarır. Bu yüzden de Hobbit hakkında umudumuz büyüktü. Sonuçta Michael Bay değil, yine Jackson yönetecekti. Lakin ilk film bizi oldukça hayal kırıklığına uğrattı. Ortada değil bir kitap uyarlaması, bir film bile yoktu! Çünkü filmin ana ekseni yoktu! Kah kitabın masalsı atmosferine kendini fazlasıyla kaptırıyordu, kah kitapla alakasız şekilde aksiyona yöneliyordu. Bir ortası yoktu ve film can çekişiyordu. Daha fazlasını oku…
2013’ün Ardından…
Bir yıl daha sona eriyor. Herkes bir yıl daha deneyimleniyor. Kimisi bu bir yılı kullanamayarak yerinde sayarken, diğeri yaşadıklarından ders alıp gittikçe olgunlaşıyor, büyüyor. Büyümek, bazısına göre erdem ise bazısına göre de çocukluğunu kaybetmektir.
Çocuk olmak güzeldir; her şeyi denemek isteyen, asi, korkusuz, düşünmeden hareket eden. Lakin her şeyde olduğu gibi, çocukluğun da avantaj ve dezavantajları vardı; o da kendi zamanı içinde güzeldir. Zamanı gelince büyümek gerekir. Dünya böyledir çünkü. Sorumluluk almak gerekir, çalışmak gerekir, aşık olmak gerekir, düşünmek gerekir. Statükodan ayrılmak zordur elbet; para babadan, sevginin en temizi anneden gelince hele. Lakin kendi hayatını kurmalısın ki dünyaya kendi izini bırakabil. Hayat kolay değildir. Daha fazlasını oku…











Son Yorumlar