Arşiv

Posts Tagged ‘Fatih Akın’

2010’da Türk Sineması

Hepinizin bildiği üzere son yıllarda Türk sineması her anlamda ciddi bir atağa geçti. Bir taraftan film sayısı inanılmaz artıyor, her ne kadar çoğu saçma sapan olsa da. Diğer taraftan izlenilebilecek film sayısı da artıyor, bunların kalitesi de. Çünkü o saçma sapan filmler de film ve istemeyerek de olsa sinema sektörünü geliştiriyorlar. Bu da aralarından çıkan kaliteli filmleri arttırıyor. Diğer deyişle, ne kadar saçma sapan film çekilirse o kadar kaliteli film izleyebiliriz.

2010’un başlangıcından itibaren yeni filmlerden 5’ini izledim. Bunlardan birkaçı 2009’un fakat ben ancak fırsat yakalayabildim. Başlayalım:

Yahşi Batı

Valla açıkçası içinde Cem Yılmaz’ın olduğu filmlerden bir tek Her Şey Çok Güzel Olacak’ı beğeniyorum. Gerisini her biri başka bir sebepten olmak üzere beğenmedim. Mesela G.O.R.A.’da hiç gülmedim, keza AROG da bir iki sahne hariç çok eğrelti geldi bana. Hokkabaz’ı klasman dışı tutuyorum, ne idüğü belirsiz bir filmdir bence.

Yahşi Batı ise içlerindeki (kendi yazdıkları arasından) en iyisi bence. İyi bir film mi? Hayır. Ama bu 4 film arasında en iyisi. Yılmaz, anlatmak istediğini anlatmış bence ama hala bunu sinematografik yapamıyor. Hala TV estetiğine ve anlık şakalara yaslanıyor. Ama bunu giderek daha sinemasal hale getiriyor, tabii önünde de çok yolu var.

Ben Cem Yılmaz’ın kendi The Hangover’ını çekeceği günleri bekliyorum ve bu arada çok uzun yıllar olsa da olacakmış gibi duruyor.

Son olarak Ömer Faruk Sorak gözümden çok düştü. Sınav’dan sonra Cem Yılmaz’ı kastederek bir daha star filmi yapmayacağını açıklamıştı. Paşalar gibi yapıp, tükürdüğünü yaladı!

Oyuncular: Cem Yılmaz, Ozan Güven, Zafer Algöz, Demet Evgar, Özkan Uğur, Bünyamin Durgut, İştar Göksever, Graham Hoadly, Yılmaz Köksal – Görüntü Yönetmeni: Mirsad Heroviç – Müzik: Ozan Çolakoğlu – Senaryo: Cem Yılmaz – Yönetmen: Ömer Faruk Sorak – **
Daha fazlasını oku…

Oscarlıklar 2010 – 4

02/03/2010 1 yorum

Uzun süre bloga yazamadığımın farkındayım. Ama son 1 ay oldukça doludizgin geçti. Film bile seyredemediğim ardışık günler oldu. Hal böyleyken oturup rahatça yazı yazamadım. Kaldığımız yerden, Oscar dizisiyle devam ediyoruz.

The Private Lives of Pippa Lee

Bu film, Oscar yarışında değil lakin arada kaynasın. Rebecca Miller, ünlü yazar Arthur Miller’ın kızı ve aynı zamanda günümüzün en usta aktörlerinden Daniel Day Lewis’in karısı. Profesyonel olarak da yazar, senarist ve yönetmen. İlk filmi, The Ballad of Rose and Jack arşivimde nicedir izlenmeyi bekliyor, elbet günü gelecek. Lakin biz son filmine bakacağız.

The Private Lives of Pippa Lee, bir feminist filmi. Gerçi etiket yapıştırmayı sevmem ama nerden bakarsanız bakın, öyle. Tipik bir ev kadınının geçmişiyle beraber günümüzdeki şaşırtıcı durumlarını aktarıyor. Bu durumlar, görünenin arkasında saklı dışavurum reaksiyonları. Film, bunları geçmişte yaşadıklarıyla özleştirerek anlatıyor. Çeşitli okumalar yapılabilir lakin biraz zorlamanız gerek. Ben düz izledim, sıkmadı ama ötesine de geçmedi. Bazı mantık hataları bana göre filmi zedeliyor ama bunları hata olarak nitelemek istemeyebilirsiniz de. Kısacası muğlak bir anlatıma sahip. Enfes oyuncu kadrosuyla nesnelleşmeye çalışıyor ama kafi değil.

Oyuncular: Robin Wright Penn, Alan Arkin, Mario Bello, Mike Binder, Winona Ryder, Keanu Reeves, Blake Lively, Julianne Moore, Robin Weigert – Görüntü Yönetmeni: Declan Quinn – Müzik: Michael Rohatyn – Senaryo: Rebecca Miller (kendi romanından) – Yönetmen: Rebecca Miller – ***

New York, I Love You

Ben Paris, I Love You’yu çok sevmiştim. Ama bu konseptin 2. ürünü olan New York ayağı ilkinin yanından bile geçemiyor, gerek duygusal gerek teknik anlamda. İlk filmden aklımda kalan rahat 5-6 bölüm var. Bu filmde ise sadece 1! O da Brett Ratner’ın lise balosuna mecburen tekerlekli sandalyede bir kızla giden şaşkın bir oğlanı anlattığı bölüm. Diğerleri unutulmaya mahkum, sıradan kısa filmler. Fatih Akın ile Uğur Yücel’in işbirliği ise rezalet bence.

Oyuncular: Bradley Cooper, Natalie Portman, Shia LaBeouf, Robin Wright Penn, Ethan Hawke, Orlando Bloom, Blake Lively, Hayden Christensen, Christina Ricci, Justin Bartha, Rachel Bilson, Anton Yelchin, John Hurt, Maggie Q, Chris Cooper, James Caan, Julie Christie, Andy Garcia, Eli Wallach, Cloris Leachman, Eva Amurri, Olivia Thirlby, Jacinda Barrett, Qi Shu, Burt Young, Irrfan Khan, Taylor Geare, Uğur Yücel – Görüntü Yönetmeni: Benoit Debie, Pawel Edelman, Michael McDonough, Declan Quinn, Mauricio Rubinstein – Müzik: Tonino Baliardo, Nicholas Britell, Paul Cantelon, Mychael Danna, İlhan Erşahin, Jack Livesey, Shoji Mitsui, Mark Mothersbaugh, Peter Nashel, Atticus Ross, Leopold Ross, Claudia Sarne, Marcelo Zarvos – Senaryo: Emmanuel Benbihy, Tristan Carne, Hall Powell, Israel Horovitz, James C Strouse, Shunji Iwai, Hu Hong, Yao Meng, Joshua Marston, Alexandra Cassavetes, Stephen Winter, Jeff Nathanson, Anthony Minghella, Natalie Portman, Fatih Akın, Yvan Attal, Olivier Lécot, Suketu Mehta – Yönetmen: Fatih Akın, Yvan Attal, Allen Hughes, Shunji Iwai, Wan Jiang, Joshua Marston, Mira Nair, Brett Ratner, Randall Balsmeyer, Natalie Portman, Shekhar Kapur – **

The Princess and the Frog

Animasyonları severim ama zeki olanları, beni hem şaşırtıp hem de eğlendirebilenleri. Böyle animasyonlar da azdır maalesef. The Princess and the Frog bunlardan biri.

Ama film esas klasını geçmişe nur yağdırarak yapıyor. Şöyle ki Disney’in ne zamandır (hatta herhangi bir stüdyonun) çekmediği 2 boyutlu animasyon tekniğini ve ruhunu geri getiriyor. Siz de geçmişin o enfes animasyonlarını (başyapıtım The Lady and the Tramp’tır) anarak izliyorsunuz. Buna rağmen günümüzün anlatım teknikleri de ustaca yedirilmiş filme. Ben acayip keyif aldım, size de tavsiye ederim.

Seslendirenler: Anika Noni Rose, Bruno Campos, Keith David, Michael-Leon Wooley, Jennifer Cody, Jim Cummings, Peter Bartlett, Jenifer Lewis, Oprah Winfrey, Tereence Howard, John Goodman – Müzik: Randy Newman – Senaryo: Ron Clements, John Musker, Rob Edwards, Greg Erb, Jason Oremland, Chris Ure, Jared Stern, Dean Wellins, Will Csakos, Ralph Eggleston (Ed Baker’ın ‘The Frog Princess’ öyküsünden) – Yönetmen: Ron Clements, John Musker – ****

Everybody’s Fine

Bin filme komedi diye başladım. Birkaç sahne hariç hiç gülmeden (onlar da kıkırdama) filmi tamamladım. Ama film başarılı bir dram. Bir babanın çocuklarını anlama çabasını anlatıyor, elinden geldiğince sadelikle. Kadrosu 10 numara. Bir pazar akşamı izleyecek kaliteli bir film ararsanız, seçeneğiz bu olabilir.

Oyuncular: Robert De Niro, Kate Backinsale, Sam Rockwell, Drew Barrymore, Lucian Maisel, Damian Young, James Frain, Melissa Leo – Görüntü Yönetmeni: Henry Brahan – Müzik: Dario Marianelli – Senaryo: Kirk Jones (Massimo De Rita, Tonino Guerra ve Giuseppe Tornetore’nin senaryosundan) – Yönetmen: Kirk Jones – ***1/2

The Book of Eli

Arka Pencere’deki (harika bir e-dergi, mutlaka ziyaret edin) eleştirisinde nicedir kıyamet sonrasını anlatan eli yüzü düzgün bir film olmadığından yakınılmış. Ne kadar isabetli bir saptama. Aynı yazı, bilhassa kıyameti adım adım beklediğimiz şu günler de böyle bir filmin yapılmamasını da sorguluyor.

Gerçekten de benim gibi kıyameti düşünen kişi sayısının hızla arttığı şu yıllarda kıyamet filmi çekilmemesini manidar buluyorum. Acaba insanlar cennette mi yaşadıklarını farz ediyorlar? Tabii bu konu uzar gider lakin biz filme dönelim.

The Book of Eli başarılı bir kıyamet sonrası filmi ama bunun ötesine de geçmiyor, zaten niyeti de yok. İnsan sayısının azaldığı, dünyanın neredeyse tamamen kuraklaştığı bir dünyada elindeki son İncil’i insanlığa sunmak isteyen bir adamın tehlikeli yolculuğu anlatılıyor. İsa metaforu, Mad Max anlayışı ve insan yozlaşmışlığı felsefesinin aksiyonla birleşimini izliyoruz. Başarılı, ne zamandır bu türde bir film izlenmediğinizden aç da kaldığınızı hissettirecek kadar keyifli de. Türün meraklılarına kesinlikle önerilir.

Oyuncular: Danzel Washington, Gary Oldman, Mila Kunis, Ray Stevenson, Jennifer Beals, Evan Jones, Joe Pingue, Frances de la Tour, Michael Gambon, Tom Waits – Görüntü Yönetmeni: Don Burgess – Müzik: Atticus Ross, Lepold Ross, Claudia Sarne – Senaryo: Gary Whitta – Yönetmen: Albert Hughes, Allen Hughes – ***

Un Prophete

Bu yıl Oscar yarışında öne çıkan 2 yabancı film var: İlki Haneke’nin Das Waisse Band’ı. Geçtiğimiz kasımda filmi izlemiş, 2009’un en iyi filmi demiştim ki bence hala öyle. İkincisi Fransız Anneud’un Un Prophete’i. Bu da harika bir film.

Film, basit bir suçlu olarak hapse giren Malik’in 6 yıl içinde, istemese de karşısına çıkan çeşitli durumları lehine çevirerek bir suç dehası haline gelmesini anlatıyor. 2.5 saati aşan süresine rağmen 1 saniye bile sarkmıyor ve asla sıkmıyor. Çünkü akıcı kurgusuyla her dakikasını oldukça verimli kullanıyor. Üstelik bunu yaparken ne karakter gelişiminden ne senaryo dinamiklerinden ne de oyuncularına imkan tanımaktan feragat ediyor. Kısacası önümüzde harika bir senaryo var. Klişe bir cümle ama bir örümcek ince ince örmüş sanki. Öylesi!

Üstüne Anneud çok iyi bir yönetim sergiliyor. Hapishane soluyoruz resmen. Ama daha da önemlisi oyuncu yönetimi harika. Tahar Rahim’den aldığı performans sinema tarihine geçecek kadar harika.

Karşımızda bir başyapıt olduğu kesin. Hapishane alt türünün 1 numarası olacak kadar. Bu filmden sonra The Shawshank Redemption çok temiz gözükecek.

Oyuncular: Tahar Rahim, Niels Arestrup, Adel Bencherif, Hichem Yacoubi, Reda Kateb, Jean-Philippe Ricci, Gilles Cohen, Pierre Leccia, Foued Nassah – Görüntü Yönetmeni: Stéphane Fontaine – Müzik: Alexandre Desplat – Senaryo: Thomas Bidegain, Jacques Audiard, Abdel Raouf Dafri, Nicolas Peufaillit – Yönetmen: Jacques Audiard – ****1/2

Yaşamın Kıyısında

Fatih Akın’a karşı hep soğuk kalmışımdır. Son iki filminde hep kusurlar buldum ve başkalarının beğendiği kadar başarılı bulmadım. Bir tek Im Juli’yi seviyordum, onda da bariz senaryo hataları olmasına rağmen sıcacık olmasının getirdiği bir duyguydu. Halbuki Yaşamın Kıyısındaçok farklı. Kendini sevdirmesini biliyor ve çok başarılı bir film.

21. yüzyılın ilk on yılına kesinlikle damga vuran parçalı hikayeli ve kesişen insanları anlatan filmlerden biri daha var karşımızda. Filmdeki 6 insanın hayatları bir şekilde birbirlerine teğet geçiyor. Üstelik bu örgüyü alelade kullanmayarak zoru başarıyor. Neye nerede müdahale etmesini bildiğinden film dağılmıyor, tam tersine finalde birleşiyor.

Filmde 3 ana bölüm var: ‘Yeter’in Ölümü’, ‘Lotte’nin Ölümü’ ve ‘Yaşamın Kıyısında’. Yönetmen/senarist her bölümün başlığını başında vererek, bize ne olacağını zaten söylüyor ama, hep dediğim gibi, sinemada sorun ne olduğu değil, nasıl olduğudur. Bunun da onlarca örneği vardır. En barizi de Titanic’tir, herkes geminin batacağını bile bile sinemaya gitmiştir fakat asıl merak edilen geminin nasıl batacağıdır.

Bu filmde de bölüm sonlarını bilsek de merak ediyoruz, nasıl olacak diye. Mesela ilk bölüm: Karadenizli Ali, genelevde tanıdığı Yeter’i yanına alır. Yeter de toplum baskısından kurtulmak için kabul eder. Bir yandan Türkiye’deki kızını özleyen Yeter, içini Ali’nin Alman Dili Profesörü oğlu Nejat’a açar. Tam ortalık durulmuşken vahim bir kaza sonucu ölen Yeter, Nejat’ın Türkiye’ye gitme sebebini oluşturur. İstanbul’da Yeter’in kızını arayan Nejat, en sonunda bir kitapçı açarak İstanbul’a yerleşir.

İkinci öyküde ise Yeter’in kızını görürüz. Onun da hikayesi, kendisinin olgunlaşıp dünyaya farklı açıdan bakmasıyla sonuçlanıyor. Yani filmdeki 6 ana karakterden ikisi olgunlaşırken, ikisi ölüyor, kalan diğer ikisiyse çocuklarını anlama ve onlara kendilerini anlatabilme çabasında. Ölüm hakkında çeşitlemeler sunan film, bir yandan da evebyenlik ve çocuk olma durumunu masaya yatırıyor. Yeri gelince anne/babalarını anlamayan çocuklar hayatlarındaki deneyimlere paralel onları anlamaya başlıyor ve hayata farklı bakıyorlar.

Filmin esas derdi yukarıda anlattıklarım olsa da ve bunları anlatmada çok başarılı olsa da yan hikayeciklerde bir bocalama söz konusu. Yıllar önce senaryo yazma hakkında sohbet ettiğim bir arkadaşımın dediği gibi, başlangıç ve sonuç ortada ama problem onları nasıl bağlayacağın, yani problemi matematiksel olarak nasıl çözeceğindir. Burada da Akın, ana iskeleti harika kursa da onu destekleyen yan unsurlarda bu başarısını gösteremiyor. Mesela? Lotte’nin ölüm sebebinin yüzeysel kalması ya da Nejat’ın hayatını 10 günde tümüyle değiştirmesi gibi. Ama genel tabloya baktığınızda bunlar asla göze batmıyor.

Oyunculuklara gelirsek, 6 ana oyuncu da birbirleriyle yarışıyor diyebiliriz. 2 usta, Tuncel Kurtiz ve Hanna Schygulla’yı izlemeye doyamıyorsunuz. Nursel Köse benim için yeni bir keşif oldu. Baki Davrak çok sakin oynarken, Nurgül Yeşilçay karakteriyle özdeşleşmesini biliyor. Lotte rolündeki Patrycia Ziolkowska ise oldukça dinamik oynuyor, hislerini dışarıya vererek.

Son sözüm filmin ses kaydına. Bence tek kelimeyle şahane diye nitelendirebileceğim kayıtta, Kazım Koyuncu-Şevval Sam’ın ‘Ben Seni Sevdiğimi’ düeti filme damgasını vuruyor.

Siz de ailece sinema salonuna girerek bu güzel yapımı seyredin. Hele o mükemmel, tek plan finalde ayağa kalkmadan sadece huzur bularak jeneriğin akmasını seyredin.

Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Baki Davrak, Tuncel Kurtiz, Hanna Schygulla, Patrycia Ziolkowska, Nursel Köse, Erkan Can – Görüntü Yönetmeni: Rainer Klausmann – Müzik: Shantel – Yazan ve Yöneten: Fatih Akın

****1/2 G.T.: 26 Ekim Y.T.: 1 Kasım