Başlangıç > altın portakal, başyapıt, film eleştirisi, klasik, Türk filmi > Lütfi Ö. Akad’ın Ardından: Göç Üçlemesi

Lütfi Ö. Akad’ın Ardından: Göç Üçlemesi

İki hafta önce Türk Sineması çok önemli bir kayıp yaşadı. 30 yılı aşkın süredir film çekmese de, eğitimci olarak sinemamıza hala katkı vermekte olan Lütfi Ö. Akad 95 yaşında aramızdan ayrıldı. Vesikalı Yarim filmiyle bende çok özel bir yeri olan Akad’ı, geçtiğimiz günlerde ünlü Göç Üçlemesi’ni arka arkaya izleyerek andım. Şimdi hem bu filmlere göz atalım hem de onlar yardımıyla Türk insanına dair birkaç kelam edelim:

Gelin (1973)

Üçlemenin ilk filminde, Çorum’dan gelmiş bir aile vardır merkezde. Bir zaman önce İstanbul’da bir varoşa yerleşmiş ve orada bir bakkal açmış olan aile, küçük oğlun da eşi ve çocuğuyla gelmesiyle gözünü yukarıya diker. Yeni gelen parayla kentin zengin bir mahallesinde bir market açarlar ve tüm varlarını bu markete verirler. Bu arada küçük torun hastadır, memleketteki durumu daha da kötüleşir. Ama doktorlara inanmayan aile, gelini hastaneye göndermez. Bir yolunu bulup hastaneye oğlunu götüren gelin, çocuğun kalbinin delik olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini öğrenir. Ama aile buna da karşı çıkar, hem doktorlara para kaptırmamalıdır hem de yeni marketin bir sürü masrafı vardır.

Üçlemenin en sağlam filmi olan Gelin, merkeze Hz. İbrahim’in kurban meselini yerleştiriyor. Böylece, tipik bir geniş ailenin para hırsını ve bu uğurda tüm gözlerinin kör oluşunu izliyoruz. Aile içindeki roller bellidir: Büyükbaba (Ali Şen) ailenin reisidir, hem yufka yüreklidir hem de bir oppürtünist. Ailenin büyümesi için tüm dikkatini işe verir, ailevi işlere nasılsa sonra bakılabilir. Nine (Aliye Rona), ailedeki disiplin ve ahlak bekçisidir, herkesin rolünü belirler. Büyük oğul (Kamran Usluer) tam bir kapitalisttir, büyümek için her şeyi göze alır. Küçük oğul (Kerem Yılmazer) İstanbul sarhoşu ve ailenin uslu bireyidir, karısı ve çocuğunu sevse de aileye karşı gelemez. Gelinin (Hülya Koçyiğit) ise tek derdi oğludur, ailedeki gidişi görse de cahil ve güçsüz pozisyonuyla sesini çıkaramaz.

Böylece, ülkemizdeki bir ailenin fertlerini tanırız. 80’ler ve 90’larda uygun şartların etkisiyle ülkedeki manevi değerleri yerle bir edip yeni burjuva takımının oluşmasını sağlayacak bu fertlerin, 1973’teki ilk ısınma turlarını görürüz. Aslında aile içi dağılımlar hep böyle olsa da kırsal kesim, niteliklerinin belirginleşmesine izin vermemiştir. Ama İstanbul’a gelen fertler, bir anda ortama uygun özelliklerini ortama çıkarır. Köy ortamında büyük ağabey bu kadar hırsını gösteremeyeceği gibi, gelin de hastaneye gidemeyeceğinden böyle bir tablo görmeyecekti, aile. Ama uygun ortamda yeni kurallara uyum sağlarken, eski geleneklerini de bırakmak istemeyen Türk toplumunun resmidir bu. Sonuçta kurbanı kendi içinden veren ama bunu da es geçip hayata devam eden aileye gerekli tepkiyi, kent ortamında bilinci gelişen gelin verir. Tıpkı günümüzde parayı ana amaç haline getiren dini sermayenin, içindeki bilinçlenmeye engel olamadığı gibi.

Düğün (1974)

İkinci filmin Urfa’dan yeni göç etmiş ailesi, başta daha sempatiktir. Annelerini kaybedince amcalarının yanına İstanbul’a gelen 6 kardeş vardır merkezde. En büyük abla (Hülya Koçyiğit) taze nişanlısını (Ahmet Mekin) ailesi uğruna arkada bırakıp gelmiştir. Büyük oğlan (Kamran Usluer) giysi ticareti yaparak para kazanmaya çalışır. 2. oğlan (Erol Günaydın) sepetinde seyyar lahmacun satar. İki genç kız fabrikada çalışırken en küçük oğlan okula gitmektedir. Ama ortama çoktan alışmış amca küçük kızı başlık parasına satarak ilk hamleyi yapar. Ailenin paraya ihtiyacı vardır çünkü seyyar lahmacunu üç tekerlekli pırpırda satmak daha iyidir. Abla bir karşı çıksa da, ailesi uğruna yine susar. Ama küçük oğlan haksız yere hapse girmesi ve en sonda 2. kızın da paraya satılmak istenmesi ciddi dönemeçler olacaktır aile adına.

Bu sefer Hz. Yusuf’un meseli gündeme alınır. Kardeşlerin kendi rahatları uğruna Hz. Yusuf’u satmalarını hatırlatan film, değişen zamanda paranın nasıl kardeşliğin yerine geçtiğini anlatıyor. Para hırsı uğruna en yakınlarını satabilen Türk toplumunun resmi çekiliyor burada da. Aile içi ilişkilerin, dostluğun, arkadaşlığın anlam ifade etmediği bir ülkenin resmidir bu defa çekilen. Kişisel menfaatler uğruna en yakınındakini bile satabilen Türk insanının halidir bu. Yine 80’ler ve 90’larda fazlasıyla gördüğümüz bu eğilimin, o dönem öncesinde nasıl yeşerdiğinin göstergesi. Filmde, bunun nedenlerinden biri de göç olarak verilir. Kolaylıkla büyük şehrin insanın gözünü döndürdüğü düşündürse de aslında gerçek tam tersidir. İnsan, daha iyi olanaklar bulduğu büyük şehri amaçlarına uygun kullanırken bir yandan da onu kirletmeye başlamaktadır. Filmdeki kavganın temelinin, çocukça bir şekilde “Benim yerim!” kavgası olduğu düşünülürse ve sonuçta ölüme gidebilecek bir olaya sebebiyet verdiğini görürken insan, büyük şehire yükledikleri durumu da düşünüyor.

Diyet (1975) 


Üçüncü film, bir fabrikada başlıyor, üretim devam ederken bir işçi bacağını makineye kaptırıyor ve belden aşağısı felç oluyor. Diğer işçiler olaydan ötürü hoşnut olmasalar da işe devam ediyorlar. Fabrikadaki sendikacı işçiler (Erol Günaydın) faaliyetlerini arttırıken baş usta (Erol Taş) da onlara karşı önlemler almaktadır. Boş kalan makineye, memleketlisini (Hakan Balamir) alır. Bu arada felç kalan işçinin komşusu Hacer’i (Hülya Koçyiğit) tanırız, Hacer aynı zaman fabrikada herkesin saygı duyduğu bir işçidir. Afyon’dan babası ve çocuklarıyla birkaç yıl önce göç etmiş olan Hacer, yaşam savaşı vermektedir. Çeşitli olaylar, Hacer’in hem sendikaya hem de yeni işçiye yakınlaştırmaya başlar.

Senaryo olarak öncü iki filme oranla zayıf kalıyor. Çünkü o dönemdeki filmlerde gözlenen naiflik ve kimi hatalar, alt metnin yeterince dolu olmamasıyla göze batmaya başlıyor. Sendika-fabrika müdürü ekseninde klasik bir iyi-kötü ekseni kuran film, yan hikayelerde de zayıf kalıyor. Mesela Hacer’in babasının bir türlü balon satamamasını, köyde saygın ama İstanbul’da yoksun olmalarına bağlaması oldukça zayıf kalıyor.

Yine de çatıyı iyi kuruyor. Sendikanın yararlarına değinerek yoplum eleştirisinden ziyade politiklik katıyor filme (Düğün ve Gelin de direkt bir politik söylem yoktur). Bunu da sağlamlaştırmak adına Hz. Muhammed’in “İki, birden büyüktür. Üç, ikiden büyüktür. Dört, üçten büyüktür. Öyleyse birleşiniz.” hadisini koyuyor ama böyle bir politik söylem için bu hadis yetersiz bir dayanak oluyor.

Aslında filmde cehaletin getirdiği sorunlar, paranın insan gözünü kör etmesi, engelli hakları ve işçi güvenliği gibi geliştirilebilecek konular bulunuyor. Bunlardan cehalete biraz önem verse de politik söylemin altında boğuluyor. Bunlara daha çok fırsat verilse, iki öncülünün yanında parıldayacakmış.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: