Arşiv

Posts Tagged ‘Derek Cianfrance’

Hatalar Üzerine Bir Melodram: The Light Between Oceans

Kasım 22, 2016 Yorum bırakın

Hayatımız hata yapmakla geçiyor. Kimi zaman bilmeden yapıyoruz, kimi zaman sehven, kimi zaman da bilerek ve isteyerek. Bu son durum da kendi içinde durumlara ayrılıyor. Bazen öyle durumlar oluyor ki birey, hatanın yanlışlığını ve getireceği zararları bile bile başka unsurlardan ötürü o hatayı içi kan ağlayarak yapıyor. Yılın dikkat çekici melodramlarından The Light Between Oceans (2016) işte böyle bir hatayı ana eksenine yerleştiriyor.

the-light-between-oceans-4

Birinci Dünya Savaşı’nda görev almış ve savaşın tüm yıkıcılığını yaşamış olan Tom, bu zorlu anılarını arkasında bırakabilmek için izole bir yer olan deniz fenerinde çalışmak için başvurur. Gittiği fenerin yakınındaki kasabada yaşayan Isabel’e âşık olan Tom nikahtan sonra onu da fenere getirir. Mutlu yaşamları Isabel’in yaptığı iki düşükle sekteye uğrayan çiftin hayatını, bir gün denizden gelen bir tekne tamamen değiştirir. Teknenin içinde ölü bir adam ve ağlayan bir bebekle karşılaşırlar. Görevi gereği fenerde yaşanan tüm gelişmeleri bildirmekle mesul olan Tom, Isabel’in yoğun ısrarlarına dayanamayarak adamı ücra bir yere gömüp bebeğin kendilerine ait olduğunu herkese bildirir. Bir süre sonra bebeğin öz annesini bulmasıyla Tom’un çektiği vicdan azabı dayanılmaz boyutlara ulaşır.

Yönetmen Derek Cianfrance’ı daha önce çektiği Blue Valentine (2010) ve The Place Beyond the Pines (2012) sayesinde tanıyoruz. İlk filmde bitmiş bir aşkın külleri arasında dolanırken ikincisinde ise ikircikli bir aile portresi izlemiştik. İki filmin de bariz hataları vardı. Lakin Cianfrance, belli bir duyguyu tüm filme yaymasıyla ve bu duygunun tavan yaptığı birkaç sahneyle gelecek için umut vaat ediyordu. Mesela Blue Valentine‘de Ryan Gosling’in ukulele çalıp Michelle Williams’ın tüm şirinliğiyle dans ettiği sahne, 2000’lerin en romantik sahnelerinden biridir.

the-light-between-oceans-2

The Light Between Oceans‘ın da bariz hataları bulunmakta. Bunlardan ilki, filmin çok geç kırılması. Bir filmde, esas konunun başladığı an olarak kabaca nitelendirebileceğimiz ‘kırılma ânı’ genelde ilk 15 dakika içinde olur ki konuyu anlatacak zaman kalsın (ve izleyici filmle çabuk bağ kursun). Ama Cianfrance filmi yarısında kırıyor. O zamana dek seyirci Tom’u ve Isabel ile olan aşkını izliyor. Böylece film, aşk filminden bir anda melodrama evriliyor. Gerçi Cianfrance -birazdan sözünü edeceğim- teknik unsurlardaki başarılarından dolayı bu âni dönüşümün negatif etkilerini gayet güzel hafifletiyor. Fakat bir kere konuyu anlatmaya yeterli zaman bırakmadığından finali aceleye getirmek zorunda kalıyor. Finale kadar oldukça yavaş akan filmin (hapishane sahnelerinde de boşuna zaman kaybediliyor), finalde çok ciddi bir zaman atlaması yapması ve bu atlamanın duygusal altyapısının hiç hazırlanmaması yapımın en büyük handikapı.

the-light-between-oceans-3

Gelelim filmin artılarına. Adam Arkapaw imzalı görüntüler gerçekten nefis kesici. Deniz feneri ve çevresinin pastoral manzaralarına hayran kalıyorsunuz. Alexandre Desplat yine formunda. Bilhassa yaylıları kullanarak karakterlerin ruhsal durumlarını çok iyi yansıtıyor. Sanat tasarımı, kostüm ve makyaj gibi teknik unsurlar da göz dolduracak kadar başarılı. Oyunculuklar çok iyi. Fassbander ile Vikander uyumlu olmalarının yanında rollerine yakışıyorlar ve üst düzey performans sergiliyorlar. Weisz hikâye gereği arka planda kalsa da hiç ezilmiyor fakat bariz şekilde harcanıyor.

Cianfrance finalde sağlam tökezlemesine rağmen diğer meziyetleri sayesinde umut vaat etmeyi sürdürüyor. Önceki iki filminin de üstünde bir esere imza atıyor ve bir sonraki filmi için beklentiyi yükseltiyor. The Light Between Oceans teknik açıdan oldukça başarılı, genel olarak da vasatın gayet üstünde bir melodram. Bu bile onu senenin dikkate değer yapımlarından biri yapmaya yetiyor.

the-light-between-oceans

Reklamlar

32. İstanbul Film Festivali İzlenimleri

Nisan 17, 2013 Yorum bırakın

Yılın en sevdiğim dönemi, İstanbul Film Festivali zamanıdır. Önceden biletler alınır özenle seçilerek, sonra başlanır beklemeye. Festival başlayınca da ardı ardına filmlere gidilir. Geçen yıl, kişisel bir sebeple elimdeki biletlerden sadece ikisine gidebilmiştim. Bu sefer, sadece birine gitmedim. Geriye kalan 13’üne aksatmadan gidebilmişim. Aşağıda bu filmler beraber hasbıhal yapacağız,  belki karşınıza çıkar biri. Özellikle gösterime girecek olanlar…

Ni Guang Fei Xiang (Touch of the Light/Kalbimdeki Işık) [Chang Jung-Chi – 2012]

movie-touch-of-the-light-by-chang-jung-chi-s2-mask9

70’lerde ve 80’lerde bizde oldukça popüler olan türkücü filmlerinin biraz kaliteli olan versiyonu diyebiliriz. Tayvanlı piyanist Huang-Si Yiang’ın kendi üniversite yıllarını anlatan filmde, Huang kendini oynuyor ve müzikleri yapıyor. Kör bir sanatçı olmanın zorluklarını anlatmaya çalışıyor film (ki ben bunu izlemek için gitmiştim) ama Huang ile kız arkadaşının günlük hayatlarıyla uğraşmaktan meramını anlatamıyor. Yine de Dylan Doyle’un incelikli görüntüleri ve Huang’ın müzikleri filmi izlenebilir kılıyor.

To Agori Troei to Fagito tou Pouliou (Boy Eating the Bird’s Food/Kuş Yemi Yiyen Oğlan) [Ektoras Lygizos – 2012]

Bu oldukça garip Yunan filmi, adı üstünde kafayı üşütüp kuş yemi yiyen bir adamı anlatıyor. Hayatta yapacak hiçbir şeyi olmayan bir adamın, başıboş gezinip kuşuyla ilgilenmesini tüm sıkıcılığıyla izliyoruz. Avrupa’nın her geçen yıl artan ekonomik krizini, avare bir birey üstünden anlatmaya çalışan film, belki istediğine ulaşıyor lakin izleyiciyi de perişan ediyor.

Los Amantes Pasajeros (I’m so Excited/Aklımı Oynatacağım) [Pedro Almodovar – 2013]

los-amantes-pasajeros-4

Almodovar’ın son filmi, herkesin üzerinde birleştiği üzere kendisinin en kötü filmi. İnanılmaz kötü bir senaryosu var ve üstüne eklenen pastiş oyunculuklar gerçekten gözü yoruyor. Lakin kötü de olsa bir Almodovar filmi izliyoruz. İzlemesi oldukça keyifli ve yer yer de komik bir film olmuş. Eğlenmek isteyenlere hitap ediyor sadece. Daha fazlasını oku…

Blue Valentine

Aralık 30, 2010 Yorum bırakın

Blue Valentine belki bir başyapıt değil. Hatta kimi yönlerden iyi bir film olmadığını da söyleyebilirsiniz. Çok fazla yakın plan var, kimi yerleri havada kalıyor, bazı tempo sorunları mevcut ve (nedense en gıcık olduğum nokta) kendini çok ciddiye alıyor.

Ama……..
Evet büyük bir ‘ama’sı var filmin. Çok doğal ve gerçekçi. Zaten bazı tempo sorunlarının sebebi de gerçekçiliği. Hayat gibi dengesiz planlanmış.
Film o kadar gerçekçi ki bir erkek olarak bir kadına neden asla güvenmemem gerektiğini hatırlattı bana. Çok etkiliyor ama o kadar yavaş yapıyor ki bunu izlerken anlamıyorsunuz, ne zaman film bitiyor, o zaman kafaya dank ediyor.
Kızları nasıl etkiler bilemiyorum (sinemada yanımda oturan iki kız da biterken ağlamaklıydı ve yerlerinden kalkamadılar) ama benim için daha önce tatmadığım kadar sinir bozucuydu. Ama bunun sebebi, olayın direkt hayatın içinden olması ve kendinize acımanıza sebep olması.
Bu filmin üzerine Boğaz’da bir banka oturup, acı bir şarkı açıp derin derin efkarlanmalı. Çok pis bir film ya!