Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Son 2 Ayda İzlediklerim

Film izleme alışkanlığının tıkandığı bir yılı geride bıraktık. 2010, neresinden bakılırsa bakılsın fiyasko bir yıl olarak hafızalara kazındı. 2010 yılı içerisinde çıkan birbirinden iddialı filmler yerlerde süründüler. Bırakın kaliteli bir yapımı, vasat bir filmi bile yere göğe sığdıramaz olduk. Çünkü zaten bir elin parmaklarını geçemeyen kaliteli filmlerden sonra, sinemaya hasret kimseler vasat filmlerden medet ummaya başladılar.

Doğrusu haksız da sayılmazlar: Her hafta film izlemeye alışmış biri, hafta başına yeni film izlemeye kalksa yandı. Çünkü bu, yılda 52 film eder ki ben, 2010 yılında bırakın 52’yi, 20 iyi film seyrettiğimi bile düşünmüyorum. Tabii, burada kastettiğim filmler 2010 yapımlarıdır. Böylece son dönemde izlediğim filmleri ve Oscar galiplerine de bir göz atabiliriz.
Komedi türü için rezil bir yıldı. Kick-Ass, Scott Pilgrim vs. The People ve Easy A gibi sadece belli alttür sevenlerine hitap eden filmleri bir kenara bırakırsak hiç gülmedik diyebiliriz. Yılın en iddialı 3 komedisinden ikisini yarıda bıraktım çünkü bırakın güldürmeyi, sıkarak çok zor bir olayı gerçekleştirdiler. Dinner with Schmucks ve Little Fockers öncül filmlerine birer hakarettir (biri yeniden çevrim, diğeri de devam filmiydi). Due Date ise John Hughes tarzına yaranmak isteyen ama gülümsetmek dışında kahkaha bile attıramayan başka bir hayal kırıklığıydı.
İngilizce ve Türkçe haricindeki lisanlardaki filmlere bakarsak da bir vasatlaşma göze çarpıyor. 2009 yılının o heyecan dolu filmlerinden eser yoktu. Son olarak Abbas Kirastomi’nin Certified Copy‘sini izledim. İlginç, düşündürücü ama itici bir filmdi. Filmin orta yerindeki şaşırtıcı senaryo hamlesini anlamaya çalışırken, film bitiverdi ki ben bu hamlenin anlamını hala çözemedim.
Geçen hafta ise, En İyi Yabancı Film Oscarı’nı alan Heavnan (A Better World)‘ı izledim. Beklediğimden çok basit bir filmdi. Şiddet ve onun hayatlarımıza etkisini basit ama etkileyici bir şekilde anlatmaya çalışan ama bu uğurda daha da basitleşen bir film vardı karşımda.
Yine yılın en çok konuşulan İtalyan yapımı olan I am Love, bana çok bayağı geldi. Kuşaklar arası çekişmeyi, burjuvazinin önlenemez çöküşünü ve kadının da adının olmasını Viscontivari bir tarzda anlatmaya çalışan bir yapımdı. Ama sanki annesinin rujunu sürüp giysilerini deneyen kız çocuğu gibi, bedenine fazla gelen bir işe kalkışmış yönetmen. (Çok daha iyisi için, Il Gettapardo (Leopar))
Son 1-2 yıldır Xavier Dolan adını her yerde duyuyoruz. Kanadalı 21 yaşında bir beyefendi ama bu beyefendi, hem yazıyor hem yönetiyor hem kostümleri yapıyor hem de oynuyor. Şu anda 3. filmini çekmekte olan Dolan’ın ilk 2 filmi, ülkemize ardı ardına geldi. I Killed My Mother ve Heartbeats, 2 basit konu üzerinden etkileyici birer film çekme girişimleriydi. Mesela ikincisinde 3. kişinin habersiz olduğu bir aşk üçgenini 90 dakika boyunca, son derece yalın bir şekilde anlatıyordu. Ama bu yalınlık o kadar uzayınca can sıkıyor ki Dolan bunu çeşitli numaralarla engellemeye çalışıyor lakin bunlar da kopya olunca film bir anda, ‘Bu hareketi hangi yönetmenden kopyalamış?’a dönüşüyor. Ben 5-6 tane buldum rahatlıkla.
Ama !f”te gösterilen Tom Tykwer’in son filmi Drei (Üç) şaşırtıcı şekilde ferahlatıcı bir filmdi çünkü ciddi bir iddia taşımıyordu ve böylece elindekileri üst düzeyde kullanabiliyordu. Bu film de bir aşk üçgenini anlatıyordu ama son derece enteresan bir şekilde. Yer yer buruk yer yer komik hatta yer yer fantastik bir filmdi. Alt metninde de insan kopyalanmasının ahlaki yönü ve günümüzde cinsiyetlerin giderek belirsizleşmesi gibi iki iddialı savı vardı ama bunları göze sokmuyordu.
İnsan kopyalanması, iki son dönem filminde daha karşımıza çıkıyor ama baş köşede. İkisi de İngiltere yapımı ve melodram üstelik. Never Let Me Go, mendil ıslatacak bir film. Kopyalanmanın yasal olduğu bir dünyada ve üretilen kopyaların gittiği yatılı bir okulda başlayan film, belli başlı yıl sıçramaları yaparak bir aşk üçgenini anlatıyor. Vasatın biraz üzerinde diyebiliriz ki İstanbul Film Festivali’nde Galalar bölümünde izleyebilirsiniz. İkinci film, vasat sularda yüzen Womb. Çocukluk aşkına geri dönen bir kadın, aşkını bir trafik kazasında kaybedince klonunu doğuruyor. Konu biraz itici ama Eva Green uğruna izleniyor. Bu film de !f’in son gününde karşımıza çıkmıştı.
Biraz da Türkiye’ye bakalım. Yılın bence 3 iyi filmi vardı: Bal, Kozmos ve Çoğunluk. Merak edip de iki film daha izledim son günlerde. Bahtı Kara; çok acayip ve trajikomik bir film. Biraz daha derli toplu olsa efsane bir film çıkacakmış ama böylesi de çok ilginç. Eyyvah Eyvah, gerçekten komik ama komedi piyesinden sinema eserine dönüşememiş bir film. İkinci filmi de izledim arkasından. O daha da komik ama daha da piyes havasında.
 Film izleme alışkanlığının tıkandığı bir yılı geride bıraktık. 2010, neresinden bakılırsa bakılsın fiyasko bir yıl olarak hafızalara kazındı. 2010 yılı içerisinde çıkan birbirinden iddialı filmler yerlerde süründüler. Bırakın kaliteli bir yapımı, vasat bir filmi bile yere göğe sığdıramaz olduk. Çünkü zaten bir elin parmaklarını geçemeyen kaliteli filmlerden sonra, sinemaya hasret kimseler vasat filmlerden medet ummaya başladılar.

Ayrımcılık Üzerine (Gentlemen’s Agreement)

Ne yazık ki artık klasik filmlere gerektiği önemi veremiyorum. Üniversitedeyken yeni film izlediğim kadar da eski yapımları seyrederdim. Artık çok az canım ister oldu.

Neyse ki bugün evden çıkmadım. İzlediğim 2 yeni filmin ardından bir de klasik izleyeyim, dedim ve Gentlemen’s Agreement‘ı izlemeye başladım. Film Elia Kazan tarafından çekilmiş bir stüdyo filmi. Baş rolde de eskilerden en sevdiğim oyuncu olan (bunda Killing the Mockingbird‘ün etkisi muhakkak vardır) Gregory Peck vardı. Ama açık söylemek gerekirse, film hakkında 1948’de En İyi Film Oscar’ını alması dışında bir şey bilmiyordum.
Film, ünlü bir makale yazarının New York’a oğlu ve annesiyle taşınmasıyla başlıyor. Karısı bir süre önce ölmüş. Yeni bir hayata başlamak istiyor. Yeni dergisinin editörü, ondan farklı bir konu hakkında çalışmasını istiyor: Anti-semitizm hakkında bir yazı dizisi. Yazarımız önce yazacak bir şey bulamıyor, nereden başlayacağını bilemiyor. Sonra aklına bir fikir geliyor: Yeni geldiği bu şehirde kendini herkese Yahudi olarak tanıştırıyor. Böylece bir süreliğini de olsa onların bakış açısına sahip olmayı başarıyor ve yazısını bu açıdan kaleme alıyor.

Daha fazlasını oku…

Aşk Tesadüfleri Sever

Aşk filmi takıntımı, beni tanıyanlar bilir. Ne kadar klişe de olsa izlerim. Mesela bazıları vardır, buram buram klişedir ama güzel bir ritim ve damar yakalarsa sıkmadan hatta keyifle kendini izletir. Mesela Notting Hill, benim için çok önemlidir, klişe olsa da.

Issız Adam‘la birlikte batılı manada aşk filmleri modası bizde de başladı. Artık her sezon birkaç yapım mutlaka görüyoruz. Bunlardan birkaçını izlemeye çalışıyorum. Hem iyi bir film çıkar ümidimden hem de Türk Sineması’nın desteklenmesi gerekliğinden. (İyi bir Türk filmine mutlaka para vermeyi kendime borç edindim, ya sinemada ya orijinal DVD’si ile)
Bu filmimiz de o kotadan radarıma girdi. Parayı verip izledim. Sonuca geçmeden bir yönetmene bakalım isterseniz:
Ömer Faruk Sorak, başarılı bir klip yönetmenidir. Vizontele, GORA ve Yahşi Batı ile star odaklı filmler çekmiş ve kendinden bir şey katmamıştır. İlk defa Sınav ile kendi istediğini yapmış, klişe de olsa eli yüzü düzgün bir gişe filmi yapmıştı. (Filmden bir tek harika soundtrack albümü kaldı!)

Daha fazlasını oku…

Biutiful

Bir film düşünün, yönetmeni Inarritu, başrol oyuncusu da Javier Bardem. Bu iki bilgi bile filmi izlemenize yeter!

Ben de merak edip filme gittim. Gayet güzel pesimist bir hayat filmi. Diğer manasıyla, hayatın tüm karamsarlığını tüm çarpıklığıyla anlatan ve anlatırken de sinemayı başarıyla kullanan bir film. Eğer gerçek bir film izlemek cidden hoşunuza gidiyorsa, sinemadan hoşnutsuz ayrılmanız olası değil. Ama diğer türlü, “Ben oyuncuya bakarım.”, “Hafif aksiyon da olsun.” yada “Kardeşim, cuma akşamı da böyle film izlenir mi?” (Bu cümleyi şahsen duydum) diyen gruptaysanız hiç bulaşmayın.
Sadece ana detaylara gireceğim: Filmin en önemli olayı Bardem, Inarritu’nun bile önünde (ki bu, filmi zedeliyor denebilir). Bardem son yılların en iyi performanslarından birini veriyor. Sırf onu izlemek için bile bu film izlenir. Olağanüstü bir performans, Colin Firth ile James Franco yanına bile yaklaşamaz bunun.
Bir de yönetmeni var filmin, Inarritu. Bence gayet güzel çekmiş, Ameros Perros‘u yakalayamasa da. Ama mesela iki sahnesi var filmin, özgünlük arayanlar defalarca izleyebilir. İlki Barcelona sokaklarındaki kovalamaca, ikincisi de disco sahnesi. Ben ikinci sahneyi ağzım açık izledim. Hele sahnenin bitiminde Bardem’in, bardaki kadınlardan biriyle bir diyoloğu var ki sinema tarihine geçebilir.

Kadın-Erkek İlişkisi Hakkında bir Gözlem (Ordinary People)

Bu akşam Ordinary People‘ı izledim. Robert Redford’un 1980 yapımı filmi. Çoğu insan bu filme karşı önyargılıdır. Çünkü 1981 Oscar’larında Raging Bull‘u alt etmiştir, Scorsese’nin efsane filmini ki aynı yıl David Lynch’in en normal filmi The Elephant Mande yarışmıştır.

Neyse, işte bu nedenle pek göz önüne çıkarılmayan bu film, beni çok şaşırttı. Çünkü çok ama çok iyi bir film. Bir başyapıt kesinlikle. Nedeni de aile içi ilişkilerine getirdiği çok farklı bakış açısı. Belki de şu an içinde bulunduğum moddan da olabilir filmin içine alabildiğine girebildim.
Yaklaşık 1 ay önce, bir kız arkadaşımla Beşiktaş’ta bir yere oturduk. Hayatın genel halinden söz ederken kız-erkek farklarına geldi konu. O an içimden şöyle bir düşünce geçti ve direkt söyledim. Sonra üzerinde düşündüğümde ani bir fikre göre son derece tutarlı olduğunu gördüm. Karşı çıkabilirsiniz, bu benim görüşümdür:
Erkekler günlük yaşantı bakımından basit bir hayatları vardır. Kalkar, işe/okula gider, futbol izler, maç yapar, oyun oynar, mastürbasyon/seks yapar ve uyur. Genel olarak bir erkeğin nasıl bir hayat yaşadığını 1 haftada çözersiniz. %90 aynı şeyleri yapar, rutinini bozmaz. O yüzden de erkekler basit görülür. Ama işin derinine inildiğinde, yani bir erkeği gerçekten tanıdığınızda, ki bu kolay değildir, her erkeğin son derece karmaşık ve kendine özel bir iç dünyası vardır. Çözmek için onun özel iznine ihtiyacınız vardır. Eğer bir erkek istemezse, o derin iç dünyasına kimseyi sokmaz. Bundan ötürü de zaman zaman rutinini bozar, gerçek tepkisini gösterir ama karşı taraf bunu çakamaz.

Daha fazlasını oku…

Oscarlıklar 2011

Oscar adaylarının açıklanmasına kısa süre kaldı. Her yıl olduğu üzere, yine adaylar az çok belli aslında. 1-2 sürprizden fazlası olmuyor artık. Çünkü her şeyin pazarlama üzerinden döndüğü bu sektörde, en fazla pazarlanan film en iyi olacak yine.

Bunun 2 tane güzel örneğini Altın Küre adaylarında gördük. Yılın en kötülerinden Alice in Wonderland ve tüm eleştirmenlerin yerden yere vurup fiyasko dediği The Tourist, En İyi Film’e aday oldular. Ama Akademi’den böylesi bir sığlık beklemiyoruz.
Ana adaylar arasında, şu ana kadar izleyemediğim 2-3 film kaldı. Bunlardan en merak ettiğim The King’s Speech, başarılı performanslarla bezeli bir dönem filmi deniliyor. Ayrıca Another Year ve The Way Back ana kategorilerde adaylık şansı olup izleyemediğim filmlerden.
Bu yazıda ise izlediklerimden bahsedeceğim. Kişisel yorumumla beraber adaylıklarda ve son çizgideki durumlarını bahsedeceğim.
Black Swan

Şu anda favori adayım bu film. Bence 2010’un en iyisiydi. Darren Aronofsky, Requirem For a Dream‘den 10 yıl sonra yine efsane bir film çekmiş. Oldukça hırslı ve kendi içine kapanık bir balerinin kumpanyasının son temsili olan Kuğu Gölü’nde başrolü almasından sonra yaşanan fiziki ve psikolojik gerilimi anlatan film, çok farklı bir anlatıma sahip. En önemlisi de bu anlatımını, sağlam karakterler ve olay örgüsüyle güçlendirmesi. Oyunculuk, görüntü yönetimi ve müzik olarak da ana yapıyı destekleyince izlemesi çok keyifli bir film haline geliyor.
Beni en çok cezbeden özelliği, egonun derinine inip bunu filmin kalbine taşıması. Sonra egonun sebep ve sonuçlarını da aynı başarıyla aktarabilmesiydi. Kesinlikle geleceğe kalacak nadir 2010 filmlerinden birisi.
Oscar adaylıklarında Film, Yönetmen, Senaryo, Kadın Oyuncu (Portman), Yardımcı Kadın Oyuncu (Kunis ve belki Hershey), Müzik ve Görüntü dalları kesin gibi. Ayrıca birkaç teknik dalda da aday olabilir. Bunlardan 3 yada 4’ünü kesin alır bence. Natalie Portman ödüle uzanacak eller arasında en güçlüsü.

Daha fazlasını oku…

Blue Valentine

Blue Valentine belki bir başyapıt değil. Hatta kimi yönlerden iyi bir film olmadığını da söyleyebilirsiniz. Çok fazla yakın plan var, kimi yerleri havada kalıyor, bazı tempo sorunları mevcut ve (nedense en gıcık olduğum nokta) kendini çok ciddiye alıyor.

Ama……..
Evet büyük bir ‘ama’sı var filmin. Çok doğal ve gerçekçi. Zaten bazı tempo sorunlarının sebebi de gerçekçiliği. Hayat gibi dengesiz planlanmış.
Film o kadar gerçekçi ki bir erkek olarak bir kadına neden asla güvenmemem gerektiğini hatırlattı bana. Çok etkiliyor ama o kadar yavaş yapıyor ki bunu izlerken anlamıyorsunuz, ne zaman film bitiyor, o zaman kafaya dank ediyor.
Kızları nasıl etkiler bilemiyorum (sinemada yanımda oturan iki kız da biterken ağlamaklıydı ve yerlerinden kalkamadılar) ama benim için daha önce tatmadığım kadar sinir bozucuydu. Ama bunun sebebi, olayın direkt hayatın içinden olması ve kendinize acımanıza sebep olması.
Bu filmin üzerine Boğaz’da bir banka oturup, acı bir şarkı açıp derin derin efkarlanmalı. Çok pis bir film ya!

Filmler…

Millenium Üçlemesi


Üçlemenin ilk filmi olan The Girl with the Dragon Tattoo‘yu yazın izlemiştim ve yazmıştım bloğa. İzlemekten son derece keyif alınan, falsosu bulunmayan ve gayet klasikleşebilecek bir polisiyeydi. Zaten ilk filmin kopardığı fırtına, sürükleyici polisiye etiketinin altını dolduramayan iki devam filminin de dünyanın radarına girmesini sağladı. Ben de merak edip izlediğimde şu özellik öne çıkıyordu: İzlerken ana akım sinema gramerini başarıyla kullanmasından ötürü seyirciyi kendine hayran bırakan lakin film bitince kafada cevaplanmayan sorular bırakan ve ana akıma yakın durmak adına gereksiz hamlelerle filmi heba eden filmler bunlar.
Ama bence esas handikabı şu: Baştan mini dizi formatında tasarlanan ve öyle de çekilen yaklaşık 360 dakikalık malzemenin, ilk filmin başarısının ardından yeniden kurgulanıp iki filme dönüştürülmesi. Bu sebepten ötürü ortaya çıkan ciddi kurgu hataları filmleri oldukça zedeliyor. Buna TV formatının senaryo kuralları eklenince hatalar katmerleniyor.
Tüm eksiklerine rağmen iki devam filmi de, öncülünün başarıyla uyguladığı politik tabanlı polisiye türünün iyi birer örneği olmayı başarıyor.
Av Mevsimi

Filmin başlarında bir sahne var: Çömez polis, seri katiller üzerine bir tez yazmakta olduğunu söylüyor. Üstü de “Türkiye’de seri katil yoktur ki!” diyor. Çömez de cevabında, zaten neden seri olmadığını araştırdığını anlatıyor.
Aslında filmin biraz dolaylı da olsa güzel bir özeti, bu sahne. Türkiye bence polisiyelik bir ülke değildir. Bu yüzden de filmde bir sürü cevaplanamayan soru var. Dikkatli bir polisiye izleyicisi veya okuru, bunları açıkça görebilir. Bu halde Türkiye’de polisiye çekmek akla zarar bir iş. Dediğim üzere Turgul’un filminde de bundan kaynaklanan hatalar görülüyor.
Ama filme derinlemesine bakmazsanız, çok hoş bir seyirlik olduğu göze hemen çarpıyor. Bir kere Turgul, her zaman olduğu gibi senaryo üzerinde çok ciddi çalışmış. Polisiye türünün ana trüklerine sahip. Bir garip cinayet, bunu çözmeye çalışan bir vefakar polis ekibi, katilin cinayet sebebi, bu olayların ekibin ve katilin çevresini etkilemesi, vb. Üzerine çok az Türk filminde görebildiğimiz çok doğal bir diyalog ve atmosfer çalışması. Buna klas bir kadro, başarılı performanslar ve başarılı bir teknik çalışma da eklenince filmi izlemek, çok keyifli oluyor.
Ama Turgul bazı detay ama önemli polisiye numaralarını atlayınca film, keyifli olmasıyla kalıyor. Bir kere filmin alt metni bomboş. İyi bir polisiyenin olmazsa olmaz bu kuralını atlamış. Bazı yan öyküler ya inandırıcı değil ya da havada asılı kalmış. Ama bence bu eksikliklerin başlıca nedeni, yazının başında da belirttiğim üzere hikayenin Türkiye’de geçmesi.
Rabbit Hole

John Cameron Mitchell en sevdiğim yönetmenler arasındadır. İlk 2 filmi, oldukça özgün ve sıra dışıydı. Bu özelliği, sinemada farklı bir tat arayanları cezbediyordu. Açıkçası Mitchell’ın yeni filmini duyunca delirdim. Hele şükür farklı bir şeyler izleyebilecektim, hayatı farklı bir açıdan görecektim.
Ama Rabbit Hole son derece olağan bir Hollywood draması. Filmin yönetmeninin Mitchell olduğuna dair tek kanıt, filme adını veren çizgi romanın stili ve bu, bir Mitchell hayranı için çok az.
Nicole Kidman ile Aaron Eckhart’ın oynadıkları bir çiftin, 4 yaşındaki oğullarını kaybetmelerinin ardından yaşadıkları durumu izliyoruz 91 dakika boyunca. Halli dramatik bir film. Heyecansız ama falsosuz bir dram. Kidman’ın ve annesinin oynayan Dianne Wiest’in performansları Altın Küre ve Oscar listelerinde olabilir.
Monsters

District 9 ile bilim-kurgu bağımsız sinemaya da geçiş yaptı. Efekt yapmak, hele uzaylı yaratmak hala pahalı olsa da eski efektçiler yavaş yavaş yönetmenliğe geçtikçe daha çok serbest bilim-kurgu izleyeceğiz.
Monsters da eski efektçi Gareth Edwards’ın yazdığı, yönettiği, birebir çektiği ve efektlerini de yaptığı bir film. Hani mecburen birlikte yola çıkmak zorunda kalıp yol sonunda ayrılırken birbirlerine aşık olan çifti anlatan film türü vardır ya (en eskisi ve güzeli It Happened One Night‘tır). İşte o çiftin uzaydan gelen yaratıklarla dolu bir bölgeden geçtiği hali, bu filmde. Gayet bağımsız film havasında, zaten ünlü oyuncu sıfır. Hatta sadece 2 oyuncusu var, gerisi figüran. Efektleri çok başarılı, hakkını vermek gerek. Beni pek cezbetmedi ama İngiltere’de çok popüler ve bayağı beğenilen bir film.
You Will Meet A Tall Dark Stranger

Woody Allen hastası olarak, her yeni filmini heyecanla beklerim. Son filmi de yine heyecanla bekledim ama bu sefer sonuç hüsran oldu. Bana film inanılmaz yapay geldi. Bir piyes havasında, oldukça savsak senaryo ve performanslar. Sanırım izlediğim en kötü Allen filmi! (İçimden yazmak bile gelmiyor.)
Easy A
Sanırım şu ana kadar 2010’un en komik Hollywood filmi bu. Bunun bir sebebi de 2010’un oldukça berbat geçmesi. İnşallah bu konuda hacimli bir yazıya vakit bulur ve sizlerle paylaşırım.
Easy A benim pek sevdiğim bir alt-tür olan lise komedisi. Çok hoş ve zekice yazılmış ve uygulanmış. Bu türün altın çağı 80’lere de bol bol gönderme yapması ve hatırlatması da başka bir artısı. Ben oldukça güldüm, hoşnut da kaldım. Ama bu türü sevmeyenlere bayağı itici gelebilir.
Bu arada neden her lise komedisinde illa ‘Bad Reputation’ çalmak zorunda anlamıyorum. Tamam, gençlik öfkesine cuk oturuyor ama her filmde de kullanılmaz ki!

Kuyu: Bir Türk Sineması Klasiği

Anadolu’da bir köy. Köyün güzel kızı (oynayan kız güzel değil ama öyle farz edin) Fatma, köyün erkeklerinden Osman’ın devamlı tacizi altındadır. Nitekim daha ilk sahnede, gölde yıkanan Fatma’yı dikizlemektedir Osman. Ardından da yakalayıp dağa kaçırır kızı. Amacı, işkenceyle nikaha evet demesidir. Ama Fatma devamlı hayır der ve birkaç gün sonra jandarma ikiliyi yakalar. Fatma baba evine, Osman mapusa girer.

Osman mapustan çıkınca Fatma’yı yine dağa kaçırır. Bu sefer tecavüz de eder ama Fatma yine de evet demez. Bu sefer bir yolunu bulup kaçan Fatma’yı jandarma bulur. Fatma yine köyüne döner ama köyde dedikodular ayyuka çıkmıştır. 2 kere dağa kaçırılan kızı kim alacaktır? Köyün zengini talip olur neyse ki. Fatma istemese de ana zoruyla evet der ama düğün günü dağa kaçar.
Tam kendini asarken yörenin idam kaçağı Mehmet onu kurtarır. Böylece Mehmet ile kendi isteğiyle dağlarda dolaşırlar, sevgili olurlar. Ama jandarma yine bulur ikiliyi. Mehmet öldürülür, Fatma köyüne getirilir. Ama kocası onu boşamıştır, ana-babası da onu istememektedir. Fatma mecburen şehre gider, meyhanelerde çalışır.

Daha fazlasını oku…

Harry Potter and the Deathly Hallows Part I

Harry Potter, her ne kadar kapitalizmin en verimli ürünlerinden biri olsa da çocukluğumun son dönemlerindeki (orta okul yılları) fantazi tutkumun son hacimli serisi olması vesilesiyle hala takip ettiğim bir üründür. Film başlarken arkadaşım “Sanat için telefonları kapatalım.” dedi. Ben de “Sanat için mi?” diyerek onu düzelttim. Bu filmi asla sanatsal açlığımı gidermek uğruna izlemiyorum. Benim için güzel bir seyirlik olması yeterli.

David Yates arada derede yönetimini, ne yazık ki hala devam ettiriyor. Bir yanda Chris Colombus’unkiler gibi kitaba sıkı sıkıya bağlı bir uyarlama (ki son kitabın ikiye bölünmesi de buna işaret). Diğer yanda da Alfonso Cuaron’ki gibi kitabın hissini sinematografik olarak vermeye çalışan bir uyarlama. Bu ikincisini, sadece iki sahnede yapabilmiş Yates. İlki Harmione’nin Ölüm Yadigarları hikayesini anlattığı animasyon bölüm (filmin en iyisiydi). Diğeri de üçlünün Muggle kaçakçılarından kaçtığı bölüm (güzel bir reji ve kurgu bütünlüğü). Geri kalan bölümler de ne yazık ki ilk tarzda çekmiş. Bu sahnelerde ciddi sarkmalar ve tempo düşüklüğü göze çarpıyor. Yani rahatlıkla bu sahneler kırpılabilirmiş. Sırf daha fazla para kazanmak için filmin ikiye bölündüğü hissi daha da öne çıkıyor böylece.
Yine de ‘Bölüm 1’ ibaresi taşıyan bir film için kesin bir yorum yapmak mantıklı olmaz. Bakalım filmin diğer yarısı nasıl olacak? Bunun içinde, ne yazık ki 10 dakika değil 7 ay bekleyeceğiz.