Filmler…

Millenium Üçlemesi


Üçlemenin ilk filmi olan The Girl with the Dragon Tattoo‘yu yazın izlemiştim ve yazmıştım bloğa. İzlemekten son derece keyif alınan, falsosu bulunmayan ve gayet klasikleşebilecek bir polisiyeydi. Zaten ilk filmin kopardığı fırtına, sürükleyici polisiye etiketinin altını dolduramayan iki devam filminin de dünyanın radarına girmesini sağladı. Ben de merak edip izlediğimde şu özellik öne çıkıyordu: İzlerken ana akım sinema gramerini başarıyla kullanmasından ötürü seyirciyi kendine hayran bırakan lakin film bitince kafada cevaplanmayan sorular bırakan ve ana akıma yakın durmak adına gereksiz hamlelerle filmi heba eden filmler bunlar.
Ama bence esas handikabı şu: Baştan mini dizi formatında tasarlanan ve öyle de çekilen yaklaşık 360 dakikalık malzemenin, ilk filmin başarısının ardından yeniden kurgulanıp iki filme dönüştürülmesi. Bu sebepten ötürü ortaya çıkan ciddi kurgu hataları filmleri oldukça zedeliyor. Buna TV formatının senaryo kuralları eklenince hatalar katmerleniyor.
Tüm eksiklerine rağmen iki devam filmi de, öncülünün başarıyla uyguladığı politik tabanlı polisiye türünün iyi birer örneği olmayı başarıyor.
Av Mevsimi

Filmin başlarında bir sahne var: Çömez polis, seri katiller üzerine bir tez yazmakta olduğunu söylüyor. Üstü de “Türkiye’de seri katil yoktur ki!” diyor. Çömez de cevabında, zaten neden seri olmadığını araştırdığını anlatıyor.
Aslında filmin biraz dolaylı da olsa güzel bir özeti, bu sahne. Türkiye bence polisiyelik bir ülke değildir. Bu yüzden de filmde bir sürü cevaplanamayan soru var. Dikkatli bir polisiye izleyicisi veya okuru, bunları açıkça görebilir. Bu halde Türkiye’de polisiye çekmek akla zarar bir iş. Dediğim üzere Turgul’un filminde de bundan kaynaklanan hatalar görülüyor.
Ama filme derinlemesine bakmazsanız, çok hoş bir seyirlik olduğu göze hemen çarpıyor. Bir kere Turgul, her zaman olduğu gibi senaryo üzerinde çok ciddi çalışmış. Polisiye türünün ana trüklerine sahip. Bir garip cinayet, bunu çözmeye çalışan bir vefakar polis ekibi, katilin cinayet sebebi, bu olayların ekibin ve katilin çevresini etkilemesi, vb. Üzerine çok az Türk filminde görebildiğimiz çok doğal bir diyalog ve atmosfer çalışması. Buna klas bir kadro, başarılı performanslar ve başarılı bir teknik çalışma da eklenince filmi izlemek, çok keyifli oluyor.
Ama Turgul bazı detay ama önemli polisiye numaralarını atlayınca film, keyifli olmasıyla kalıyor. Bir kere filmin alt metni bomboş. İyi bir polisiyenin olmazsa olmaz bu kuralını atlamış. Bazı yan öyküler ya inandırıcı değil ya da havada asılı kalmış. Ama bence bu eksikliklerin başlıca nedeni, yazının başında da belirttiğim üzere hikayenin Türkiye’de geçmesi.
Rabbit Hole

John Cameron Mitchell en sevdiğim yönetmenler arasındadır. İlk 2 filmi, oldukça özgün ve sıra dışıydı. Bu özelliği, sinemada farklı bir tat arayanları cezbediyordu. Açıkçası Mitchell’ın yeni filmini duyunca delirdim. Hele şükür farklı bir şeyler izleyebilecektim, hayatı farklı bir açıdan görecektim.
Ama Rabbit Hole son derece olağan bir Hollywood draması. Filmin yönetmeninin Mitchell olduğuna dair tek kanıt, filme adını veren çizgi romanın stili ve bu, bir Mitchell hayranı için çok az.
Nicole Kidman ile Aaron Eckhart’ın oynadıkları bir çiftin, 4 yaşındaki oğullarını kaybetmelerinin ardından yaşadıkları durumu izliyoruz 91 dakika boyunca. Halli dramatik bir film. Heyecansız ama falsosuz bir dram. Kidman’ın ve annesinin oynayan Dianne Wiest’in performansları Altın Küre ve Oscar listelerinde olabilir.
Monsters

District 9 ile bilim-kurgu bağımsız sinemaya da geçiş yaptı. Efekt yapmak, hele uzaylı yaratmak hala pahalı olsa da eski efektçiler yavaş yavaş yönetmenliğe geçtikçe daha çok serbest bilim-kurgu izleyeceğiz.
Monsters da eski efektçi Gareth Edwards’ın yazdığı, yönettiği, birebir çektiği ve efektlerini de yaptığı bir film. Hani mecburen birlikte yola çıkmak zorunda kalıp yol sonunda ayrılırken birbirlerine aşık olan çifti anlatan film türü vardır ya (en eskisi ve güzeli It Happened One Night‘tır). İşte o çiftin uzaydan gelen yaratıklarla dolu bir bölgeden geçtiği hali, bu filmde. Gayet bağımsız film havasında, zaten ünlü oyuncu sıfır. Hatta sadece 2 oyuncusu var, gerisi figüran. Efektleri çok başarılı, hakkını vermek gerek. Beni pek cezbetmedi ama İngiltere’de çok popüler ve bayağı beğenilen bir film.
You Will Meet A Tall Dark Stranger

Woody Allen hastası olarak, her yeni filmini heyecanla beklerim. Son filmi de yine heyecanla bekledim ama bu sefer sonuç hüsran oldu. Bana film inanılmaz yapay geldi. Bir piyes havasında, oldukça savsak senaryo ve performanslar. Sanırım izlediğim en kötü Allen filmi! (İçimden yazmak bile gelmiyor.)
Easy A
Sanırım şu ana kadar 2010’un en komik Hollywood filmi bu. Bunun bir sebebi de 2010’un oldukça berbat geçmesi. İnşallah bu konuda hacimli bir yazıya vakit bulur ve sizlerle paylaşırım.
Easy A benim pek sevdiğim bir alt-tür olan lise komedisi. Çok hoş ve zekice yazılmış ve uygulanmış. Bu türün altın çağı 80’lere de bol bol gönderme yapması ve hatırlatması da başka bir artısı. Ben oldukça güldüm, hoşnut da kaldım. Ama bu türü sevmeyenlere bayağı itici gelebilir.
Bu arada neden her lise komedisinde illa ‘Bad Reputation’ çalmak zorunda anlamıyorum. Tamam, gençlik öfkesine cuk oturuyor ama her filmde de kullanılmaz ki!
Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: