Başlangıç > başyapıt, fikir, film eleştirisi, ilişki, klasik > Kadın-Erkek İlişkisi Hakkında bir Gözlem (Ordinary People)

Kadın-Erkek İlişkisi Hakkında bir Gözlem (Ordinary People)

Bu akşam Ordinary People‘ı izledim. Robert Redford’un 1980 yapımı filmi. Çoğu insan bu filme karşı önyargılıdır. Çünkü 1981 Oscar’larında Raging Bull‘u alt etmiştir, Scorsese’nin efsane filmini ki aynı yıl David Lynch’in en normal filmi The Elephant Mande yarışmıştır.

Neyse, işte bu nedenle pek göz önüne çıkarılmayan bu film, beni çok şaşırttı. Çünkü çok ama çok iyi bir film. Bir başyapıt kesinlikle. Nedeni de aile içi ilişkilerine getirdiği çok farklı bakış açısı. Belki de şu an içinde bulunduğum moddan da olabilir filmin içine alabildiğine girebildim.
Yaklaşık 1 ay önce, bir kız arkadaşımla Beşiktaş’ta bir yere oturduk. Hayatın genel halinden söz ederken kız-erkek farklarına geldi konu. O an içimden şöyle bir düşünce geçti ve direkt söyledim. Sonra üzerinde düşündüğümde ani bir fikre göre son derece tutarlı olduğunu gördüm. Karşı çıkabilirsiniz, bu benim görüşümdür:
Erkekler günlük yaşantı bakımından basit bir hayatları vardır. Kalkar, işe/okula gider, futbol izler, maç yapar, oyun oynar, mastürbasyon/seks yapar ve uyur. Genel olarak bir erkeğin nasıl bir hayat yaşadığını 1 haftada çözersiniz. %90 aynı şeyleri yapar, rutinini bozmaz. O yüzden de erkekler basit görülür. Ama işin derinine inildiğinde, yani bir erkeği gerçekten tanıdığınızda, ki bu kolay değildir, her erkeğin son derece karmaşık ve kendine özel bir iç dünyası vardır. Çözmek için onun özel iznine ihtiyacınız vardır. Eğer bir erkek istemezse, o derin iç dünyasına kimseyi sokmaz. Bundan ötürü de zaman zaman rutinini bozar, gerçek tepkisini gösterir ama karşı taraf bunu çakamaz.

Kadınlar ise tersidir. Günlük hayatları çok karmaşıktır. Her biri aynı düşünmez, çok farklı şeyler yapabilirler. Biri saçını kızıla boyatırken diğeri esmer olur ve bunun sebepleri çok farklıdır. Her kadının rutini farklıdır ve bu rutini de değiştirirler zamanla. O yüzden dışarıdan bakınca oldukça zor gözükürler. Biri aynı şeye A derken, diğeri Z diyebilir ve bu sizi şaşırtmaz. (Ama bir erkeğe (örneğin) futbol derseniz %90 bir yorumda bulunur, bulunmaması sizi şaşırtır.) Ama bu karmaşık günlük hayatı çözerseniz ki önem verirseniz 10 yıl sürse de gayet alenidir, altında yatan ana dürtüler aynıdır. İç dünyalar benzer özellikler gösterir ve bunu anlamak gayet basittir.
Tabii istisnalar kaideyi bozmaz ama genel olarak benim gözlemim budur. Şimdi filme dönelim:
Filmde bir aile, büyük oğlunu bir tekne kazasında kaybediyor. Küçük oğul da aynı teknede olduğundan kendini suçluyor ve bir süre sonra intihar ediyor. Ama kurtarılıyor ve birkaç ay hastaneye yatırılıyor. Film, küçük oğlanın (Conrad) eve dönüp normal hayata dönmesiyle başlıyor. Conrad, okuluna ve evine geri dönse de hala travmayı atlatamamıştır. İnsanların bakışlarından, ailesinin davranışlarından ve hatta günlük rutininden kaçmaya başlıyor. Önce ailesiyle konuşmamaya başlıyor, yüzme takımını bırakıyor, arkadaş grubundan ayrılıyor.
Diğer taraftan anne-baba rutinlerine devam ediyor. Baba günlük yaşamı esnasında birtakım mutsuzluk belirtileri gösterse de aile ve toplum yaşamını bozmak adına iyiymiş görünümü takınıyor. Anneyse rutinini hiç bozmuyor. Hatta rutini bozan Conrad’a ve babaya çıkışıyor: “Neden farklı davranıyorsunuz ki?” diye ya birebir soruyor ya da bakışlar atıyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, tatile çıkmak istiyor, golf oynuyor.
Ama Conrad’ın günden güne iç dünyasına kapanması ama burada aslında huzuru bulmak adına da içini deşmesi, babayı etkiliyor ve o da tepki göstermeye başlıyor. Eşine “Neden?” diye sormaya başlıyor ve yanıtsız kalıyor soruları.
Finalde artık dayanamayan baba ve oğul farklı şartlar altında ve farklı zamanlarda tamamen boşalıyorlar ve bu duygu dökümü, onları gerçek hayata, rutinlerine geri döndürüyor. Ama önce oğlunun, sonra da eşinin bazı şeyleri çözdüğünü, başta kendileri olmak üzere kendisini de sorguladığını gören kadın, odasına çıkıp bavulunu toparlayıp evden kaçıyor. (ve film bitiyor.)
Ben, yukarıda anlattığım gözlemimi sadece bu filme yada birkaç olaya dayandırmıyorum, yanlış anlaşılmasın. Eminim ki çevrenize, okuduğunuz kitaplara, izlediğiniz filmlere baktığınızda bunun binlerce örneğini göreceksiniz. Mesela aklıma iki film ve bir kitap geldi hemen: Blue Valentine ve Before Sunrise ile Tolstoy’un Savaş ve Barış‘ı.
Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: