Arşiv
Kuyu: Bir Türk Sineması Klasiği
Anadolu’da bir köy. Köyün güzel kızı (oynayan kız güzel değil ama öyle farz edin) Fatma, köyün erkeklerinden Osman’ın devamlı tacizi altındadır. Nitekim daha ilk sahnede, gölde yıkanan Fatma’yı dikizlemektedir Osman. Ardından da yakalayıp dağa kaçırır kızı. Amacı, işkenceyle nikaha evet demesidir. Ama Fatma devamlı hayır der ve birkaç gün sonra jandarma ikiliyi yakalar. Fatma baba evine, Osman mapusa girer.
Son Zamanlarda İzlediklerim
Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.
Kosmos
Yaklaşık 1 ay önce Hayat Var’ı izlemiştim. Tek kelimeyle benzersiz bir deneyimdi. Sıkıcıydı ama yeni ufuklar açıyordu, çok bariz. Kosmos ise hem benzersiz bir deneyim hem de sürükleyici bir film.
‘Deneyim’ kelimesini bilerek seçtim çünkü bazı filmlerde ‘izleme’ kavramı yaşadığınız duygu yoğunluğunu tam olarak karşılamaz. O zaman aralığında yaşadığınız şey daha başkadır. Bir deneyimdir. Hayata dair bir şey daha öğretir o film. Sizi tecrübelendirir. Tıpkı hayatın başka bir anı gibi. Normalde bir film size hiçbir şey katmaz. Sadece eğlendirir. Farklı bir hayatın bir kesitine belli bir süre boyunca dahil olmanızı sağlar. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse benim de kilometre taşı saydığım Avatar böyledir. Kimse o filmden çıkınca hayata bakış açısının değiştiğini söylemez (yada ben rastlamadım). Ama bazı filmler sizi etkiler, sarsar deyim yerindeyse. Bu sarsma görsel efektlerden ötürü olmaz, hayata bakışınızda yeni bir açı daha gösterdiği içindir.
Daha fazlasını oku…
2010’da Türk Sineması
Hepinizin bildiği üzere son yıllarda Türk sineması her anlamda ciddi bir atağa geçti. Bir taraftan film sayısı inanılmaz artıyor, her ne kadar çoğu saçma sapan olsa da. Diğer taraftan izlenilebilecek film sayısı da artıyor, bunların kalitesi de. Çünkü o saçma sapan filmler de film ve istemeyerek de olsa sinema sektörünü geliştiriyorlar. Bu da aralarından çıkan kaliteli filmleri arttırıyor. Diğer deyişle, ne kadar saçma sapan film çekilirse o kadar kaliteli film izleyebiliriz.
2010’un başlangıcından itibaren yeni filmlerden 5’ini izledim. Bunlardan birkaçı 2009’un fakat ben ancak fırsat yakalayabildim. Başlayalım:
Yahşi Batı
Valla açıkçası içinde Cem Yılmaz’ın olduğu filmlerden bir tek Her Şey Çok Güzel Olacak’ı beğeniyorum. Gerisini her biri başka bir sebepten olmak üzere beğenmedim. Mesela G.O.R.A.’da hiç gülmedim, keza AROG da bir iki sahne hariç çok eğrelti geldi bana. Hokkabaz’ı klasman dışı tutuyorum, ne idüğü belirsiz bir filmdir bence.
Yahşi Batı ise içlerindeki (kendi yazdıkları arasından) en iyisi bence. İyi bir film mi? Hayır. Ama bu 4 film arasında en iyisi. Yılmaz, anlatmak istediğini anlatmış bence ama hala bunu sinematografik yapamıyor. Hala TV estetiğine ve anlık şakalara yaslanıyor. Ama bunu giderek daha sinemasal hale getiriyor, tabii önünde de çok yolu var.
Ben Cem Yılmaz’ın kendi The Hangover’ını çekeceği günleri bekliyorum ve bu arada çok uzun yıllar olsa da olacakmış gibi duruyor.
Son olarak Ömer Faruk Sorak gözümden çok düştü. Sınav’dan sonra Cem Yılmaz’ı kastederek bir daha star filmi yapmayacağını açıklamıştı. Paşalar gibi yapıp, tükürdüğünü yaladı!
Oyuncular: Cem Yılmaz, Ozan Güven, Zafer Algöz, Demet Evgar, Özkan Uğur, Bünyamin Durgut, İştar Göksever, Graham Hoadly, Yılmaz Köksal – Görüntü Yönetmeni: Mirsad Heroviç – Müzik: Ozan Çolakoğlu – Senaryo: Cem Yılmaz – Yönetmen: Ömer Faruk Sorak – **
Daha fazlasını oku…
Başka Dilde Aşk
Geçen yıl Issız Adam vizyona çıktığında aşık olmuş, 5 yıldız verip yere göğe koyamamıştım. Sonra dönüp bakınca sıradan bir romantik film demiştim. Issız Adam’ın beni ve benim gibileri coşturmasının sebebi, kendi ülkesinde bir ilki gerçekleştirmesiydi. Türkler ilk defa layığıyla bir romantizm yaşıyordu beyazperdede. Çok batılı ve steril olmakla suçlansa da sonuçta olabilecek bir hikayeydi anlattığı.
İşte o filmden yaklaşık 1 yıl sonra Başka Dilde Aşk’ın huzmeleri beyazperdeye düştü. Başka Dilde Aşk, Issız Adam’ın tersine türün daha klasik tarafında yer alıyor. İskelet, When Harry Met Sally…’den beri gördüğümüz olay örgüsünü ödünç alıyor. Yani:
1- Erkekle kız tanışır.
2- Aralarında ilişki başlar.
3- İlişki ilerleyince sorunlar yaşanmaya başlar.
4- Dış bir etmen sebebiyle kavga edilir, kızla erkek ayrılır.
5- Kısa bir hesaplaşma döneminden sonra ikili barışır ve mutlu son.
Daha fazlasını oku…
Son Zamanlarda İzlediklerimden
Yine ne zamandır sinema yazmadım. Yazılmayan filmler de giderek dağ olmaya başladı. Onun için her biri için 1-2 paragraf halinde toplu geçide buyurun:
Zombieland, bir korku-komedi filmi. Zombilerle ciddi biçimde dalgasını geçen ama bunu yaparken de zombi kültürüne saygıda kusur etmeye bir film. Üstelik bunu belli bir üslupta ve tempoda yapınca da iyi bir film pozisyonuna giriyor. Zombieland, yılın en matrak filmlerinden bir olmayı başarıyor. Kadrosu da, esprileri de, görsel tarzı da çok yerinde.
Oyuncular: Woody Harrelson, Jesse Eisenberg, Emma Stone, Abigail Breslin, Amber Heard, Bill Murray – Görüntü Yönetmeni: Michael Bonvillain – Müzik: David Sardy – Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick – Yönetmen: Ruben Fleischer – ***1/2
Funny People, benim adıma ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Böyle bir kadrodan böyle sıradan bir film! Apatow, tamam, ölüm hakkında ciddi bir komedi yapmak istedin de fazla ciddiye kaçmışsın be abi. Bu ne yani? Basit bir kavgayla böyle bir filmi sonlandırmak ne kadar mantıklı? Onu bıraktım, karakterlerinde gerçekçilik can çekişiyor ki biz seni komediye gerçekçilik getirdin diye sevdik (bkz. Knocked Up, Freaks & Geeks, Undeclared). Yanlış mıyım?
Oyuncular: Adam Sandler, Seth Rogen, Leslie Mann, Eric Bana, Jonah Hill, Jason Schwartzman, Aubrey Plaza – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: Michael Andrews, Jason Schwartzman – Senaryo ve Yönetmen: Judd Apatow – **1/2
The Ugly Truth, klişeler bombardımanı olmasına rağmen eğlenceliydi. Vasatın üzerine çıkması bile yeterli. 2 saat beni eğlendirdi ve gitti.
Oyuncular: Katherine Heigl, Gerard Butler, Bree Turner, Eric Winter, Nick Searcy, Jesse D. Goins, Cheryl Hines – Görüntü Yönetmeni: Russell Carpenter – Müzik: Aaron Zigman – Senaryo: Nicole Eastman, Karen McCullah Lutz, Kirsten Smith (Nicole Eastman’ın hikayesinden) – Yönetmen: Rubert Luketic – ***
Paper Heart, romantik komedi mockumentery’si (kurmaca belgesel) yapmaya çalışan bir deney ama olmamış. Baştan itibaren belgesel gibi sunulan film, bir süre sonra bu temposundan kurtuluyor. Ortaya saçma sapan bir şey çıkıyor. Michael Cera’nın kız arkadaşı için düştüğü hallere bakar mısınız? Sayın Charlyne Yi, bu filmi kendiniz izlediğinizde gülebiliyor musunuz? (Michael Cera ile Yi film çekilirken harbi çıkıyorlardı, işin esprisi sözde bu ama sırf bu fikirden film çıkmaz ki kardeşim zaten çıkmıyor da! Cera, film gösterime girdikten sonra Yi’yi bırakmış. Eeee, böyle bir filmden sonra çok normal!)
Oyuncular: Charlyne Yi, Michael Cera, Jake M. Johnson – Görüntü Yönetmeni: Jay Hunter – Müzik: Michael Cera, Charlyne Yi – Senaryo: Nicholas Jasenovec, Charlyne Yi – Yönetmen: Nicholas Jasenovec – *1/2
Beni tanıyanlara biraz garip gelebilir ama ben 2012’yi ciddi manada beğendim. Film tamamen klişelerle örülü. Hatta bir eleştiride okudum, Emmerich’e artık birer tane bile yetmiyor ki üçer tane kullanıyor her klişeden, yazıyor. Çok doğru, her aksiyon filminde gördüğünüz tüm klişeleri üçer defa kullanmış Emmerich. Ama buna rağmen film keyif veriyor. Çünkü adam dünyanın sonunu harika resmetmiş. Efekt kullanımı olağanüstü. Los Angeles’ın çöküşünü görüyorsunuz. Şahane bir sahne ya! O efektler için bu film sinemada seyredilir, para da verilir.
Oyuncular: John Cusack, Amanda Peet, Chiwetel Ejiofor, Thandie Newton, Oliver Platt, Thomas McCarthy, Woody Harrelson, Danny Glover, Liam James, Morgan Lily, Zlatko Buric, Beatrice Rosen, Johann Urb – Görüntü Yönetmeni: Dean Semler – Müzik: Herald Kloser, Thomas Wanker – Senaryo: Roland Emmerich, Herald Kloser – Yönetmen: Roland Emmerich – ***
Julie & Julia, bir blog üzerine çekilmiş dünyadaki ilk film. Julie Powell, 2002 yılında Julia Child’ın (Amerika için) ünlü yemek kitabındaki tüm tarifleri bir yıl içinde yapmaya karar veriyor ve bu deneyimlerini günlük olarak bloguna yazıyor. İşte bu blog, bu filme dönüşüyor. Film, Julie’nin blogu tutarkenki olayları anlatırken hem de Julia’nın 50’lerde Fransa’ya gidişini, orada ünlü bir yemek okuluna katılışını ve sonunda da ünlü kitabını yazışını gösteriyor. Eğlenceli ve karın acıktırıcı bir film. Yapılan yemeklerin haddi hesabı yok ve hepsi çok leziz görünüyor ama hepsi tereyağlı, uyarayım.
Oyuncular: Amy Adams, Meryl Streep, Stanley Tucci, Chris Messina, Linda Emond, Helen Carey, Mary Lynn Rajskub, Jane Lynch – Görüntü Yönetmeni: Stephen Goldblatt – Müzik: Alexandre Desplat – Senaryo: Nora Ephron (Julie Powell’ın ‘Julie & Julia’; Julia Child ve Alex Prud’homme’un ‘My Life in France’ adlı kitaplarından) – Yönetmen: Nora Ephron – ***
Bu yılı Zooey Deschanel yılı olduğunu farz edersek Gigantic’i izlememek ayıp olurdu. Farklı bir romantik komedi olduğu kesin ama ciddiliği çok ağır kaçmış. Kendini fazla ciddiye almış ki sonuçta romantik bir film çekmeye çalışmışlar. Yatak satıcısı çelimsiz oğlan ile sengin babanın özgür kızı arasındaki aşk da pek inandırıcı değil. Hele oğlanın çocukluktan beri Çinli bir bebek evlat edinmek istemesi hiç inandırıcı değil. (Ya anlamadığım Amerikalıların, milyonlarca Asyalı çocuğu keyifleri uğruna çalıştırırken bir tane çocuk kurtararak nasıl bir vicdan hesabına giriştikleri. Çok salakça geliyor bana.)
Oyuncular: Paul Dano, Zooey Deschanel, Edward Asner, Jane Alexander, John Goodman, Sean Dugan, Brian Avers – Görüntü Yönetmeni: Peter Donahue – Müzik: Roddy Bottum – Senaryo: Matt Aselton, Adam Nagata – Yönetmen: Matt Aselton – **1/2
Sezonun beklediğim birkaç filminden biriydi 7 Kocalı Hürmüz. Şahsen Ayten Gökçer’in o ünlü kompozisyonunu görebilecek kadar yaşlı biri değilim. Ama hikayeyi az çok bilirdim. ‘Tanrım’ şarkısını bilmeyen yoktur zaten.
Ezel Akay’ın işlerini de takip ederim yakından. Kendisi grotesk komedi yapan tarihteki tek Türk yönetmendir. Zaten dünyada da sayılıdır. Groteskliği, gerçeği fersah fersah yok saydığından pek sevmem lakin yerinde yapılırsa da tadından yenmez (bkz. Tim Burton filmleri).
Akay, bu işe baş koymuş, ısrarla mükemmeli arıyor. Ama bence bir türlü tutturamıyor. Teknik aksaklıkların da bir nevi kurbanı oluyor çünkü hep ilklerle uğraşıyor. Bu sefer de nice zamandır ilk defa tamamen stüdyoda çekilen filmi çekti. Ama yine dekor çok yabancı duruyor ve benim filme girmemi ısrarla engelledi. Dekorun sahteliği her açıdan belliyken masal da anlatsa ben keyif alamıyorum. Bu güzel müzikal da, kadro da heba oluyor böylece!
Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Mehmet Ali Alabora, Öner Erkan, Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz – Görüntü Yönetmeni: Hayk Kirakosyan – Müzik: Sunay Özgür, Ender Akay – Senaryo: Gürsel Korat (Sadık Şendil’in oyunundan) – Yönetmen: Ezel Akay – **1/2
Chan-wook Park, Oldboy efsanesinden beri izlenecek yönetmenler listesinde. Ne çekse izliyoruz. Bu sefer ciddi bir vampir film çekmiş. Çok kanlı olmasına rağmen korku filmi değil. Bildiğiniz dram, hatta hafif komediye de kaçıyor ama çok görünür değil. Bir rahibin istemeden vampir olmasını ve sonrasında bu durumla başa çıkmasını anlatıyor, Bakjwi (Thirst). Vampir türünde çekilmiş en ciddi filmlerden biri. Ama geçen yılın efsanesi Lat den Ratte Komma in kadar sinematografik olamıyor. Bunun yerine basit vampir klişeleriyle (bence) vakit öldürüyor. Filmdeki aşk da ayrı bir anormallik. İzleniyor ama tam olmamış.
Oyuncular: Kang-ho Song, Ok-vin Kim, Hae-sook Kim, Ha-kyun Shin, In-hwan Park, Dal-su Oh, Young-chang Song – Görüntü Yönetmeni: Chung-hoon Chung – Senaryo: Seo-Gyeong Jeong, Chan-wook Park – Yönetmen: Cham-wook Park – ***1/2
Ve son olarak dün gece Love Happens’ı izledim. Yine ciddi olmaya çalışan bir romantik komediydi. Ama bunu bildik stüdyo kurallarıyla ve türün klişeleriyle beraber yürütmeye çalışınca tüm film çökmüş. Ortada izlenecek bir hikaye bile kalmamış. Oyuncu kadrosu çok hoş oluşturulmuş halbuki. Yazık!
Oyuncular: Aaron Eckhart, Jennifer Aniston, Dan Fogler, John Carroll Lynch, Martin Sheen, Judy Greer, Frances Conroy, Joe Anderson, Sasha Alexander – Görüntü Yönetmeni:Eric Alan Edwards – Müzik: Christopher Young – Senaryo: Mike Thompson, Brandon Camp – Yönetmen: Brandon Camp – **
Kıyıda İzlenmiş Filmler
Yine bir film birikimi oldu. Uzun zamandır size yazmak istediğim ama gerek vakitsizlikten gerekse tembellikten yazamadığım birkaç film birikti. Çok da kısa geçmeden özetleyelim isterseniz:
Away We Go, haziranda ilk duyduğumda çok şaşırdığım bir proje. Hep büyük starlı ve nispeten büyük bütçeli filmler çeken Sam Mendes’in bağımsız çektiği bir drama. Aslında romantik-komedi denmesi gerek ama ben bu türden çok farklı buldum kendilerini. İlk çocuklarını bekleyen evlenmemiş bir çift, hayatlarına hep destek olmuş oğlanın anne-babasının aniden Avrupa’ya taşınacağını duyduklarında şok oluyorlar. Ama bu, başka bir kararı tetikliyor: Ülkedeki yakınlarını ziyaret ederek yerleşmek için kent seçmek. Böylece birbirinden ilginç akraba/arkadaşlarını teker teker görürken o kentlerin yaşanabilirliğini de sınıyorlar. Aslında çiftin yaptığı, hayatlarını anlamlandırmak ibaret. Ne olacaklarına, nasıl devam edeceklerine karar vermek. Bu yüzden de kendime çok yakın bulduğum ve beğendiğim bir film oldu. Sanki dışarıdan gösterişsiz gözüken ama yakından bakıldığında parıldayan bir mücevher.
Daha fazlasını oku…
Uzak İhtimal
Bu yıl bir maşallahlık durumu var sinemamızda. 70’i aşkın filmin gösterime gireceği konuşuluyor. Bunu doğrularcasına son 1 aydır her hafta 2-3 Türk filmi gösterime giriyor. Tabloya bu 3 cümleden baktığımızda hava hoş da, bundan sonrası hiç hoş değil. Çünkü film sayısı artmasına rağmen seyirci aynı seyirci. 3-5 yıl önce sinemayı dolduran insanla bugünkü kitle aynı! Daha teknik bir tabirle talep aynı ama arz çok artıyor. Hal böyleyken çoğu film batıyor. Sadece adını duyuyoruz bazılarının.
Yukarıda değindiğim durumu tek ben görmüyorum tabii. Geçen ay, Sinema ve Altyazı dergileri sezonun Türk filmlerini içeren dosyalarla çıktılar. İkisinin de yorumu aynıydı: “Bu kadar film yapılıyor, iyi hoş da kaçı maliyetini kurtaracak?”
Bu vahim tablonun içinde şunu da gördüm ki bu kadar filmin arasında beni heyecanlandıran film sayısı o kadar az ki! Kendimi övmek için yazmıyorum ama film oldu mu sinemaya düzenli giden 100.000 kişilik kesimin arasındayım. Ama bu bombardımanda, bazıları izlenilmeyecek kadar berbat, kimi tür klişelerinde boğuluyor, kimi de yanlış zamanda gösteriliyor. Mesela bayram haftası yanılmıyorsam 6 Türk filmi vizyona çıktı ve hepsi birbirini baltaladı. Aynı şekilde kendimi örnek vereyim: Geçen hafta Karanlıktakiler’e, bu hafta da Uzak İhtimal’e gittim ama bu arada gösterimde olan 11’e 10 Kala’yı es geçmek zorunda kaldım.
Neyse, bu karamsar tabloyu kenara bırakıp esas konumuza geçelim: Uzak İhtimal. Oradan buradan az çok okumuşsunuzdur, Uzak İhtimal son 6 ayda bir sürü ödülle döndü katıldığı festivallerden. Hepsi de önemli ödüllerdi bunların. Tüm bunlardan sonra da 2 gün önce vizyona girdi. Türk seyircisi de festivaller gibi düşünürse bahtı açık olur filmin. Temennimiz de odur zaten.
Filmi tek cümleyle özetleyebiliriz aslında: Bir müezzin bir rahibe adayına duyduğu aşk. Çoğu yerde rahibe adayının da müezzine aşık olduğunu okuyabilirsiniz lakin ben buna dair bir emare göremedim.
Konu basit görünüyor, değil mi? Zaten film de gücünü basitliğinden yada film söz konusu olunca herkesin kullandığı kelimeyle sadeliğinden alıyor. Bin bir yolla anlatılabilecek bu hikaye o kadar basit anlatılıyor ki bambaşka bir siluete dönüşüveriyor. Minimum diyalog, maksimum duyguyla kendine has bir sinema dili tutturuyor.
Böyle çekilmiş bir filmde iki unsur öne çıkıyor mecburen. Birincisi senaryo: Bir cümle üzerinden giden filmi 90 dakika izleyecek seyirciyi kaybetmemek istiyorsanız ya atraksiyonlu bir yönetim sergileyeceksiniz ki film bunu asla tercih etmiyor ya da yan öykülerle besleyeceksiniz. Senaristler de yan öyküleri seçmiş, 3-4 yan öyküyle tempoyu düşürmemeye çalışmışlar ve başarmışlar da. Lakin kişisel eleştirim şudur ki yan öyküler bütünle pek uyuşamamış. Zaten uyuşsa harikulade bir film çıkardı. Mesela esnaf Yakup karakteri beni pek inandıramadı. Keza polis baskını ve sonrası da. Tempoyu ayakta tutan hamleler bunlar ama bunun ötesinde bir işlev göremiyor. Bilhassa hapishaneyle sonuçlanan tarihi eser kaçakçılığının ana konuyla hiçbir ilgisi yok.
İkincisi de oyuncular ki bu konuda denecek pek bir şey yok. Filmin kendisi gibi olabildiğince sade (doğal) iki performans izliyoruz. Son derece de yakışıyorlar filmin diline. Ayrı bir parantez de açarsak, Görkem Yeltan gittikçe sağlam bir bağımsız sinema yıldızına dönüşüyor. Zevkle izliyoruz kendisini.
Toplarlarsak, her yerde karşılaşamayacağınız kadar sade bir film perdede. Sırf bu yüzden bile izlenebilir. Ayrıca dini ve aşki ikilemler üzerinde kafa yormak da cabası.
Oyuncular: Nadir Sarıbacak, Görkem Yeltan, Ersan Ünsal – Görüntü Yönetmeni: Refik Çakar – Müzik: Rahman Altın – Senaryo: Tarık Tufan, Görkem Yeltan, Bektaş Topaloğlu – Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun – ***1/2
Karanlıktakiler: Olmamış Bir Deney
Belki size garip bir ifade gibi gelebilir lakin şu an Türkiye’de hangi yönetmenin yerinde olmak istersin deseler, hiç çekinmeden “Çağan Irmak!” derim. Yaptığı işler gıpta ediyorum resmen. Hiç kendini tekrar etmiyor bir kere. Belki her türü layığıyla yerine getiremiyor belki ama hiç olmazsa çabalıyor. Farklı işlerin peşinde koşuyor. Bir iş tuttu deyip de gereksiz kopyalar üretmiyor ki hemen hemen tüm Türk yönetmenler bu hastalıktan muzdarip.
Şimdi ben bu yönetmenin her filmine gözü kapalı giderim, ister iyi olsun ister kötü, hiç parama acımam. Irmak’ın yeni filmi ne yazık ki ikinci şıka giriyor yani kötü bir film. Psikolojik drama yapmaya çalışmış Irmak ama tutturamamış ölçüyü. Birkaç yerden ciddi sapmalar var filmde.
İlk olarak, konuyu çok sıradan almış. Merak duygusu hiçbir şekilde uyanmıyor insanda. Öylesine izliyorsunuz, amacı ne diye filmin. Elbet sonunda birkaç kelam ediyor Irmak ama o kelamları merak etmeniz gerektiğini bile çözemiyorsunuz film boyunca. Hal böyleyken sıra büyük sırra geldiğinde gereksiz bir şeyi öğrenmiş gibi oluyorsunuz.
İkincisi, senaryoda ciddi boşluklar görülüyor. Benim Irmak’tan hiç beklemediğim bir hata lakin çok bariz. Mesela başlı başına filmin esas karakteri olan Egemen’in hiçbir altyapısı yok. Nerede okudu, neden arkadaşı yoktur, hiçbir cevabı yok filmde. Yapayalnız sap gibi biri ama 40’ına dayanmış, öylesine geziniyor etrafta. Teyze ve Umay tipleri ayrı mesele. Hikayede ciddi yeri olan bu iki kişi öylesine varlar gibi. Yani Egemen, Umay’a değil de bir masaya aşık olsa, hiç yadırgamayacağız.
Oyunculuklar fena değil ama karakterler boş olunca onlar da bazen bocalıyorlar, belli yani. Meral Çetinkaya daha iyi bir senaryoya layıktı bence. Rıza Akın aralarda yine parlıyor tabii.
Vesselam diyeceğim o ki Irmak sırf Çetinkaya’ya yakın çekim yapabilmek için film yapmış. İyi de 2-3 plan için tüm filmi boşlamak saçma oluyor! Günaydın İstanbul Kardeş ile Mustafa Hakkında Herşey’in garip bir bileşimi olan Karanlıktakiler, söz konusu iki filmin çok gerisinde kalıyor ve başarısız bir deney haline dönüşüyor.
Oyuncular: Erdem Akakçe, Meral Çetinkaya, Derya Alabora, Rıza Akın, Şebnem Dilligil – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki – Senaryo ve Yönetmen: Çağan Irmak – **
Issız Adam’a Uzaktan Bakış
Kasımda yazdığım yazıda Issız Adam’ı son yılların en iyi filmi diye nitelemiştim. Aradan 5 ay geçti ve film üzerinde daha çok kafa yordum. Bilhassa DVDsini bir daha izlediğimde kafamdaki yorum daha da netleşti.
Bir kere ilk yorumumun fevkalade abartılı olduğunu kabul etmem lazım. Issız Adam, 2008’in en iyi filmi olmaktan çok uzak. Vesikalı Yarim gibi bir film olduğunu sanmak da keza. Bir kere tamamen tür kalıplarına sıkı sıkıya bağlı bir film. Yani hiç bir anlamda yeni bir şey söylediği yok. Hatta sürüyle benzerini bulabilirsiniz, bilhassa Fransa’da. Hele bu Fransız olanlar sıklıkla çekildiğinden daha iyilerini bulabilsiniz. Ama…
Daha fazlasını oku…
Son Yorumlar