Arşiv

Archive for the ‘Türk filmi’ Category

1966’da Güneydoğu Sorunu: Hudutların Kanunu

Gündemi takip ederken bazen eskilere de bakmak lazım geliyor. Çünkü bugün yaşananların hepsinin kökü geçmişte ve elbet bir şekilde size ipucu veren doneleri yakalabiliyorsunuz. Bazen eski bir haber, eski bir hikaye yada eski bir film. Mesela Yılmaz Özdil dünkü yazısında eski bir yazısını aynen kullandı, hiç de sırıtmadı çünkü gündem değişse de, özdeki sorun bakiydi.

1966’da Lütfü Ö. Akad ustanın çektiği Hudutların Kanunu filmine bugünden bakmak ilginç oluyor. Hikayesini Yılmaz Güney’in yazdığı ve Akad ustanın senaryolaştırdığı film, muhtemelen Suriye sınırında geçen hikaye bir kaçakçılık öyküsü anlatır. Bir sınır köyünde yaşayan Hıdır (Yılmaz Güney), güvenilir bir kaçakçıdır. Civar jandarma komutanının vurulması sınırda denetimi arttırınca, daha küçük bir kaçakçı olan Hıdır’a daha çok iş düşer. Yeni gelen komutan, durumu anlayıp Hıdır’ı uyarır, aynı zamanda da köye okul kurulması ve kaçakçılık dışında bir iş tutulması için Hıdır’la işbirliği yapar. Ama yörenin şartları, bu güzel hayallere izin vermez…
Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Lütfi Ö. Akad’ın Ardından: Göç Üçlemesi

İki hafta önce Türk Sineması çok önemli bir kayıp yaşadı. 30 yılı aşkın süredir film çekmese de, eğitimci olarak sinemamıza hala katkı vermekte olan Lütfi Ö. Akad 95 yaşında aramızdan ayrıldı. Vesikalı Yarim filmiyle bende çok özel bir yeri olan Akad’ı, geçtiğimiz günlerde ünlü Göç Üçlemesi’ni arka arkaya izleyerek andım. Şimdi hem bu filmlere göz atalım hem de onlar yardımıyla Türk insanına dair birkaç kelam edelim:
Daha fazlasını oku…

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

23/11/2011 1 yorum


Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi, daha adıyla bile dikkat çekiyor ve absürdlüğü kullanarak bir şeyleri eleştireceğinin sinyallerini veriyor. Ardından afişini gördüğünüzde “Ben bu aileyi ters yüz edeceğim!” diye bas bas bağırıyor.

Adana Altın Koza’dan bu yıl ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Senaryo’ ile dönen film, tahmin edeceğiniz üzere bir aile eleştirisi. Açıkçası ben, adından dolayı, günümüz dizileri tarafından iyice suyu çıkarılan ‘Yeşilçam Türk ailesi’ni hicvedecek sanıyordum ki daha iyisi çıktı. Tipik bir orta sınıf ailesi üzerinden kopkoyu bir ülke eleştirisi.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:film eleştirisi, Türk filmi Etiketler:

Beni Unutma


Issız Adam, belki bir başyapıt değil ama Türk Sineması’nda bir milat oluşturduğu kesin. Bu milat, Türkiye’de gerçek ve sağlam bir aşk filmi yapılabileceğini gösteriyordu. Gerçi öncesinde de çok iyi aşk filmleri (Selvi Boylum Al Yazmalım, Vesikalı Yarim ve Kırık Bir Aşk Hikayesi aklıma ilk gelenler) vardı ama 95′ yılında oluşan dönemsel geçişle eski dönem tamamen unutulmuştu. Issız Adam‘dan sonra aşkı anlatan veya anlatmaya çabalayan bir sürü film çıktı.

Beni Unutma da bunlardan biri. Hatta senaristi (aynı zamanda film eleştirmeni) Burak Göral, Issız Adam‘ın yarattığı bu etkiyi de bilen biri (Sinema dergisi – Kasım 2011 Burak Göral röportajı).
Daha fazlasını oku…

Gelecek Uzun Sürer

18/11/2011 1 yorum


Gelecek Uzun Sürer, kendisinden çok söyledikleriyle, anlattıklarıyla ve gösterdikleriyle akılda kalan bir eser. Bu, film aleyhine bir dezavantaj olarak algılanabileceği gibi, avantaja da dönüşebilir. Nitekim yönetmen Özcan Alper başarılı rejisiyle, çok sıkıcı ve anlamsız olabilecek bir filmi sizi durmadan düşünmeye zorlayan ve içinizde kızgınlık ve öfke dahil çeşitli duyguları oluşturan bir filme dönüştürmüş.

Önce filmin beynimde oluşturduğu duyguları yazıya aktarmaya çalışayım: Bir insan düşünün, oğlu, anne/babası, kardeşi veya başka bir yakın akrabası sebepsiz yere öldürülüyor. İçinde onu öldürene dair bir nefret oluşmaz mı ve bu nefreti hiç unutabilir mi? Asıl önemlisi siz, 3. sahış olarak, bu duyguyu beslediği için ona kızabilir misiniz?
Daha fazlasını oku…

Filmler…

Bu sefer son 3-4 ayda gösterime girmiş filmlere bakıyoruz. Gelin, yerlilerden yabancılara bir tur atalım:

Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides

Serinin 4. filmi, tamamen Kaptan Jack Sparrow üzerine. Ama tamamen! Filmden Sparrow’u atın, denizkızlarının ilk geliş sahnesi hariç bomboş bir film göreceksiniz. Ama Jack Sparrow her derde değiyor. Eğlendiriyor. Bu da bir gişe filminin yegane amacı değil de nedir zaten. Vasat, keyifli bir gişe filmi. İlk filmdeki keyfi arayanlar hiç gitmesin, işin içine Hollywood girmiş!
Hanna

Ben Joe Wright’tan fena halde ümitliydim. Atonement‘taki o enfes plan-sekansı hatırlayanlar, meramımı anlayacaktır. Ama adam, son iki filmdir oldukça bilindik bir tür sineması yapıyor. İyi kıvırıyor ama biz ondan farklı tatlar bekliyorduk.
Hanna da kaliteli bir tetikçi (macera) filmi. Farklı bir tat arayanlar, benim gibi meraklanmasın. Konu birinci saatin sonunda bilindik sulara yanaşınca işin de keyfi kaçıyor ve senaryodaki açıklar daha çok göze batmaya başlıyor. Başta Saoirse Ronan olmak üzere tüm kadronun da döktürmesi de bir yere kadar sizi oyalıyor. Ama elektronik müzik severler için kaçırılmayacak bir fırsat, ses kaydını Chemical Brothers yapmış ve o da döktürmüş.
X-Men: First Class

X-Men gerçekten çok farklı bir çizgi roman. Öyle meselelerden güç alıyor ki ne kadar kötü yazsanız-yönetseniz de izlenebilir. Breet Ratner çekti mesela böyle bir film ve yine anlatacak bir sürü meramı olan bir gişe filmi çıkmıştı, Ratner’a rağmen.
Ama bu sefer Matthew Vaughn ve ekibi var, kamera arkasında ve ortaya izlemeye doyamayacağınız bir film çıkarmışlar. Tüm o kişilik, ego, ırkçılık, ayrımcılık, fiziki değişiklik konularına soğuk savaş, politik hileler ekleniyor. 60’ların güzelim Bond filmlerin tadına az da olsa Dr. Strangelove ekleniyor. Valla ben bir keyiflenmişim ki sormayın. Film bitince kendime sordum, “Bir gişe filminden başka ne isteyebilirim ki?”.
Keyifli, komik, heyecan verici, detaycı, nefes kesici ve X-Men serisine yakışan bir seyirlik.
Çalgı Çengi

Selçuk Aydemir adını şu an bilmeseniz de çok yakında duyacaksınız. Çünkü Cem Yılmaz’ın sonraki filmini kendisi çekecek! Halbuki kendisi bir mühendis, İTÜ mezunu, duyduğuma göre de çalışıyor hala mühendis olarak.
Haftasonları çekebildiği bu güzel ilk filmi, Cem Yılmaz seyredince gösterim şansı bulmuş. Harika bir film demiyorum. Senaryo zaafları var, tempo da gidip geliyor. Ama kimi sahnelerde tüm bunları unutturup şahane bir komedi filmi izliyorsunuz. Çünkü karakterleri çok orijinal ve doğal. Kendileri bile yetiyor kimi sahnelerde. “Bebeğim” hitabını her daim kullanan mafya adamı, uzun yıllardan sonra gördüğüm en özgün komedi karakteri mesela. Bir ilk film olarak başarılı diyebileceğimiz Aydemir’den çok daha iyilerini bekliyoruz.
(Şu sıralar Kanal D’de yayınlanan Üsküdar’a Giderken dizisi de Aydemir’e ait. Bir göz atın!)
Chico & Rita

2 ay önce festivalde gösterilen ama pek de önemsenmeyen bir filmdi. Halbuki çok şirin bir animasyon. Animasyon dediysem, çocuk filmi kesinlikle değil, bildiğiniz aşk filmi. Cinsellik de içeren, gözlerinizi yaşartan romantik bir dram.
40’lı yıllarda Küba’da birbirlerini görür görmez aşık olan ve uzun yıllar süren aşkların gelgitli hikayesini izliyoruz. Arka planda caz müzisyenlerinin hayatı, Amerika’da yabancı olmak, politik olaylar, paranın hırsı gibi yan temalardan da nasibimizi alıyoruz. Bildiğiniz, dolu dolu film işte. Oldukça hüzünlü, çizgileri de bir o kadar sıcak ve çekici. Olumsuz yanı ise Yeşilçam melodramlarını aratmayan olay örgüsü. Tüm hareketleri rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu da filmin başyapıta dönüşmesini engelliyor.
The Adjustment Bureau

Fikir çok ilgi çekici. Daha önce efsanevi The Dark City dahil birkaç filmde izlesek de iştah kabartan bir fikir, kaderi ayarlayan insanların tüm hareketlerinizi aslında kontrol etmesi.
Ama George Nolfi, bu fikri o kadar sığlaştırıyor ki bir yerden sonra içi bomboş bir film izliyorsunuz. Anlamı olmayan, yer yer boğucu, saçma bir Hollywood filmi daha. Emily Blunt’ı daha iyi filmlerde görmek istiyoruz.
Source Code

İşte keyifli bir bilim-kurgu. Kendini çok ciddiye almayan film, Hollywood klişelerine zaman zaman yer verse de son tahlilde, mantıklı bir yol tutturup sıkmadan nihayete eriyor. Duncan Jones ikinci filminde de umut vermeyi sürdürürken, Jake Gyllenhaal aksiyon yıldızı olmaya alışmaya başlıyor. Rahatlıkla zamanınızın hakkına verecek bir aksiyon/bilim-kurgu seyirliği.

Kısa Kısa Filmler – 2

Filmlere devam ediyoruz:

Senna

Her ne kadar makine mühendisi olsam da ve hatta otomotiv sektöründe çalışsam da F1 ile hiç bir zaman çok alakam olmadı. Bildiğim şoför sayısı iki elin parmaklarını geçmez ama Senna bunlardan biridir. Sadece pistte ölen efsane pilot olarak tanırdım onu. Ama kendi adını taşıyan belgeselini izledikten sonra durum oldukça değişti.
Belgeselin tek odağı var, o da Aryton Senna. Kalan herkes figüran. Öyle ki söyleşi yapılan kişilerin adı bile yazmıyor filmde. Çünkü gereksiz, gerekli olan tek şey Senna. Zaten filmin çoğu F1 kayıtlarından ve Senna’nın özel kayıtlarından oluşuyor.
Yönetmen Asif Kapadia, belki belgesel türü açısından çığır açıcı bir film yapmamış ama öyle bir duygu yoğunluğu kurmuş ki daha önce Senna’nın adını duymamış biri bile finalde ağlar. Sırf bu muazzam özelliği için bile bu sıra dışı ve uzun belgesel izlenmeyi hakkediyor!
Barney’s Version

Ocak ayında Paul Giametti’ye Altın Küre kazandıran bu film, son zamanlarda izlediğim en iyi film. Türkiye’de Benim Hikayem adıyla gösterilen ve pek de ilgi görmeyen film, bence 2011’in sayılı filmlerinden olacak.
Totally Unnecessary Pictures ile uzun süreli pembe diziler çeken Barney Panofsky’nin evlilik yaşamını izliyoruz. İlk evliliğini Roma’da yapan, doğan çocuğun zenci olduğunu görüp eşini terk edince, onu intihara sürükler Barney. İkinci evliliği ise görücü usulüdür ve düğününde başka birine aşık olur. Sonrasında oldukça gereksiz bir evlilik yaşar ve karısını yakın arkadaşıyla yatakta yakalayınca da aradığı bahaneyi bulur ve boşanırlar. Boşanma kağıdını imzalarken aşık olduğu kişiye telefon açar ve ardından üçüncü evliliğini yapar…
Oldukça samimi, haddini bilen, zeka dolu, şaşırtıcı ve komik bir film. Tek istediği aşık olduğu kişiyle beraber olup sonsuza kadar onunla yaşamak olan bir erkeğin 40 yıla yayılan hikayesi, klişe tabirle, sizi hem duygulandırıp hem de kahkahalar attırıyor. Bana oldukça dokunan hüzünlendiren ve en önemlisi keyif veren bir film oldu.
Oyuncu kadrosu muazzam. Paul Giametti, Dustin Hoffman, Rosemund Pike, Minnie Driver ve Bruce Greenwood’dan oluşan kadro, resmen döktürüyor. Makyaj çalışması, kostümler, vb. yan unsurlar da çok iyi. Kaçırmayın!
Unknown

Klasik bir Hollywood aksiyonu ama kendisini izlettiren ve izletmek için de saçmalamayan bir film. Kadrosu gayet iyi. Liam Neeson’dan Frank Langella’ya kadar işini yapan profesyonelleri izlemek keyif veriyor. Senaryodaki bazı eksiklikleri de hızlı temposuyla kapatmayı bilen film, türün sevenlerine hoş bir 2 saat vaat ediyor.
The Mechanic

Saçmalayan ama keyifli bir Hollywood aksiyonu isterseniz de bunu öneririm. Ben Ryan Gosling var diye izledim, pişman da olmadım ama o kadar.
Çakal

Bu Türk filmi, 2010’un sonlarında sinemalara uğradı. Bir gencin, mafyaya girip olaylar içinde kendini harcamasını anlatıyor. Fikir güzel, gayet de iyi niyetli. Ama bütçe sorunundan mı, ilk film olmasından mı bilmiyorum, çok küçük çaplı düşünülmüş. Bir mafya hikayesi için fazla ufak bir anlatı. Zaten finale doğru, bundan ötürü saçmalıklar başlıyor.
The Way Back

Has sinemaseverler bilir ki Peter Weir deyince akan sular durur. Her Weir filmi, küçük de olsa bir incidir. Ama ne yazık ki The Way Back, Weir’in en kötü filmi. Gayet güzel izleniyor ama gerisi gelmiyor. Klişelere saplanmış oldukça vasat bir film. Hele finali, Weir için bir fiyasko! Kesinlikle unutulmalı!
Limitless

Bu garip gerilim, kaçırılmış bir fırsat. The Butterfly Effect misali küçük bir külte dönüşebilecekken daha fazla gişenin heyecanından gereksiz aksiyon sahneleri ve hikayeler anlatmak zorunda kalan, bunun yüzünden de kendi hikayesini derinleştiremeyen bir filme dönüşmüş. Bradley Cooper hariç tüm oyuncuların birer karikatürü oynadığı film, ne Robert De Niro’nun ne de Abbie Cornish’in hakkını verebiliyor. Yazık olmuş.
No Strings Attached

Bir oyuncu ne kadar iyi olsa da bazı türlere yakışmaz. Natelie Portman da komedi oynayamıyor, ışıldayamıyor, her an ağlayacakmış halde olan yüzü dramlara yakışırken komedilerde ters tepki veriyor. No Strings Attached de izlenilmesi keyifli ama boş bir romantik komedi. Ashton Kutcher zaten iticiyken Portman da keyif vermeyince, yan oyunculardan medet umuyorsunuz. Onlar fena değil neyse ki. Olivia Thilby yine çok iyiydi kısa rolünde, ileride daha da ünlü olacak.
Love and Other Impossible Pursuits (The Other Woman)

İşte Portman bu tür için biçilmiş kaftan. Bu sade melodram, vasat ve bilindik hikayesiyle bir tek Portman sayesinde izlenebiliyor. Melodram sevenler için güzel bir seçim ama sevmeyenler uzak dursun.
Kaybedenler Kulübü

Son 2 ayda orada burada çok konuşuldu bu film. 90’ların kült radyo programının hikayesini anlatan film, kimilerini tatmin etti kimilerine de hiç keyif vermedi.
Bu bir Beyaz Türk filmi bir kere. Okumuş etmiş, belirli bir kültüre sahip, entelektüel takılan alt kültüre önem verenlerin filmi. Sezen Aksu çalmayan bir film. Eller havaya kültürüne karşı bir film. Çok içine giremese de Kadıköy yaşantısının filmi. Moda’da yürüyüp, bir bankta kitap okuyan, geceleri ucuz birayla sarhoş olup kaldırdığı kız/erkekle tek gecelik ilişki yaşayanların filmi. Bu açıdan bakınca bir ilk film ve hasbelkader hakkını da veren bir film.
Ama daha genelden bakınca asla bir High Fidelity ya da 24 Hour Party People kıvamına ulaşamayan çünkü çok sığlarda gezinen, klişelere takılan bir film. Ama keyifli mi? Sonuna kadar. İlerisi için umut verir mi? Evet.