Arşiv

Archive for the ‘tarih’ Category

Fatih’te Bir Pazar Günü

Sabah kalktım. Giyinip kendimi dışarı attım direkt. Hafif yağmur çiseliyordu fakat rahatsız etmeyecek şekilde. Kadıköy’e inen ilk otobüse atladım. 10 dakikada Rıhtım’daydım. İskeleye gitmeden Murat Muhallebicisi’nden poğaça ve açma aldım, vapurda yemek üzere.

İskeleye varmak üzereydim ki İstem aradı, çocukluk arkadaşım, içeride bekliyormuş. Hemen içeriye seğirttim. Öpüştük ve direkt Eminönü vapuruna atladık. O da birkaç poğaça almış. Bir ondan bir benden yiyerek kah Boğaz’ın o eşsiz güzelliğine daldık kah hoşbeş ettik.
Eminönü’ye vardığımızda istikamet belliydi, Unkapanı’ndaki İMÇ Blokları. Ben sahilden gitmeyi düşünürken İstem içeriden gidelim dedi. Zaman varken, değişiklik olur diye kabul ettim. Ara sokaklardan, ilginç binaların önlerinden ve bayağı bir yokuştan geçtik ki Beyazıt’tayız! Yani hedefimizin tam ters yönündeyiz! Neyse ki bir kere Beyazıt’tan Vefa’ya çıkmıştım. Birkaç kişiye sorarak ve zamanı 20 dakika geçirerek grubumuzla İMÇ önünde buluştuk.
Grubun biri hariç tümü İTÜ’lü. Hilal’i de fahri İTÜ’lü saydığımızdan grubumuza İTÜ grubu diyebiliriz rahatlıkla. Grubun hala lisans okuyan tek üyesi Burak Avcı, aynı zamanda grubun rehberi ve bu günün sorumlusu. Onun rehberliğinde Zeyrek ve Fatih’i gezeceğiz.

Daha fazlasını oku…

Sinemada 80’ler

80’ler garip bir dönem. Tam bir arada kalmışlık abidesi. Ne bilgisayar çağında, ne mektup. Klasik zevkler hızla evrimleşiyor. 70’lerin politik ve biraz da müzikal mirasıyla daha zinde bir dönem yaşanıyor. Soğuk Savaş’ın son demlerini yaşamasıyla kapitalizm hızla yükselişe geçiyor ve bu, her alanda kendini hissettirmeye başlıyor. Politik anlamda Bush-Thatcher dönemi başlarken (Türkiye’de de Özal dönemi), ticari anlamda çok uluslu şirketler giderek yayılıyor. Dünya daha da küçülüyor ama bu değişimin sancıları da geliyor. MTV ilk klibi yayınlarken, CNN 24 saat haber vermeye başlıyor. Bilgisayar gündelik hayata ilk adımlarını atıyor (Çok şükür ki Bill Gates daha küçük!), atari salonları ve Commodore 64’ler fırtınalar estiriyor. Rock giderek trash metale dönüşürken, siyahi bir çocuk popun ilahına dönüşüyor. Tabii ki de moda! Deri ceketler, Harley Davidsonlar, ince kravatlar, vatkalı döpiyesler, çılgınca saç modelleri, Lambada etekleri.

Bütün bu saydıklarım, 80’ler sinemasında kendine yer ediniyor. Çünkü o da arada kalmışlığın derdini yaşıyor. Punk ve videoklip etkisi yavaş yavaş hissedilmeye başlanıyor. 70’lerin sağlam yönetmenleri bireyselleşmeye başlıyor. Auteur kavramı yeniden hortluyor. Stephen King uyarlamaları alıyor başını gidiyor. Teknolojinin gelişmesiyle kameralar küçülüyor ve ev yapımları büyük ekrana yansımaya başlıyor.

İşte kimilerinin kendi ruhu olmadığını söyleyip yok saydıkları, kimilerinde hasta oldukları bir dönem 80’ler. Çoğu kimse yok saysa da, 80’leri çok özlediğimiz bir gerçek. 80’lerin tüm popüler ikonları hayatımıza yeniden girmeye başladı. En son Ninja Turtles ve Transformers’ı tekrar aramızda gördük. İçinde bulunduğumuz zamanı anlayabilmek en iyisinin 80’lere bakmak olduğunu düşündüm ben de, o yüzden bir çırpıda 80’ler turumuza başlayalım. Bu yazıda sadece Hollywood sineması üzerine duracağımızı da belirtelim.

Tabii ki 80’leri anlamak için öncelikle 70’lere bir göz atsak fena olmaz. 70’ler, sağlam filmler yapan, klasik Hollywood’u okumuş yutmuş bir yönetmen kuşağıyla başladı. Bazılarının ‘Sakallılar’ dedikleri bu grup, bence asıl üretkenliklerini 80’lerde vereceklerdi, halbuki başyapıtlarını 70’lerde armağan edeceklerdi. Spielberg Jaws ile popüler sinemaya yeni bir açı getirirken, Scorsese Mean Streets ve Taxi Driver ile sokağa inecekti. De Palma, daha Tarantino çocukken kopya çekmenin başyapıtını çekecekti: Carrie. Coppola arka arkaya efsane filmler çekip Apocalypse Now ile başyapıt çekerek nasıl batırılır, gösterecekti. Nick daha çocukken babası John Cassavetes bağımsız sinemanın ilk örneklerini verecekti. Sergio Leone spagghetti western çekmekten yorulacak ama Clint Eastwood yorulmayacaktı. George Lucas ise Star Wars ile ‘blockbuster’ kelimesini yaratacak, paranın sadece gişeden kazanılmadığını anlayacaktı.

Böylece 80’lere girildi. Yukarıda saydığım tüm yönetmenler, ilginçtir, 70’lerdeki filmlerini tekrarlamadılar, bambaşka işlere imza attılar. Mesela Coppola Apocalypse Now sonrası batınca iki tane gençlik filmi çekti ve bu filmler gerek kadroları gerek içeriğiyle efsaneye dönüştü, ama bu filmlere sonra değineceğim. Ardından Cotton Club ile caza dair en özel filmi yaptı. Spielberg yüreğinin sesini dinledi ve en kişisel projesini beyazperdeye aktardı: E.T. Sonuç başka bir efsaneydi, ortalık “iiiiiiiiiiiiii……tiiiiiiiiiiiii……..” diye dolaşan tiplerle doldu. Ardından ise benim favori Spielberg filmim Color Purple geldi. Scorsese önce Raging Bull ile 70’lere devam etse de ardından sıkı Scorsese hayranları hariç kimsenin izlemediği ama bence The Departed’a beş basan After Hours’u çekti. Lucas Star Wars efsanesini tamamladı, ortalık Jedi’den geçilmedi; arada da Spielberg ile Indiana Jones efsanesini yaratıp arkeolojik dedektif türünü açtılar. De Palma sinemaya iki sağlam tür filmi hediye etti ki hala taklit edilemiyor: Scarface ve The Untouchables. Leone ise 20 yıllık projesini sonunda hayata geçirecekti: Once Upon Time in America. Tıpkı okyanusun öteki tarafında son başyapıtı Fanny och Alexander’ı çeken Bergman ile öbür yakada aynı durumda olup Ran’ı çeken Kurusowa gibi.

Eskinin yönetmenleri alıp başını giderken yeni nesil kendine yavaş da olsa yer açmaya başlıyordu. Yeni türler de ortaya çıkmaya başlıyordu. Mesela 70’lerin sonlarında erken dönem ürünlerini veren gençlik korku (slasher) filmleri gibi. Bu türde genelde bir grup gencin başına musallat olan sapık ya da deli seri katili izliyorduk ve her nedense sadece bakire kızlar hayatta kalıyordu (Katolik propagandasının bu kadarı!). Halloween, Nightmare on Elm Street ve Friday the 13th en popülerleri olacak ve sürüsüne bereket devam filmleri çekilecekti. Diğer yandan ucuz duran zombi filmleri kıymete binecekti ve onların yönetmenleri sonradan 100 milyon dolarlık bütçelerle çalışacaklardı. Evet, Sam Raimi ve Peter Jackson’dan söz ediyoruz. Yeni yeni gelişmeye başlayan özel efekt piyasası ilk başyapıtlarını verecekti: Terminator 2: The Judgment Day’deki T100 veya Ghostbusters’ın şekil hayaletleri gerçekten görülmeye değerdi. Daha piyasada Pixar yokken Disney The Beauty and the Beast ile kaliteli animasyonların ilkine imza atacak, 90’lardaki animasyon patlamasının sinyallerini verecekti.

Hal böyleyken bir tür var ki 80’lerde altın çağını yaşayacaktı: Bu yıllarda çekilen gençlik filmleri hemen her açıdan çok önemli unsurlar içerir. Öncelikle, gençlere oldukça gerçekçi yaklaşır ve onların ruhunu perdeye yansıtır. Tabii bunu yaparken dönemi analiz eder. 80’lerin müziği, modası, argosu, sokak kültürü ve hatta politikası gözler önüne serilir. İkincisi, bu filmlerde görünen genç oyuncular 90’lar ve 2000’lerde birer yıldıza dönüştüler. Mesela Matt Dillon, Demi Moore, Tom Cruise, Kiefer Sutherland, John Cusack, Matthew Broderick, vs. Bu filmlerin teknik kadrosundakiler de ileride önemli işlere imza atacaklardı. Dönemin flaş yönetmen ve senaristi John Hughes’tu. Halen daha onun filmleri kadar gençleri yakalayan filmler yapıldığına inanmıyorum. Breakfast Club bu türün başyapıtı olup herkesin içinde bir şeyler bulacağı bir filmdir. Ayrıca Pretty In Pink, Sixteen Candles, Ferris Bueller’s Day Off (enfes bir okulu kırma filmidir) ve Weird Science dönemin ve türün tüm özelliklerini taşıyan özel filmlerdir. Ayrıca Coppola’nın çektiği efsanevi gençlik filmleri The Outsiders ve Rumble Fish birer başyapıttır. Arka arkaya çekilip kadrosunda Matt Dillon, Diane Lane, Mickey Rourke, Dennis Hopper, Tom Cruise, Nicolas Cage, Laurence Fishburne gibi starları barındıran bu filmler basit ama çok katmanlı filmlerdir. Ayrıca Rob Reiner’ın çektiği Stephen King uyarlaması Stand By Me katıksız bir arkadaşlık filmidir. Yine döneme ait olan gençlik müzikalleri ise başka bir rüzgardır. Patrick Swayze ve Kevin Bacon’un genç kızların kalbini fethedip müzik kültürüne efsanevi şarkılar armağan ettiği filmlerdir: Flashdance, Dirty Dancing ve Footloose en iyileridir.
Bu arada modern romantik komediler ilk ve en sağlam örneklerini veriyordu: Meg Ryan-Billy Crystal ikilisinin When Harry Met Sally’si, Julia Roberts ve Richard Gere’yi ilk defa bir araya getiren Pretty Woman ve John Cusack’ın efsane repliği “I gave her my heart and she gave me a pen!”i söylediği Say Anything.

Bilimkurgu sineması ise artan özel efektlerle yükselişini yaşıyordu. Terminator serisi, Alien serisi, felsefik tür karması Blade Runner. Bu arada David Lynch ve David Cronenberg ilk başyapıtlarını şiddet ve cinselliği iç içe geçirerek veriyordu ki Videodrome ve Blue Velvet döneminin çok ilerisindeydi.

Ticari sinemada ise kanki-zıt ikililer çok para yapıyordu. Eddie Murphy-Nick Nolte 48 Hours, Mel Gibson ile Danny Glover Lethal Weapon ortalığı dağıtıyordu. Bruce Willis Die Hard ile maceraya daha yeni başlıyordu. Eddie Murphy’nin asi polisi ile Steve Martin’in salak karakteri pek popülerdi. Police Academy serisi daha Türkiye’ye gelmemişti ama Amerika’yı sallıyordu. Tom Cruise ve Rob Lowe kızların sevgilisiydi. Top Gun’dan sonra nedense herkes deri ceketle motorsiklet sürerek kızlara hava atıyordu.

Son olarak savaş filmleri pek maçoydu. Stallone ve Schwarzanegger sulu zırtlak savaş filmleri yapsa da Oliver Stone Platoon, Alan Parker Birdy ve Kubrick Full Metal Jacket ile ortalığı birbirine katıp, barışı haykırıyorlardı.
Okuduğunuzda günümüzle bir sürü paralellik olduğunu fark etmişsinizdir. Mesela yazının yazıldığı hafta gösterime giren Superbad, 80’ler gençlik filmlerine çok şey borçlu. Keza geçtiğimiz yaz gişe rekorları kıran Rush Hour 3 80’lerin kalıplarını kullanıyordu. Bunun gibi sayısız örnek bulabilir. Baksanıza Stallone yine Rambo-Rocky serilerine döndü. Suç filmleri yine moda olurken (önümüzdeki aylarda başta American Gangster olmak üzere bolca göreceğiz.) gençlik müzikalleri yine çekilmeye başlandı (Across the Universe ve yakında izleyeceğimiz ABBA müzikali), bağımsız filmler ise kendi sektörlerini yaratıyor. Hal böyleyken 80’leri şükranla anmak kaçınılmaz.

Belki de içimizdeki çocukla ilgilidir 80’lere duyulan özlem. Daha internetin, cep telefonunun olmadığı naif yıllardı onlar. Belki de o yüzden Donnie Darko kendi çapında bir hit oldu yada aynı sebepten o yılların çizgi filmleri, çizgi romanları yeniden popüler oluyor. İşte bu saydıklarım için 80’ler bizim kuşağımız içi apayrı bir mana taşıyor ve hep de taşıyacak.

Kategoriler:popüler, sinema, tarih Etiketler:

Aydın-Halk Ayrımı

Son zamanlarda tarihle ilgili birkaç kitap okuma fırsatı buldum. Kitaplarda esas olarak Tanzimat dönemini daha dikkatli okudum. Çünkü son birkaç yıldır Türkiye’nin Tanzimat devrinden pek ileri gidemediğini gözlemliyorum. 19. yüzyılda Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı karakterler hala aramızda dolaşıyor. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiyeromanındaki olaylar hala güncel. Sanki hiç ileri gitmiyormuşuz gibi, sadece teknik oyuncaklarla kendimizi kandırıyormuşuz gibi. Sakın Türklerin yeni teknoloji düşkünlüğünün sebebi bu olmasın? Yani baktığınızda modern bir toplum görüntüsü çizen ama aslında 200 yıldır mantalitesi hiç değişmeyen bir toplum.

Fuzuli’nin ünlü mısrasını hatırlayanlar olacaktır: “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.” Düşünün 16. yüzyılda ana sorunlardan biri rüşvetmiş, 21. yüzyılda hala öyle. Millet kayırmadan, para almadan kılını kıpırdatmıyor. Tam 500 yıldır aynı durumdayız yani, rüşvetsiz herhangi bir sektör bulmak zor.

Ama benim asıl derdim şu ‘aydın’ denilen kemsin tanımı. Bana aydın kime denir söyleyebilir misiniz? TDK’ya göre “Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli, münevver’. Şimdi de bu tanıma göre bana isim verin. Bu saydığınız isimlerin nerelerde yaşadıklarına, ne yaptıklarına göz atın bir de. Sizce de bir gariplik yok mu? Aydın kesim her şey hakkında görüş belirtiyor ve bu görüşlerini halkın benimsemesini istiyor. Sanki halkın hiç düşünme hakkı yok, tek seçeneği onun için düşünene boğun eğmek! İlk paragrafta da değindiğin gibi bu, 200 yıllık bir mesele.

İlk aydınlarımız II. Mahmut zamanında Avrupa’ya elçi ve öğrenci gönderilmesiyle oluşmaya başlamış. Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi ertesinde yeni bir çağa giren ve demokratikleşme ve teknolojiyi aynı potada eritmeye başlayan Batı etkisinde düşünceleri şaşkına dönen ilk aydınlarımız, dönüşlerinde çöküşe doğru yürüyen devletlerini durdurmak istediler. Bu amaçla da bir sürü fikir/akım/parti/dernek ortaya çıktı. Tanzimat Dönemi de, Jön Türkler de, İttihat ve Terakki de bu rüzgarın eseridir. Fakat olayları biraz dikkatli analiz ederseniz, şu husus gözünüzden kaçmayacaktır. Hiçbir fikir ya da dernek halka inmeye ulaşmamıştır, hedefi daima üst kesim, daha doğru tabirle okumuş kesim olmuştur ki 19. yüzyılda ülkede nüfusun kaçta kaçının okumuş olduğuna bakarsanız durumun vahimi daha iyi görülecektir. 19. yüzyıl Türk akımların tutmamış/benimsenmemiş olmasının asıl sebebi budur. Akımın fikir adamları ortadan kaldırılınca fikir de otomatikman kaldırılmış oluyordu. Oysa Batı akımlarının ana dayanağı halktır. Akım, daha su yüzeyine çıkmadan halk için propaganda yapmaya başlar, sonra bir şekilde açığa çıkınca desteğini de halktan alır. Oysa ki İttihat ve Terakki’nin ana kadrosu sadece 5 kişiydi ki bunlar da pek açık değildi. Ne zaman 1. Cihan Harbi başladı, bu 5 kişi ortaya çıkarak yurtdışına kaçtılar ve böylece İttihat ve Terakki dönemi sona erdi. Şu örnekle bu saptamayı pekiştirelim: Nazilerin lideri her kesin bildiği üzere Adolf Hitler’dir. Ama Hitler 2. Dünya Savaşı’ndan çok daha önce halka inmiştir. Bu alanda çeşitli yöntemler kullanmıştır ki bunların en önemlisi Leni Riefenstahl’ın yönetmenliğinde çekilen belgeseller olmuştur. Bu yüzdendir ki savaş bitiminde Naziler hezimete uğrasalar bile ideolojileri hep ayakta kalmıştır. Günümüzde bile çeşitli Neo-Nazi gruplarını faaliyetleri sürmektedir. Bana söyler misiniz hayatınızda hiç İttihat ve Terakki’nin ideolojisini devam ettiren, birkaç menfaatçi general hariç, kişi gördünüz mü?

İşin en acı tarafı da bu gelenek hala daha devam etmektedir. Aydın, hala halka tepeden bakmakta, onu eğitmeye yanaşmamaktadır. Sonra da beklediğinin tersi olunca bas bas bağırmaktadır. 2007 seçimleri buna en bariz örnektir. Hiçbir aydın AKP’nin %47 oy alacağını tahmin etmiyordu çünkü halk onlara uzaktı. Kendileri halk olmak istemiyorlardı ama halkın kendilerine riayet etmesini istiyorlardı. Halkı küçük gören bu kesim, hala suçu halka atmaktadır çünkü hala sorunun kökünü bulamamıştadır, zaten bulmaya da çalışmıyordur. Onlar gazeteden köşe yazmakla, TV’de birkaç afili cümle kurmakla işin olabileceğini düşünüyorlar. Bazı kesim buna da cüret etmiyor, direkt iktidar olmak istiyor. Durum böyle devam ederse, halkımız 21. yüzyılda yaşıyor görünüp 18. yüzyıl düşüncesiyle yaşamaya devam edecek; aydın kesimi de kendi oyunlarını oynayıp şaşırmaya devam edecekler.

Kategoriler:politika, tarih, yorum

Demokrasi Kavramı

Demokrasi nedir? Gayet ciddiyim. Bana demokrasinin tam manasını verebilir misiniz? Siz demokrasi ile yönetiyorsunuz, hiç onun hakkında düşünüp kafa yordunuz mu? “Kardeşim, ben demokrasi ile yönetiliyorum ama bu demokrasi denen ithal şey de neyin nesi?” dediniz mi? Yoksa hala ilkokul tanımlamasıyla mı yetiniyorsunuz? Yani, sizce demokrasi halkın kendi kendini yönetmesinden mi ibaret?
Siz hala demokrasinin antik Yunan’dan sonra 1789’da aniden ortaya çıkan bir kavram olduğunu mu düşünüyorsunuz? “Ben oyumu verip işime gücüme bakarım, öyle alengirli işlere kafam çalışmaz!”diyenlerden misiniz? Ama bütün bunlara rağmen kendini demokrat görüp, her güncel tartışmada görüş belirtenlerden misiniz?

Hiç utanıp sıkılmayın. Hiç yalnız değilsiniz. Üstelik tahminlerime göre ülkenin yaklaşık %80’ini temsil ediyorsunuz. Peki suçlu musunuz? Hayır. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp demişler. Size öğreten mi vardı da öğrenmediniz. Vatandaşlık derslerini okulun en salak hocalarını verdirdiler, “Çocukların kafasını niye bulandıralım, nasılsa yönetilecekler, öğrenseler ne olur?” dediler, tanım öğreteceklerine antlaşma tarihleri gibi hiçbir yararı olmayan bilgilerle kafaları doldurdular. Kendi adına öğrenenleri “Pis komünist!” etiketiyle yıldırdılar. Çünkü politika 50 yaş üstünde yapılabilirdi, 18’lik gençler için sakıncalıydı. Peki 21. yüzyılda olmamıza rağmen neden hala bu vaziyetteyiz? Batı, nasıl öğrendi de biz öğrenemedik?
Bir kere şöyle bir saçmalık olmadı: 1789’da ihtilal olur olmaz tüm Avrupa demokrasi ile yönetilmeye başlanmadı. Peki noldu? Avrupa yaklaşık 100 hatta 150 yıla yayılan bir süreçte demokrasinin ne olduğunu yavaş kavradı. Yani bir geçiş dönemi yaşadı, üstelik çok sancılı bir geçiş. Uğruna kim bilir kaç bin kişi öldü, kaç düzine ayaklanma yapıldı? Türkiye’deki gibi hep aydın kesimin halka verdiği bir ayrıcalık olmadı, çünkü halk bunu istedi ve elde etti. Onun için tüm batı halkları şu an demokrasinin ne olduğunu biliyor. Türkiye’deki gibi ağlamadan alınan bir oyuncak değil onlarınki; ağlayarak, küfrederek, kavga ederek alınan bir değer. Kimileriniz cumhuriyetin Kurtuluş Savaşı sonucu kazanıldığını zannedip hala hayal görüyor olabilir. Kurtuluş Savaşı adı üstünde bir bağımsızlık mücadelesiydi. Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk tarafından, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık tamamen çökmesinden faydalanılarak Türk halkına verilen bir armağandı. Ama ülke halkı, belki de, hiçbir zaman bu armağanın ne olduğunu anlamaya çalışmadı. Nasıl padişah zamanında Tanzimat Fermanı ve ardından Islahat Fermanı’nı yayınlayarak halkına lütfedip hak ve hukuk verdiyse Gazi Paşa da kurtarıcı olması dolayısıyla halkın gözünde bir nevi padişah olduğundan halkına lütfedip halkına demokrasiyi vermişti. Kimse Mustafa Kemal Cumhuriyet’i ilan ettiğinde sözlüğü açıp “Yahu bu cumhuriyet de neyin nesi?” dememiştir herhalde. (O zamanda sözlük mü vardı diyenler olabilir, isteyen gider öğrenirdi gayet.) Tam tersine padişahlık sistemi bir anlamda devam etmiştir (tabii halkın kafasında). Zaten 18. yüzyıldan beri ülkeyi yerel bazda ayanlar yönetmekteydi. Bunlar kimdi? O yöredeki zengin kişiler ve tarikat mensuplarıydı. 1. Meclis’in mensuplarına baktığınızda bu dediğim gayet rahat anlaşılabilir. Mensuplar şeyhlerden, tarikat liderlerinden, zengin aile üyelerinden (ağa, aşiret reisi) ve bir kısım batıda eğitim görmüş entelektüellerden ile batı tarzı eğitim almış askerlerden oluşmaktaydı. Yani halkın gözünde pek bir şey değişmemişti, sadece adı değişmişti, monarşi demokrasi oluvermişti. (Aslında ayan yapısı tüm Türk tarihinde görülebilir, oba reisine denk bir unvandır)

Atatürk’ten sonrada, halk demokrasiyi anlamaya çalışmadı. Bunun en bariz örneğini İnönü’de görürüz. İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı olduğunda kendi adına para bastırıp, ülkeyi kendi kadrosuyla yönetmeye kalkışmıştı. Yani İnönü bile kendini padişah zannetmişti. İnönü’nün anlayamadığı demokrasiyi halkın anlaması çok zordu. (İlginçtir, İnönü demokrasinin ne manaya geldiğini belki de Demokrat Parti zamanında muhalefete düşünce anlamıştır.) İnönü’den sonra da halkın çok farklı olmasını beklemeyin. Demokrat Parti de kendini hanedan zannetmiştir. Hanedanın yıkılması ancak darbeyle sağlanabilmiştir, çünkü halkın hanedanı nasıl devirebileceğinden haberi yoktu çünkü demokrasiyi bilmiyorlardı. Zaten Türk darbelerinin özelliği de budur. Halk, sistem karşıtı bir hareket gördü mü, ayaklanmaz ama şikayet eder ve güçlü bir kurumun bu karşıtlığa müdahale etmesini ister. Türkiye’de bu kurumun karşılığı da ordudur. Yani demokratik hakkını kullanmaz ama bu hakkı başkasının kullanmasını ister, çünkü hala demokrasinin ona verdiği hakları bilmemektedir.

Yıl 2007. Hararetli bir yaz geçirmekteyiz. Hem küresel ısınma kendini ciddi olarak gösteriyor, hem de üst üste gelen siyasi olaylarla boğuşuyoruz. 22 Temmuz seçimlerinde laik kesimin beğenmediği bir sonuç çıktı ve hemen darbe dedikoduları başladı. “Tek umudumuz ordu!”, “Yakında kesin darbe olur!” gibi söylemler her yerde söylenmeye başladı. Hele Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasıyla iddialar katmerlendi. Halk, yine haklarını kullanmak yerine dede-babadan duyduğu anti-demokratik yöntemleri uygulamak niyetinde. Söz konusu eylemin ülkeye kaça patlayacağını hesap bile etmeden icraat istiyor.
Tabii durum o kadar da kötümser değil, demokrasiyi layığıyla sindirebilen insanlar hızla artıyor. Bunun en önemli kanıtı da nisan ve mayısta yapılan ‘Cumhuriyet Mitingleri’dir. Batılıların 1815’te Fransız İhtilali’ni daha yeni yeni sindirip imparatorlara karşı ayaklanmalarını biz daha 2007’de yaşıyoruz. Çin ile Japonya bile bu yollardan 19. yüzyılın sonlarında geçmiş. Biz daha Boxer Ayaklanması yapacak kadar bile bilinçli değiliz çünkü bizim tarihimizde hükümdara karşı gelmek sakıncalıdır, törelere uymaz.

Eğer 21. yüzyılda medeni devletlerin altında eğilmeden yaşamak istiyorsak öncelikle nasıl yönetildiğimizi öğrenmeliyiz. Demokrasinin ne olduğunu başta gençler olmak üzere tüm kuşaklara öğretmeliyiz. Her şeyin başı eğitimdir. Demokrasiyi bilen kişi, ancak kendini yönetmeye muvaffak olabilir.

Kategoriler:politika, tarih, yorum