Arşiv

Archive for the ‘tarih’ Category

Gaziantep İzlenimleri – I

17/01/2013 2 yorum

Anadolu’yu gezme maceram Güneydoğu’nun batıya açılan kapısı Gaziantep’le devam ediyor. Gayet soğuk bir haftanın İstanbul’da daha ılıman bir havaya meylettiği 11 Ocak Cuma akşamı Antep uçağına bindik. Gayet hızlı yağan yağmur uçağı pek etkilemedi şansımıza. Yaklaşık 1.5 saat sonra ise karlı bir havada Gaziantep Havaalanı’na indik. Hava gayet soğuktu, hatta uçaktan çıkarken hostesler “Merdivenler buzlu olabilir, dikkatli olun!” uyarısı yaptı.

Diğer Anadolu havaalanlarından alışkın oluğum üzere, gayet kompakt bir havaalanına girdik. Uçaktan inip Havaş’a binmemiz 4 dakikayı bulmamıştır. Tabii haftasonu gezileri için bavul kullanmamam bagaj bekleme süremi sıfırlıyor. Kompakt ve aktif geziler için büyük bir sırt çantasıyla yetinmenin, zaman dahil sürüyle avantajı oluyor. Tavsiye ederim!  😀

9 TL tutan Gaziantep merkeze uzanan Havaş yolculuğu, gece ve kar yağışlı olması sebebiyle sakin geçiyor. Ozan’la sohbet ederken bir yandan da çevreye göz atıyorum. Yerlerde oluşan 2-3 cm’lik kar tabakası altında Gaziantep, ilk bakışta karasal iklimin tüm özelliklerini taşıyan bir kent havası veriyor. 40 dakika içinde şoförün “Öğretmenler Evi!” uyarısıyla indiğimizde birkaç dakika salak salak etrafa bakıyoruz. Hemen bir taksi şoförü atlıyor: “Abi nereyi arıyorsunuz?” Cevabı alınca “Abi arkanızda!” deyip kafasını çeviriyor. Gerçekten de biraz ötedeki binadaki kocaman “ÖĞRETMEN EVİ” yazısı bizi biraz mahçup ediyor. Yeni yağmış ve devam etmekte olan karın etkisiyle gayet kayganlaşan merdiveni oldukça yavaş inip buradaki istirahathanemize  giriyoruz. Hemencecik odamıza çantaları atıp geri çıkıyoruz. Resepsiyondaki görevlinin tavsiyesiyle Bayazhan tarafına yürüyoruz. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 3

15/01/2012 1 yorum

Sabah kalkınca istikamet belliydi: Çınaraltı Künefe! Şapır şapır yağan yağmur bile beni bu kararımdan döndüremezdi. Kahvaltıda tatlı yiyip bir marjinallikle güne başlayacaktık. Ama Uzun Çarşı’da tam çınarlı avluya döndük ki kapalı avlu kapısı bir gardiyan gibi karşımızda belirdi. Halbuki önceki gün garsona bilerek sormuştum, pazar açıklar mı, kaçta açılıyor diye. 9 buçuk deyince, ikinci kere teyit bile almıştım hatta. Saat 10 olmuş, hala kapalı! Bu, bana yapılır mı sayın okuyucu?

St. Pierre Kilisesi’nin Girişi

Mecburen kahvaltılık bir şeyler yemeye Simit Saray’ına girdik. Orası da ağzına kadar asker doluydu. Hemen tıkınıp kalktık. Arabayla Reyhanlı yolu üzerindeki St. Pierre Kilisesi’ne gittik. 1. bölümde size yazmıştım ya, havarilerin Filistin’den kaçıp Antakya’ya geldiğini. İşte o havariler, ilk kiliseyi (dünyadaki ilk kilise!) Habib-i Neccar Dağı’nın eteklerine kuruyor. Biz de artık müze olan bu 2000 yıllık yapıyı ziyaret ettik. Aslında görülecek çok şey yok.  Geniş bir salon büyüklüğünde bir yer, dağa oyulmuş. İç duvarında Hz. Meryem ve Hz. İsa heykelleri var. Önünde de papazın çıkması için lahitten bir kürsü var. Sağ köşede dağdan sızan suyun biriktiği küçük bir taş boşluk var. İlk vaftiz törenleri bu suda yapılırmış. İçerdeki yazıda, depremler nedeniyle suyun azaldığı yazıyordu. Sol köşede de mağaralara giriş var. İlk Hrıstiyanlar, Pagan Romalı’lardan kaçmak için bu mağaraların içinde saklanırmış. Depremlerde yıkılmış tabii. Her yılın 29 Haziran’ında burada ayin yapılıyormuş. Daha fazlasını oku…

Kategoriler:gezi yazısı, tarih Etiketler:, ,

Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 2

Harbiye’den sonra Samandağı’ndaki Beşikli Mağara’ya gitmek istedik. Aslında pek mantıklı bir karar değildi, çünkü havanın kararmasına 1 saatten az kalmıştı. Nitekim, daha Samandağı’na varmadan hava karardı. İşin daha da ilginçliği, haritamızı odada unuttuğumuzdan nasıl gideceğimizi de bilmeyişimizdi. Yol alırken, Onur internetten Samandağı hakkında bilgiler okudu. İlçenin, tamamen solcu olduğunu öğrenmek ve hatta ÖDP’nin belediye seçimlerini kazandığını duymak ilginçti. Zaten Harbiye’de de Ahmet Kaya ve Deniz Gezmiş posterleri ilgimizi çekmişti.

Sora sora Bağdat bulunurmuş. Biz de sora sora Çevlik ve Titus Tüneli/Beşikli Mağara’yı bulduk, üstelik zifiri karanlıkta. Mağaralara daha gelmeden, sol yanımızda deniz olduğunu anladığımızda arabayı durdurduk ve sahile indik. Gayet uzun olduğu anlaşılan kumsalı, yaklaşık 1.5 metrelik dalgalar tüm hırsıyla dövüyordu. Deli bir rüzgar vardı ve oldukça üşütüyordu. Ama ortam oldukça benzersizdi. Sanki İstanbul’da hiç deniz görmüyormuşuz gibi, denizin sesi bizi coşturmuştu. Gökteki dolunay ise göz kamaştırıyordu. Tüm soğuğa rağmen biraz sahilde yürüdük, uzun uzun çığlık attık dalgalara cevap olarak. O ıssız ve kapkaranlık kumsalda tılsımlı bir hava vardı. Eminim, yazın da çok hoştur.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:gezi yazısı, tarih, yemek Etiketler:, ,

Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 1

10/01/2012 3 yorum

Hatay, hep ilgimi çekmiştir. Gerek kişisel hayatımda, gerek okul sıralarında karşıma çıkmıştır. Coğrafyada en güneydeki ildi, Anadolu’da olmayan tek yerdi (fiziki olarak Arabistan Yarımadası’ndadır). Tarihte, Atatürk’ün son anda yurda kattığı topraktı. Aynı zamanda, ben küçükken eniştemin yaptığı künefenin memleketiydi. Uzun aile yemeklerinden önce dil peyniri ve kadayıf tepsiye basılıp, ısıtılmak üzere bekletilirdi. Yemeğin sonlarına doğru ocakta güzelce pişirirdi, sonlara doğru da tüm künefeyi havaya fırlatıp tepside ters çevirirdi (herkes yapamazdı). Afiyetle de yenirdi.

İşte belki de bu memleketin gizeminden, hep gitmek istediğim bir yerdi. Ağustos ayında uçaklarda indirim olunca da hemen aldık, ta Ocak ayının ilk haftasonuna. Ne hava belli, ne de ortam. Olsun, biz yemeğe gitmiyor muyduk?
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:gezi yazısı, mitoloji, tarih, yemek Etiketler:,

Fatih’te Bir Pazar Günü

Sabah kalktım. Giyinip kendimi dışarı attım direkt. Hafif yağmur çiseliyordu fakat rahatsız etmeyecek şekilde. Kadıköy’e inen ilk otobüse atladım. 10 dakikada Rıhtım’daydım. İskeleye gitmeden Murat Muhallebicisi’nden poğaça ve açma aldım, vapurda yemek üzere.

İskeleye varmak üzereydim ki İstem aradı, çocukluk arkadaşım, içeride bekliyormuş. Hemen içeriye seğirttim. Öpüştük ve direkt Eminönü vapuruna atladık. O da birkaç poğaça almış. Bir ondan bir benden yiyerek kah Boğaz’ın o eşsiz güzelliğine daldık kah hoşbeş ettik.
Eminönü’ye vardığımızda istikamet belliydi, Unkapanı’ndaki İMÇ Blokları. Ben sahilden gitmeyi düşünürken İstem içeriden gidelim dedi. Zaman varken, değişiklik olur diye kabul ettim. Ara sokaklardan, ilginç binaların önlerinden ve bayağı bir yokuştan geçtik ki Beyazıt’tayız! Yani hedefimizin tam ters yönündeyiz! Neyse ki bir kere Beyazıt’tan Vefa’ya çıkmıştım. Birkaç kişiye sorarak ve zamanı 20 dakika geçirerek grubumuzla İMÇ önünde buluştuk.
Grubun biri hariç tümü İTÜ’lü. Hilal’i de fahri İTÜ’lü saydığımızdan grubumuza İTÜ grubu diyebiliriz rahatlıkla. Grubun hala lisans okuyan tek üyesi Burak Avcı, aynı zamanda grubun rehberi ve bu günün sorumlusu. Onun rehberliğinde Zeyrek ve Fatih’i gezeceğiz.

Daha fazlasını oku…

Sinemada 80’ler

80’ler garip bir dönem. Tam bir arada kalmışlık abidesi. Ne bilgisayar çağında, ne mektup. Klasik zevkler hızla evrimleşiyor. 70’lerin politik ve biraz da müzikal mirasıyla daha zinde bir dönem yaşanıyor. Soğuk Savaş’ın son demlerini yaşamasıyla kapitalizm hızla yükselişe geçiyor ve bu, her alanda kendini hissettirmeye başlıyor. Politik anlamda Bush-Thatcher dönemi başlarken (Türkiye’de de Özal dönemi), ticari anlamda çok uluslu şirketler giderek yayılıyor. Dünya daha da küçülüyor ama bu değişimin sancıları da geliyor. MTV ilk klibi yayınlarken, CNN 24 saat haber vermeye başlıyor. Bilgisayar gündelik hayata ilk adımlarını atıyor (Çok şükür ki Bill Gates daha küçük!), atari salonları ve Commodore 64’ler fırtınalar estiriyor. Rock giderek trash metale dönüşürken, siyahi bir çocuk popun ilahına dönüşüyor. Tabii ki de moda! Deri ceketler, Harley Davidsonlar, ince kravatlar, vatkalı döpiyesler, çılgınca saç modelleri, Lambada etekleri.

Bütün bu saydıklarım, 80’ler sinemasında kendine yer ediniyor. Çünkü o da arada kalmışlığın derdini yaşıyor. Punk ve videoklip etkisi yavaş yavaş hissedilmeye başlanıyor. 70’lerin sağlam yönetmenleri bireyselleşmeye başlıyor. Auteur kavramı yeniden hortluyor. Stephen King uyarlamaları alıyor başını gidiyor. Teknolojinin gelişmesiyle kameralar küçülüyor ve ev yapımları büyük ekrana yansımaya başlıyor.

İşte kimilerinin kendi ruhu olmadığını söyleyip yok saydıkları, kimilerinde hasta oldukları bir dönem 80’ler. Çoğu kimse yok saysa da, 80’leri çok özlediğimiz bir gerçek. 80’lerin tüm popüler ikonları hayatımıza yeniden girmeye başladı. En son Ninja Turtles ve Transformers’ı tekrar aramızda gördük. İçinde bulunduğumuz zamanı anlayabilmek en iyisinin 80’lere bakmak olduğunu düşündüm ben de, o yüzden bir çırpıda 80’ler turumuza başlayalım. Bu yazıda sadece Hollywood sineması üzerine duracağımızı da belirtelim.

Tabii ki 80’leri anlamak için öncelikle 70’lere bir göz atsak fena olmaz. 70’ler, sağlam filmler yapan, klasik Hollywood’u okumuş yutmuş bir yönetmen kuşağıyla başladı. Bazılarının ‘Sakallılar’ dedikleri bu grup, bence asıl üretkenliklerini 80’lerde vereceklerdi, halbuki başyapıtlarını 70’lerde armağan edeceklerdi. Spielberg Jaws ile popüler sinemaya yeni bir açı getirirken, Scorsese Mean Streets ve Taxi Driver ile sokağa inecekti. De Palma, daha Tarantino çocukken kopya çekmenin başyapıtını çekecekti: Carrie. Coppola arka arkaya efsane filmler çekip Apocalypse Now ile başyapıt çekerek nasıl batırılır, gösterecekti. Nick daha çocukken babası John Cassavetes bağımsız sinemanın ilk örneklerini verecekti. Sergio Leone spagghetti western çekmekten yorulacak ama Clint Eastwood yorulmayacaktı. George Lucas ise Star Wars ile ‘blockbuster’ kelimesini yaratacak, paranın sadece gişeden kazanılmadığını anlayacaktı.

Böylece 80’lere girildi. Yukarıda saydığım tüm yönetmenler, ilginçtir, 70’lerdeki filmlerini tekrarlamadılar, bambaşka işlere imza attılar. Mesela Coppola Apocalypse Now sonrası batınca iki tane gençlik filmi çekti ve bu filmler gerek kadroları gerek içeriğiyle efsaneye dönüştü, ama bu filmlere sonra değineceğim. Ardından Cotton Club ile caza dair en özel filmi yaptı. Spielberg yüreğinin sesini dinledi ve en kişisel projesini beyazperdeye aktardı: E.T. Sonuç başka bir efsaneydi, ortalık “iiiiiiiiiiiiii……tiiiiiiiiiiiii……..” diye dolaşan tiplerle doldu. Ardından ise benim favori Spielberg filmim Color Purple geldi. Scorsese önce Raging Bull ile 70’lere devam etse de ardından sıkı Scorsese hayranları hariç kimsenin izlemediği ama bence The Departed’a beş basan After Hours’u çekti. Lucas Star Wars efsanesini tamamladı, ortalık Jedi’den geçilmedi; arada da Spielberg ile Indiana Jones efsanesini yaratıp arkeolojik dedektif türünü açtılar. De Palma sinemaya iki sağlam tür filmi hediye etti ki hala taklit edilemiyor: Scarface ve The Untouchables. Leone ise 20 yıllık projesini sonunda hayata geçirecekti: Once Upon Time in America. Tıpkı okyanusun öteki tarafında son başyapıtı Fanny och Alexander’ı çeken Bergman ile öbür yakada aynı durumda olup Ran’ı çeken Kurusowa gibi.

Eskinin yönetmenleri alıp başını giderken yeni nesil kendine yavaş da olsa yer açmaya başlıyordu. Yeni türler de ortaya çıkmaya başlıyordu. Mesela 70’lerin sonlarında erken dönem ürünlerini veren gençlik korku (slasher) filmleri gibi. Bu türde genelde bir grup gencin başına musallat olan sapık ya da deli seri katili izliyorduk ve her nedense sadece bakire kızlar hayatta kalıyordu (Katolik propagandasının bu kadarı!). Halloween, Nightmare on Elm Street ve Friday the 13th en popülerleri olacak ve sürüsüne bereket devam filmleri çekilecekti. Diğer yandan ucuz duran zombi filmleri kıymete binecekti ve onların yönetmenleri sonradan 100 milyon dolarlık bütçelerle çalışacaklardı. Evet, Sam Raimi ve Peter Jackson’dan söz ediyoruz. Yeni yeni gelişmeye başlayan özel efekt piyasası ilk başyapıtlarını verecekti: Terminator 2: The Judgment Day’deki T100 veya Ghostbusters’ın şekil hayaletleri gerçekten görülmeye değerdi. Daha piyasada Pixar yokken Disney The Beauty and the Beast ile kaliteli animasyonların ilkine imza atacak, 90’lardaki animasyon patlamasının sinyallerini verecekti.

Hal böyleyken bir tür var ki 80’lerde altın çağını yaşayacaktı: Bu yıllarda çekilen gençlik filmleri hemen her açıdan çok önemli unsurlar içerir. Öncelikle, gençlere oldukça gerçekçi yaklaşır ve onların ruhunu perdeye yansıtır. Tabii bunu yaparken dönemi analiz eder. 80’lerin müziği, modası, argosu, sokak kültürü ve hatta politikası gözler önüne serilir. İkincisi, bu filmlerde görünen genç oyuncular 90’lar ve 2000’lerde birer yıldıza dönüştüler. Mesela Matt Dillon, Demi Moore, Tom Cruise, Kiefer Sutherland, John Cusack, Matthew Broderick, vs. Bu filmlerin teknik kadrosundakiler de ileride önemli işlere imza atacaklardı. Dönemin flaş yönetmen ve senaristi John Hughes’tu. Halen daha onun filmleri kadar gençleri yakalayan filmler yapıldığına inanmıyorum. Breakfast Club bu türün başyapıtı olup herkesin içinde bir şeyler bulacağı bir filmdir. Ayrıca Pretty In Pink, Sixteen Candles, Ferris Bueller’s Day Off (enfes bir okulu kırma filmidir) ve Weird Science dönemin ve türün tüm özelliklerini taşıyan özel filmlerdir. Ayrıca Coppola’nın çektiği efsanevi gençlik filmleri The Outsiders ve Rumble Fish birer başyapıttır. Arka arkaya çekilip kadrosunda Matt Dillon, Diane Lane, Mickey Rourke, Dennis Hopper, Tom Cruise, Nicolas Cage, Laurence Fishburne gibi starları barındıran bu filmler basit ama çok katmanlı filmlerdir. Ayrıca Rob Reiner’ın çektiği Stephen King uyarlaması Stand By Me katıksız bir arkadaşlık filmidir. Yine döneme ait olan gençlik müzikalleri ise başka bir rüzgardır. Patrick Swayze ve Kevin Bacon’un genç kızların kalbini fethedip müzik kültürüne efsanevi şarkılar armağan ettiği filmlerdir: Flashdance, Dirty Dancing ve Footloose en iyileridir.
Bu arada modern romantik komediler ilk ve en sağlam örneklerini veriyordu: Meg Ryan-Billy Crystal ikilisinin When Harry Met Sally’si, Julia Roberts ve Richard Gere’yi ilk defa bir araya getiren Pretty Woman ve John Cusack’ın efsane repliği “I gave her my heart and she gave me a pen!”i söylediği Say Anything.

Bilimkurgu sineması ise artan özel efektlerle yükselişini yaşıyordu. Terminator serisi, Alien serisi, felsefik tür karması Blade Runner. Bu arada David Lynch ve David Cronenberg ilk başyapıtlarını şiddet ve cinselliği iç içe geçirerek veriyordu ki Videodrome ve Blue Velvet döneminin çok ilerisindeydi.

Ticari sinemada ise kanki-zıt ikililer çok para yapıyordu. Eddie Murphy-Nick Nolte 48 Hours, Mel Gibson ile Danny Glover Lethal Weapon ortalığı dağıtıyordu. Bruce Willis Die Hard ile maceraya daha yeni başlıyordu. Eddie Murphy’nin asi polisi ile Steve Martin’in salak karakteri pek popülerdi. Police Academy serisi daha Türkiye’ye gelmemişti ama Amerika’yı sallıyordu. Tom Cruise ve Rob Lowe kızların sevgilisiydi. Top Gun’dan sonra nedense herkes deri ceketle motorsiklet sürerek kızlara hava atıyordu.

Son olarak savaş filmleri pek maçoydu. Stallone ve Schwarzanegger sulu zırtlak savaş filmleri yapsa da Oliver Stone Platoon, Alan Parker Birdy ve Kubrick Full Metal Jacket ile ortalığı birbirine katıp, barışı haykırıyorlardı.
Okuduğunuzda günümüzle bir sürü paralellik olduğunu fark etmişsinizdir. Mesela yazının yazıldığı hafta gösterime giren Superbad, 80’ler gençlik filmlerine çok şey borçlu. Keza geçtiğimiz yaz gişe rekorları kıran Rush Hour 3 80’lerin kalıplarını kullanıyordu. Bunun gibi sayısız örnek bulabilir. Baksanıza Stallone yine Rambo-Rocky serilerine döndü. Suç filmleri yine moda olurken (önümüzdeki aylarda başta American Gangster olmak üzere bolca göreceğiz.) gençlik müzikalleri yine çekilmeye başlandı (Across the Universe ve yakında izleyeceğimiz ABBA müzikali), bağımsız filmler ise kendi sektörlerini yaratıyor. Hal böyleyken 80’leri şükranla anmak kaçınılmaz.

Belki de içimizdeki çocukla ilgilidir 80’lere duyulan özlem. Daha internetin, cep telefonunun olmadığı naif yıllardı onlar. Belki de o yüzden Donnie Darko kendi çapında bir hit oldu yada aynı sebepten o yılların çizgi filmleri, çizgi romanları yeniden popüler oluyor. İşte bu saydıklarım için 80’ler bizim kuşağımız içi apayrı bir mana taşıyor ve hep de taşıyacak.

Kategoriler:popüler, sinema, tarih Etiketler:

Aydın-Halk Ayrımı

Son zamanlarda tarihle ilgili birkaç kitap okuma fırsatı buldum. Kitaplarda esas olarak Tanzimat dönemini daha dikkatli okudum. Çünkü son birkaç yıldır Türkiye’nin Tanzimat devrinden pek ileri gidemediğini gözlemliyorum. 19. yüzyılda Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı karakterler hala aramızda dolaşıyor. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiyeromanındaki olaylar hala güncel. Sanki hiç ileri gitmiyormuşuz gibi, sadece teknik oyuncaklarla kendimizi kandırıyormuşuz gibi. Sakın Türklerin yeni teknoloji düşkünlüğünün sebebi bu olmasın? Yani baktığınızda modern bir toplum görüntüsü çizen ama aslında 200 yıldır mantalitesi hiç değişmeyen bir toplum.

Fuzuli’nin ünlü mısrasını hatırlayanlar olacaktır: “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.” Düşünün 16. yüzyılda ana sorunlardan biri rüşvetmiş, 21. yüzyılda hala öyle. Millet kayırmadan, para almadan kılını kıpırdatmıyor. Tam 500 yıldır aynı durumdayız yani, rüşvetsiz herhangi bir sektör bulmak zor.

Ama benim asıl derdim şu ‘aydın’ denilen kemsin tanımı. Bana aydın kime denir söyleyebilir misiniz? TDK’ya göre “Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli, münevver’. Şimdi de bu tanıma göre bana isim verin. Bu saydığınız isimlerin nerelerde yaşadıklarına, ne yaptıklarına göz atın bir de. Sizce de bir gariplik yok mu? Aydın kesim her şey hakkında görüş belirtiyor ve bu görüşlerini halkın benimsemesini istiyor. Sanki halkın hiç düşünme hakkı yok, tek seçeneği onun için düşünene boğun eğmek! İlk paragrafta da değindiğin gibi bu, 200 yıllık bir mesele.

İlk aydınlarımız II. Mahmut zamanında Avrupa’ya elçi ve öğrenci gönderilmesiyle oluşmaya başlamış. Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi ertesinde yeni bir çağa giren ve demokratikleşme ve teknolojiyi aynı potada eritmeye başlayan Batı etkisinde düşünceleri şaşkına dönen ilk aydınlarımız, dönüşlerinde çöküşe doğru yürüyen devletlerini durdurmak istediler. Bu amaçla da bir sürü fikir/akım/parti/dernek ortaya çıktı. Tanzimat Dönemi de, Jön Türkler de, İttihat ve Terakki de bu rüzgarın eseridir. Fakat olayları biraz dikkatli analiz ederseniz, şu husus gözünüzden kaçmayacaktır. Hiçbir fikir ya da dernek halka inmeye ulaşmamıştır, hedefi daima üst kesim, daha doğru tabirle okumuş kesim olmuştur ki 19. yüzyılda ülkede nüfusun kaçta kaçının okumuş olduğuna bakarsanız durumun vahimi daha iyi görülecektir. 19. yüzyıl Türk akımların tutmamış/benimsenmemiş olmasının asıl sebebi budur. Akımın fikir adamları ortadan kaldırılınca fikir de otomatikman kaldırılmış oluyordu. Oysa Batı akımlarının ana dayanağı halktır. Akım, daha su yüzeyine çıkmadan halk için propaganda yapmaya başlar, sonra bir şekilde açığa çıkınca desteğini de halktan alır. Oysa ki İttihat ve Terakki’nin ana kadrosu sadece 5 kişiydi ki bunlar da pek açık değildi. Ne zaman 1. Cihan Harbi başladı, bu 5 kişi ortaya çıkarak yurtdışına kaçtılar ve böylece İttihat ve Terakki dönemi sona erdi. Şu örnekle bu saptamayı pekiştirelim: Nazilerin lideri her kesin bildiği üzere Adolf Hitler’dir. Ama Hitler 2. Dünya Savaşı’ndan çok daha önce halka inmiştir. Bu alanda çeşitli yöntemler kullanmıştır ki bunların en önemlisi Leni Riefenstahl’ın yönetmenliğinde çekilen belgeseller olmuştur. Bu yüzdendir ki savaş bitiminde Naziler hezimete uğrasalar bile ideolojileri hep ayakta kalmıştır. Günümüzde bile çeşitli Neo-Nazi gruplarını faaliyetleri sürmektedir. Bana söyler misiniz hayatınızda hiç İttihat ve Terakki’nin ideolojisini devam ettiren, birkaç menfaatçi general hariç, kişi gördünüz mü?

İşin en acı tarafı da bu gelenek hala daha devam etmektedir. Aydın, hala halka tepeden bakmakta, onu eğitmeye yanaşmamaktadır. Sonra da beklediğinin tersi olunca bas bas bağırmaktadır. 2007 seçimleri buna en bariz örnektir. Hiçbir aydın AKP’nin %47 oy alacağını tahmin etmiyordu çünkü halk onlara uzaktı. Kendileri halk olmak istemiyorlardı ama halkın kendilerine riayet etmesini istiyorlardı. Halkı küçük gören bu kesim, hala suçu halka atmaktadır çünkü hala sorunun kökünü bulamamıştadır, zaten bulmaya da çalışmıyordur. Onlar gazeteden köşe yazmakla, TV’de birkaç afili cümle kurmakla işin olabileceğini düşünüyorlar. Bazı kesim buna da cüret etmiyor, direkt iktidar olmak istiyor. Durum böyle devam ederse, halkımız 21. yüzyılda yaşıyor görünüp 18. yüzyıl düşüncesiyle yaşamaya devam edecek; aydın kesimi de kendi oyunlarını oynayıp şaşırmaya devam edecekler.

Kategoriler:politika, tarih, yorum