Başlangıç > gezi yazısı, tarih, yemek > Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 2

Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 2

Harbiye’den sonra Samandağı’ndaki Beşikli Mağara’ya gitmek istedik. Aslında pek mantıklı bir karar değildi, çünkü havanın kararmasına 1 saatten az kalmıştı. Nitekim, daha Samandağı’na varmadan hava karardı. İşin daha da ilginçliği, haritamızı odada unuttuğumuzdan nasıl gideceğimizi de bilmeyişimizdi. Yol alırken, Onur internetten Samandağı hakkında bilgiler okudu. İlçenin, tamamen solcu olduğunu öğrenmek ve hatta ÖDP’nin belediye seçimlerini kazandığını duymak ilginçti. Zaten Harbiye’de de Ahmet Kaya ve Deniz Gezmiş posterleri ilgimizi çekmişti.

Sora sora Bağdat bulunurmuş. Biz de sora sora Çevlik ve Titus Tüneli/Beşikli Mağara’yı bulduk, üstelik zifiri karanlıkta. Mağaralara daha gelmeden, sol yanımızda deniz olduğunu anladığımızda arabayı durdurduk ve sahile indik. Gayet uzun olduğu anlaşılan kumsalı, yaklaşık 1.5 metrelik dalgalar tüm hırsıyla dövüyordu. Deli bir rüzgar vardı ve oldukça üşütüyordu. Ama ortam oldukça benzersizdi. Sanki İstanbul’da hiç deniz görmüyormuşuz gibi, denizin sesi bizi coşturmuştu. Gökteki dolunay ise göz kamaştırıyordu. Tüm soğuğa rağmen biraz sahilde yürüdük, uzun uzun çığlık attık dalgalara cevap olarak. O ıssız ve kapkaranlık kumsalda tılsımlı bir hava vardı. Eminim, yazın da çok hoştur.


Sonra Titus Tüneli’ne çıktık. Tahmin edeceğiniz gibi, karanlıktan hiçbir şey göremedik. Sadece tünelin ana hatları gözüküyordu. Zaten Beşikli Mağara’ya ait hiçbir iz yoktu. İşin tarihine inersek, MÖ 300 yıllarında Çevlik’te ve yukarısındaki dağda olan büyük bir liman varmış, Seleukeia Pieria adında (zaten Pieria, Limanı demek herhalde). İşte bu limanı, sel suları tehdit etmeye başlayınca, zamanın imparatoru bu suları aktarmaya yarayan bir kanal inşa ettirmiş. Böylece hem liman korunmuş, hem de yukarıdaki şehre tarım için su götürmüşler.

Bu göremediğimiz antik örenden sonra Antakya’ya geri döndük. Şaşıracaksınız ama, alışveriş merkezine gittik. Amacımız buradaki Mudo’yu ziyaret etmekti, Engin orada çalıştığından burayı görmek istedi. Prime Mall (adındaki ‘Mall’ bizi şaşırttı, AVM kelimesi çöpe gitmiş artık) Antakya’daki tek alışveriş merkezi. Mudo’nun mağaza müdüründen sadece 2 ay önce açıldığını duyunca çok şaşırdım. Gayet canlıydı ama insanlara dikkatli bakınca ilk defa geldiklerini anlayabiliyordunuz. Zaten müdür ile konuşurken, halkın daha yeni yeni duruma alışmaya çalıştığını söyledi. Biraz satış eğilimlerinden söz ettik. Merkezdeki klasik tarz çok aşikardı. Burada daha alternetif seçenekler var ama anlaşılan Antakya halkını duruma alışması biraz vakit alacak. Burası hakkında son bir not, genelde alışveriş merkezlerinde İngilizce açıklamaların yerini Arapça alıyor burada.

Hemen ardından, acıktığımıza karar verip merkezdeki Anadolu Restaurant’a gittik. Biz içerisini, standart bir lokanta olarak düşünürken ağaçlarla kaplı bahçe tarzındaki geniş mekanıyla bizi şaşırttı. Bu sefer ortaya bir meze tabağı yaptırarak ana yemeğe yöneldik. Aldığım tepsi kebabı oldukça lezizdi. Onur’un aldığı et şato da farklıydı. Filiz de biftek aldı ve gayet memnun kaldı. Mezelerin de çok hoş olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Gayet hafif bir şarapla sohbet ede ede yemeğimizi bitirdik. Onur ile Filiz tatlı yemek istemediklerini söyleyip meyve tabağı aldılar ama ortaya 7 farklı meyve tabağı geldi. Mandalina ile portakalın bölünmüş ama kabuklu servis edilmesi değişik bir detaydı. Engin ile ben, Antakya’ya boşuna gelmedik deyip birer ponsiyon künefe ile peynirli irmik helvası aldık. Künefe, Çınaraltı kadar olmasa da güzeldi. Sanırım bir daha hiçbir künefeyi beğenemeyeceğim. Helva ise hafif tatlı sevenlere göre güzel bir alternatifti. 140 TL hesap geldiğini belirteyim.

Ardından Antakya Mudo ekibinin davetiyle Lwn Bar’a gittik. Ama rezervasyon durumları yüzünden ayrı oturduk. Laşe’nin sahne aldığı bu gece kulübüne giriş 15 TL ve damsız girilemiyor. İçerisi tıklım tıklım olmasa da gayet doluydu. Geneli rezerve zaten. Burası sanırım en iyi mekanmış Antakya’da ama yanılabilirim. Bizi pek şaşırtmadı, normal ‘kop kop’ havası işte. Şahsen böyle yerlere gitmesem de başlarda eğlenceli geldiğini itiraf edeyim. Yalnız poptan uzun zamandır uzak kaldığımı anladım ve bu, beni rahatsız etmedi. Zaten bir süre sonra sıkılmaya başladım. “Arka taraf, oturma!” veya “Oooo, … tayfası da burdaymış!” muhabbeti çok bayık. Filiz’in ısrarıyla biraz daha oturduk ama daha Laşe, 2. yarısına başlarken çıktık. Saat 1’i geçerken yavaşça Öğretmen Evi’ne yöneldik. Hava soğuktu ama sevimsiz değildi.

Gecenin sonunda gözler gitmiş!

Reklamlar
Kategoriler:gezi yazısı, tarih, yemek Etiketler:, ,
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: