Arşiv

Posts Tagged ‘Francis Ford Coppola’

Hayattan Notlar

  • Yine kitapla bir ‘Hayattan Notlar’a daha başlayalım: Geçtiğimiz ay gösterime giren Baz Luhrmann’ın The Great Gatsby‘sini izlemeden kitabını okuyayım, dedim kendi kendime. Kitabı gösterim öncesi bitirmeme karşın, film hakkındaki sürüyle negatif eleştiri sayesinde filme gitmedim. Bir ara izlerim nasılsa. Lakin geçen hafta, 1974 yapımı uyarlamasını izledim. Klasik ve kolaya kaçan bir uyarlama olmuş. Yönetmeni Jack Clayton, adamın neredeyse en ünlü filmi bu. Asıl senarist bomba: Francis Ford Coppola! Coppola adından beklenildiği kadar yaratıcı değil. Zaten okuduğuma göre esas senaryoyu çok cüretkar değişikliklerle Truman Capote (bkz. Breakfast in Tiffany ve In Cold Blood) kaleme almış ama stüdyo beğenmemiş. Oyuncu seçimi fiyasko bence: Robert Redford ve Mia Farrow. İkisi de yakışmamış.

great gatsby

  • Kitaba gelirsek; çok başarılı olduğu kesin. Fitzgerald burjuvazinin kibrini, tekdüzeliğini ve vurdumduymazlığını altmetinlere iyi yedirmiş. Yüzeyden bakınca, tipik bir zengin kız-fakir oğlan hikayesi lakin altı çok iyi beslenmiş. Karakterler gayet canlı ve tökezlemiyor. Hem kaliteli hem de zevkli bir kitap okumak isteyenlere tavsiyemdir.
  • Ondan hemen sonra en sevdiğim film eleştirmeni olması dolayısıyla Uygar Şirin’in Karışık Kaset‘ini okudum. Bir şaheser olmadığı kesin, yer yer klişeler de var lakin ben kitabı çok sevdim. Sebebiyse kendimi bulmam. Ana karakterin bazı özellikleri ve bazı davranışları bana acayip benziyor. Zaten sulugöz bir romantik film hayranı olarak konu da bir süre sonra beni eline aldı. Aralarda da enfes şarkılar var. Sıkılmadan okunacak, sağlam bir roman.

karışık kaset

  • Şu sıralar ise ünlü Game of Thrones dizisine konu olan A Song of Ice and Fire kitap serisine başladım. Daha ilk kitabın 200. sayfasını yeni geçsem de serinin ana görünümü belli oldu. Kitaplar, asıl gücünü olay örgüsünden ve fantastik türü layığıyla kullanmasından alıyor. G.R.R. Martin kolay okunan (İngilizcesi gayet anlaşılır), akıcı ama yüzeysel bir eser yaratmış. Daha bir sürü ayım bu eserle geçecek gibi duruyor, sırf olayların gidişatı için soluksuz okunabilir.

a song of ice and fire

  • Konserlere gelirsek, mayısın başında ilk senfoni konserime gittim. İKSV ve Eczacıbaşı, merhum Şakir Eczacıbaşı anısına New York Filarmoni Orkestrası’nı 2 günlüğüne İstanbul’a getirdi. Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen konserlerin ikinci gününe katıldım. İlk senfonik konserimdi ama hiç sıkılmadım. Önce çevremi gözlemledim. Oldukça şık bir davetli topluluğu vardı. En ucuz biletlerin olduğu balkonda daha çok benim yaşlarımdaki kitle vardı ve ortam daha rahattı. Şortla gelen bile gördüm. Konserin ikinci arasında çaktırmadan ana salona indiğimizde ise profil değişimi çok açıktı. Tamamen abiye kıyafetler için üst sınıftan oluşan bir tabaka. Gayet şık bir kumaş pantolon-gömlek kombinasyonu yapmama rağmen ben bile eğreti kaçıyordum aralarında. Daha fazlasını oku…
Reklamlar

Apocalypse Now

Savaş nedir? Bir güç, iktidar mücadelesi mi? Belki üst düzey yetkililer için öyledir. Ama ya birey için? Bunu sıcak çatışmaya giren her birey için soruyorum. Bu birey için savaş ne ifade etmektedir? Bir gün “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” diyebilmek midir? Modern dünyada Wagner dinleyerek hücuma geçmek midir savaş?

Apocalypse Now savaşı hiç olmadığı şekilde anlatıyor, 30 yıl önce çekilmesine rağmen. Bu filmde, çatışma görmüyorsunuz, düşman da yok, sadece üstlerinin bunları öldürün dediği birtakım insanları katletmek var. Filmdeki teknenin kaptanı Chief’in dediği üzere, birey sadece denileni yapmakla yükümlü, yargılamakla değil. Ama bu yükümlülük öyle bir şey ki sonuçta birey bireyliğini yitiriyor.
İsterseniz en baştan alalım. Apocalypse Now, 70’lerde ardı ardına iki The Godfather ve The Conversation olmak üzere üç başyapıt çeken Francis Ford Coppola’nın bu dönemdeki son filmi. Çünkü bu filmin ticari olarak batmasının ardından bambaşka diyarlara yelken açacaktır. İşte bu Coppola, hem ticari hem eleştirel anlamda büyük başarılara imza atan üç filminin ertesinde çok zor bir işe girişir: Joseph Conrad’ın 19. yüzyılda Kongo için yazdığı ‘In the Heart of Darkness’ adlı romanını Vietnam’a uyarlamak. Roman daha önce hiçbir edebi eserin değinmediği bir kavramı sorgular: Bireyin iç dünyasında, aydınlıktan karanlığa olan yolculuğu. Pantolon giyen, kitap okuyan, çağdaş bir insanın bir takım olaylar neticesinde taş devri insanına dönüşümü anlatılır. Bu birtakım olayların en alenisi de savaştır. Çünkü evinde kitabını okuyan, eğitim gören, insani münasebetlere giren bireyi alıp bilmediği bir coğrafyada eline bir silah verip “Öldür ya da öl!” dersin ve o adam zorunlu olarak bir evrim geçirir. Ölmemesi için öldürmesi gerekiyordur ve bunun için de tıpkı 1000-2000 yıl önce atasının yaptığı gibi vahşileşmesi gerekiyordur. Asıl çarpıcı olan taraf da bu evrimde geri dönüşün olmamasıdır.
Coppola bize ilk karede aslında sonu gösterir, insanlığın sonunu. Yemyeşil ağaçlarla kaplı canlı bir ormanı görürüz. Ses kaydından mekanik bir helikopter sesi gelir. Burası bir cennettir ama garip bir ses onu tehdit etmektedir sanki. Derken birkaç helikopter perdede belirerek napalm bombalarını bırakırlar. Ortalık bir anda ateş çemberine dönüşür ve ses kaydında da The Doors’tan ‘The End’ dönmeye başlar. Burası, artık hiç şüphe yok ki, kıyamettir!
Sonra bir erkek yüzü görürüz. Yatakta sele serpe uzanmış, vantilatörün mekanik sesini dinleyen biri. İç ses konuşmaya başlar. Eve döndüğünü ama bu vahşeti özlediğini anlatır ve bu vahşette de evi. Şimdi Saygon’dadır ve amirlerinden gelecek görevi beklemektedir. Sabah kapısı çalınır ve görevi gelir. “İsteyen er geç amacına ulaşır.” Görevi gizlidir, tıpkı daha önceki görevleri gibi. Ondan istenilen, Vietnam’dan çıkıp Kamboçya’da kendini tanrı ilan eden ordunun en iyi subaylarından Albay Kurtz’u öldürmesidir. Bunun için emrine bir tekne ve dört mürettebat verilir. Nehir boyunca içeri gidecek, hedefini bulacak ve dönecektir. Tabii iş o kadar basit değildir. Öldürmesi gereken kişinin yeri belirsizdir ve en önemlisi geçmişi inanılmaz askeri başarılarla doludur. Yolda bilgileri okurken kendini sorgular. Kurtz, tam bir ölüm makinesidir ve bunu, artık medeni yollarla yapmıyordur. Çünkü karşısındaki düşman medeni değildir ve öyle savaşıyordur. O da aynı yöntemi uygulayınca kendi amirleriyle ters düşer ve elindeki güçle kendi krallığını ilan eder. Aslında ondan istenen de tam olarak budur çünkü ABD’nin Vietnam’da yaptığı budur. Ama bunu ancak devlet yapabilir, birey yapmamalıdır. Bu yüzden de görev gizlidir.
Adamımız, Yüzbaşı Williard, nehir boyunca ilerlerken savaşın farklı yüzlerini görür. İlk olarak Wagner bestesini hücum borusu olarak kullanan Yarbay Kilgore ile tanışır. Kilgore da bir nevi vahşidir, önüne gelir öldürür ve bütün bunlar ona normal gelmektedir. Bir yandan operasyon yaparken bir yandan sörf yapmak amacındadır. “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” ve “Ben bu denizde sörf yapılabilir diyorsam bu deniz güvenlidir! (arkada bombalar düşmektedir)” onun marka sözleridir.
İşin daha ilginci nehrin içine girdikçe daha garip olaylar görmesidir. Karanlıkta nehir boyunca ilerlerlerken birden ışıklı bir amfi ile karşılaşırlar. Karaya çıktıklarında o gece playboy kızlarının şov yapacaklarını öğrenirler. Denildiği üzere kızlar gelir ve en azdıran danslarını yaptıkça sayısı bini aşan asker topluluğu daha da coşar ve sahneye akın ederler. Kızlar son anda kurtulur ama bu, vahşiliğin başlangıcından başka bir şey değildir.
Birkaç gün sonra buldukları bomboş bir kampta ise aynı kızları deliliğin eşiğinde bulurlar. Üstelik 2 saatlik eğlencenin ücreti sadece 2 bidon yakıttır! Kamboçya sınırına yaklaştıkça delilik sadece kıyıda kalmaz, tekneye de bulaşmaya başlar. Bir köpek yüzünden bir yerli teknesini katleden mürettebat, Williard’dan tek yorum duyar: “Durmamanızı söylemiştim.”
Nehrin son ABD kampında ise başsız bir fare sürüsüyle karşılaşılır. Williard’ın tüm çabasına karşın komutanı bulunamayan kampta askerler, öylesine etrafta kurşun saçıyordur. Bir kısmı ise delilik sınırında tekneye binmeye çalışır. Azimle yola devam eden tekne, kıyıdan yapılan ilk saldırıda Clean’i kaybeder. Bir zaman sonra ise ilginç bir Fransız komüne rastlarlar. Clean’i toprağa veren ekip, bir gün soluklanarak hedefe doğru son adımı atarlar.
Williard’ın Kurtz’u bulması filmin 150. dakikasına denk gelir. Bu zamana kadar medeniyetle vahşiliğin arasındaki her kademeye şahit olan ekip, Kurtz ile son raddeye gelir. Böylece karanlığın kalbine olan yolculuk tamamlanır. Yarı çıplak yerlilerden oluşan bir kitle Kurtz’un etrafında kümelenmiştir. Ekibi karşılayan hippi gazeteci, Kurtz’un ayrı bir varlık olduğuna işaret eder. Zaten ekibin gelmesinin nedeni çok aşikardır. Williard’ı hapseden Kurtz, zaten artık nirvanaya ermiş (vahşileşmiş) olan Lance hariç kalan mürettebatı öldürtür. Burada filmin doruk noktasına gelinir: Williard da nirvanaya erecek midir yoksa içindeki medeni sesi dinleyip Kurtz’u öldürecek midir?
Filmin belgeselinde Coppola, final sahnesinin müziğinin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: “İlk notalar 1968’in ilk kıvılcımlarına işaret edecek, sonra 1950, 1900, 1700, 1500 ve taş devri. Böylece karanlığın kalbine ulaşılacak.”
Filmin sinema tarihinde ismi altın harflerle yazılmış olan bir başyapıt olduğunu yazmama bilmem gerek var mı? Coppola filmi çekerken teknik manada da sınırları zorlamış. 200’ü aşan çekim günü, 1 milyon metrelik negatif uzunluğu filmin çekim şartlarını belki anlatabilir. Bunun yanında çığır açan bir görüntü çalışması, makyaj, kostüm ve bunların yönetimi. Üstüne Dolby Digital’in film uğruna 5+1’i buluşu ve ilk defa kullanması.
3,5 saatlik bu destanı izleyip medeniyet adına uzun uzun düşüncelere dalmalısınız. Kaçmaması gereken, muhteşem bir yapım.

Godfather Triology

Benim için yeri çok büyük bir üçleme. İlk filmi en sevdiğim filmdir. İkinci filmi apayrı bir başyapıttır. Üçüncü film ise kafadaki soru işaretlerini tamamlar. Bu yazıyı bilhassa Sicilya gezimden sonra yazmak istedim. Öncelikle, mafya ile anılan ada neden böylesi bir görünümdeydi? Bu topraklar nasıl Amerika mafyasını doğurmuştu? Benim ilkel gözlemlerimle de olsa kendime göre bazı cevaplar bulabildim. Sicilya insanı çok rahat, komik, hayatı olduğunca yaşayan, step ve dağlık bir coğrafyada bile olsa eğlenen garip bir topluluk. Böyle bir coğrafyadan silahın çıkması eğitime bağlanabilir ve tabii ki coğrafyaya. 3-4 şehri haricinde ufak kasabalardan oluşan coğrafyada, ulaşım gayet zor. Okuyan kesim az, tabii ki okur-yazar bol ama ilerleten az. Çünkü çoğu kasabada lise yok, ulaşımda zorlu olunca pek okuyan kalmıyor. Hele bundan 50 yıl öncesini tahayyül ederseniz dediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ayrıca insanların zeki ve dayanıklı olduğunu ekleyeyim. Sonuçta Don Vito Corleone efsanesini yaratan da aynı topraklar.

İlk film:

İlk film benim şimdiye kadar izlediğim en iyi film. Gerek teknik gerekse hikaye olarak hiçbir eksisi yok. Şahane bir film. Filme getirilen tek eleştiri ise mafya sistemini yüceltmesi. Bu eleştiri 2. filmle telafi edilmeye çalışılsa da göze çarpıyor. Yine de ortada bir abartı, daha önemlisi özendirme söz konusu değil. Hikaye sadece hayatın bir kesitini sunuyor: New York’un en güçlü mafya babasının, tahtını oğluna devredişini anlatıyor film.

Film, dört dörtlük bir karakter tanıtma sahnesiyle başlıyor: Babanın kızı Connie’nin düğünü. Filmdeki çoğu karakteri gayet güzel biçimde tanıtıyor düğünü gezen kamera. Düğün sonrası aksiyon başlıyor. Baba kendisine gelen uyuşturucu işi teklifini reddediyor. Bunu hazmedemeyen taraf ise babaya suikast düzenliyor. Bu olaya kadar ailedeki tüm işlerin dışında kalan ve onları reddeden oğul Micheal ise babasına yapılan suikast sonucu işe girmeye başlıyor. Önce babasının suikastçilerini öldürüp Sicilya’ya kaçıyor. Bu sırada ağabeyi Sonny’nin öldürülmesiyle veliaht olarak Amerika’ya geri dönüyor. Babayla son planı hazırlayıp onun ölümünü bekliyorlar. Baba ölünce de Micheal planını yürürlüğe sokuyor ve mükemmel bir final sahnesiyle New York’un en güçlü mafya babası haline geliyor.

Filmin çoğu sahnesi başlı başına bir ders niteliğinde bence. Nasıl açılış sahnesi karakter tanıtımı açısından bir ders ise final sahnesi de ayrı bir olay: Micheal’ın hem gerçek hem de manevi anlamda ‘godfather’ (İngilizce’de tam anlamı ‘vaftiz babası’dır) olmasını anlatır. Micheal yeğeninin vaftiz babası olduğu sıralarda adamları da teker teker başta diğer mafya ailelerinin reisleri başta olmak üzere bütün düşmanlarını öldürür. Son sahne ise gerçekten bunu vurgulayan harika bir sahnedir: Micheal, Kay’e olanlarla bir ilgisi olmadığını söyledikten sonra kamera geriye çekilir ve başta Clemanza olmak üzere bütün adamları Micheal’in elini öper. Sahnede Kay’in yüzü gayet çarpıcıdır.

Gerçekten film, her sahnesiyle dört dörtlüktür.Teknik bakımdan da dikkate değerdir. Görüntülerin güzelliği (benim favorim Sicilya bölümüdür) çarpıcıdır. Diyaloglardaki titizlik gerçekten takdire şayandır ki kimi replikler hafızalara kazınmıştır. Bugün filmi seyredip de “I’m gonna make you an offer you can’t refuse!” repliğini hatırlamayan çok azdır. Ayrıca setleri olsun, kostümleri olsun (sonuçta bir dönem filmidir) aynı güzelliktedir. Ama belki de en önemlisi müzikleridir. Nino Rota’nın o eşsiz ezgileri filmle o kadar uyumlu ki belki de Casablanca’dan sonra ilk defa bir şarkı, filmin bile önüne geçecek hale gelmiştir. Bugün tema müziğini duymayan bir kişi olduğunu zannetmiyorum.

Bütün her şeyi söyledik ama efsaneyi yaratan Mario Puzo’yu unuttuk. Kendisi de Sicilya göçmeni bir Amerikalı olan Puzo, kitabı kendi anılarından, gözlemlerinden beslenerek yazmıştır. Zaten bunu, kitabın gerçekçiliğinden anlayabiliyorsunuz. Doğal olarak kitabın, filmden konu olarak fazlalıkları var. Mesela 2. filmde geçen Vito Corleone’nin Don oluşu ve 3. filmdeki Don Vincenzo Mancini’nin anne-babası (Sonny) arasındaki ilişkinin ayrıntılarını okuyabilirsiniz. Kısaca kitap, filmin ayrıntılarına da değiniyor. İşte burada da uyarlamanın sırrı geliyor. Film, kitaptaki hiçbir önemli noktayı atlamadan, sadece birkaç ayrıntıyı atlayarak kitabın havasını aynen yansıtıyor. Burada Mario Puzo’nun da bizzat senaryo yazımında bulunması önem arz ediyor. Zaten filmin belgeselinde Coppola’nın elindeki notlar alınmış kitabı gördüğünüzde ne kadar ince bir iş yapıldığı ortaya çıkıyor.

Son olarak oyunculara gelelim. Filmin çoğu oyuncuyu yıldız yaptığına şüphe yok. Ama filmin, o devirdeki, tek yıldız oyuncusu Marlon Brando’nun itibarı yeniden geri veriliyor. (Gerçi Oscar’ı reddetmesi ve reddediş biçimi eleştirilere sebep olsa da) Film Hollywood’a Al Pacino, Robert Duvall, Diane Keaton, John Cazale, James Caan ve Talia Shire’ı armağan ediyor. Bilhassa Al Pacino’nun sarsılmaz karizmasını başlatıyor. Belki daha da önemlisi Francis Ford Coppola’yı yıldız yönetmen yapıyor bir anda. Teknik ekipteki, başta Nino Rota üzere, tüm elemanların da bu ünden nasiplerini aldığını ekleyeyim.

Bu film yani The Godfather, tartışılmaz biçimde sinema tarihinin mihenk taşlarından biridir. Kendisi tipik Hollywood film gramerinin kullanıldığı en iyi filmdir. Bundan belki de 100 sene sonra aynı keyifle izlenebilecek nadide filmlerdendir.

İkinci film

İkinci film tamamen aynı kadroyla çekilir. Konu ve senaryo oldukça tutarlı yazılır. Ayrıca ilk filmde olmayan artı bir mesajda verilir seyirciye: Mafyada lider olunabileceği fakat bunun yalnızlığa sürüklediği. Yani mafyanın dezavantajı da verilir bu filmde.

Film yine bir törenle başlar: Micheal’ın oğlunun komün töreni. Filmde tanışacağımız yeni karakterleri de bu törende görürüz. Ayrıca buna paralel olarak Vito Corleone’nin çocukluğunu görürüz. Sırasıyla babası, ağabeyi ve annesi vurulan Vito, kendisi de sıradaki olduğundan Amerika’ya göç eder. İki zamandaki hikayeyi de paralel kurguyla izleriz.

Micheal ve ailesi ilk filmin sonunda söylendiği gibi Las Vegas’a taşınmıştır. Fakat yine düşmanları vardır. Komün töreninin akşamı Micheal’ın evi kurşunlanır. Micheal olayla ilgili soruşturmaya başlar. Miami’deki Yahudi Hyman Roth ve New York’taki varisi Frankie Pantengeli’yle görüşür. Hemen arkasından da Küba’ya gider. Hyman Roth’la Küba’da büyük bir ortaklık kuracaktır fakat Roth, Frankie’nin saf dışı bırakılmasını ister ve Frankie’ye Micheal tarafından düzenlenmiş süsü verilen bir suikast düzenler fakat başaramaz. Diğer yandan Küba en tehlikeli dönemine giriyordur. Fidel Castro’nun güçleri adım adım güçlenmektedir. Micheal bunu görür ve anlaşmayı yeniden düşünür. Tam bu sırada ağabeyi Fredo’nun ailedeki köstebek olduğunu fark eder. İhtilal akşamı her şeyi arkasında bırakarak Vegas’a döner. Bu sefer de devletin kendisine açtığı davayla uğraşır. Tanık Frankie’dir ama onu da susturmayı başarır. Davayı kazandığının ertesinde başka bir sorunla karşılaşır: Kay. İlk filmde verdiği sözü tutamayan Micheal, giderek güçlenmesinin vebalini öder ve Kay tarafından terk edilir. Ardından annesini kaybeden Micheal, yine zirve planları yapmaktadır. Finalde, ilk filmdeki gibi bütün düşmanlarının öldürülüşünü izleriz.

Diğer yandan Vito, büyümüş, evlenmiş ve bir manavda çırak olarak çalışmaktadır. Bölgenin mafya babası yüzünden işinden olan Vito, komşusunun (genç Clemenza) sayesinde hırsızlığa başlar. Giderek işleri artınca mafya babası haraç istemeye başlar. Burada Don oluşundaki ilk adımını atar ve babayı öldürür. Arkası çorap söküğü gibi gelir ve Don Vito Corleone olur. Finalde de Sicilya’ya dönüşünü ve ailesinin öcünü almasını görürüz.

Final gerçekten çok iyi hazırlanmıştır bu filmde de. Micheal düşmanlarını öldürtünce konumundaki tek güç haline gelir ama önce Kay’i sonra annesi ve ağabeyini (kendisi öldürtür) kaybeder ve finalde kendisini gölün kırsında tek başına otururken görürüz. Bu arada Vito Corleone Sicilya’dan ayrılırken kollarında Micheal vardır. Başka bir sahnede de ilk filmin (zaman olarak) biraz öncesinde Micheal’ın aileye orduya katılacağını ilk kez söylediği ana şahit oluruz. Sonny yine sinirlenir ama tam o sırada kapı çalınır ve Don Vito gelir. Herkes onu karşılamak için koşarken Micheal masada yalnız kalır tıpkı güçlü ama yapayalnız olan Don Micheal gibi. İşin teknik yanı ilk filmle aynı. Her şeyiyle dört dörtlük. Ayrıca film sektöre genç Vito rolündeki Robert De Niro’yu armağan eder.

İlk filmle aynı ölçüde başarılı ve bir başyapıt sayılan film, sinema tarihinin diğer bir mihenk taşıdır.

Üçüncü Film

Son film tamamen stüdyonun isteği üzerine yapılmıştır. Başta yönetmen çoğu kişi karşı çıkmıştır ilk önce. Ama Coppola (dedikoduya göre sen çekmezsen Scorsese çekecek demişler) ikna edilince Robert Duvall hariç tüm kadro toplanır. Sonuçta ortaya beklenenden iyi bir film çıkar. Ama ilk iki filmin gölgesinde kaldığı için eleştirilerden kurtulamaz. Sonuçta bahsettiğiniz iki film, sinema tarihinin tartışılmazları olunca bir bakıma normal oluyor. Filmin bütününe baktığınızda gayet kaliteli bir mafya filmi olduğunu ve ilk iki filmi gayet saygılı biçimde tamamladığını söyleyebiliriz. Bundaki ana unsur ise teknik ekibin aynı kalmasıdır.

Filmin hikayesi 2. filmden epey zaman sonra başlıyor. Micheal, artık yaşlanmıştır ama nihai amacına ulaşmasına az kalmıştır: Corleone ailesini yasal hale getirmeye. Vatikan’a yaptığı yüklü bağışlar altında Vatikan’ın ortağı olduğu köklü banka Immobiliere’ye ortak olmak üzeredirler. Fakat bunun için Papa’nın bizzat onayı gerekmektedir. Bu arada aile bütün yasadışı işlerini devretse de diğer ailelerin Corleone’lerin gücünü bırakmaya niyeti yoktur. Sonny’nin gayrimeşru oğlu Vincent Mancini de sorun çıkarınca Micheal onu koruması olarak alır. Ardından yapılan mafya toplantısında da Micheal çekilmek istediğini belirtir ve ardından da saldırı yapılır. Micheal hariç tüm reisler ölür. Fakat Micheal durumu hazmedemez ve sinirden kalp krizi geçirip hastaneye kaldırır. Bu saldırının Immobiliere’nin diğer ortakları tarafından düzenlendiğini anlar. Düşmanlarının New York’taki görünen yüzü olan Joey Zaza’yı öldüren Vincent ise ailedeki konumunu yükseltmektedir ve Micheal’ın kızı Mary ile bir ilişkiye başlamaktadır.

Sonuçta giriş ve gelişme bölümü ilk iki filmin yapısını takip etmektedir. Film yine bir toplu törenle başlar: Micheal’ın Vatikan madalyası almasının yemeği. Film tıpkı 2. film gibi politik kirlenmeye atıfta bulunuyor ve yine mafyanın ahlaki yönüne yani güçlü birinin mutlaka uğruna acı çektiğine değiniyor. Bunu Micheal’ın ağzından da duyuyoruz üstelik: Vincent’e koltuğunu devrederken tek şart koyuyor, kızını bırakması. Diğer bir deyişle baba olacaksan aşkını feda et diyor ve Vincent de kabul ediyor.

Yalnız bu sefer aksiyon dozunun arttırılmış olduğunu da görüyoruz. Bunun da 90’lar piyasasında seyirci çekmek için olduğu söylenebilir. Belki de bu yüzden Coppola babalar toplantısına saldırıyı George Lucas’a çektirmiştir. Ama bu arttırılmış doz da önceki filmlerin hayranlarının ilgisini düşürmüş olabilir. Ama filmin gereksiz olduğu görüşlerine kesinlikle katılmıyorum. İlk iki filmin başyapıt olduğu bir gerçek. Onların arkasından yapılan bu filmin de ticari amaçla yapıldığı başka bir gerçek. Ama tüm bunlara rağmen ortaya kaliteli bir film çıkmıştır (saleflerine erişemese de) ve hikayeyi (belki de şaşırtıcı biçimde) en ufak falso vermeden düzgün biçimde devam etmiştir.

Filmin finalinin çok ağdalı olduğu diğer bir gerçek. İlk iki filmdeki suikastlardan oluşan final yapısı korunup bunlara ağdalı bir son eklemiştir. Bence güzel tasarlanmış bu sonun onun ticari etkisi vardır elbet. Yine de Coppola bu ticari sahne ile bir nevi üçlemeye hizmet etmiş, Micheal’ın verdiği ödünlere en büyüğünü eklemiştir. Finalin hemen arkasından son sahne ise üçlemenin kesinlikle bittiğini cümle aleme duyuran güzel bir sondur.

Filmi teknik bakımdan analiz etmemize pek gerek yok çünkü her şey tamamen ilk iki filmin devamı. Yalnız filmin ortalarında yer alan ‘Godfather Theme’ın İtalyanca sözlü resitali filmi benim gözümde bambaşka yerlere taşımaktadır. Anthony’nin söylediği şarkı ve ambians enfestir.

3. film ilk iki filmin bir başka özelliğini de 90’lara taşımıştır ve Andy Garcia’nın yıldızını parlatmıştır. Yan rollerde Bridget Fonda gibi günümüzün önemli karakter oyuncularını da görürüz. Yalnız filmin en talihsiz noktası Sofia Coppola’dır. Gerçekten kötü oyunculuğu, 3. filmi sevmeyenlerin ana dayanak noktasıdır.

Dediğim gibi 3. film, zevkle izlenebilecek, dengi birçok filme fark atan bir filmdir ve yine kesinlikle izlenmelidir.

Son söz

Üçlemenin tamamına bakarsanız, tek bir ismin ön plana çıktığını görürsünüz: Micheal Corleone. İlk film onun yükselişini, ikinci film onun altın dönemini (bir yandan da onun yalnızlığını) ve üçüncü film ise onun düşüşünü anlatır. Bu bakımdan üçleme sağlam biçimde birbirine bağlıdır. Diğer yandan da her filmi mükemmel yada ona yakın olan tek seridir. (Belki Alien serisi ona yaklaşabilir.) Kısaca her yandan sinema tarihinin mihenk taşıdır.

Oyuncular: Marlon Brando, Al Pacino, James Caan, Robet Duvall, Talia Shire, Diane Keaton, John Cazale, Richard S. Castellano, Sterling Hayden, John Marley, Al Lettieri – Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis – Müzik: Nino Rota – Yapım Yılı ve Ülkesi: 1972, ABD – Senaryo: Francis Ford Coppola, Mario Puzo (Mario Puzo’nun aynı adlı kitabından) – Yönetmen: Francis Ford Coppola ***** Y.T.: 22 Ağustos

Oyuncular: Al Pacino, Robert De Niro, Robert Duvall, John Cazale, Diane Keaton, Talia Shire, Lee Strasberg, Micheal V. Gazzo, G. D. Spradlin, Richard Bright – Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis – Müzik: Carmine Coppola, Nino Rota – Yapım Yılı ve Ülkesi: 1974, ABD – Senaryo: Francis Ford Coppola, Mario Puzo – Yönetmen: Francis Ford Coppola ***** Y.T.: 24 Ağustos

Oyuncular: Al Pacino, Diane Keaton, Andy Garcia, Talia Shire, Eli Wallach, Joe Mantegna, George Hamilton, Sofia Coppola, Bridget Fonda, Raf Vallone – Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis – Müzik: Carmine Coppola, Nino Rota – Yapım Yılı ve Ülkesi: 1990, ABD – Senaryo: Francis Ford Coppola, Mario Puzo – Yönetmen: Francis Ford Coppola ****1/2 Y.T.: 3 Eylül