Arşiv
Son Zamanlarda İzlediklerim
Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.
The American
Son derece kısır bir yıl geçiriyoruz. Giderek azalan sinemaya gitme isteğimiz, bu kısırlıkla birleşince ortaya sektör açısından vahim bir tablo çıkıyor. Hasılatların azalması, üretimin azalması demek; o da yaratıcılığın azalması demek. Çünkü nicelik düştükçe, riske girme ihtimaliniz ve dolayısıyla nitelik de düşüyor. Inception‘ı 2010’un zirvesine yerleştiren bu, tam olarak. Riske giren film bulan izleyici ona tapıyor artık çünkü bunu yapan film neredeyse yok artık.
5×2 – Evlilik Üzerine
Artık yaş kemale ermeye başladı ya, evlilik konusu daha çok gündeme geliyor artık. İstemesem bile karşıma çıkıyor pat diye. Artık umursamıyorum lakin daha fazla düşünüyorum “Evlilik nedir?”, “21. yüzyılda evlilik nasıldır?”, vs…
Dün François Ozon’un 5×2‘sini izledim. Gösterime girdiğinden beri bildiğim, kah izlemekten vazgeçtiğim kah izlemem gerektiğini hissettiğim bir filmdi. Sonunda izlemekten memnun kaldığımı söylemeliyim. Ama harika bir film olduğundan değil. Gayet izlenebilir ama çok da aham şaham olmayan bir film.
Inception
Inception, kim ne derse desin, aksiyon sinemasının 2010 yılında geldiği son noktadır. Bundan ötesi şu ana kadar yapılmamıştır. İleride üstüne çıkılacaktır elbet (hatta 3. boyutun tam anlamıyla kullanılması bile yeter) ama an itibariyle zirve budur.
Bunu salt aksiyon sahneleri anlamıyla söylemiyorum, olayın ondan çok daha öte olduğu artık aşikar. Bugün Luc Besson bile 20-30 milyon dolarla ağzı açık bırakan aksiyon sahneleri çekebiliyor. Hal böyleyken en alalade Hollywood aksiyonunda sizi heyecanlandır Daha fazlasını oku…
Son Zamanlarda İzlediklerim
Uzun zamandır film yazmadım sanırım. Bunda ana etken tabii pek izleyemememdir. Kendimi fena halde dizilere verdim çünkü. Önce Bored to Death’i bitirdim, şimdi de yoğun olarak Breaking Bad izlemekteyim. Tabii bir de şu var, son 3 aydır vizyona adam gibi bir film girmedi. Toy Story 3 vardı bir tek, onu birazdan okuyacaksınız.
- Mayıs ayında Prince of Persia’ya gittim. Eğlendirici olmaktan öte bir amacı olmayan, vasat bir gişe filmiydi.
- The Last Station, zevkle izlenen bir tarihi drama. Tolstoy’un son 1 yılını anlatıyor. İyi oyunculukları dışında göze çarpan pek artısı yok.
- The Runaways, Joan Jett’in ilk grubunun hikayesini anlatması açısından önem arz ediyor. Gerisi boş. Kristin Stewart ile Dakota Fanning’i öpüştürerek seyirci çekme taktiği ise fena halde acınası.
- Toy Story 3, gerçekten bir animasyondan bekleyeceğiniz her şeye sahip. Sağlam karakterler, iyi bir senaryo, denenmemiş bir ana tema, zeki espriler ve göndermeler, harika bir final. Pixar’ın önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. Beni daha da şaşırtan, filmin önceki filmlere hemen hemen hiç dayanmaması çünkü ihtiyacı yok. Elinizdeki malzeme sağlamsa, bir yerlerden destek almanıza da gerek kalmaz. Sadece bu açıdan bile Toy Story 3, benim gözümde bir başyapıttır.
- Knight and Day, seyircisini eğlendirmek amacını güden ve o yönde oyununu sürdüren bir film. Evet, filmde akıl almaz saçmalıklar var ve son 10 yılda bu tarz filmler artık tutmuyor, o yüzden de çekilmiyor. Ama Knight and Day, amacına o kadar sadık kalıyor ki eğlenmemeniz olanaksız. O yüzden de evet, Knight and Day son derece başarılı bir filmdir ve herkese öneririm. İki eksisi var yalnız: Tom Cruise’un böyle bir rol için yaşlı kaçması ve fazla naif finali.
- Hot Tub Time Machine de oldukça saçma bir fikirden çok komik bir film çıkarabilme becerisine sahip bir film. 30’lu yaşlarında olan 3 eski arkadaş ve birinin yeğeni, moral depolamak için tatile çıkıyor. Odalarında girdikleri saunanın ayarını ciddi bir şekilde bozunca 1986’ya dönüyorlar ve olaylar başlıyor. 80’leri biraz seviyorsanız, kahkahalar garanti!
- The Exam’i tüm yeni nesile şiddetle öneririm. Bir mülakatın nasıl uçlara gidebileceğini, sizden ne beklendiğini ve oyunu nasıl oynamanız gerektiğini anlatan bir film. Film, başından sonuna, gerçek zamanlı bir mülakatı izlettiriyor size. Finali o kadar aceleci olmasa bir gerilim başyapıtı olabilirmiş.
- Cabaret’i büyük bir merakla izledim, All That Jazz’dan aldığım eşsiz keyiften sonra. Ama beklediğim keyfi alamadım. İyi olmasına iyi ama yeterince değil. Ayrıca Lisa Minelli o rol için çok çirkin! Sesi her ne kadar iyi olsa da.
- Serpico, başyapıt kıvamında bir polis filmi. Al Pacino’nun enfes performansıyla ölümsüzleşiyor asıl. Bu arada son birkaç yıldır Okan Bayülgen’in kimi taklit ettiğini de görmüş oldum.
- Singles, pek bilinmeyen bir ilişki filmi. Cameron Crowe’a ait olduğu her açıdan bariz. Güzel ama klişe olmayan diyaloglar, sağlam bir müzik sevgisi ve rollerine cuk oturan oyuncular önemli özellikleri. Bazı şarkılara, rock severler bayılabilir. Bir de kıyıda köşedeki oyunculara dikkat, çok ünlü kişiler var. Ben Tim Burton’u tanıdım mesela. Chris Cornell, Eddie Velmer gibi müzik devleri de gözüküyor.
Kısa Kısa Sinema
Chloe, gerilim soslu bir soft core. Amanda Seyfried’ın harika vücudu eşliğinde zaman akıp geçiyor. Bir de buna Julianne Moore eklenince ortalık coşuyor. Onun haricinde film vasat bir gerilim. Zaten tek numarayla tüm filmi taşımaya çalışan senaryo da çökünce ortada izlenecek bir şey kalmıyor. Moore ve (Liam) Neeson bunun gibi filmlerle harcanıyor. Ama bir erkek olarak filmden keyif aldığımı söylemeliyim.
The Last Picture Show, 70’lerin en iyi filmlerindendir. Neden? Çünkü küçük bir kasaba ekseninde dönem Amerika’sı (film 50’lerde geçiyor) hakkında harika bir kesit sunar. Çünkü insan ilişkilerini tüm sadeliğiyle anlatan nadir filmlerdendir. Çünkü ilk defa oynattığı yüzler sonradan yıldız olmuştur (bkz. Jeff Bridges). Çünkü teknik unsurları (görüntü, müzik, dekor, vs.) tam kararında kullanmıştır. Ama Cybil Sheppard’ın ilk filminde stripriz yapmasının bunlarla alakası yoktur. (O dönemde bu kadar çıplaklık kullanıldığına çok afalladım.)
Alice in Wonderland çok vasat bir Tim Burton filmi. Heyecan yok, mizah yok, şaşırma yok, hiçbir şey yok! Oyuncular o garip hallerinde o kadar gülünçler ki sizi ekrandan itiyorlar. (Hele Helena Bonham-Carter ilk göründüğünde o kadar Ufuk Kaplan’a (Aşk-ı Memnu’daki Katya) benziyordu ki histerik bir kahkaha attım.) Bence bir fiyasko.
Avatar’ın en fazla Bluray’i filan çıkar diyordum ki VCD’si bile çıktı. Şaka!
Celda 211 harika bir fikirle başlıyor: Gardiyanlığa başlayacak adam bir gün önceden hapishaneyi gezerken, isyan çıkar. İsyanın ortasında kalan adam da kendini kurtarmak için mahkum rolü oynamaya başlar. Fikri batırdığını söylemek haksızlık olur. Gayet keyifle izlenilen bir macera filmi. Ama bundan çok daha iyisi çıkabilirdi bence. Filmin Hollywood versiyonu çekilecekmiş ama ondan hiç umudum yok.
Hafta sonu tam 4 saat Dances with Wolves’u izledim. Filmin yönetmen kurgusu tam 236 dakika! Sıkmıyor ama bir filmi izlemek için çok uzun be! Yine de güzel bir film olduğunu belirtiyim.
Geçenlerde İsveç yapımı Girl with the Dragon Tattoo’yu izledim. Sürükleyici bir polisiye. Hatta ne zamandır izlemediğim kadar iyiydi. Filmin şimdi Brad Pitt’li Hollywood versiyonu çekilecekmiş. Acaba kızı kim oynayacak? (Carey Mulligan dedikodusu var, doğruysa kesin izlerim.)
Bob Fosse’un All That Jazz’ını izledim. Ağzım açık kaldı. 10 numara bir müzikal. Hacimli bir yazı yazacağım onun için.
Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı olanlar şaşkınlığıma karşı ciddi şekilde örgütlenmeye başladı. İmza kampanyasına ben de katıldım. Dün de sinemanın dünyada kalan son 50 barok sinemadan biri olduğunu öğrendim. Hala diyorlar ki biz onu yenileyeceğiz! Yahu kim inanır buna? Olsa olsa Kadir İnanır!
Kick-Ass
Cuma akşamı Iron Man 2’yi izledim. Bir önceki yazıda yazdığım gibi eğlenceli bir süper kahraman filmiydi ve fazlası hiç yoktu. Bu yazıda size bahsedeceğim film ise hem süper kahraman filmi hem de değil!
Dave Lizewski, çizgi roman manyağı bir inektir (nerd). Dave’in en çok istediği şey ise süper kahraman olmaktır. Böylece hem sevdiği kızı kazanacak (Örümcek Adam gibi) hem de kötülere karşı amansız bir mücadele verecektir (Batman gibi). Tabii çelimsiz ve sıradan olması onun önündeki başlıca nedenlerdir. Ama o buna aldırmaz. İnternetten bir kostüm alır ve giyip sokağa çıkar. Adı ise Kick-Ass’tir. Şansının yardımıyla ilk gününde bıçaklanır ve bir süre okula bile gidemez! İkinci denemesinde ise internette fenomene dönüşen bir dövüşe karışır ve balına dövüşü kazanır.
Daha fazlasını oku…
Iron Man 2
Mayıs ayıyla birlikte büyük stüdyolar kozlarını yine teker teker çıkarmaya başlıyor. Mayıs ayı içerisinden üç büyük bütçeli aksiyon filmi izleyeceğiz ki bunlardan ilki bugün izlediğim Iron Man 2.
İlk filmi bu blogta da yazdığım gibi bayağı beğenmiştim. Çünkü gayet eğlendiriciydi ve kendi içinde tutarlıydı ama belki de daha önemlisi kendi olmayı başarıyordu. Kendine has bir hava yaratmayı başarmıştı.
Sırf bu yüzden bile devam filmi, ikinci filmin gerisinde kalıyor. İlk ve biraz da haklı bir davranış olarak selefinin gölgesinde kalıyor. Bununla da kalmayarak diğer süper kahraman filmleri gibi ‘kahramanın kendiyle hesaplaşması’ kozunu oynuyor, hikayeyi derinleştirmek uğruna. Lakin bu hamle ciddi bir dezavantaj haline geliyor, seyirciyi sıkmaktan başka bir işlev taşımıyor. Bunların da üstüne, çok ciddi bir senaryo hatasına düşüyor: Şipşak çözüm. Film boyunca Tony Stark’ın karşılaştığı tüm sorunlar tek hamlede çözülüveriyor, neredeyse çabalamadan. Aniden ortaya bir manyak mı çıktı, hemen Iron Man olunup işi bitirilir. Birisi sizi mi suçluyor herkesin önünde, şaklabanlık yapılarak rakip kepaze hale getiriverilir.
Daha fazlasını oku…
Kosmos
Yaklaşık 1 ay önce Hayat Var’ı izlemiştim. Tek kelimeyle benzersiz bir deneyimdi. Sıkıcıydı ama yeni ufuklar açıyordu, çok bariz. Kosmos ise hem benzersiz bir deneyim hem de sürükleyici bir film.
‘Deneyim’ kelimesini bilerek seçtim çünkü bazı filmlerde ‘izleme’ kavramı yaşadığınız duygu yoğunluğunu tam olarak karşılamaz. O zaman aralığında yaşadığınız şey daha başkadır. Bir deneyimdir. Hayata dair bir şey daha öğretir o film. Sizi tecrübelendirir. Tıpkı hayatın başka bir anı gibi. Normalde bir film size hiçbir şey katmaz. Sadece eğlendirir. Farklı bir hayatın bir kesitine belli bir süre boyunca dahil olmanızı sağlar. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse benim de kilometre taşı saydığım Avatar böyledir. Kimse o filmden çıkınca hayata bakış açısının değiştiğini söylemez (yada ben rastlamadım). Ama bazı filmler sizi etkiler, sarsar deyim yerindeyse. Bu sarsma görsel efektlerden ötürü olmaz, hayata bakışınızda yeni bir açı daha gösterdiği içindir.
Daha fazlasını oku…
Son Yorumlar