Arşiv
Son Zamanlarda İzlediklerimden
Yine ne zamandır sinema yazmadım. Yazılmayan filmler de giderek dağ olmaya başladı. Onun için her biri için 1-2 paragraf halinde toplu geçide buyurun:
Zombieland, bir korku-komedi filmi. Zombilerle ciddi biçimde dalgasını geçen ama bunu yaparken de zombi kültürüne saygıda kusur etmeye bir film. Üstelik bunu belli bir üslupta ve tempoda yapınca da iyi bir film pozisyonuna giriyor. Zombieland, yılın en matrak filmlerinden bir olmayı başarıyor. Kadrosu da, esprileri de, görsel tarzı da çok yerinde.
Oyuncular: Woody Harrelson, Jesse Eisenberg, Emma Stone, Abigail Breslin, Amber Heard, Bill Murray – Görüntü Yönetmeni: Michael Bonvillain – Müzik: David Sardy – Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick – Yönetmen: Ruben Fleischer – ***1/2
Funny People, benim adıma ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Böyle bir kadrodan böyle sıradan bir film! Apatow, tamam, ölüm hakkında ciddi bir komedi yapmak istedin de fazla ciddiye kaçmışsın be abi. Bu ne yani? Basit bir kavgayla böyle bir filmi sonlandırmak ne kadar mantıklı? Onu bıraktım, karakterlerinde gerçekçilik can çekişiyor ki biz seni komediye gerçekçilik getirdin diye sevdik (bkz. Knocked Up, Freaks & Geeks, Undeclared). Yanlış mıyım?
Oyuncular: Adam Sandler, Seth Rogen, Leslie Mann, Eric Bana, Jonah Hill, Jason Schwartzman, Aubrey Plaza – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: Michael Andrews, Jason Schwartzman – Senaryo ve Yönetmen: Judd Apatow – **1/2
The Ugly Truth, klişeler bombardımanı olmasına rağmen eğlenceliydi. Vasatın üzerine çıkması bile yeterli. 2 saat beni eğlendirdi ve gitti.
Oyuncular: Katherine Heigl, Gerard Butler, Bree Turner, Eric Winter, Nick Searcy, Jesse D. Goins, Cheryl Hines – Görüntü Yönetmeni: Russell Carpenter – Müzik: Aaron Zigman – Senaryo: Nicole Eastman, Karen McCullah Lutz, Kirsten Smith (Nicole Eastman’ın hikayesinden) – Yönetmen: Rubert Luketic – ***
Paper Heart, romantik komedi mockumentery’si (kurmaca belgesel) yapmaya çalışan bir deney ama olmamış. Baştan itibaren belgesel gibi sunulan film, bir süre sonra bu temposundan kurtuluyor. Ortaya saçma sapan bir şey çıkıyor. Michael Cera’nın kız arkadaşı için düştüğü hallere bakar mısınız? Sayın Charlyne Yi, bu filmi kendiniz izlediğinizde gülebiliyor musunuz? (Michael Cera ile Yi film çekilirken harbi çıkıyorlardı, işin esprisi sözde bu ama sırf bu fikirden film çıkmaz ki kardeşim zaten çıkmıyor da! Cera, film gösterime girdikten sonra Yi’yi bırakmış. Eeee, böyle bir filmden sonra çok normal!)
Oyuncular: Charlyne Yi, Michael Cera, Jake M. Johnson – Görüntü Yönetmeni: Jay Hunter – Müzik: Michael Cera, Charlyne Yi – Senaryo: Nicholas Jasenovec, Charlyne Yi – Yönetmen: Nicholas Jasenovec – *1/2
Beni tanıyanlara biraz garip gelebilir ama ben 2012’yi ciddi manada beğendim. Film tamamen klişelerle örülü. Hatta bir eleştiride okudum, Emmerich’e artık birer tane bile yetmiyor ki üçer tane kullanıyor her klişeden, yazıyor. Çok doğru, her aksiyon filminde gördüğünüz tüm klişeleri üçer defa kullanmış Emmerich. Ama buna rağmen film keyif veriyor. Çünkü adam dünyanın sonunu harika resmetmiş. Efekt kullanımı olağanüstü. Los Angeles’ın çöküşünü görüyorsunuz. Şahane bir sahne ya! O efektler için bu film sinemada seyredilir, para da verilir.
Oyuncular: John Cusack, Amanda Peet, Chiwetel Ejiofor, Thandie Newton, Oliver Platt, Thomas McCarthy, Woody Harrelson, Danny Glover, Liam James, Morgan Lily, Zlatko Buric, Beatrice Rosen, Johann Urb – Görüntü Yönetmeni: Dean Semler – Müzik: Herald Kloser, Thomas Wanker – Senaryo: Roland Emmerich, Herald Kloser – Yönetmen: Roland Emmerich – ***
Julie & Julia, bir blog üzerine çekilmiş dünyadaki ilk film. Julie Powell, 2002 yılında Julia Child’ın (Amerika için) ünlü yemek kitabındaki tüm tarifleri bir yıl içinde yapmaya karar veriyor ve bu deneyimlerini günlük olarak bloguna yazıyor. İşte bu blog, bu filme dönüşüyor. Film, Julie’nin blogu tutarkenki olayları anlatırken hem de Julia’nın 50’lerde Fransa’ya gidişini, orada ünlü bir yemek okuluna katılışını ve sonunda da ünlü kitabını yazışını gösteriyor. Eğlenceli ve karın acıktırıcı bir film. Yapılan yemeklerin haddi hesabı yok ve hepsi çok leziz görünüyor ama hepsi tereyağlı, uyarayım.
Oyuncular: Amy Adams, Meryl Streep, Stanley Tucci, Chris Messina, Linda Emond, Helen Carey, Mary Lynn Rajskub, Jane Lynch – Görüntü Yönetmeni: Stephen Goldblatt – Müzik: Alexandre Desplat – Senaryo: Nora Ephron (Julie Powell’ın ‘Julie & Julia’; Julia Child ve Alex Prud’homme’un ‘My Life in France’ adlı kitaplarından) – Yönetmen: Nora Ephron – ***
Bu yılı Zooey Deschanel yılı olduğunu farz edersek Gigantic’i izlememek ayıp olurdu. Farklı bir romantik komedi olduğu kesin ama ciddiliği çok ağır kaçmış. Kendini fazla ciddiye almış ki sonuçta romantik bir film çekmeye çalışmışlar. Yatak satıcısı çelimsiz oğlan ile sengin babanın özgür kızı arasındaki aşk da pek inandırıcı değil. Hele oğlanın çocukluktan beri Çinli bir bebek evlat edinmek istemesi hiç inandırıcı değil. (Ya anlamadığım Amerikalıların, milyonlarca Asyalı çocuğu keyifleri uğruna çalıştırırken bir tane çocuk kurtararak nasıl bir vicdan hesabına giriştikleri. Çok salakça geliyor bana.)
Oyuncular: Paul Dano, Zooey Deschanel, Edward Asner, Jane Alexander, John Goodman, Sean Dugan, Brian Avers – Görüntü Yönetmeni: Peter Donahue – Müzik: Roddy Bottum – Senaryo: Matt Aselton, Adam Nagata – Yönetmen: Matt Aselton – **1/2
Sezonun beklediğim birkaç filminden biriydi 7 Kocalı Hürmüz. Şahsen Ayten Gökçer’in o ünlü kompozisyonunu görebilecek kadar yaşlı biri değilim. Ama hikayeyi az çok bilirdim. ‘Tanrım’ şarkısını bilmeyen yoktur zaten.
Ezel Akay’ın işlerini de takip ederim yakından. Kendisi grotesk komedi yapan tarihteki tek Türk yönetmendir. Zaten dünyada da sayılıdır. Groteskliği, gerçeği fersah fersah yok saydığından pek sevmem lakin yerinde yapılırsa da tadından yenmez (bkz. Tim Burton filmleri).
Akay, bu işe baş koymuş, ısrarla mükemmeli arıyor. Ama bence bir türlü tutturamıyor. Teknik aksaklıkların da bir nevi kurbanı oluyor çünkü hep ilklerle uğraşıyor. Bu sefer de nice zamandır ilk defa tamamen stüdyoda çekilen filmi çekti. Ama yine dekor çok yabancı duruyor ve benim filme girmemi ısrarla engelledi. Dekorun sahteliği her açıdan belliyken masal da anlatsa ben keyif alamıyorum. Bu güzel müzikal da, kadro da heba oluyor böylece!
Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Mehmet Ali Alabora, Öner Erkan, Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz – Görüntü Yönetmeni: Hayk Kirakosyan – Müzik: Sunay Özgür, Ender Akay – Senaryo: Gürsel Korat (Sadık Şendil’in oyunundan) – Yönetmen: Ezel Akay – **1/2
Chan-wook Park, Oldboy efsanesinden beri izlenecek yönetmenler listesinde. Ne çekse izliyoruz. Bu sefer ciddi bir vampir film çekmiş. Çok kanlı olmasına rağmen korku filmi değil. Bildiğiniz dram, hatta hafif komediye de kaçıyor ama çok görünür değil. Bir rahibin istemeden vampir olmasını ve sonrasında bu durumla başa çıkmasını anlatıyor, Bakjwi (Thirst). Vampir türünde çekilmiş en ciddi filmlerden biri. Ama geçen yılın efsanesi Lat den Ratte Komma in kadar sinematografik olamıyor. Bunun yerine basit vampir klişeleriyle (bence) vakit öldürüyor. Filmdeki aşk da ayrı bir anormallik. İzleniyor ama tam olmamış.
Oyuncular: Kang-ho Song, Ok-vin Kim, Hae-sook Kim, Ha-kyun Shin, In-hwan Park, Dal-su Oh, Young-chang Song – Görüntü Yönetmeni: Chung-hoon Chung – Senaryo: Seo-Gyeong Jeong, Chan-wook Park – Yönetmen: Cham-wook Park – ***1/2
Ve son olarak dün gece Love Happens’ı izledim. Yine ciddi olmaya çalışan bir romantik komediydi. Ama bunu bildik stüdyo kurallarıyla ve türün klişeleriyle beraber yürütmeye çalışınca tüm film çökmüş. Ortada izlenecek bir hikaye bile kalmamış. Oyuncu kadrosu çok hoş oluşturulmuş halbuki. Yazık!
Oyuncular: Aaron Eckhart, Jennifer Aniston, Dan Fogler, John Carroll Lynch, Martin Sheen, Judy Greer, Frances Conroy, Joe Anderson, Sasha Alexander – Görüntü Yönetmeni:Eric Alan Edwards – Müzik: Christopher Young – Senaryo: Mike Thompson, Brandon Camp – Yönetmen: Brandon Camp – **
Bir Türk Klasiği: Aaaah Güzel İstanbul
Biz, batı ile doğu arasında sıkışmış bir memleketin çocukları olarak kendi kültürümüzden utanırız. Bizim kitaplarımız okunmaz, filmlerimiz seyredilmez, şarkılarımız dinlenmez. Çünkü alelade yapıtlardır bunlar. Batıdaki örneklerinin yanında ne ki! Ne suretle bir Hemingway gibi yazmaya, bir Kubrick gibi film çekmeye, hele bir Elvis olmaya özeniriz. Bizimkisi alaturka işlerdir, halka alafranga yapıtlar öğretilmelidir. Yani halkımızın zevkleri batılılaşmalı, bayağılıktan kurtarılmalıdır.
Son 2 cümleyi eski bir Türk filminden aldım. Gerçi Türk filmi olduğu belki burun kıvırırsınız. İzlenir mi, dersiniz. Hele eskiyse ve siyah-beyazsa. Tipik Yeşilçam melodramı zannedersiniz.
Ama ben bu yazıda o eski Türk filmini anlatmaya çalışacağım. Yani film deyince sadece aklınıza Hollywood filmi geliyorsa, bağımsız filmi Sundance bazlı seyredenlerdenseniz yazının geri kalanını okumayın, zamanınıza yazık olur.
Daha fazlasını oku…
Günümüze Ait Bir Trajedi
Trajedi, Antik Yunan’dan beri sergilenen bir tür. Sahne sanatlarıyla uğraşanların seyirciye bazı duygular vermek için yaratılan bir sahne sanatı. Kimilerine göreyse, izleyiciye keyif vermek insan acısına dayalı bir sanat biçimi.
İnsanoğlu yüzyıldır, bu türle coştu, ağladı, güldü, hüzünlendi. Ama nedense hiç bıkmadı. Çünkü hayat da bir trajediydi. İnsanların sahneye koyduğu bir oyun! Tabii izleyicisi kimdir, onu bilemem. Ama bir şekilde oynanmaya devam ediyor ve ondan alınan kesitler izlenmeye de devam ediyor.
Ben de size 6 karakterli bir trajedi anlatacağım:
Önce karakterleri tanıyalım: popüler bir yönetmen, onun menajeri, menajerin oğlu, ünlü bir işadamı, işadamının metresi ve işadamının oğlu.
Yönetmen yeni filmi için oyuncu arıyordur. İşadamının metresi oyuncu olma hevesinden yönetmenin kapısını çalar. Kadına vurulan yönetmen başrolü ona verir. İşadamı bunu önce onaylamasa da, sonradan filme yapımcı olarak kontrolü sağlar. Şart olaraksa oğlunun filmin yapım belgeselini çekmesini ister. Yönetmenin menajeri de hem yönetmeni sevdiğinden hem de filme yapılan bu sağlıksız destekten ötürü hoşnutsuzdur. Ama sağlık problemleri olan oğlu asıl derdini oluşturduğundan ses etmiyordur.
Trajik olaylar zinciri, yönetmenle başrol oyuncusunun birbirine âşık olmasıyla başlar. İşadamı, her gün kaydını takip ettiği belgeselden durumu anlar. Metresine baskı uygulasa da ona sırılsıklam aşık olduğundan filme bir şey yapamaz. Ama evdeki kavgalar bardağı taşırır, filmin kurgusu tamamlanmadan yönetmenle kadın, bir sahil kasabasına kaçar. Deliye dönen işadamı berbat bir kurguyla filmi gösterime sokup yönetmenin kariyerini sonlandırır. Bu zalim müdahaleye menajer de ses çıkaramaz, çünkü hem sevdiği adam çekip gitmiştir hem de işadamı oğlunu tedavi ettirmektedir.
Ama yönetmenin kariyerini sonlandıracak asıl olay bir kazayla olacaktır….
Trajedinin sonunu yazmıyorum çünkü bu blogta hiçbir şekilde spoiler (yerine uygun Türkçe kelime bulamadım) vermemeye çalışıyorum. Merak edenler en sevdiğim yönetmenlerden olan Pedro Almodovar’ın yeni filmi Los Abrazos Rotos (Broken Embraces)’ı izleyebilir.
Bu yazıda biraz ikili oynadığımın farkındayım ama Almodovar’ın usta olduğu hikaye anlatma sanatının yeni bir örneği olan bu eserin hikayesini öne çıkarmak istedim. Almodovar (pek sevmediğim bir benzetme olacak ama) bir örümcek misali ince ince örmüş senaryosunu. Bunu araya yerleştirdiği ufak ama sağlam detaylarla da perçinleştirmiş (Fotoğrafın köşesindeki öpüşen çiftin üzerinde yapılan felsefe çok hoştu mesela). Bunlara her filmindeki gibi kusursuz teknik detaylarla birleştirince tadından yine yenmeyen bir film oluşuyor.
Bu demek değil ki Los Abrazos Rotos bir başyapıt. Hable con Ella uzun süre Almodovar’ın zirvesi olarak kalacak galiba. Çünkü Los Abrazos Rotos onun üzerine bir şey koyamıyor. Ama zaten son yıllarda gittikçe azalan melodramların arasında, hele ki çoğu duygu sömürüsünün dibine vururken, nadir başarılı örneklerden biri olmayı başarıyor. Bu yüzden Almodovar’ın her filmi gibi son eseri de izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor.
Oyuncular: Lluis Homar, Penélope Cruz, José Luis Gomez, Blanca Portillo, Tamar Novas, Robén Ochandiano – Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto – Müzik: Alberto Iglesias – Senaryo ve Yönetmen: Pedro Almodovar – ***1/2
Kıyıda İzlenmiş Filmler
Yine bir film birikimi oldu. Uzun zamandır size yazmak istediğim ama gerek vakitsizlikten gerekse tembellikten yazamadığım birkaç film birikti. Çok da kısa geçmeden özetleyelim isterseniz:
Away We Go, haziranda ilk duyduğumda çok şaşırdığım bir proje. Hep büyük starlı ve nispeten büyük bütçeli filmler çeken Sam Mendes’in bağımsız çektiği bir drama. Aslında romantik-komedi denmesi gerek ama ben bu türden çok farklı buldum kendilerini. İlk çocuklarını bekleyen evlenmemiş bir çift, hayatlarına hep destek olmuş oğlanın anne-babasının aniden Avrupa’ya taşınacağını duyduklarında şok oluyorlar. Ama bu, başka bir kararı tetikliyor: Ülkedeki yakınlarını ziyaret ederek yerleşmek için kent seçmek. Böylece birbirinden ilginç akraba/arkadaşlarını teker teker görürken o kentlerin yaşanabilirliğini de sınıyorlar. Aslında çiftin yaptığı, hayatlarını anlamlandırmak ibaret. Ne olacaklarına, nasıl devam edeceklerine karar vermek. Bu yüzden de kendime çok yakın bulduğum ve beğendiğim bir film oldu. Sanki dışarıdan gösterişsiz gözüken ama yakından bakıldığında parıldayan bir mücevher.
Daha fazlasını oku…
Sinemasal Bir İstanbul Günü
Sabah 9 buçuk civarında uyandım. Baktım, etrafta ses filan yok, yani ev sahiplerim uyuyorlar. Kapıdan süzülerek kendimi dışarı attım. Apartmandan adımımı attım, ara sokak olmasına rağmen canlı bir İstanbul havası seziliyordu. Metroya doğru yürürken bir fırından simit kaptım, daha sıcak. Elimde simit, yolun keyfini çıkararak Taksim’e geldim. Saat sabahın ilk saatleri olduğundan İstiklal, en boş saatlerini yaşıyordu.
Bir Pandora’ya uğradım, ayıp olmasın misali. Sight&Sound’un son sayısına göz attım. Pek okunacak yazı bulamadım. Alsaydım belki Fish Tank’in hacimli yazısını okurdum. Doğruca D&R’a yollandım çünkü aradıklarım esas ordaydı, farkındaydım. Girer girmez (Bursa’da bulunmayan) dergilerime baktım, ikisi de hazır bir halde beni bekliyordu. Ama önce bir DVD katına göz attım, almamın güzel olacağı birkaç DVD çıkmış. Bir dahaki sefere deyip erteledim DVD alışverişini. Sonra girişte Empire (İngiltere baskısı) ve Bant’ımı aldım ve çıktım.
Daha fazlasını oku…
Das Weisse Band
Üniversitedeki tarih hocam Eminalp Malkoç, iki dünya savaşı arasında Avrupa’daki politik durumu anlatırken Almanya’yı haylaz bir çocuğa benzetmişti. Daha doğrusu, İngiltere ve Fransa’nın Almanya’yı haylaz bir çocuk gibi gördüklerini söylemişti. Ailenin haylaz çocuğu bazen dozu kaçırabilirdi ama her zaman ailenin içinde kalmaya devam edilecekti. Aile cezasını kendi verecekti lakin aile dışında bir farklılık olmayacaktı.
Bu dersten yaklaşık 5 yıl sonra Haneke’nin yeni filmi de aynı sözleri söylemeye başlayınca bir an irkildim. Aklım o ders ile film arasında gidip gelmeye başladı. İşte bu sebeple ki film beni çok etkiledi.
1. Dünya Savaşı’nın arifesinde feodaliteyle yönetilmeye devam eden bir Alman köyü. Herkes huzurlu ve halinde memnun. Herkes görevini kabullenmiş, ses etmeden uygulama çabasında. Ama her sessizlikten sonra bir fırtına gelir. Daha doğrusu bir anda gelmez ama belirtileri görülse bile kâle alınmaz.
İşte bu küçük köyde önceleri pek de kimselerin umursamadığı küçük ama hepsi dikkatlice düşünülmüş suç olayları meydana gelmeye başlıyor. Bir atın ince, gergin bir iple düşürülüp sahibinin sakatlanması misali. Giderek artan bu olaylar köyde huzuru bozmaya başlıyor ama hiçbir şekilde sorumlu veya sorumlular bulunamıyor. Yaklaşan siyasi fırtına öncesi herkes olayları anlamaya başlasa da birbirlerine itiraf edemiyorlar. Çünkü en başta kendilerine açıklayamıyorlar.
Das Weisse Band, bu Alman köyünün üzerinden aslında 20. yüzyıl başındaki Avrupa’nın mikrokosmozunu ortaya koyuyor. Çoğu bazı şeylerden huzursuz olsa da hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Israrla statükonun korunacağını farz ediyorlar. Yaklaşmakta olan değişimi fark etmek istemiyorlar. Hatta daha da ileri gidip, değişimi zapt altına almaya çalışıyorlar. Ama değişim bir kere başladı mı durduramazsınız. Üstelik ona karşı kullanılan şiddet, daha çok geri teper. Değişimin daha sancılı, daha acı verici olmasını sağlar.
İşte Avrupa bu sancılı yollardan çok önceleri geçmiştir. Bunlardan hatalarını öğrenerek yoluna devam etmiş, sağlıklı bir toplumsal yapının temelini atmıştır. İşte 21. yüzyıl Avrupası bu temel üzerinden yükselmektedir. Türkiye’nin her alanda ezilmesinin, her hareket altında kavgaya tutuşmasının nedeni de budur. Çünkü Türkiye bu sancılı yolların hiçbirinden geçmemiştir, daha yeni yeni emeklemeye başlamıştır. İçinde yaşadığımız kaosun sebebi de bundan ibarettir.
Esas konumuza geri dönersek, yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olan ve her filmiyle daha da ustalaşan Michael Haneke, yine olağanüstü bir deneyim yaşatıyor bize. Olağanüstü kelimesi belki klişe kaçıyor lakin türdeşlerinden fersah fersah farklı bu yapıta başka bir sıfat bulamıyorum.
Her Haneke filminde olduğu gibi diken üstünde izlenilen eser; incelikli senaryosu, abartısız oyunculukları ve gönüllerde huzur verici ama kasvetli bir duygu bırakan siyah-beyaz görüntü çalışmasıyla bambaşka bir dünya sunuyor bize. Aldığı Altın Palmiye’yi bu kadar hak eden bir filmi nicedir izlememiştim. İleride adı 2009 ile anılacak birkaç filmden belki de birincisi!
Oyuncular: Michael Kranz, Christian Friedel, Leonie Benesch, Marisa Growaldt, Ulrich Tukur, Susanne Lothar, Mercedes Jadea Diaz, Josef Bierbichler – Görüntü Yönetmeni: Christian Berger – Senaryo ve Yönetmen: Michael Haneke – ****1/2
Uzak İhtimal
Bu yıl bir maşallahlık durumu var sinemamızda. 70’i aşkın filmin gösterime gireceği konuşuluyor. Bunu doğrularcasına son 1 aydır her hafta 2-3 Türk filmi gösterime giriyor. Tabloya bu 3 cümleden baktığımızda hava hoş da, bundan sonrası hiç hoş değil. Çünkü film sayısı artmasına rağmen seyirci aynı seyirci. 3-5 yıl önce sinemayı dolduran insanla bugünkü kitle aynı! Daha teknik bir tabirle talep aynı ama arz çok artıyor. Hal böyleyken çoğu film batıyor. Sadece adını duyuyoruz bazılarının.
Yukarıda değindiğim durumu tek ben görmüyorum tabii. Geçen ay, Sinema ve Altyazı dergileri sezonun Türk filmlerini içeren dosyalarla çıktılar. İkisinin de yorumu aynıydı: “Bu kadar film yapılıyor, iyi hoş da kaçı maliyetini kurtaracak?”
Bu vahim tablonun içinde şunu da gördüm ki bu kadar filmin arasında beni heyecanlandıran film sayısı o kadar az ki! Kendimi övmek için yazmıyorum ama film oldu mu sinemaya düzenli giden 100.000 kişilik kesimin arasındayım. Ama bu bombardımanda, bazıları izlenilmeyecek kadar berbat, kimi tür klişelerinde boğuluyor, kimi de yanlış zamanda gösteriliyor. Mesela bayram haftası yanılmıyorsam 6 Türk filmi vizyona çıktı ve hepsi birbirini baltaladı. Aynı şekilde kendimi örnek vereyim: Geçen hafta Karanlıktakiler’e, bu hafta da Uzak İhtimal’e gittim ama bu arada gösterimde olan 11’e 10 Kala’yı es geçmek zorunda kaldım.
Neyse, bu karamsar tabloyu kenara bırakıp esas konumuza geçelim: Uzak İhtimal. Oradan buradan az çok okumuşsunuzdur, Uzak İhtimal son 6 ayda bir sürü ödülle döndü katıldığı festivallerden. Hepsi de önemli ödüllerdi bunların. Tüm bunlardan sonra da 2 gün önce vizyona girdi. Türk seyircisi de festivaller gibi düşünürse bahtı açık olur filmin. Temennimiz de odur zaten.
Filmi tek cümleyle özetleyebiliriz aslında: Bir müezzin bir rahibe adayına duyduğu aşk. Çoğu yerde rahibe adayının da müezzine aşık olduğunu okuyabilirsiniz lakin ben buna dair bir emare göremedim.
Konu basit görünüyor, değil mi? Zaten film de gücünü basitliğinden yada film söz konusu olunca herkesin kullandığı kelimeyle sadeliğinden alıyor. Bin bir yolla anlatılabilecek bu hikaye o kadar basit anlatılıyor ki bambaşka bir siluete dönüşüveriyor. Minimum diyalog, maksimum duyguyla kendine has bir sinema dili tutturuyor.
Böyle çekilmiş bir filmde iki unsur öne çıkıyor mecburen. Birincisi senaryo: Bir cümle üzerinden giden filmi 90 dakika izleyecek seyirciyi kaybetmemek istiyorsanız ya atraksiyonlu bir yönetim sergileyeceksiniz ki film bunu asla tercih etmiyor ya da yan öykülerle besleyeceksiniz. Senaristler de yan öyküleri seçmiş, 3-4 yan öyküyle tempoyu düşürmemeye çalışmışlar ve başarmışlar da. Lakin kişisel eleştirim şudur ki yan öyküler bütünle pek uyuşamamış. Zaten uyuşsa harikulade bir film çıkardı. Mesela esnaf Yakup karakteri beni pek inandıramadı. Keza polis baskını ve sonrası da. Tempoyu ayakta tutan hamleler bunlar ama bunun ötesinde bir işlev göremiyor. Bilhassa hapishaneyle sonuçlanan tarihi eser kaçakçılığının ana konuyla hiçbir ilgisi yok.
İkincisi de oyuncular ki bu konuda denecek pek bir şey yok. Filmin kendisi gibi olabildiğince sade (doğal) iki performans izliyoruz. Son derece de yakışıyorlar filmin diline. Ayrı bir parantez de açarsak, Görkem Yeltan gittikçe sağlam bir bağımsız sinema yıldızına dönüşüyor. Zevkle izliyoruz kendisini.
Toplarlarsak, her yerde karşılaşamayacağınız kadar sade bir film perdede. Sırf bu yüzden bile izlenebilir. Ayrıca dini ve aşki ikilemler üzerinde kafa yormak da cabası.
Oyuncular: Nadir Sarıbacak, Görkem Yeltan, Ersan Ünsal – Görüntü Yönetmeni: Refik Çakar – Müzik: Rahman Altın – Senaryo: Tarık Tufan, Görkem Yeltan, Bektaş Topaloğlu – Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun – ***1/2
Karanlıktakiler: Olmamış Bir Deney
Belki size garip bir ifade gibi gelebilir lakin şu an Türkiye’de hangi yönetmenin yerinde olmak istersin deseler, hiç çekinmeden “Çağan Irmak!” derim. Yaptığı işler gıpta ediyorum resmen. Hiç kendini tekrar etmiyor bir kere. Belki her türü layığıyla yerine getiremiyor belki ama hiç olmazsa çabalıyor. Farklı işlerin peşinde koşuyor. Bir iş tuttu deyip de gereksiz kopyalar üretmiyor ki hemen hemen tüm Türk yönetmenler bu hastalıktan muzdarip.
Şimdi ben bu yönetmenin her filmine gözü kapalı giderim, ister iyi olsun ister kötü, hiç parama acımam. Irmak’ın yeni filmi ne yazık ki ikinci şıka giriyor yani kötü bir film. Psikolojik drama yapmaya çalışmış Irmak ama tutturamamış ölçüyü. Birkaç yerden ciddi sapmalar var filmde.
İlk olarak, konuyu çok sıradan almış. Merak duygusu hiçbir şekilde uyanmıyor insanda. Öylesine izliyorsunuz, amacı ne diye filmin. Elbet sonunda birkaç kelam ediyor Irmak ama o kelamları merak etmeniz gerektiğini bile çözemiyorsunuz film boyunca. Hal böyleyken sıra büyük sırra geldiğinde gereksiz bir şeyi öğrenmiş gibi oluyorsunuz.
İkincisi, senaryoda ciddi boşluklar görülüyor. Benim Irmak’tan hiç beklemediğim bir hata lakin çok bariz. Mesela başlı başına filmin esas karakteri olan Egemen’in hiçbir altyapısı yok. Nerede okudu, neden arkadaşı yoktur, hiçbir cevabı yok filmde. Yapayalnız sap gibi biri ama 40’ına dayanmış, öylesine geziniyor etrafta. Teyze ve Umay tipleri ayrı mesele. Hikayede ciddi yeri olan bu iki kişi öylesine varlar gibi. Yani Egemen, Umay’a değil de bir masaya aşık olsa, hiç yadırgamayacağız.
Oyunculuklar fena değil ama karakterler boş olunca onlar da bazen bocalıyorlar, belli yani. Meral Çetinkaya daha iyi bir senaryoya layıktı bence. Rıza Akın aralarda yine parlıyor tabii.
Vesselam diyeceğim o ki Irmak sırf Çetinkaya’ya yakın çekim yapabilmek için film yapmış. İyi de 2-3 plan için tüm filmi boşlamak saçma oluyor! Günaydın İstanbul Kardeş ile Mustafa Hakkında Herşey’in garip bir bileşimi olan Karanlıktakiler, söz konusu iki filmin çok gerisinde kalıyor ve başarısız bir deney haline dönüşüyor.
Oyuncular: Erdem Akakçe, Meral Çetinkaya, Derya Alabora, Rıza Akın, Şebnem Dilligil – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki – Senaryo ve Yönetmen: Çağan Irmak – **
Şefin Tavsiyesi: Thursday
3 hafta önce filandı galiba. Ofiste çalışıyorum, sanırsam proje üzerine şefle konuşuyorum konu bir anda sinemaya döndü (farklı bir şekilde de cereyan etmiş olabilir, hafızam muğlâk), şefim bana Thursday’i önerdi. Daha önce duymamışım ki pek hayra alamet değildir şahsım adına. Imdb’den baktık, Mickey Rourke, Aaron Eckhart, Thomas Jane filan oynuyor. Tür aksiyon. Seyrederim, dedim.
Bugün izleyeyim dedim. Pazar akşamı çünkü ve çok ağır takılmamam gerekiyor. Artık yaşlandık, günde bir ciddi film yetiyor artık. Günlük hakkımı da 31’ yapımı Frankenstein’la doldurmuşum zaten.
Filmi eğlenceli bir kara komedi olarak tanımlayabiliriz. 80’lerin sonlarında sayısı gittikçe artan bir türdür kendileri, 90’larda altın çağını yaşamıştır. Tarantino ile güzel bir zirve yapmıştır, Altın Palmiye bile almıştır bu tür. 2000’lerle beraber dozu abartıya kaçan şiddet ve hız oranıyla beraber pek rağbet görmez olmuştur. Yanlış hatırlamıyorsam, son örneklerinden biri Shane Black’in Kiss Kiss, Bang Bang’i olmuştur. Zaten bir türe en fazla 15 yıl ömür biçen Hollywood sineması adına makul bir süredir.
Film, eski bir uyuşturucu satıcısının, işten ayrılıp temize çıkmasından 5 yıl sonra başına gelen cehennemvari bir günü anlatıyor. Bol şiddet, bol gevezelik, salak hareketler mevcut. Tabii akla hemen Tarantino geliyor ki ciddi anlamda bu türün başyapıtları onun elinden çıkmadır. Yönetmen Skip Woods neyi amaçlamış tam emin değilim ama film, haddinden fazla Tarantino koktu bana. Ha eğlenceli, yer yer komik ama son kertede inandırıcılıktan uzak. Çünkü Woods zeki dolu hamlelere gelince sıradanlaşmaktan kurtulamıyor. Mesela Bob Marley çakması herifin, adamımızı vuracakken bir telefonla raggae yapmaya kalkışması oldukça bayağı bir senaryo hamlesi. Hele bundan çok daha zeki filmleri izledikten sonra hiç çekici gelmiyor.
Bu arada Woods’un filmografisi çok sakin. Bu film dışında yönetmenlik yapmamış lakin çekilmiş 4 senaryosu var: Swordfish (ilk izlediğimde çok sevmiştim, tabii o zamanlar toyduk; şu an aklımda sadece iki sahnesi mevcut: Halle Berry’nin göğüsleri ve Matrixvari bir patlama sahnesi), Hitman, X Men Origins: Wolverine (o da hoş bir eğlencelikti) ve 2010’da izleyeceğimiz The A-Team (gaza gelip belki giderim). Ezcümle, çok üst düzey işler yapmamış.
Her şeye rağmen bir Pazar akşamı için gayet iyiydi. Aaron Eckhart’ı böyle tiplerde izlemeyi seviyorum. Kız da fena değildi. Daha ne olsun! Teşekkürler şef! (Sana Lock, Stock and Two Smoking Barrels’ı öneriyorum, bir de bunu izle ve zeki kara komedi nasıl yapılır gör. Gerçekten aşık olacaksın!)
Belgeselin Önlenemez Yükselişi: Brüno, The Hurt Locker ve District 9
Sinema tıkandı, yaratıcılığını yitirdi filan deniyor son yıllarda. Kanıt olarak da gittikçe çoğalan yeniden çevrimler, devam filmleri, uyarlamalar gösteriliyor. Evet, belki bu açıdan doğru gibi gözüküyor. Lakin sonuçta bir sanattan bahsettiğimizi unutmamalıyız. Ne olursa olsun özgün fikirler ve eserler üretilmeye devam edilecektir. Azalsa da örneklerini görebiliyoruz nitekim. Belki bir akım oluşturacak kadar belirli kurallara dahil değiller lakin birbirine benzer oluşumlar da üretiliyor.
21. yüzyıl insanlara yeni alışkanlıklarla beraber geldi. Mesela belgesel izleme oranının artışı. Herkesin eline düşen kameralar, cep telefonları ile çekim oranının artışı bir yana insanlığın realiteye duyduğu açlığın artışı da aşikâr. Neredeyse yalandan oluşan bir dünyada yaşayan insanoğlu, normalde göremediğini ekranda görmeyi istiyor nedense. Son 10 yıldır gişe rekorları kıran ve popülerleşen kimi belgeseller bunun açık kanıtı. Aklıma ilk gelen Fahrenheit 9/11 mesela. Türkiye’de bile Mustafa gibi sansasyon yaratan belgeseller gişe rekorlarını zorluyor.
Tabii bir de bunun kurmaca sinemaya etkisi mevcut. Artık büyük stüdyo filmlerinde bile elde sallanan kameralara alışmış durumdayız. Çünkü filmlere gerçekçilik hissi vererek seyircilerin daha fazla heyecanlanması amaçlanıyor. Kimi filmler de direkt belgesel tekniğini ödünç alıyor. Tabii bunu çeşitli türlere adapte ediyorlar. Mesela ilk önceleri şaka gibi gelen The Blair Witch Project bugün bu konuda bir milat oluşturmuş durumda. Sanki bir korku kültü üzerine çekilen bir belgeselmişçesine pazarlanan film, hala sinema tarihinde yüzdesel oranda en çok kara geçen film ünvanına sahip.
Sacha Baron Cohen belgeselvari komedi alanında kendi tarzını oturttu mesela. Borat başlı başına bir başarıydı. Çoğu kişi filmi yanlış anlasa da Cohen, harika bir komedi stili yaratmıştı. Son filmi Brüno ile de moda ve magazin toplumunu çok ince taşlıyor. Bunun yanında Amerikan halkının ne kadar tutucu ve bağnaz olduğunu açıkça gösteriyor.
Diğer yandan aksiyona bile belgeseli yediriyorlar artık. Türkiye’de ne zaman gösterime gireceğini bilmediğim The Hurt Locker belgesel havasına sahip bir savaş filmi mesela. Irak’ta çalışan bomba imha uzmanlarının hayatlarını belgeseli aratmayacak sadelikte ve dinginlikte anlatıyor. Ana cümlesi olan “Savaş bir uyuşturucudur, bir kere girdin mi hep canın çeker.”i bu format yoluyla o kadar mükemmeliyete yakın bir halde aktarıyor ki savaş filmlerine yeni bir soluk getiriyor. Bu filmi kışın ödül törenlerinde duyarsanız şaşırmayın derim.
Aynı şekilde District 9 ise tüm formatını belgesele dayayarak bilim kurgu türünde bir ilki yaşatıyor bize. Film, baştan sona kadar filmdeki karakterlerin ve onların yakınlarının röportajlarından oluşuyor. Aralarda da televizyon, güvenlik kamerası görüntüleri ile olaya vakıf oluyoruz. Johannessburg’a inen bir uzay gemisinden boşalan karidese benzeyen uzaylıların hayatlarını izliyoruz. Güney Afrika Hükümeti’nce bir varoş mahallesi tesis edilen uzaylı komününün başka bir bölgeye taşınmak istenmesi sonucu çıkan olaylarla başlıyor belgesel (yani film). Evlere baskın sırasında bir hükümet görevlisinin bir sıvıya maruz kalması sonucu yarı uzaylılaşması ve bunun getirdiği olaylar dizisi belgeselin ana konusunu oluşturuyor.
District 9, bu format sayesinde hem tempoyu her zaman yüksek tutarken hem de ırkçılık, varoş kültürü, varoşların sorunları ve hükümetin bunlara bakış açısı gibi oldukça gerçek konuları masaya yatırıyor. Ayrıca bilgisayar oyunlarında gördüğümüz sahnelerle (Half-Life 2 ile Quake’e ciddi atıflar bulunuyor) farklı bir boyuta da giriyor. Apayrı bir yazı oluşturacak kadar birçok konuya atfını belgesel yapısı sayesinde yumuşatıp kolayca sindirilmesini sağlıyor.
İlerleyen yıllarda kim bilir hangi türleri belgesel formatına harmanlanmış olarak izleyeceğiz. Persepolis ve Vals im Bashir ile animasyonun da belgesele hizmet verdiğini düşünürsek oldukça farklı filmlerin bizleri beklediğini rahatlıkla iddia edebiliriz.
Son Yorumlar