Arşiv

Archive for the ‘aşk filmi’ Category

İdeal Bir Sevgili Neden Olamaz: Ruby Sparks

Ekim 21, 2012 Yorum bırakın

Hayat gerçekten çok garip. Bu cümleyi yaklaşık 10 aydır devamlı kendime söylüyorum. Çünkü hayat devamlı, size aklınıza gelmeyecek şeyleri sunmaya devam ediyor. Siz ne kadar plan yaparsanız yapın, o sizi şaşırtmaya devam ediyor. Bu akşam, bunun hakkında bir arkadaşımla konuşuyorduk hatta ve dedim ki “Hayatta neyi düşlemediysem o oldu!” Mesela ben hiç makine mühendisi olmayı düşlememiştim ama şimdi oldukça tipik bir makine mühendisiyim. En basit yada, metafiziğe inansam da, en soyut şeyi bile realize etmeye çalışan ve arkasında bir mantık aramaya çalışan bir insanım.

Son birkaç aydır da ilişkiler hakkında çok düşünüyorum. “İdeal bir sevgili nasıl olmalı, ideal bir ilişki nasıldır?” falan filan. Biliyorum saçma ama herkes düşünmüştür mutlaka. Saçmalığı şurada: Hem böyle soyut ve hayatın içinde bir şeyi idalize edemezsin, hatta idealize etmeye çalışamazsın bile; hem de ilişki tanımı gayet subjektiftir, yani kişiden kişiye değişir. Bu gece arkadaşım gidince bir film izlemeye başladım, adı Ruby Sparks ve film, bir erkeğin idealindeki kadını ve bu kadının neden gerçek olamayacağını anlatıyor. Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Sinema Sinema

Eylül 2, 2012 4 yorum

The Intouchables [Olivier Nakache & Eric Toledano – 2011]

Gerçek hayattan uyarlanan bir engelli filmi daha. Bu sefer Fransa’dan geliyor. Geçen yıl Fransa’nın en fazla izlenen yapımı olmuş film, sımsıcak bir dostluk hikayesi. Yamaç paraşüdü yaparken boyundan aşağısı felç kalan varlıklı Pierre, yanına hizmetli/asistan ararken hapisten yeni çıkmış, Afrikalı ve sonuna kadar dobra Driss’e denk geliyor. Bu iş ilişkisi, sıra dışı bir arkadaşlığa dönüşürken iki tarafın da hayatını değiştiriyor.

Filmin farkı ve esas önemi, ajitasyona hiç başvurmaması ve üstüne Driss’in Pierre’e bir insan olarak yaklaşmasını tüm samimiyetiyle verebilmesi. Driss’in kaba ama dobra yapısı, Pierre’in ince ve klas yapısıyla hem çelişiyor hem de birbirini tamamlıyor. Pierre, kendisine asla acımayan, üstüne onu zorlayan ve hatta aksiyona teşvik eden Driss ile yeni bir döneme giriyor hayatında. İkiliyi oynayan François Cluzet ve Omar Sy’ın güçlü performansları da filmin etkisini arttırıyor. Son olarak Hollywood’un filmi Amerika’ya uyarlamak üzere olduğunu ekleyelim. İyi ve etkili bir dram.
Daha fazlasını oku…

Ayrılık Sonrası İzlenecek Filmler

Temmuz 25, 2012 Yorum bırakın

Devir internet devri. Herkesin takip ettiği sürüyle site var. Bu siteler de kafalarına göre bir sürü liste yayınlıyor. ‘En İyi Soygun Filmleri’, ‘İstanbul’u En İyi Kullanan Filmler’, vs. Bazıları gerçekten çok bilgilendirici oluyor, mesela 2 yıl önce Total Film ‘Sinemayı Değiştiren Filmler’ listesi yayınlamıştı, çok dolu bir içerikle.

Vesselam, benim de aklıma bir liste geldi, daha önce yapan olmuş mudur, hiç araştırmadım. Son 1.5 aylık kişisel deneyimime de dayanarak, bir liste yapayım dedim. Belli bir sıralama yapmadım, mutlaka bu listede olmayıp bilmediğim/hatırlamadığım filmler de vardır. Onları da yorum niyetine siz eklersiniz artık.
Daha fazlasını oku…

Medianeras [2011 – Gustavo Taretto]

Temmuz 5, 2012 1 yorum

Bu akşam, kafamda oluşmaya başlayan bir yazı için bir film izlemeye başladım ve çok severek bitirdim. Adı Medianeras. İngilizce adı (aratırsanız diye yazıyorum) Sidewalls. 2011 yapımı bir Arjantin filmi. Normalde Arjantin Sineması’nı pek takip etmem ya, geçen hafta bakınız.com’u gezerken ilgimi çekmişti.

Film, şehir hayatının içine hapsolmuş bir erkek ve bir kadının bir yılını anlatıyor. Birer apartman arayla oturan bu birbirinden habersiz iki karakter, gayet zıt ama arada birbirine temas eden hayatlara sahipler. Kadın olan, Mariana; mimar, para için vitrin tasarımı yapıyor, 4 yıllık bir ilişkisinden yeni ayrılmış, eski evine dönmenin bunalımını yaşıyor. Erkek olan, Martin; web tasarımcısı, tüm günü evde geçiyor, eski sevgilisinden kalan bir köpekle yaşıyor, gayet asosyal ve günübirlik ilişkilerle vakit harcıyor. Daha fazlasını oku…

Eski Yazılar – 1 : Before Sunrise & Before Sunset

Mayıs 23, 2012 1 yorum

Ben yazı yazmaya sadece bu blogla başlamadım. Ondan çok önce de kendi kendime karalıyordum. Yavaş yavaş o yazıları da burada yayınlayacağım. İmla hataları hariç düzeltmeden, olduğu gibi. Bakın, eskiden nasıl düşünüyormuşum, nasıl hatalar yapıyormuşum. Aşağıdaki yazıyı 2005 şubatında İzmir’de yazmıştım. Buyrun efendim:

BİR ADAM, BİR KADIN VE SINIRLAR

             Nasıl başlayalım? Şimdi işin öncesinden başlarsak yazmaya sayfaya yetmez. Çünkü işin başlangıcı insanoğlunun başlangıcıyla başlıyor. Yani işin öncesini atlayalım. Biz direkt konuya girelim. Aslında anlatmak istediğim konu oldukça basit. Çoğu dilde üç-dört harfle ifade edilebiliyor fakat tanımına sayfalar yetmiyor. Çünkü kimse daha onu tam olarak tanımlamayı başaramadı. Uğruna seferler düzenlendi, destanlar yazılıp hayatlar feda edildi. Ama sonuçta kimse tam olarak tanımlayamadı. Biraz da bu olayın bireyselliğiyle ilgili. Sonuçta herkes onu kendine göre yaşıyor. İki kişi arasında yaşanıp giden bu olay, çoğu zaman sanat eserlerine konu oluyor. Bir şarkıda ya da resimde o duyguların yansımalarını görebiliyoruz. Hatta bazen bu yansımalar o duyguyu salt kelimelerden daha iyi ifade edebiliyor. Ben de bu duyguyu sinema üzerinden anlatmaya çalışacağım. Bunu için birbirinin devamı olan iki film seçtim. Gelin bu iki filmi analiz ederek aşkı tanımla(yama)maya çalışalım.

İlk filmimiz 1995 yapımı Before Sunrise/Gün Doğmadan. Film, Avrupa’yı trenle dolaşan iki üniversite öğrencisinin bir gününü anlatıyor. Erkek olanı Amerikalı. Aslında Madrid’e kız arkadaşını ziyarete gelmiş ama kız arkadaşının değiştiğini görünce birkaç gün içinde ayrılmış. En ucuz uçağın Viyana’dan olduğunu öğrenince de hem zamanı olduğu için hem de biraz gezmek için Avrupa’yı gezmeye karar veriyor. Filmin başladığı günün ertesi günü uçağı kalkacak. Kız olanı ise Fransız. Sırf eğlence olsun diye Avrupa’yı gezmeye çıkmış fakat şimdi dönüş yolunda. Hatta ertesi gün bir arkadaşına Paris’te yemek sözü var. İşte bu birbirlerinden farklı iki genç trende buluşuveriyor. Yan koltuğunda oturan bir çiftin kavgası yüzünden kız kalkıp oğlanın çaprazına oturuyor. Gelen tartışma sesleri yüzünden konuşmaya başlıyorlar. Biraz sonra seslerden iyice rahatsız olup yemekli kompartımana geçiyorlar. Bir yandan bir şeyler atıştırıp bir yandan birbirlerine sorular soruyorlar. İkisinin de birbirlerinden hoşlandığı belli ama birbirlerine belli etmemeye çalışıyorlar. Derken tren Viyana’da duruyor. Oğlan “Benle gelsene, gezeriz.” diyor. Kız ufacık bir tereddütten sonra sırt çantasını kapıp trenden iniyor ve ikilinin Viyana turu başlıyor. Kah yürüyerek kah oturarak Viyana’yı turluyorlar. Arada dönme dolaba biniyorlar, bir bardan şarap dilenip ertesinde bir dilenciye şiir yazdırıyorlar. Kısacası ertesi gün, gün doğana kadar dilediklerini yapıp eğleniyorlar. Bütün bunları yaparken gün doğunca ayrılacaklarını biliyorlar. Hatta kızın tavsiyesi üzerine bütün klasik ilişkilere inat gerçekçi olmalarını ve o gecenin onların ilk ve son geceleri olduğunu kabullenip bir daha buluşmamaya karar veriyorlar. Sonuçta doğal olarak gün doğuyor. Oğlan kızı trene bindirmek için perona geliyorlar. Son kere öpüşürlerken sözlerini unutup 6 ay sonra aynı peronda buluşmaya karar veriyorlar ve ayrılıyorlar.
Daha fazlasını oku…

Notting Hill

Şubat 7, 2012 1 yorum

Herkesin başucu nesneleri vardır. Kiminin kitaptır, kiminin dergi. Tahmin edebileceğiniz üzere benimkiler film ve iki tane: When Harry Met Sally… ve Notting Hill. Ne zaman çok üzülsem veya çok sevinsem mutlaka ikisinden birini  seyrederim. Bugün de çok sevindirici bir haber aldım. Kapıdan girerken de dedim ki “Evet, bugün Notting Hill gecesi!”

1999 yapımı bu film, oldukça ana akımdan seyreden bir romantik-komedi. Tüm klişeleri başarıyla uyguladığı gibi, türün tüm trüklerine de sahip. Ama olay, bunları nasıl kullandığında yatıyor. Hakkını vermek lazım, senarist Richard Curtis çok iyi bir senarist olmasının yanında türü de çok iyi biliyor. Kendi yazdığı 1994 yapımı Four Weddings and a Funeral, zaten İngiliz romantik-komedilerini başlatan film, kendi çapında da çok iyidir. Ama Notting Hill‘in bambaşka bir çekiciliği var.
Daha fazlasını oku…

Chasing Amy

Ocak 31, 2012 1 yorum

Kevin Smith’in üçüncü ve şimdiye kadarki en iyi filmi olan Chasing Amy‘de Smith’in bizzat kendisinin oynadığı Silent Bob ilk defa ağzını açar ve sinema tarihindeki en acıklı hikayelerden birini anlatır:

” Bundan 3-4 yıl önce Amy diye bir kızla beraberdim. Büyük aşktı. Ayrılmaz ikiliydik. Aradan dört ay geçti. Salaklığım tuttu, eski erkek arkadaşını sordum ki oldukça salak bir hamledir. Öğrenmemek gerektiğini gayet bilsen de öğrenmek de zorundasındır, salakçadır vesselam. Neyse, anlatmaya başladı. Nasıl aşık olduklarını,  nasıl birkaç yıl devam ettiğini, nasıl evde yaşadıklarını, annesinin beni nasıl daha çok sevdiğini, filan falan. Ben iyiydim ki bombayı patlattı. Bomba da şuydu: Öyle gözüküyor ki birkaç sefer, erkek arkadaşı yatağa birilerini getirmiş. Üçlü yani. Ben patladım. Yani ben böyle şeylere alışkın değilim. Gayet Katolik yetiştirildim. Diğer deyişle, oldukça garipsedim, tamam mı? Ve ona gürlemeye başladım: Çünkü hislerimle nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum, en iyisinin ona ‘sürtük’ demek olduğunu düşündüm ve kullanıldığını söyledim. Kan istiyordum, onu incitmek istiyordum. Ben, ‘Sorunun ne, Allah’ın belası?’ şeklindeydim. Ve o devamlı beni sakinleştirmeye çalışırdı, o zaman ve mekanda öyle olduğunu söylerdi, ama bunlardan dolayı özür de dilemeyecekti çünkü yaptığının yanlış olduğunu düşünmüyordu. ‘Gerçekten mi?’ dedim. Tam gözlerinin içine baktım ve bittiğini söyledim. Yürüdüm gittim. Ama hataydı. Ondan iğrenmiştim, korkmuştum. O an, kendimi küçük hissetmiştim, deneyimsiz hissetmiştim, ona hiçbir zaman yetemeyecektim veya onun gibi bir şeyler, anlıyor musun beni? Ama anlamadığım şey, onun umursamadığıydı. Öyle birini artık aramıyordu. Beni, Bob’u, arıyordu. Ama bunu anladığımda, çok geçti. Hayatına devam etmişti. Tek yapabildiğim, salakça bir onur numarası yapmaktı ki pişmanım. Çünkü o, tekti. Bunu şimdi biliyorum. Ama ben onu ittim. O günden beridir de hep Amy’nin peşindeyim.”

Bu 2 dakikalık monolog, filmin de özeti. Filmdeki olayların ve ne anlatmak istediğinin özeti. Film, adını bu hikayeden alsa da, Bob ile Amy’yi  anlatmıyor tabii; Holden ile Alyssa’nın sıra dışı ilişkilerini anlatır.
Daha fazlasını oku…