Arşiv

Yazar Arşivi

Son Zamanlarda İzlediklerim

Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.

Wall Street: Money Never Sleeps

İlk filmi, bu yılın başlarında izlemiştim, doğusu hoş bir 80’ler dramasıydı. Bir derdi olan ve onun çevresinde filmi kuran bir yapıya sahipti. 20 yıl sonra gelen bu filmin ise hiçbir derdi yok, öylesine çekilmiş.
J’ai Tué Ma Mére (I Killed My Mother)

Bu film, nisandaki film festivalinden beri eleştirmenlerce el üstünde tutuluyor. Çoğunda aynı övgü: “19 yaşında bir insanın bu kadar olgun bir yapıt çekmesi takdire şayan.” Evet, film fena sayılmaz hele yönetmenin yaşına bakarsanız ama bu yönetmenden ileri de daha iyilerini beklemiyorum. Çünkü otobiyografik bir hikayeyi çok da yaratıcı olmayan bir teknikle çekmiş. Elindeki metin, yaşanmış veya yaşanmaya yakın olduğundan düzgün bir senaryo çıkarmış. Bunu da Kar-Wai, Weir, Godard gibi yönetmenlerin üsluplarından karma bir stille anlatmış. Özgün bir unsur bulamadım şahsen. Ama yine de ilk filmle bunu yapması bile çok önemli. Yine de daha iyisini yapmazsa takip edeceğimi düşünmüyorum.
Çoğunluk

Bu bloğu başından beri takip edenler Türkiye’de bireyin ne kadar baskı altında olduğunu aralıklarla yazdığımı hatırlarlar. İşte Çoğunluk, tam da bunu anlatıyor. Bireyin, günümüzde (daha önce de vardı gerçi) ailesinden, arkadaşlarından ve hatta sokaktaki adamdan ne kadar etkilendiğini; bu yüzden kendi kişiliğini bulamamasını, geliştirememesini ve sonunda da mecburen etkilendiği insanlar gibi davranmaya başlamasını anlatıyor. Üstelik bu sürecin sadece bir-iki yönde değil, tüm yönlerde olduğunun altını çiziyor. Aslında bunu bir erkek üzerinden yaparken, onun iletişimde olduğu kadınların da (anne, sevgili, vb.) bu sorunla cebelleştiklerini gösteriyor. Söylediği bu cümlelerden ötürü benim ilgimi çok çektiğini söylemem gerek.
Diğer yönlerden, senaryonun üzerinde daha fazla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Herhangi bir aksiyon yaşanmayan, karakter bazlı böyle filmlerde küçük bir hata bile göze batıyor. Filmin de birkaç boşluğu var. Bunlar ana yapıyı etkilemese de, filmin son yokuşu çıkmasını engelliyor. Teknik açıdan oyunculuk ve müzik ciddi biçimde öne çıkarken, keşke diğer unsurlara da önem verilseymiş dedirttiriyor. Yine de bu eksikler filmin, sezonun en iyileri arasına girmesini engellemiyor. Çünkü hataları bu kadarla kalan zaten çok az film var.
The Town

Ben Affleck’in ikinci yönetmenlik denemesi, onu da Hollywood’un diğer zanaatkar yönetmenlerinin arasına sokuyor. İlk filmden (Gone Baby Gone) sonra düşündüğüm, Affleck’in sanatçı olabileceği teorisi böylece suya düşüyor. Ama Affleck iyi bir zanaatkar olabileceğini bu filmle kanıtlıyor. Malzemesinin istediklerini eksiksiz yapmaya çalışan bir işçi var karşımızda. Affleck, keyifli bir aksiyona (hırsız filmine) imza atıyor. Hatta türün yapıtaşlarının dışında filme, yerinde bir mizah ekleyerek onu farklılaştırmayı da başarıyor.
Loong Boonmee Raleuk Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives)

Bu yılın Altın Palmiye kazanan filmi, geleneksel sinema gramerine alışmış bir seyirci için çok farklı bir deneyim. Hatta çoğuna göre bir işkence. Çünkü yönetmen Apichatpong Weerasethakul, sinemayı bir illüzyon veya eğlence olarak değil, bir sanat olarak görenlerden ve amacı da daha önce yapılmamış bir şekilde sanatını ifa etmek. Tıpkı ister yazar, ister ressam olsun diğer tüm sanatçıların isteyeceği gibi. Bu yüzden de seyircinin isteğini değil, kendi kafasındaki çekmiş ki bir sanat yapıtının özü bu olmalıdır.
Bir şekilde filmin içine girebilen bir kişinin çok keyif alacağını düşüyorum ama bu, çok da kolay değil. Daha önce benzer filmler izlemiş olmanız ve izlerken çeşitli konular üzerine kafa yormanız gerekiyor. Bu da tüketim toplumuna ait bir birey için çok ters.
Şahsen filmden keyif aldım ama tam değil. Günümüz dizilerini, filmlerini de izleyen bir bünyeye sahip olduğumdan bazı yerlerde yetersiz kaldım. Ama filmin, bireyin zamanın gereği yüzünden giderek ruhunu kaybetmesini rüyavari bir şekilde anlatan bu eseri takdir etmemek imkansız.
Scott Pilgrim vs. the World

Bu filmi nice zamandır bekliyordum. Ama başlar başlamaz, Michael Cera’nın artık beni ittiğini anladım ve filme tam anlamıyla bağlanamadım. Bu da keyif almamı engelledi. Aslında burada Cera liseliyi oynamıyor. Ama görünüşü yine liseli kıvamında ve bu, karakterle örtüşmüyor yada ben örtüştüremedim. Önüne gelen kızı kendine aşık edecek, onu bunu dövecek tip yok Cera’da.
Film, 90’lardaki atari oyunları tarzında yapılmış. Sırf bu açıdan ilgiyi hak ettiği kesin. Görseller, efektler, sesler sizi 90’lardaki atari salonlarına götürüyor. En az o oyunlar kadar da eğlenceli. Kan görmeden adam dövülüyor, fırlatılıyor, daha neler neler. Bunların ortasında bir aşk trafiği. O ona, öbürü buna aşık. Kafa yormadan izlemek için çok yerinde.
The Social Network

Okuduğum eleştirilerden biri, Rashomon misali demiş film hakkında. Çok doğru bir tespit. Ama bir tarafı eksik. İzleyenler bilir, Rashomon’da aynı hikaye, hikayedeki üç kişinin de bakış açısından anlatılır. The Social Network‘te bunlardan biri eksik. Film, ikizlerin ve Eduardo’nun bakışından anlatılıyor. Oysa ki ana karakter, onlar değil. Böyle olunca bazı şeyler ortada kalıyor. Bunlar senaryo zaafı değil, bilgi eksiği. Ama bence filmin etkisini gayet düşürüyor. Mesela ben Mark’ın Eduardo’ya neden ihanet ettiğini bilmek isterdim.
Diğer türlü, iyi yazılmış, oynanmış, yönetilmiş ve müzik yapılmış bir film. Hatta senaryosu çok iyi. Oscar’ı bile alır diyorlar. Çok şık sahneleri var, üzerinde düşünülebilecek. Günümüz gençliği hakkında bazı önemli tespitleri de var ve bunlar son derece şık biçimde veriyor ki anlamıyorsunuz. Fincher farkı filme sızmış. Ama sakın bir Fight Club yada Se7en beklemeyin.
The Kids are All Right

Başka bir Oscar filmi daha. Her yıl mutlaka olan, sempatik aile bağımsızı kontejanı bu filme ait olabilir. İyi çalışılmış bir senaryo. Karakterleri fena yazılmamış. Oyunculuklar gayet iyi. Annette Bening ile Julianne Moore kesin aday olur deniyor. Valla önlerine sağlam engel çıkmazsa sakınca yok. Hatta Bening heykelciği kucaklayabilir bile.
Film, gayet eğlenceli. Bana birkaç yerde kahkaha bile attırdı. Homofobik değilseniz keyif alırsınız bence. Çünkü film, bir lezbiyen çift ve onların çocuklarının, çocukların biyolojik babasıyla olan ilişkilerini anlatıyor. Sempatik bir film. Ne olduğunu bilen, yeni bir şey söylemeyen ama kendi halinde bir komedi.

The American

Son derece kısır bir yıl geçiriyoruz. Giderek azalan sinemaya gitme isteğimiz, bu kısırlıkla birleşince ortaya sektör açısından vahim bir tablo çıkıyor. Hasılatların azalması, üretimin azalması demek; o da yaratıcılığın azalması demek. Çünkü nicelik düştükçe, riske girme ihtimaliniz ve dolayısıyla nitelik de düşüyor. Inception‘ı 2010’un zirvesine yerleştiren bu, tam olarak. Riske giren film bulan izleyici ona tapıyor artık çünkü bunu yapan film neredeyse yok artık.

Türkiye’de Eylül 2010 programına bakan bir sinemasever, durumu zaten kavramıştır. Koca ayda izlenebilecek sadece 2 film bulunuyor (Machete‘yi sayan varsa 3 olur): The American ve I Killed My Mother. Bugün ilkine gittim. Açıkçası fazla risk aldığını söyleyemeyiz ama gayet kaliteli bir film olduğu apaçık ortada.

Daha fazlasını oku…

5×2 – Evlilik Üzerine

Artık yaş kemale ermeye başladı ya, evlilik konusu daha çok gündeme geliyor artık. İstemesem bile karşıma çıkıyor pat diye. Artık umursamıyorum lakin daha fazla düşünüyorum “Evlilik nedir?”, “21. yüzyılda evlilik nasıldır?”, vs…

Dün François Ozon’un 5×2‘sini izledim. Gösterime girdiğinden beri bildiğim, kah izlemekten vazgeçtiğim kah izlemem gerektiğini hissettiğim bir filmdi. Sonunda izlemekten memnun kaldığımı söylemeliyim. Ama harika bir film olduğundan değil. Gayet izlenebilir ama çok da aham şaham olmayan bir film.

Filmin olayı, modern evliliğe gayet tarafsız bakabilmesi. Bu açıdan, önem arz ettiğini bile iddia edebilirim. Çünkü kim ne derse desin, ‘evlilik’ artık hiç de eskisi gibi değil. 20-30 yıl öncesinin ataerkil yapılı evliliklerinin tarihe karıştığını söyleyebilir. Tabii, bunu toplumun belli bir kesmi için söylüyorum. Diğer türlü “Ya yüzde %58 hayır kim dedi?” diyen gruba katılırım ki hiç niyetim yok.

Daha fazlasını oku…

Benden Şarkılar – 7

Ne zamandır bu bölüme yeni şarkı eklememiştim. Bu aralar servis yüzünden bol ipod dinler oldum. Nicedir dinleyemediğim şarkılar denk geliyor bazen.

Bunlardan biri de Frank Sinatra’nın ‘The Gril from Ipanema’sı. Lisede çok sık dinlediğim bir şarkıydı. Sebebi vardı çünkü. Lise 2-lise 3 döneminde bir kıza aşıktım yada öyle olduğumu sanmıştım. Tam adını koyamıyorum, tamamen platonikti çünkü. Kıza açılamıyordum. Bu şarkıyı dinleyip efkarlanıyordum (ne salaklıkmış, şimdi düşününce). Sonra mektupla filan açılmış, ret almıştım, doğal olarak (başka bir salaklık). Neyse, bu şarkı bana o dönemi hatırlatır, tatlı bir anı olarak.
Frank Sinatra & Antonio Carlos Jobim – The Girl from Ipanema

Tall and tan and young and lovely
The girl from ipanema goes walking
And when she passes, each one she passes goes – ah

When she walks, she’s like a samba
That swings so cool and sways so gentle
That when she passes, each one she passes goes – ooh

(ooh) but I watch her so sadly
How can I tell her I love her
Yes I would give my heart gladly
But each day, when she walks to the sea
She looks straight ahead, not at me

Tall, (and) tan, (and) young, (and) lovely
The girl from ipanema goes walking
And when she passes, I smile – but she doesn’t see (doesn’t see)
(she just doesn’t see, she never sees me,…)


Kategoriler:şarkı Etiketler:

Değişim ve Ben

Herakleitos “Değişmeyen tek şey değişimdir.” demiş. Katılmamak imkansız. İnsan her gün değişiyor. Bir günü diğerini tutmuyor.

Yeğenim şu an 10 aylık ve her gün daha da büyüyor. Her gün biraz daha uzuyor, anlıyor, konuşuyor. Bebeklerde daha bariz olsa da biz, büyükler de büyümeye devam ediyoruz, her gün. 2 yıl önceki kendimle kıyaslanmayacak durumdayım mesela. Ama bu büyüme daha çok manen oluyor, olgunlaşma dedikleri tabir işte. Tabii bu manevi büyüme çehrenizi de fiziki olarak değiştirebiliyor. Hani bazen öyle yüzler görürsünüz ki içinizden “Hayatın tokadını kim bilir kaç kez yemiş?” dersiniz. Bazen de tersi olur, olgunlaşma simanıza bir mana katar.
İşte ben böyle bir dönemden geçiyorum. Her gün yeni bir değişikliğe gebe olan, sancılı bir geçiş dönemi…
10 gün önce İstanbul’a taşındım. Kadıköy’de geçici bir oda tuttum. Gebze’de işe başladım. Kısacası tüm düzenimi değiştirdim.
3 hafta önce Bursa’da Uludağ Üniversitesi ana kampüsünde çalışıyordum. Ailemle beraber oturuyordum. Açıkçası daha güvenli bir hayattı. Ama ne uzayan ne kısalan!
Şimdi her türlü olasılığa açık bir döneme girdim. Tüm rutinim değişti!
Kadıköy merkezde bir nevi öğrencilik hayatı yaşıyorum (ev olarak), dışarıda yemeğimi yiyorum, çıkarken odamı kitliyorum, çamaşırlarımı çamaşırhaneye götürüyorum. Sabah işe gidişim 1 saat 20 dakika (eskiden 40 dakikaydı), dönüşüm 2 saat (eskiden 1’di).
Ama İstanbul’dayım. Her çeşit insanın yaşadığı, her türlü uçun bir yerde olduğu bir kentteyim. Çoğu arkadaşımın yaşadığı, istediğim hayat tarzının yaşanabildiği bir kentteyim. Belki şu an çok iyi bir statüde değilim ama önüme gelen fırsatları değerlendirebilirsem hayalimdeki hayatın hiç olmazsa birazına kavuşabilirim (İnanın, çok uçarı hayalim de yok!).
Belki de İstanbul bana ters davranacak!! Daha da düşeceğim. Ama riski almalıyım. Büyük oynayacaksam, büyük düşünmeliyim. Çok zeki, yakışıklı filan biri değilim. Kendimi biliyorum. Ama elimdeki imkanlarla Bursa’daki hayatımla yetinemezdim. Olmazdı. Güvenli ama pek gelecek vaat etmeyen bir hayattı o, hem profesyonel hem özel hayatta.
Eğer birtakım istekler uğruna cefa çekeceksem çekmeliyim. Gülü seven dikenine de katlanırmış. Ha, şu anki durumum da çok sefil mi? Hayır, zaten bir geçiş dönemi ve onun getirdiği sorunlar var. Yani zannetmeyin ki, Mecnun misali dağları deliyorum. 21. yüzyıldayız, kimse kimseyi kandırmasın.
İşte hayat bir şekilde akıyor ve beni her gün değiştiriyor. Şunu bir kenara yazın, bu dönem ister iyi ister kötü geçsin de ben bir daha Bursa’daki Artun olmayacağım. Olmamam da gerek zaten. Bu yüzyılın koşulu bu çünkü. Değişmelisiniz, hem de gün.
Kategoriler:felsefe, hayat, yorum

Diziler…

Uzun zamandır bir dizi yazmaya niyetim var, hep unutulup yalan oluyor. Bari tatildeyken şöyle kallavi bir yazı patlatayım dedim içimden. İçimden çok uzun olacak diye bir his geçiyor.

  • Lost, mayısta bitti gitti, hatırlayanı bile pek kalmadı. Çoğu insan gibi ben de finalden memnun kalmadım. Tüm adanın sırrının dönüp dolaşıp bir ab-ı hayat kaynağı ve onu düzenleyen bir tıpaya bağlanması pek akıl karı gelmedi bana. Finale kadar ne güzel de toparlıyor, maşallah derken, finalde çoğu şeyi ortada bırakıp, kalanını da oldukça basit olarak açıklamaya kalkması beni sinirlendirdi. Son 3 yıldır, bazılarının belirttiği demek ki doğruymuş: Gerçekten yaratıcılar baştan pek bir şey planlamamış, sadece Jacob ve kara dumanın olayı baştan belliymiş.

    Bir arkadaşım, finalde herkes sevdiğini bulduğunu ve bunun dinler üstü olduğunu belirttildiği için benim bazı fikirlerime çok yakın durduğunu, bundan ötürü de sevmem gerektiğini söyledi. Evet, finalin arafta geçen kısmında bu tarz bir şey söylemek istiyor ama ne yazık ki bu, tüm diziye yayılan bir fikir değil. Son sahnedeki ibadethanenin sadece kilise olmayıp 6 dini kapsadığı ima edilse de (camdaki gravürde 6 ayrı din sembolü bulunuyor) bunun finale özel yapılmış bir popülizm (seyirciye oynama) taktiği olduğunu düşünüyorum. Çünkü genelde alt metinde bariz bir şekilde Katolik terminolojisine atıflar yapılıyordu. 2. olaraksa Mısır mitolojisine göndermeler vardı ama bu mitolojinin de genelde Hrıstiyanlaştırma etkisi altında olduğunu düşünmekteyim. Tabii bunlar kişisel fikirlerimdir.

  • Bu sezon bence en iyi finali House, M.D. yaptı. Çok duygusal bir sahneyle duygu sömürüsüne yakın dursa da 1 sezon daha izlenmeye layık bir final yaptı.
  • Ondan sonra Big Bang Theory sürprizli bir finalle gelecek sezonki seyircilerini garanti altına aldı.
  • How I Met Your Mother artık baysa da hala bazen çok güldürmesi ve anneyi iyice merak etmem sebebiyle yeni sezonda devam edeceğim dizilerden.
  • Mayısta 1 hafta içinde Bored to Death’in ilk sezonunu izledim. 2.’si eylülde başlayacak. Zaten 8 bölüm olduğundan kolay izleniyor ama bağımlılık yapıcı. Türü noir-comedy. Hem kara filmlere öykünüyor hem de dehşet komik. Çok sağlam oyuncular barındırıyor. 3 ana karakterde John Schwartzman, Zach Gafiliakis ve Ted Denson var, arada Oliver Platt, Jim Jarmursch filan görünüyor. Farklı bir tat gerçekten. Müzikler de çok iyi. Konuyu bilmeyenlere şöyle özet geçiyim: 2. kitabına bir türlü başlayamayan bir yazar, aniden özel dedektiflik yapmaya karar veriyor. Yeni terk edilmişlik duygusu, spermlerini webde satan bir kanka ve devamlı esas oğlanımızdan uyuşturucu alıp kafa kıyak gezen zengin dergi patronu da yanında hediye.
  • Ardından Breaking Bad’e başladım. 3. sezon haziranda bitti ABD’de. Dizi, kanser olduğunu öğrenen normal bir aile babası olan kimya öğretmeni Walter White’ın, uyuşturucu yapımına girmesini konu alıyor. Zaten bombalara gebe olan hikaye incelikli bir senaryo ile çok iyi yerlere gidiyor. Başlarda olaylar yavaş seyretse de giderek kendi kıvamını buluyor. Bence 3. sezon enfes olmuş. Sadece hikaye uğruna izlenilecek bir dizi. 4. sezon mart 2011’de!
  • Mad Men’in 4. sezonu yeni başladı. Yine ağzımı açık bırakmayı başarıyor. Çünkü hem beni husursuz etmeyi başarıyor hem de kusursuz.

Son Durum

  • Hayat şu sıralar oldukça hızlı akıyor benim adıma. En azından 1 yıl daha böyle geçecek galiba. Aslında 2010’un başlangıcından beri bir kıpırdanma vardı. Mayıs ile beraber iyice ivme kazandı. Yeni kişiler, yeni yerler, yeni şehirler, yeni alışkanlıklar, yeni bir Artun. Galiba 2010 özeti yazım çok uzun olacak.
  • Yeni alışkanlık dedim ya. İşte size bir yenisi: Otobüste uyuyabiliyorum artık! Kaç kere gece yolculuk yapmışımdır bilmiyorum yarım saat gözüm kapansa kendimi şanslı sayardım, cuma gecesi Bursa’dan ayrılırken gözümü bir kapadım, Susurluk molası dışında, Selçuk’ta gözümü açtım. Ben bile kendime şaşırdım.
  • Cuma günü ilk iş yerimden tamamen ayrılmışım. Gece saat 1.5, yer Kamil Koç Susurluk Tesisleri. Tostumun son lokmasını ağzıma atarken bir baktım Kadir Abi’m, bizim eski bilgi işlem sorumlumuz. Ne güzel bir karşılaşma oldu anlatamam. 5 dakika olsun konuştuk, hasret giderdik. Çok sevindiğim bir anı oldu.
  • Bu karşılaşma durumlarını, eski oda arkadaşım Engin sürekli yapıyor. Onun yanındayken durmadan eski arkadaşları görüyoruz. Tabii birlikte eski bir mazimiz olunca çoğu arkadaş da ortak oluyor. Geçen hafta İstanbul’dayım, cumartesi İstiklal’de o dehşet kalabalığın ortasında eski sıra arkadaşım Nur’u tanıdı. Ertesi gün grupça Bebek Starbucks’a dalmışız. Başka bir arkadaşla konuşurken Engin dürttü beni, “Bak Ceren burada!” dedi. Harbi, adam o kalabalıkta Ceren’i buldu. Pes! 😀
  • Dün sabah denize girdim. Bir iki kulaç atıyım dedim, yok, fena hamlaşmışım. Yine açıldım ama belli bir yüzme stilinden eser yok. İstanbul’da spora önem vermeliyim. Durum berbat!
  • Bu akşam dalga çıktı biraz. Hiç üşenmedim girdim. Çocukluğumdaki gibi salak salak dalgalarda hopladım, zıpladım. Çok rahatlatıcı bir aktivite, herkese tavsiye ederim.
  • Bu arada geçen hafta Savaş ve Barış’ı bitirmeyi başardım. Tolstoy gerçekten farklı bir yazar. Büyük olayları çok sıradan ama süslü yazmış. Çok etkilendim. Bu arada Napolyon’un Rusya seferi hakkında bayağı bilgi öğrendim. Zaten Paris’te Hotel des Invalides’te harekat planını görmüştüm. Çok acayip bir savaş!
Kategoriler:günlük

Kapanan Bir Döneme Dair

08/08/2010 1 yorum

İlk işyerim olan FİGES A.Ş.’den fiili olarak cuma günü ayrıldım. Resmi belgelere ise 13 Ağustos olarak geçecek. Resmiyeti bir kenara bırakırsak FİGES’te 1.5 yılı biraz geçkin bir süre çalışmış oldum.

Bu 1.5 yılın benim için kimi açılardan oldukça verimli olduğu kanısındayım. Sonlu elemanlara uygulamalı olarak ilk adım atışım burada oldu. Bu konuda, şu an için bildiklerimi FİGES’te beraber çalıştığım çalışma arkadaşlarıma borçlu olduğumu söyleyebilirim. Teker teker isim vermek çok mantıklı olmaz lakin değerli meslektaşım Serdar Güzel’in önemi benim için hep önde gelmiştir. Eminim, başta Serdar Abi olmak üzere diğer proje arkadaşlarımla gelecekte yolum kesişir. (Tabii bunların içinde Mehmet Sarı gibi eski çalışanlar da bulunmaktadır, unuttuğum sanılmasın.)

İş dışında FİGES’te öğrendiğim diğer önemli unsur ise, çalışma hayatını kavramam ve alışmam oldu. Bazılarınıza çok garip gelebilir lakin bu unsura çok önem vermekteyim. İş hayatının koşulları, alışkanlıkları, kötü tarafları (çok genel oldu ama kısa kesmek istedim). Bugün bir büyüğümle de bu konuyu konuştuk, 21. yüzyılda iş hayatının durumu, gelişimi ve bireye etkisi. Bence 20. yüzyılın ortalarından itibaren önem kazanmaya başlayan (60’larda ABD’deki durumu için Mad Men’i izlemenizi tavsiye ederim) ve yıllar geçtikçe dünyadaki önemi ve hatta tarihe etkisi giderek artan standart bir bireyin iş hayatı, bence bu yüzyıla yön verecek ana unsurlardan olacaktır. Bu açıdan, kendi sektöründe isim yapmış bir firma olan ve kurumsallaşma yolundaki adımları daha yeni atmaya başlayan bir şirkette iş yaşamını öğrenmek birçok açıdan eğitici oldu.

Başka bir kazancı da edindirdiği iş arkadaşları olmuştur. Bunlardan bazıları şimdiden kalıcı olmaya başlamıştır. Yine isim vermek abes kaçacağından kısa kesiyorum.

İşte bir dönem de böyle kapanmış oldu. Şimdi İstanbul’da yeni şirketim olan Hexagon Studio’da daha verimli, daha uzun ve en önemlisi daha başarılı bir dönem geçireceğime inanıyorum. Ama bundaki etkenlerden birinin FİGES’te edindiklerim olduğumu unutacağımı pek zannetmiyorum.

Kategoriler:günlük, hayat

Inception

04/08/2010 3 yorum

Inception, kim ne derse desin, aksiyon sinemasının 2010 yılında geldiği son noktadır. Bundan ötesi şu ana kadar yapılmamıştır. İleride üstüne çıkılacaktır elbet (hatta 3. boyutun tam anlamıyla kullanılması bile yeter) ama an itibariyle zirve budur.

Bunu salt aksiyon sahneleri anlamıyla söylemiyorum, olayın ondan çok daha öte olduğu artık aşikar. Bugün Luc Besson bile 20-30 milyon dolarla ağzı açık bırakan aksiyon sahneleri çekebiliyor. Hal böyleyken en alalade Hollywood aksiyonunda sizi heyecanlandır Daha fazlasını oku…

Nicholas Sparks Uyarlamalarına Dair

28/07/2010 1 yorum

Nicholas Sparks, bariz şekilde popcorn romantik romanlar yazan bir yazar. Benim pek kitapla aram yoktur ama kitap uyarlamalarını bolca izlerim.Bundan 5 yıl önce de The Notebook’u izlemiştim.

İsteyen burun kıvırabilir ama çok sevdiğim bir filmdir. Birkaç kere izlemişimdir, zaten orijinal DVD’si de arşivimde mevcuttur. Filme genelden bakarsanız gayet klişe bir yapıyı fark edersiniz. Çok genel olarak bir fakir oğlan-zengin kız aşkı anlatılır. Yeşilçam melodramları gibi yani. Allie yazlık malikanesine taşınan bir zenginin kızıdır. Kasabanın delikanlılarından Noah ile tutkulu bir aşk yaşarlar. Sonra yaz biter, kız döner. Oğlan her gün mektup yazar ama kızın annesi mektupların ulaşmasını engeller. Bir süre sonra kız başkasıyla nişanlanır, oğlan savaşa katılır döner. 3-4 yıl sonra oğlan kızın zamanında bayıldığı bir malikaneyi alıp restore etme başlar. Kız düğününden hemen önce bunu duyunca oraya gider ve kaldıkları yerden devam ederler.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:popüler, sinema Etiketler: