Arşiv
Son Zamanlarda İzlediklerim
Çok uzun zamandır yazamadığımın farkındayım. Bu sürede hayatımda bazı ciddi değişikler oldu ki bunları yakında yazacağım inşallah. Şimdilik filmlere geri dönüyoruz.
The American
Son derece kısır bir yıl geçiriyoruz. Giderek azalan sinemaya gitme isteğimiz, bu kısırlıkla birleşince ortaya sektör açısından vahim bir tablo çıkıyor. Hasılatların azalması, üretimin azalması demek; o da yaratıcılığın azalması demek. Çünkü nicelik düştükçe, riske girme ihtimaliniz ve dolayısıyla nitelik de düşüyor. Inception‘ı 2010’un zirvesine yerleştiren bu, tam olarak. Riske giren film bulan izleyici ona tapıyor artık çünkü bunu yapan film neredeyse yok artık.
5×2 – Evlilik Üzerine
Artık yaş kemale ermeye başladı ya, evlilik konusu daha çok gündeme geliyor artık. İstemesem bile karşıma çıkıyor pat diye. Artık umursamıyorum lakin daha fazla düşünüyorum “Evlilik nedir?”, “21. yüzyılda evlilik nasıldır?”, vs…
Dün François Ozon’un 5×2‘sini izledim. Gösterime girdiğinden beri bildiğim, kah izlemekten vazgeçtiğim kah izlemem gerektiğini hissettiğim bir filmdi. Sonunda izlemekten memnun kaldığımı söylemeliyim. Ama harika bir film olduğundan değil. Gayet izlenebilir ama çok da aham şaham olmayan bir film.
Benden Şarkılar – 7
Ne zamandır bu bölüme yeni şarkı eklememiştim. Bu aralar servis yüzünden bol ipod dinler oldum. Nicedir dinleyemediğim şarkılar denk geliyor bazen.
The girl from ipanema goes walking
And when she passes, each one she passes goes – ah
When she walks, she’s like a samba
That swings so cool and sways so gentle
That when she passes, each one she passes goes – ooh
(ooh) but I watch her so sadly
How can I tell her I love her
Yes I would give my heart gladly
But each day, when she walks to the sea
She looks straight ahead, not at me
Tall, (and) tan, (and) young, (and) lovely
The girl from ipanema goes walking
And when she passes, I smile – but she doesn’t see (doesn’t see)
(she just doesn’t see, she never sees me,…)
Değişim ve Ben
Herakleitos “Değişmeyen tek şey değişimdir.” demiş. Katılmamak imkansız. İnsan her gün değişiyor. Bir günü diğerini tutmuyor.
Diziler…
Uzun zamandır bir dizi yazmaya niyetim var, hep unutulup yalan oluyor. Bari tatildeyken şöyle kallavi bir yazı patlatayım dedim içimden. İçimden çok uzun olacak diye bir his geçiyor.
- Lost, mayısta bitti gitti, hatırlayanı bile pek kalmadı. Çoğu insan gibi ben de finalden memnun kalmadım. Tüm adanın sırrının dönüp dolaşıp bir ab-ı hayat kaynağı ve onu düzenleyen bir tıpaya bağlanması pek akıl karı gelmedi bana. Finale kadar ne güzel de toparlıyor, maşallah derken, finalde çoğu şeyi ortada bırakıp, kalanını da oldukça basit olarak açıklamaya kalkması beni sinirlendirdi. Son 3 yıldır, bazılarının belirttiği demek ki doğruymuş: Gerçekten yaratıcılar baştan pek bir şey planlamamış, sadece Jacob ve kara dumanın olayı baştan belliymiş.
Bir arkadaşım, finalde herkes sevdiğini bulduğunu ve bunun dinler üstü olduğunu belirttildiği için benim bazı fikirlerime çok yakın durduğunu, bundan ötürü de sevmem gerektiğini söyledi. Evet, finalin arafta geçen kısmında bu tarz bir şey söylemek istiyor ama ne yazık ki bu, tüm diziye yayılan bir fikir değil. Son sahnedeki ibadethanenin sadece kilise olmayıp 6 dini kapsadığı ima edilse de (camdaki gravürde 6 ayrı din sembolü bulunuyor) bunun finale özel yapılmış bir popülizm (seyirciye oynama) taktiği olduğunu düşünüyorum. Çünkü genelde alt metinde bariz bir şekilde Katolik terminolojisine atıflar yapılıyordu. 2. olaraksa Mısır mitolojisine göndermeler vardı ama bu mitolojinin de genelde Hrıstiyanlaştırma etkisi altında olduğunu düşünmekteyim. Tabii bunlar kişisel fikirlerimdir.
- Bu sezon bence en iyi finali House, M.D. yaptı. Çok duygusal bir sahneyle duygu sömürüsüne yakın dursa da 1 sezon daha izlenmeye layık bir final yaptı.
- Ondan sonra Big Bang Theory sürprizli bir finalle gelecek sezonki seyircilerini garanti altına aldı.
- How I Met Your Mother artık baysa da hala bazen çok güldürmesi ve anneyi iyice merak etmem sebebiyle yeni sezonda devam edeceğim dizilerden.
- Mayısta 1 hafta içinde Bored to Death’in ilk sezonunu izledim. 2.’si eylülde başlayacak. Zaten 8 bölüm olduğundan kolay izleniyor ama bağımlılık yapıcı. Türü noir-comedy. Hem kara filmlere öykünüyor hem de dehşet komik. Çok sağlam oyuncular barındırıyor. 3 ana karakterde John Schwartzman, Zach Gafiliakis ve Ted Denson var, arada Oliver Platt, Jim Jarmursch filan görünüyor. Farklı bir tat gerçekten. Müzikler de çok iyi. Konuyu bilmeyenlere şöyle özet geçiyim: 2. kitabına bir türlü başlayamayan bir yazar, aniden özel dedektiflik yapmaya karar veriyor. Yeni terk edilmişlik duygusu, spermlerini webde satan bir kanka ve devamlı esas oğlanımızdan uyuşturucu alıp kafa kıyak gezen zengin dergi patronu da yanında hediye.
- Ardından Breaking Bad’e başladım. 3. sezon haziranda bitti ABD’de. Dizi, kanser olduğunu öğrenen normal bir aile babası olan kimya öğretmeni Walter White’ın, uyuşturucu yapımına girmesini konu alıyor. Zaten bombalara gebe olan hikaye incelikli bir senaryo ile çok iyi yerlere gidiyor. Başlarda olaylar yavaş seyretse de giderek kendi kıvamını buluyor. Bence 3. sezon enfes olmuş. Sadece hikaye uğruna izlenilecek bir dizi. 4. sezon mart 2011’de!
- Mad Men’in 4. sezonu yeni başladı. Yine ağzımı açık bırakmayı başarıyor. Çünkü hem beni husursuz etmeyi başarıyor hem de kusursuz.
Son Durum
- Hayat şu sıralar oldukça hızlı akıyor benim adıma. En azından 1 yıl daha böyle geçecek galiba. Aslında 2010’un başlangıcından beri bir kıpırdanma vardı. Mayıs ile beraber iyice ivme kazandı. Yeni kişiler, yeni yerler, yeni şehirler, yeni alışkanlıklar, yeni bir Artun. Galiba 2010 özeti yazım çok uzun olacak.
- Yeni alışkanlık dedim ya. İşte size bir yenisi: Otobüste uyuyabiliyorum artık! Kaç kere gece yolculuk yapmışımdır bilmiyorum yarım saat gözüm kapansa kendimi şanslı sayardım, cuma gecesi Bursa’dan ayrılırken gözümü bir kapadım, Susurluk molası dışında, Selçuk’ta gözümü açtım. Ben bile kendime şaşırdım.
- Cuma günü ilk iş yerimden tamamen ayrılmışım. Gece saat 1.5, yer Kamil Koç Susurluk Tesisleri. Tostumun son lokmasını ağzıma atarken bir baktım Kadir Abi’m, bizim eski bilgi işlem sorumlumuz. Ne güzel bir karşılaşma oldu anlatamam. 5 dakika olsun konuştuk, hasret giderdik. Çok sevindiğim bir anı oldu.
- Bu karşılaşma durumlarını, eski oda arkadaşım Engin sürekli yapıyor. Onun yanındayken durmadan eski arkadaşları görüyoruz. Tabii birlikte eski bir mazimiz olunca çoğu arkadaş da ortak oluyor. Geçen hafta İstanbul’dayım, cumartesi İstiklal’de o dehşet kalabalığın ortasında eski sıra arkadaşım Nur’u tanıdı. Ertesi gün grupça Bebek Starbucks’a dalmışız. Başka bir arkadaşla konuşurken Engin dürttü beni, “Bak Ceren burada!” dedi. Harbi, adam o kalabalıkta Ceren’i buldu. Pes! 😀
- Dün sabah denize girdim. Bir iki kulaç atıyım dedim, yok, fena hamlaşmışım. Yine açıldım ama belli bir yüzme stilinden eser yok. İstanbul’da spora önem vermeliyim. Durum berbat!
- Bu akşam dalga çıktı biraz. Hiç üşenmedim girdim. Çocukluğumdaki gibi salak salak dalgalarda hopladım, zıpladım. Çok rahatlatıcı bir aktivite, herkese tavsiye ederim.
- Bu arada geçen hafta Savaş ve Barış’ı bitirmeyi başardım. Tolstoy gerçekten farklı bir yazar. Büyük olayları çok sıradan ama süslü yazmış. Çok etkilendim. Bu arada Napolyon’un Rusya seferi hakkında bayağı bilgi öğrendim. Zaten Paris’te Hotel des Invalides’te harekat planını görmüştüm. Çok acayip bir savaş!
Kapanan Bir Döneme Dair
İlk işyerim olan FİGES A.Ş.’den fiili olarak cuma günü ayrıldım. Resmi belgelere ise 13 Ağustos olarak geçecek. Resmiyeti bir kenara bırakırsak FİGES’te 1.5 yılı biraz geçkin bir süre çalışmış oldum.
Bu 1.5 yılın benim için kimi açılardan oldukça verimli olduğu kanısındayım. Sonlu elemanlara uygulamalı olarak ilk adım atışım burada oldu. Bu konuda, şu an için bildiklerimi FİGES’te beraber çalıştığım çalışma arkadaşlarıma borçlu olduğumu söyleyebilirim. Teker teker isim vermek çok mantıklı olmaz lakin değerli meslektaşım Serdar Güzel’in önemi benim için hep önde gelmiştir. Eminim, başta Serdar Abi olmak üzere diğer proje arkadaşlarımla gelecekte yolum kesişir. (Tabii bunların içinde Mehmet Sarı gibi eski çalışanlar da bulunmaktadır, unuttuğum sanılmasın.)
İş dışında FİGES’te öğrendiğim diğer önemli unsur ise, çalışma hayatını kavramam ve alışmam oldu. Bazılarınıza çok garip gelebilir lakin bu unsura çok önem vermekteyim. İş hayatının koşulları, alışkanlıkları, kötü tarafları (çok genel oldu ama kısa kesmek istedim). Bugün bir büyüğümle de bu konuyu konuştuk, 21. yüzyılda iş hayatının durumu, gelişimi ve bireye etkisi. Bence 20. yüzyılın ortalarından itibaren önem kazanmaya başlayan (60’larda ABD’deki durumu için Mad Men’i izlemenizi tavsiye ederim) ve yıllar geçtikçe dünyadaki önemi ve hatta tarihe etkisi giderek artan standart bir bireyin iş hayatı, bence bu yüzyıla yön verecek ana unsurlardan olacaktır. Bu açıdan, kendi sektöründe isim yapmış bir firma olan ve kurumsallaşma yolundaki adımları daha yeni atmaya başlayan bir şirkette iş yaşamını öğrenmek birçok açıdan eğitici oldu.
Başka bir kazancı da edindirdiği iş arkadaşları olmuştur. Bunlardan bazıları şimdiden kalıcı olmaya başlamıştır. Yine isim vermek abes kaçacağından kısa kesiyorum.
İşte bir dönem de böyle kapanmış oldu. Şimdi İstanbul’da yeni şirketim olan Hexagon Studio’da daha verimli, daha uzun ve en önemlisi daha başarılı bir dönem geçireceğime inanıyorum. Ama bundaki etkenlerden birinin FİGES’te edindiklerim olduğumu unutacağımı pek zannetmiyorum.
Inception
Inception, kim ne derse desin, aksiyon sinemasının 2010 yılında geldiği son noktadır. Bundan ötesi şu ana kadar yapılmamıştır. İleride üstüne çıkılacaktır elbet (hatta 3. boyutun tam anlamıyla kullanılması bile yeter) ama an itibariyle zirve budur.
Bunu salt aksiyon sahneleri anlamıyla söylemiyorum, olayın ondan çok daha öte olduğu artık aşikar. Bugün Luc Besson bile 20-30 milyon dolarla ağzı açık bırakan aksiyon sahneleri çekebiliyor. Hal böyleyken en alalade Hollywood aksiyonunda sizi heyecanlandır Daha fazlasını oku…
Nicholas Sparks Uyarlamalarına Dair
Nicholas Sparks, bariz şekilde popcorn romantik romanlar yazan bir yazar. Benim pek kitapla aram yoktur ama kitap uyarlamalarını bolca izlerim.Bundan 5 yıl önce de The Notebook’u izlemiştim.
İsteyen burun kıvırabilir ama çok sevdiğim bir filmdir. Birkaç kere izlemişimdir, zaten orijinal DVD’si de arşivimde mevcuttur. Filme genelden bakarsanız gayet klişe bir yapıyı fark edersiniz. Çok genel olarak bir fakir oğlan-zengin kız aşkı anlatılır. Yeşilçam melodramları gibi yani. Allie yazlık malikanesine taşınan bir zenginin kızıdır. Kasabanın delikanlılarından Noah ile tutkulu bir aşk yaşarlar. Sonra yaz biter, kız döner. Oğlan her gün mektup yazar ama kızın annesi mektupların ulaşmasını engeller. Bir süre sonra kız başkasıyla nişanlanır, oğlan savaşa katılır döner. 3-4 yıl sonra oğlan kızın zamanında bayıldığı bir malikaneyi alıp restore etme başlar. Kız düğününden hemen önce bunu duyunca oraya gider ve kaldıkları yerden devam ederler.
Daha fazlasını oku…
Son Yorumlar