Arşiv
Avrupa Notları 4 – Brugge
Öğleden sonra Amsterdam ana garından bindiğim trenle önce Antwerp’e gittim. Orada da aktarma yaparak Brugge’a vardım. Brugge, nicedir gitmek istediğim, ününü duyduğum bir kasabaydı. Belçika’nın en kuzeyinde kalan bir şehir, sanki Ortaçağ’dan beri sanki hiç değişmemiş gibi.
Garda inince, önce yürüyerek otelime gittim, Hotel de Flores’e. 3 yıldızlı, havuzlu, şirin bir oteldi. Oldukça memnun kaldığımı söylemeliyim. Bu arada şehir küçük olduğundan hiç şehir içi ulaşımla uğraşmadım, her yere tabanvay gittim.
İlk gün otele varmam, akşam 7’yi bulduğundan bir şey yapmamaya karar verdim. Havuza girip biraz rahatladıktan sonra giyinip merkeze yürüdüm. Şirin bir cafede etrafı seyrederek akşam yemeğimi yedim. Ev yapımı çorba, biftek, salata ve tatlıdan oluşan doyurucu menü 19 euro’ydu. Ben cafeden kalkarken saat 10 buçuğa geliyordu ama hava daha kararmamıştı. Sakince otelime dönüp duşumu alıp yattım.
Sabah kalkınca direkt kahvaltıya indim. Otelin açık büfesi gayet güzeldi. Sonrasında dışarı çıktım. Önce turist bürosuna uğrayıp harita edindim ve o gece etkinlik olup olmadığını sordum. Ne yazık ki Dutch bir tiyatro hariç sakinmiş. Böylece gezmeye başladım.
İlk durak, Brugge’un ünlü kilisesinin de olduğu meydandı. Bir sürü turist, faytonlar ve barların karşısında tüm gotikliğiyle upuzun göğe yükselen katedral göz alıyordu. Burada biraz oturup etrafı seyre daldıktan sonra Çikolata Müzesi’ne doğru harekete geçtim.
Çikolata Müzesi, eski bir Brugge binasında açılmış. Grirşi 7 euro. Çikolatanı tarihini, kökenini, toplanmasında yapılışına tüm aşamaları ayrıntılı bir biçimde görüyorsunuz. Ardından Belçika’daki çikolata tarihine bir göz atıyorsunuz. En sonunda da canlı olarak bir aşçı çikolata yapılışını gösteriyor. Bolca çikolata yiyebiliyorsunuz tabii. 🙂
Ardından sokaklarda turlarken gözüme turistik tekne gezisi çarptı. Hemen yerimi alarak, bir de kanallarda tekneyle yol alarak Brugge’u gördüm. İlginç bir ayrıntı, Türkiye Fahri Konsolosluğu olmasıydı burada ve tabelasının kanala doğru bakmasıydı!
Öğlen yemeği olarak yediğim sıcak sandviç ve kekin ardından sokaklarda yavaşça dolaştım. Brugge’un en güzel tarafı da sokaklarda dolaşmanın verdiği güzel tat, Tamamen eski bir kentte. neredeyse araba görmeden, aheste aheste dolanabiliyorsunuz. Etrafta bir sürü turistik dükkan. Kimi giysi, kimi eşya, kimisi nakış işi satıyor. Güzelim köprüler üzerinden kanalları seyrederek geçiyorsunuz. Yorulursanız her yerde banklar var. Böylece birkaç saat dolaşarak bitirdim Brugge’u. Arada Brugge Şehir Müzesi’ne girdim ama İngilizce hiçbir açıklama olmadığından mal gibi bakarak hızlıca bitirdim.
Sonra tam parkta yürürken yağmur başladı. Hızlıca şehir meydanına yürüdüm. Akşam için bir market aramaya başladım. Biraz ekonomi yapmak gerek, değil mi? Sandviç, meyve, bisküvi ve çikolata alarak çıktım. 10 €’luk bu alışveriş beni 2 öğün doyurdu. Bu arada herkes İngilizce biliyor, alışverişten ve konuşmaktan sakın çekinmeyin.
Biraz sağanak altında otele döndüm. Havuza girip biraz rahatladıktan sonra odamda yemek yeyip biraz TV baktım. İlginçtir, filmleri orijinal dilinde veriyorlar, hatta dizileri de. Önce Big Bang Theory izledim, sonra Just My Luck diye vasat bir komedi izledim. Uyumuşum sonra.
Sabah yine açık büfe kahvaltı sonra odama çıktım. Çantamı topladım ve lobiye bırakarak dışarı çıktım. Brugge’un bir köşesinde bir bankta kitap okudum ve uzunca düşündüm. Zihnen çok yorucu günlerdi çünkü, tam eski kız arkadaşımdan ayrılma öncesiydeydim ve telefonlar hiç hoş geçmiyordu. Salak salak yürüdüğümü hatırlıyorum kimi zaman.
Öğleni geçince otelden çantanı alarak gara yürüdüm. Leuven trenine atlayıp bu güzel Avrupa şehrine veda ettim.
Avrupa Gezi Notları – 4: Amsterdam
28 Mayıs Pazartesi sabahı yine otelden kalkıp Müge’nin yurduna gittim. Beraber yine güzel bir kahvaltı yaptık. Sonra Müge, çalışmak için üniversite labaratuarına giderken ben yavaştan havaalanına doğru yola koyuldum. Uppsala merkezine yürürüp havaalanına giden otobüse bindim. Stockholm Arlanda Havaalanı’ndan Scandanavian Airlines ile Hollanda’nın başkenti Amsterdam’a uçtum.
Schipol Havalimanı’ndan otobüse binerek Amsterdam merkeze indim. 1 ay önce rezervazyon yaptırdığım otelimi aramaya koyuldum. Kaldığım yer olan Art Gallery Hotel, Leidseplein Meydanı’na 3-4 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Otele girişimi yaptıktan sonra odama çıktım. 3. katta dışarıya bakan küçük bir odaydı. Pencereden ünlü Rijksmuseum görünüyordu. Odada sadece lavabo vardı, tuvaleti kattakilerle ortaktı. Bu dezavantajı hariç şirin denebilecek bir odam vardı. Biraz yerleştikten sonra dışarı çıktım hemen.
Daha fazlasını oku…
Avrupa Gezi Notları – 3: Stockholm
27 Mayıs Pazar sabahı kaltıktan sonra direkt Müge’nin yurduna gittim. İki arkadaş güzelce kahvaltı ettik, sohbet ederek. Ardından yürüyerek Uppsala merkeze geldik. Müge’nin karnavalda işleri olduğundan bana katılamayacaktı ama ben günübirlik Stockholm’a gidecektim. Müge Hanım 😀 beni trene bindirdikten sonra döndü. 40 dakika sonra Stockholm ana garındaydım.
Zaten Müge’yle kısa bir plan yapmıştık. Hemen onu uygulamaya koyuldum. Önce eski Stockholm’ün olduğu adayı (Gamla Stan) turladım. Bu arada şunu hemen belirtmem gerek, Stockholm adalardan oluşmuş bir kent. Güneyinde de daha binlerce irili ufaklı ada var. Uçak inmeden önce havadan bunu gayet detaylı görmüştüm. Stockholm de bu adalar topluluğunun en kuzeyindeki birkaçından oluşuyor. Dediğim üzeri eski Stockholm’un bulunduğu ada ufacık. Kraliyet sarayı, Nobel Bilim Akademisi bu ada üzerinde. Geriye kalan binalar hep turistik. Dükkanlar, barlar, restaurantlar, vs. Ben kraliyet sarayının önünden geçerken, turistlere yönelik askeri geçit töreni düzenleniyordu. Askerlerin çoğu kadındı. Fazla durmadan yürümeye devam ettim. Daha fazlasını oku…
Avrupa Gezi Notları – 2
Arlanda Havaalanı ahşap zeminiyle beni mest etti. Pasaport kontrolüne kadar gayet mutluydum. Kontrole görevli memur, dönüş biletimin çıktısı olmadığından bana zorluk çıkardı. Allah’tan davetiyemi götürmüştüm. Zorla inandırdım memuru.
Neyse çıktım havaalanından. Uppsala otobüsünü bekliyorum. Birden biri “Artun!” diye seslendi. “N’oluyor?” diye arkamı döndüm. İTÜ’den bölüm arkadaşım Mehmet Ali karşımda! Tesadüfün böylesi! Dünya gerçekten küçükmüş. Çarşamba günü Stockholm’de yüksek lisans mezuniyeti varmış. Ailesini almaya havaalanına gelmiş. Telefonunu verdi ve onlar Stockholm’e gitti. Ben de Uppsala’ya yollandım.
Uppsala ana istasyonunda Müge beni bekliyordu. Sarıldık, özleştik. Yürürken konuşmaya başladık hayatlarımızdan. Bu haftasonu karnaval varmış Uppsala’da. Beni direkt oraya götürdü. Çimenlerde oturduk biraz. Sonra arkadaşlarının yanına gittik. Orta ölçekli bir parkta patika üzerlerinde çeşitli şeyler satıyordu satıyordu insanlar. Yiyecek, içecek, incik boncuk, vs.
Küçük sahnede Müge’nin arkadaşı Cecilia’nın göbek dansı gösterisini seyretmeye gittik. Gayet kalabalık bir topluluk gösteriyi zevkle izledi. Şu çok garibime gidiyor: Batılıların Doğululardan bu kadar tiksinirken (politik, tarihi ve sosyal olarak) Doğu kültürünü bu kadar sevmeleri bana göre büyük bir paradoks! Bunun diğer bir kanıtı da ilerlerleyen saatlerde ortaya çıktı. Daha fazlasını oku…
Avrupa Gezi Notları -1
Şu anda Estonya hava sahasına girmek üzereyiz. 2.5 saati aşkın süredir uçaktayım.
İlk 1.5 saat sadece uyudum. Dün gece hiç uyuyaamadım çünkü. Yurt dışına tek başına çıkacağım vakit, hep böyle oluyor nedense. Kafama türlü türlü düşünceler geliyor. “Ya uçağı kaçırırsam?”, “Ya şuraya yetişemezsem?” gibi… Zaten kafam çok dolu. Bu tatilde düşünüp taşınacağım sürüyle konu var. Bazı şeyleri kafamda oturtmam gerekiyor.
Daha fazlasını oku…
Her Devrin Şehri, Adana – Bölüm 2
Adana’daki 2. günümüze kapıdaki tıkırtıyla uyandık. Öğretmenevi’nde kalmanın kötü tarafı, belli bir saatte çıkma zorunluğunuz. Böylece Engin ile hemen giyinip dışarı attık kendimizi. Hava oldukça güzeldi ama bir önceki günden daha serindi.
Öğretmenevi’nin tam arkasında 5 Ocak Stadı var ve sabah olmasına rağmen çevre kalabalık. Belli ki Adana Demirspor’un maçı var. Takım 2. ligde belki ama taraftarın hiç yalnız bırakmadığı aşikar takımını.
Vali Konağı’nın yanında keyifli bir kahvaltı yaptık Engin ile. Sonra müzeleri bitirmeye karar verdik ve Adana Etnografya Müzesi’ne doğru yollandık. Müzeyi bulduğumuzda kapıda bir sürpriz bizi bekliyordu: Türkiye’nin en eski müzelerinden biri olan bu müze, tamamen kapanmıştı! Tadilat filan da değildi, bina yerindeydi ama kapanmıştı. Bekçi, bahçeye bir göz atabileceğimizi söyledi. Gelişigüzel lahitlerin yanyana serpiştirilidiği bahçeyi geçerek müzeden çıktık.
Daha fazlasını oku…
Her Devrin Şehri, Adana – Bölüm 1
Politik literatürde ‘her devrin adamı’ diye bir sıfat vardır. Her koşula uyum sağlayan ve her koşulda öne çıkan insanlar için söylenir. Hatta Fred Zinnemann’in bu konuya hususi yapılmış A Man for All Seasons isimli bir klasiği bile vardır. Adana hakkındaki ilk izlenimim de bunu çağrıştırıyor. Dümdüz bir ova ve ortasından geçen bir ırmak ile oldukça ‘bereketli topraklar üzerinde’ kurulmuş bir kent. Düzenli bir şehir planlaması ile birbirini dik kesen büyük bulvarlar/caddeler, geniş kaldırımlar, rahat insanlar ve ılıman bir iklim.
Oldukça karlı geçen bir kışın son demlerini yaşarken Adana’da havanın 20-18 derece arasında olacağını öğrendiğimde direkt paltomu yanıma almamayı kafama koymuştum. Nitekim, cumartesi sabahı 9 buçuk gibi Adana Havaalanı’na indiğimde ılıman bir hava beni karşıladı. Üst üste giydiğim t-shirt, yünlü hırka, polar üçlüsü fazla gelmeye başlamıştı bile. Önümü tamamen açarak ilk adımı attım.
Şehrin fazlasıyla içinde kalan havaalanında, ilk önce tek seçenek taksi gibi gözükse de aslında hiç öyle değil. Havaalanı kapısından en fazla üç dakika yürüyüp ana caddeden üzerinde ‘Meydan’ yazan minibüslere bindik. 1.5 TL’ye 15 dakika sürmeden ünlü Taşköprü’nün önündeydik. Bu köprü, yüzyıllara dayanan gücünü hemen belli ediyor. Seyhan Nehri’nin üzerindeki bu en eski köprü, şehre ilk defa bakmak için de ideal bir başlangıç noktası. Köprü üzerinden çevremize biraz göz attık. Sonra da Engin’le karşıya geçtik. Köprünün hemen bitiminde yer alan Hilton’un önünden dönüp bir sonraki köprüden yine geri geçtik. Bu sefer bizi, Türkiye’nin en büyük camisi olan Sabancı Merkez Camisi karşıladı.
Daha fazlasını oku…
Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 3
Sabah kalkınca istikamet belliydi: Çınaraltı Künefe! Şapır şapır yağan yağmur bile beni bu kararımdan döndüremezdi. Kahvaltıda tatlı yiyip bir marjinallikle güne başlayacaktık. Ama Uzun Çarşı’da tam çınarlı avluya döndük ki kapalı avlu kapısı bir gardiyan gibi karşımızda belirdi. Halbuki önceki gün garsona bilerek sormuştum, pazar açıklar mı, kaçta açılıyor diye. 9 buçuk deyince, ikinci kere teyit bile almıştım hatta. Saat 10 olmuş, hala kapalı! Bu, bana yapılır mı sayın okuyucu?
St. Pierre Kilisesi’nin Girişi
Mecburen kahvaltılık bir şeyler yemeye Simit Saray’ına girdik. Orası da ağzına kadar asker doluydu. Hemen tıkınıp kalktık. Arabayla Reyhanlı yolu üzerindeki St. Pierre Kilisesi’ne gittik. 1. bölümde size yazmıştım ya, havarilerin Filistin’den kaçıp Antakya’ya geldiğini. İşte o havariler, ilk kiliseyi (dünyadaki ilk kilise!) Habib-i Neccar Dağı’nın eteklerine kuruyor. Biz de artık müze olan bu 2000 yıllık yapıyı ziyaret ettik. Aslında görülecek çok şey yok. Geniş bir salon büyüklüğünde bir yer, dağa oyulmuş. İç duvarında Hz. Meryem ve Hz. İsa heykelleri var. Önünde de papazın çıkması için lahitten bir kürsü var. Sağ köşede dağdan sızan suyun biriktiği küçük bir taş boşluk var. İlk vaftiz törenleri bu suda yapılırmış. İçerdeki yazıda, depremler nedeniyle suyun azaldığı yazıyordu. Sol köşede de mağaralara giriş var. İlk Hrıstiyanlar, Pagan Romalı’lardan kaçmak için bu mağaraların içinde saklanırmış. Depremlerde yıkılmış tabii. Her yılın 29 Haziran’ında burada ayin yapılıyormuş. Daha fazlasını oku…
Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 2
Harbiye’den sonra Samandağı’ndaki Beşikli Mağara’ya gitmek istedik. Aslında pek mantıklı bir karar değildi, çünkü havanın kararmasına 1 saatten az kalmıştı. Nitekim, daha Samandağı’na varmadan hava karardı. İşin daha da ilginçliği, haritamızı odada unuttuğumuzdan nasıl gideceğimizi de bilmeyişimizdi. Yol alırken, Onur internetten Samandağı hakkında bilgiler okudu. İlçenin, tamamen solcu olduğunu öğrenmek ve hatta ÖDP’nin belediye seçimlerini kazandığını duymak ilginçti. Zaten Harbiye’de de Ahmet Kaya ve Deniz Gezmiş posterleri ilgimizi çekmişti.
Sora sora Bağdat bulunurmuş. Biz de sora sora Çevlik ve Titus Tüneli/Beşikli Mağara’yı bulduk, üstelik zifiri karanlıkta. Mağaralara daha gelmeden, sol yanımızda deniz olduğunu anladığımızda arabayı durdurduk ve sahile indik. Gayet uzun olduğu anlaşılan kumsalı, yaklaşık 1.5 metrelik dalgalar tüm hırsıyla dövüyordu. Deli bir rüzgar vardı ve oldukça üşütüyordu. Ama ortam oldukça benzersizdi. Sanki İstanbul’da hiç deniz görmüyormuşuz gibi, denizin sesi bizi coşturmuştu. Gökteki dolunay ise göz kamaştırıyordu. Tüm soğuğa rağmen biraz sahilde yürüdük, uzun uzun çığlık attık dalgalara cevap olarak. O ıssız ve kapkaranlık kumsalda tılsımlı bir hava vardı. Eminim, yazın da çok hoştur.
Hatay’da Bir Ocak Kaçamağı – Bölüm 1
Hatay, hep ilgimi çekmiştir. Gerek kişisel hayatımda, gerek okul sıralarında karşıma çıkmıştır. Coğrafyada en güneydeki ildi, Anadolu’da olmayan tek yerdi (fiziki olarak Arabistan Yarımadası’ndadır). Tarihte, Atatürk’ün son anda yurda kattığı topraktı. Aynı zamanda, ben küçükken eniştemin yaptığı künefenin memleketiydi. Uzun aile yemeklerinden önce dil peyniri ve kadayıf tepsiye basılıp, ısıtılmak üzere bekletilirdi. Yemeğin sonlarına doğru ocakta güzelce pişirirdi, sonlara doğru da tüm künefeyi havaya fırlatıp tepside ters çevirirdi (herkes yapamazdı). Afiyetle de yenirdi.
İşte belki de bu memleketin gizeminden, hep gitmek istediğim bir yerdi. Ağustos ayında uçaklarda indirim olunca da hemen aldık, ta Ocak ayının ilk haftasonuna. Ne hava belli, ne de ortam. Olsun, biz yemeğe gitmiyor muyduk?
Daha fazlasını oku…







Son Yorumlar