Arşiv

Archive for the ‘dizi’ Category

Hayattan Notlar

  • Bu fani dünya üzerinde 27.5 yılı geride bıraktım. Bazen geriye dönüp baktığımda hiçbir şey öğrenmemişim gibi geliyor. Evet, okul bitmiş, çalışıyorum, kendi hayatımı kurmuşum ama daha yürünecek sürüyle yol var. Bizim ünlü deyimimizle daha kırk fırın ekmek yemem gerek. Ne yazık ki bazen bunu unutuyoruz. Her şey bitmiş, hayat rutine binmiş zannediyoruz. Halbuki yok böyle bir şey. Hayat tüm hızıyla devam ediyor ve yerinde saymak isteyen bizleriz. Çeşitli nedenler yüzünden (korkular, endişeler, saplantılar, vb.) hayata atılmaktan çekinip durduğumuz yerde kök salmak kolay geliyor. Kimisi kökünü salıp yıldan yıla köhneleşirken, kimisi daldan atlıyor ve hep canlı kalıyor. Biraz karakter, biraz hayata bakış açısı, biraz da psikolojimiz buna sebep oluyor.
  • Son 1 aydır hiç yazmadım. Neden sorusunun tek bir yanıtı yok. Hayatım oldukça ilginç bir evreden geçiyor. Oldukça ilham verici deneyimler yaşadım. Hayatıma yepyeni bir sayfa açtım resmen. Bunları siz, okuyucularımla, hemen paylaşmayı çok düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Bunun nedenini çaya benzetebilirim. Kaynamış bir çaydansa demlenmiş bir çayı hemen herkes tercih eder. Keza, ben de son 1 ayda yaşadıklarımı kafamda demleyip düşünmem gerek. Elbet bu sürecin etkilerini sonraki yazılarımda görürsünüz.
  • 2012’nin ilk saatlerinde salonumda birkaç arkadaşımla oturup sırayla şu iki soruyu kendimiz adına yanıtladık: “2011’de sizi etkileyen en önemli olay/duygu/düşünce neydi?” ve “2012’den kişisel olarak ne bekliyorsunuz?”. Aradan tam 4 ay geçtikten sonra kendi cevabıma baktığımda (yogaya tamamen uyum sağlayacağımı söylemiştim) hayata ne kadar dar açıdan baktığımı gördüm. Bu dört ay gerçekten soluk kesici geçti çünkü. Bakalım kalan 8 ayda neler olacak?
  • Normalde nisan ayında size harika bir film festivali yazı dizisi yazmayı planlıyordum. Lakin aldığım 14 biletten sadece ikisine gidebildim. Bunlara kısaca değinmek istiyorum:
  • Ünlü kült müzikal Pink Floyd’s The Wall‘u büyük perdede izlemenin keyfi anlatılmaz, yaşanır. Pink Floyd’un kendine açtığı yepyeni bir kulvarda öncü ve hatta tek grup olduğu tartşılmaz. Böyle bir grubun filmi de sıra dışı olmayı hak ediyor. Filmin şarkılarıyla görüntülerin muhteşem uyumu ve hepsinin bütünlüğü beni çok şaşırttı. Şarkıların depresifliği ve karamsarlığı belki her kişiye uygun olmayabilir ama kesinlikle izlenmeli bence.
  • İkinci olarak Fransız komedisi Les Infidéles’e gittim. Beklediğimden de hafif bir komediydi. İlişkiler ve aldatma konusu üzerine yazılmış birkaç kısa filmden oluşuyordu. Çoğu çok basitti ve sıkıcıydı. 5×2 gibi muazzam bir ilişki filmi çeken bir ülkeden daha iyisini beklerdim.
  • Nisan ayı, aynı zamanda iki büyük dizinin yeni sezonlarıyla arz-ı endam ettiği aydı. Mad Men, en iyi sezonunu yaşamasa da yine nefes kesiyor. Son birkaç bölüm, bana çok keyif verdi. Game of Thrones ise kaldığı yerden devam ediyor. Fantazi, entrika, politika ve savaşın her birinden nasibini almış yapısıyla hala ilgi çekiyor. Bölüm sayısı arttıkça daha iyi olmaya başladı. Dokuzuncu bölümün çok farklı olacağını duydum, benden söylemesi.
  • Nisan ayında ünlü blog yazarı Pucca’nın ilk kitabını okudum: Küçük Aptalın Büyük Dünyası. Pucca, yaşadığı ilişki deneyimlerini aktardığı kitabında, açıklığı ve sadeliği ile okuyucuyu kendine bağlıyor. Yalnız anlattığı ne kadar gerçek veya ne kadarı gerçek, cevap veremiyorum. [Okuyan Us  Yayınları, 2010]
  • Ünlü filozof Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabını da arada okuyorum. Bazı saptamaları çok hoşuma gidiyor, arada sizinle paylaşacağım. İlki yorumsuz gelsin: “Bugün liberalizmin anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: İktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümlemeyle hangisinin daha hakiki liberalizm olduğuna karar veremeyebileceğimiz gibi, bu açmazı da daha yüksek bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle kafa karışıklığını gidererek de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, liberalizmin tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki hakikatinin göstergesidir.” [Metis Yayınları, çev.: Erkal Ünal, 2011]
  • Mündemiç, TDK’ye göre ‘bir şeyin içinde var olan, bulanan, saklı olan’ demekmiş. Ben de yeni öğrendim.

Hayattan Notlar

27/03/2012 1 yorum
  • Bu aralar yeni yeni mekanlar keşfettik. Önce onlardan başlayalım: Geçtiğimiz haftalarda bir iş arkadaşım bana Taksim’de bir Ermeni meyhanesi övdü. Adı Cambaz’mış. Ama ben internetten yanlış Cambaz’ı buldum (aslında rezervasyon yapacak arkadaşımı yönlendirdim). Cezayir Sokağı’nda gittik böylece. Ama hem aşırı derece de tenhalığı hem de pahalılığı sebebiyle bir daha gidilmez.
  • Kastedilen asıl Cambaz Fitaş’ın arkasındaymış. Uygun bir zamanda orayı da deneyeceğiz.
  • Bu haftasonu hava güzel olunca, Beşiktaş’tan Rumelihisarı’na kadar yürüdük arkadaşlarla. İki yerde durakladık. İlki Arnavutköy’deki Bodrum Mantıcısı’sıydı. Mantısı gayet güzeldi. Fiyatı hafif pahalı, porsiyonu 14 TL. Kağıt helva arası dondurma ikram ettiler, şık bir hareketti ama küver almaları kötü.
  • Yürüyüşün sonunda Rumelihisarı’ndaki Nar Cafe’ye oturduk. Fiyatlar biraz tuzlu olunca yemekten caydım. Mini burger tabağı aldım. Patatesi gayet güzel kızarmıştı. Ama karşılaştığımız iki sorun yüzünden bir daha oturmamaya karar verdik: İlki, içkileri beyaz porselen kaplarda vermeleri. Zaten görüntü kötüyken, bilerek içkiden de kısmaları haksızca. Arkadaşlarım birkaç defa dile getirmelerine rağmen sonuç alamadı. “Yanda cami var!” bahanesi daha komikti. Caminin yanında içki satacaksan utanmana ne gerek var ki? O zaman satma! İkinci mevzu da garsonlar fazla laubali.
  • Pazar günü de bir arkadaşımın fikriyle Cihangir’e gittim. Çok sapa geldiğinden ne zamandır gitmiyordum. Merdivenlerin aşağısındaki parkta çimenlere oturduk. Harika bir manzara eşliğinde sohbet ettik.
  • ‘Merdivenler’ bence İstanbul’un en güzel ve pek bilinmeyen köşelerinden. Bildiğiniz belediye merdeveni kastettiğim ama şehrin en iyi manzaralarından birine sahip: Çamlıca tepelerinden Süleymaniye’ye kadar geniş bir görüş alanı var. Bilhassa gece tavsiye ederim. Bakkaldan içkisini kapıp merdivenlerde seyre dalan bir sürü insan olur. Ama ilginçtir, kimse kimseye karışmaz ve herkes kendi dünyasında takılır.
  • Biraz geç de olsa Bored to Death’i bitirdim. Sonbaharda yayınlanan 3. sezonun son olduğu yılbaşından önce açıklanmıştı. Biraz da bunun verdiği hüzünle çok geç ve bir o kadar yavaş izledim. Absürd komedinin başarılı bir örneği olan dizi, gerek acayip maceralarıyla gerek sevimli kadrosuyla (Jason Schwartzman, Zach Galfaniakis ve Ted Danson) gönüllerde taht kurmuştu. Son sezon da final bölümü hariç çok başarılıydı. Gerçeklikten biraz kurtulup gülmek isteyenlere tavsiyemdir. Zaten dizinin topu topu 24 bölümü var!
  • Geçtiğimiz hafta gaza gelip, bu yıl En İyi Drama Dizisi ödülünü alan Homeland’i bitirdim. Dizi, 8 yıllık Irak’taki El-Kaide’nin esaretinden kurtulup evine dönen bir denizci ile, onun karşı tarafa geçtiği ve ülkeye saldırı düzenleyeceğini düşünen genç bir CIA ajanının hikayesini anlatıyor. 11 Eylül sonrası ABD’nin korkularına değinmesi, kimi yönlerde eleştirel davranabilmesi ve aile kurumunu didiklemeye çalışması olumlu yönleri. Zaten çok yerinde bir tempo ile gerilim sevenleri hemen kendisine bağlıyor. Ama sorun 1 sezonluk malzemeyi gelecek sezonlara genişletmeye çalışmasında. Böylece zaten var olan senaryo gediklerini iyice çoğaltıyor. Böylece yüzeysel bakıldığında çok şık gözüken (zaten ödül toplaması da bu yüzden), derinine inildiğindeyse defolarını hemen belli eden bir TV şovuna dönüşüyor.
  • Homeland, bana klasik cazı hatırlattı sağ olsun. Miles Davis albümünü açıp dinlemeye başladım. Çok ferahlatıcı.
  • Geçen hafta vizyona girecek Ayaz filmi, son anda gösterimden çekildi! Sebebi yeteri kadar salon bulamaması. Sinemayı, bilhassa sektörü yakından takip edenler bu sorunu yıllardır biliyor. Bir anda oluşmuş bir sorun değil! Filmin yapımcısı bunu en başından biliyordur gayet. Ama reklam ayağına yatıyor, kendini akıllı sanıyor. Bana da hala billboardlarda gördüğüm reklamlara gülmek kalıyor. Siz böyle şartlarla pazarlanan bir filme gider misiniz?
  • Şimdi aklıma Kevin Smith ve son filmi The Red State‘i pazarlama stratejisi geldi. Amerika’da aynı şartlardan şikayetçi yönetmen, filminin dağıtım hakkını yapımcısından 2 dolara aldıktan sonra, kent kent gezerek özel gösterimlerle filmini göstermiş. Sonuçta gayet de başarılı olmuş. Film, bayağı kâra geçti yanılmıyorsam.  Demek ki önemli olan istemek.
Kategoriler:dizi, fikir, günlük, İstanbul

Hayattan Notlar

  • Boardwalk Empire sezon finalini aralıkta yapsa da ben geç başladığımdan yeni bitirdim. Bu sezon, ilkinden daha iyiydi. Lakin hala dizide bir olmamışlık var ve bu, dizinin bir üst seviyeye çıkmasını engelliyor. Eğlenceli bir izle ve unut dizisine dönüşüyor.
  • Boardwalk Empire her ne kadar Amerika’nın alkol yasağı döneminde geçse de, her bölümde bolca içki içilir. Sezon finalini izlerken ben de kendime bir kadeh viski koymaktan alamadım. Diziye yeni başlayacaklara uyarı, kötü alışkanlıklara vesile olabilir.
  • Bu yıl kar, bitmek bilmedi. Hala yağıyor, sanki hiç sona ermeyecekmiş gibi. Küçükken herkes gibi, ben de karın bir güzellik olduğuna inanırdım. Bembeyaz şekilde yağıyor ve her şeyin üstünü örtüyor. Tüm çarpıklıklar, görmek istemeyeceğimiz her şeyi örtüyor. Her yer beyaza bürünüyor, her şey aynı görünüyor. Sanki farklılıkları da eşitliyor gibi gelirdi.
  • Artık daha farklı düşünüyorum. Evet kar beyaz ama fiziksel özellik olarak siyah! Yani bizi kandıran bir yapıda, göründüğü gibi değil. Kar yağıyor bir güzel, üstü açık olan her şeyi örtüyor, güzellikleri de çirkinlikleri de ve dünyaya masalsı bir hava veriyor. Ama dünya bir masal ülkesi değil. Nitekim kar sadece gözümüzü boyuyor, var olanı bir süreliğine gördürmüyor. Sonra kalktığında, her şey yine çıkıyor. Üstelik buzu, cıvıklığı ve çamuruyla beraber daha da hayatı zorlaştırarak.
  • 10 gün önce kar yine deli gibi yağdığında, Engin akşam bana geldi. Pizza söyleyelim dedik, Little Ceaser’s’da da kampanya varmış, siparişi verdik. 20 dakika filan geçti, telefon geçti. Kar yüzünden getiremeyeceklerini söylediler. Ben de o gece yemeksepeti’nde bir güzel yorum döşedim, sırf herkes görsün diye. Madem getirmeyeceksin, neden sipariş alıyorsun. Hadi aldın,  20 dakika neden bekletiyorsun. Neyse, ertesi gün telefonum çaldı, arayan Little Ceaser’s! Özür dilediler, önce ‘neden şikayet ettiniz’e getirmeye çalıştılar. Ben de bir güzel açıkladım. Tabii bir şey diyemediler ve bedava pizza gönderdiler. Kıssaden hisse: Hakkınızı her zaman savunun.
  • Takipçileri biliyordur, bu ülkenin en iyi dergilerinden Bant geçen yaz yayından kalktı. Bunun yerine kasımdan itibaren e-dergi formatında çıkmaya başladı. Ben birkaç ay bu değişikliğe alışamadım çünkü ben dergilerimi gece yatakta okurum. Geçen hafta yine aklıma geldi ve karıştırmaya başladım e-dergiyi. Oldukça dolu bir içerikle, üstelik elektronik olmanın avatajlarını kullanarak başarılı sayılar çıkartıyorlar. Takip edin bence: http://www.bantmag.com/dergi/
  • Pazartesi pasaport çıkartmaya Gebze Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Bu sefer çipli olan yeni pasaporta geçeceğim. Neyse, tüm istenenleri edinip oturdum polisin karşısına. Polis, ilginç bir şekilde fotoğraflarımı incelemeye başladı. Sanki başkasının fotoğrafı dicektim ki bombayı patlattı: Nüfüs cüzdanımdaki resim bana benzemiyormuş. Ya Ankara’ya sorulması gerekiyormuş ya da cüzdanı yeniletmek. Düşündüm, hemen cüzdan yenilenirse bir daha uğraşmam. Sordum, verirler dedi polis. Arkadaşımla Gebze’de nüfus müdürlüğünü bulduk. Allah’tan hemen verdiler cüzdanı. Emniyete geri dönüp işlemleri tekrardan başlattım. Siz siz olun, nüfus cizdanınıza bir daha bakın, olmadık yerde gıcıklık çıkarabilirler.
  • Gebze kadar leş bir ilçe görmedim hayatımda. Karman çorman, keşmekeş, kalabalık ve olabildiğince çarpık. Gereksiz yere büyük olması da başka bir sorun.
Kategoriler:dizi, günlük Etiketler:, ,

2010-2011 Sezonu Dizileri

09/06/2011 2 yorum

Bu sezon, yalnız yaşamaya başlamamın da etkisiyle izlediğim dizi sayısı hızla arttı. Kısa süreli, sağlam dizilerin sayısında artmış olması, bunun yanında film sektöründe hissedilir derece azalan kalite bunun başlıca sebebidir. Ama şunu da fark ettim, Türklükten midir, yoksa Akdenizlilikten mi bizim kanımızda ciddi biçimde dizi izleme alışkanlığı var. İster Türk yapımı olsun ister yabancı, herkes bir şekilde dizi izliyor.

Ben de bu sezonun dizilerine şöyle bir göz atıyorum:
Bored to Death

Yılda sadece 2 ay yayınlanan bu dizinin 2. sezonu geçtiğimiz ekimde final yaptı. 3. sezonuna da sadece 3 ay kaldı. Absürd komedi sevenlerin şaheseri olan dizi 2. sezonunda da kalitesini düşürmedi. Jason Schwartzman, Zack Galfianikis ve Ted Denson’dan oluşan kemik kadrosu yine maceradan maceraya atıldı. Yeni sezonu da zevkle bekliyoruz.
Boardwalk Empire

2010’un en çok konuşulan dizilerinden olan tarihsel drama, Mad Men kadar olmasa da ayakları yere basan senaryosu, harika kadrosu ve başarılı teknik özellikleri ile beni tatmin etti. Yalnız 2. sezonda bunun üzerine çıkması gerek, yoksa zaten yavaş ilerleyen (slow burning) bir dizi olarak sıkmaya ve bıktırmaya başlar. Daha çok Al Capone istiyorum. Duy sesimi Terence Winter.
Dexter

Bu yıl izlemeye başlayıp 1 ayda 4 sezonunu izlediğim dizi, kimilerine göre yayınlanmakta olan en iyi dizi. Bence akılcı ve zeki senaryosu ve kurgusunun yanında Michael C. Hall’un başarılı performansına borçlu her şeyi. Ama bunlar kaliteyi arttırsa da, sizi ekrana bağlamaktan öteye gitmiyor. Nitekim gelecek sezonunda sağlam bir hikaye bulamazsa hızla çökebilecek bir yapıda. 5. sezonu yine de çok merak ediyoruz.
How I Met Your Mother

Artık anneden umudu tamamen kestiğimiz, anlık esprilerin dizisi oldu. Böylece bittiği anda tarihe gömülecek bir dizi haline geldi. Ama hala zaman zaman size kahkaha attırmayı başarıyor ve çok az da olsa sizi hüzünlendirebiliyor. Mesela ‘Oh Honey’ bölümü kesinlikle yılın en iyi bölümüydü. Biraz da alışkanlıktan kimse bırakamıyor. Bu arada Barney, Robin ile evlenecek bence. Bu da ta ilk sezondan beri kurgulanan ana yapıyı biraz oturtuyor. Bitirin şu diziyi artık!
House, M.D.

Kaç sezon oldu ben sayamadım. İyice pembe dizi kıvamına döndü. Ama yine de çok eğlenceli. Bazı bölümler baysa da artık, heyecanla diğer bölümü bekliyorsunuz hala. House Cuddy’nin evine nasıl girdi ama?!? :DDD Bence son sezon başka bir hastanede geçecek, tamamen tahmin!
The Big Bang Theory

Bazı bölümleri ciddi biçimde bayık olsa da (ta ilk sezondan beri böyleler) kalanları da çok komik oluyor. Sezon finali hafif zorlama olsa da çok eğlenceliydi. Daha 3 sezon izleyeceğiz zaten en az.
Glee

Bu dizi kesinlikle tek sezon olmalıymış. O zaman işte kült olurdu, yıllar boyu konuşulurdu. Freaks and Geeks misali. Ama bunu sonuna kadar sömürecekler ta ki herkes bıkana dek. 2. sezon, zorlama bölümlerin hayli fazla oluşuyla dikkat çekiciydi. Hani güzelim şarkıları olmasa izlenecek tarafı kalmayacak. Bunun da sebebi, söyleyecek sözünün ilk sezon finali itibariyle tükenmiş olması. Yani Sue Slyvester, daha kaç kere bir iyi bir kötü olabilir ki???? Ya da kaç kere Kurt’ün “Ben gay’im ve özgürüm!” geyikleriyle bahtiyar olabilirsiniz ki?
3. sezonu izlememeyi düşünüyordum ki Javier Bardem’in diziye konuk olacağını okudum. Belki izlemem yine de.
ve diğerleri…
Mad Men, 2012 Mart’ına kadar tatilde!
Breaking Bad, sezonunu 4 ay erteledi. Temmuz sonunu bekliyoruz. Bakalım 4. sezon da bir öncekinden iyi olabilecek mi?
Game of Thrones‘u sezon finalinden sonra yazarım. Sadece 2 bölümü kaldı, gayet de güzel gidiyor. Ama sonraki sezona çok şey bırakacak olması üzüyor.
Son olarak, son sezonunu izleyeceğimiz Entourage da Temmuz sonunda başlayacak. Duyurulur.

The Wire: Gerçekçilikte Sınır Tanımayan Dizi

Hayat hakkında iyimser olduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta bazı arkadaşlarıma göre sinir bozacak kadar kötümserimdir. Hayatta, iyiler pek kazanmaz, ya da kısa vadede kazanmaz. Ama görünürde genelde kötüler kazanır. Çünkü fiziksel olarak gücü elinde bulunduran genelde kötülerdir. (Aslında saf ‘kötü’ diye de bir şey yoktur, sadece diğer insanlardan daha fazla kötülük yapan insanlar vardır ve onların da bir şekilde bir nedenleri vardır, haklı olmasalar da.)

Sinema ve onun kardeşi televizyon, hayattan kesitler gösterirler bize. Ama bu kesitler, gerçeğe yakın da olsa bir yerlerde mantıksızlık barındırırlar ve bu mantıksızlık da iyilerin kazanmasıyla olur. Bir şekilde kötü son barındıran iyi çekilmiş bir film, her zaman baş tacı edilmiştir. Casablanca ve Donnie Darko aklıma gelen ilk örnekler. Ama çok azdırlar. Hele televizyonda seyircinin ilgisini her hafta çekebilmek adına, mutlaka bir sevgi pıtırcığı barındırır diziler.
The Wire, bu alandaki en ayrıksı dizi. Çünkü olabildiğince gerçekçi. Hayatta var olan tüm açıları, iyisiyle kötüsüyle gösteren bir dizi. Üstelik en ufak bir özendirme özelliği taşımadan, her seferinde iyiyi de kötüyü de ters köşeye yatıran bir dizi.
2002-2008 yılları arasında 5 sezon yayınlanmış. Kalburüstü dizilerin kablolu kanalı HBO tarafından çektirilmesi diziyi izleyebilmemizde ana etken. Ama en arkada 2 adam var, bu dizinin fikir babası olan.
David Shore 20 yıl boyunca Baltimore Sun’da polis muhabiri olarak çalışmış bir gazeteci. 90’larda anılarından bir kitap yayınlıyor ve bu kitabın dizisi çekiliyor. Ama esas malzemesini The Wire‘a saklamış. Ed Burns ise 30 yıl polislik yapmış biri, hem de efsane denilenlerden.
İşte bu iki kişi, The Wire‘ı yazıyor. Baltimore polis departmanındaki olayları anlatıyorlar. Uyuşturucu, gümrük kaçakçılığı, cinayet, dolandırıcılık, siyasi komplo, yalan gazetecilik ve hatta içi boşaltılmış okul sistemi gibi kallavi konulara giriyorlar. Bu konuları da en azından 1 sezon dizide tutuyorlar ki iyice sözlerini söyleyebilsinler.
Dolayısıyla çok karakterli bir dizi. 20’ye yakın, belki de daha fazla ana karakter barındırdığı söylenebilir. Belki olaylar etrafında daha çok yoğunlaştığından karakterlere fazla inemiyor ama yeterli kadar da üzerlerine titriyor. Öyle ki diziden bir karakter atamazsınız, gereksiz diye. Yardımcılar dahil 50-60 karakterin hepsinin bir işlevi var ve bu işlevinin bir sebebi var.
Oldukça sıkı yazılmış bir senaryo var yani. Bazen bir bölümde o kadar olay oluyor ki ekrana kilitleniyorsunuz, mecburen. Her sezonun ana merhamını anlatan ilk 2 bölüm hariç oldukça akıcı bir kurgusu da var. Bu da seyirciyi kendisine bağlatıyor.
Normal dizilerden tek farkı, fazlasıyla gerçekçi olması. Benim için artı olan bu özellik, kimi seyirciyi soğutabilir. Bağlandığınız bir karakter tak diye ölür, kimse dönüp ağlamaz bile, kalıverirsiniz. Yada sezon finalinde tam kötü adamlar yakalanırken, bir bakarsanız işleyiş aynen devam ediyor, sadece değişen adlar.
Bu açıdan efsanevi anlar barındırıyor, seyir zevkinizi bozmamak adına örnek vermiyorum. Ama şahsi beğenilerim şunlardır: Sezon olarak en iyisi 1.’dir, arkasından sırayla 5, 3, 4 ve 2 gelir. Karakter bazında tabii ki Omar Little, en babasıdır. McNulty, Bunk, Dee ve Avon da arkasından gelir. Daha çok değişik karakterler var, bazıları gerçekten çok sıra dışı ve o kadar da gerçekçidir: Ziggy, Bodie, Snoop (bu kızı izlemeniz gerek, hele 4. bölüm açılış sahnesinde), Namond, Bunny, Jay gibi.
Kısacası The Wire, kendini aşmış ve her zaman hatırlanacak bir dizidir. Defalarca izlenebilecek kalitededir. Six Feet Under, Mad Men ve Battlestar Galactica ile beraber en iyi 4 dizimden biri olmuştur.
Kategoriler:dizi, polisiye, TV Etiketler:

Glee!

Geçen ay Glee Altın Küreler’de En İyi Komedi Dizisi ödülünü alınca izlemek geldi içimden. Çünkü hem ne zamandır yeni bir komedi dizisine başlamamıştım hem de dizinin türü olan müzikal-lise komedisi beni cezbediyordu. Malumunuz, hem müzikalleri severim hem de lise filmlerine hastayımdır (80’ler………………!).

Glee, bize çok yabancı bir kelime. Wikipedia’dan araştırdım, 17. yüzyılda ortaya çıkmış bir şarkı türü. Kiliselerde biraz dramaturji katılarak söylenen şarkı diye özetlenebilir ama tabii, daha derin anlam ve metaforları da var. Bu dizide kullanılan manası ise, liselerde kurulan sahne ile müziği birleştiren bir kareografi ile şov yapan bir koro grubu. ABD’deki çoğu lisede bu kulüpten varmış ve turnuvaları düzenlenirmiş.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:dizi, Emmy Ödülleri, şarkı Etiketler:

Diziler…

Uzun zamandır bir dizi yazmaya niyetim var, hep unutulup yalan oluyor. Bari tatildeyken şöyle kallavi bir yazı patlatayım dedim içimden. İçimden çok uzun olacak diye bir his geçiyor.

  • Lost, mayısta bitti gitti, hatırlayanı bile pek kalmadı. Çoğu insan gibi ben de finalden memnun kalmadım. Tüm adanın sırrının dönüp dolaşıp bir ab-ı hayat kaynağı ve onu düzenleyen bir tıpaya bağlanması pek akıl karı gelmedi bana. Finale kadar ne güzel de toparlıyor, maşallah derken, finalde çoğu şeyi ortada bırakıp, kalanını da oldukça basit olarak açıklamaya kalkması beni sinirlendirdi. Son 3 yıldır, bazılarının belirttiği demek ki doğruymuş: Gerçekten yaratıcılar baştan pek bir şey planlamamış, sadece Jacob ve kara dumanın olayı baştan belliymiş.

    Bir arkadaşım, finalde herkes sevdiğini bulduğunu ve bunun dinler üstü olduğunu belirttildiği için benim bazı fikirlerime çok yakın durduğunu, bundan ötürü de sevmem gerektiğini söyledi. Evet, finalin arafta geçen kısmında bu tarz bir şey söylemek istiyor ama ne yazık ki bu, tüm diziye yayılan bir fikir değil. Son sahnedeki ibadethanenin sadece kilise olmayıp 6 dini kapsadığı ima edilse de (camdaki gravürde 6 ayrı din sembolü bulunuyor) bunun finale özel yapılmış bir popülizm (seyirciye oynama) taktiği olduğunu düşünüyorum. Çünkü genelde alt metinde bariz bir şekilde Katolik terminolojisine atıflar yapılıyordu. 2. olaraksa Mısır mitolojisine göndermeler vardı ama bu mitolojinin de genelde Hrıstiyanlaştırma etkisi altında olduğunu düşünmekteyim. Tabii bunlar kişisel fikirlerimdir.

  • Bu sezon bence en iyi finali House, M.D. yaptı. Çok duygusal bir sahneyle duygu sömürüsüne yakın dursa da 1 sezon daha izlenmeye layık bir final yaptı.
  • Ondan sonra Big Bang Theory sürprizli bir finalle gelecek sezonki seyircilerini garanti altına aldı.
  • How I Met Your Mother artık baysa da hala bazen çok güldürmesi ve anneyi iyice merak etmem sebebiyle yeni sezonda devam edeceğim dizilerden.
  • Mayısta 1 hafta içinde Bored to Death’in ilk sezonunu izledim. 2.’si eylülde başlayacak. Zaten 8 bölüm olduğundan kolay izleniyor ama bağımlılık yapıcı. Türü noir-comedy. Hem kara filmlere öykünüyor hem de dehşet komik. Çok sağlam oyuncular barındırıyor. 3 ana karakterde John Schwartzman, Zach Gafiliakis ve Ted Denson var, arada Oliver Platt, Jim Jarmursch filan görünüyor. Farklı bir tat gerçekten. Müzikler de çok iyi. Konuyu bilmeyenlere şöyle özet geçiyim: 2. kitabına bir türlü başlayamayan bir yazar, aniden özel dedektiflik yapmaya karar veriyor. Yeni terk edilmişlik duygusu, spermlerini webde satan bir kanka ve devamlı esas oğlanımızdan uyuşturucu alıp kafa kıyak gezen zengin dergi patronu da yanında hediye.
  • Ardından Breaking Bad’e başladım. 3. sezon haziranda bitti ABD’de. Dizi, kanser olduğunu öğrenen normal bir aile babası olan kimya öğretmeni Walter White’ın, uyuşturucu yapımına girmesini konu alıyor. Zaten bombalara gebe olan hikaye incelikli bir senaryo ile çok iyi yerlere gidiyor. Başlarda olaylar yavaş seyretse de giderek kendi kıvamını buluyor. Bence 3. sezon enfes olmuş. Sadece hikaye uğruna izlenilecek bir dizi. 4. sezon mart 2011’de!
  • Mad Men’in 4. sezonu yeni başladı. Yine ağzımı açık bırakmayı başarıyor. Çünkü hem beni husursuz etmeyi başarıyor hem de kusursuz.

Undeclared: Bir Üniversite Dizisi

11/09/2009 1 yorum

Judd Apatow denen şahsın adını çoğunuz gibi Knocked Up’la duydum. Ondan önce hatırlarım da 40-Year-Old Virgin’i bayağı bir seks komedisi diye niteleyip izlememiştim (sonra izledim ve beğendim, Steve Carrell’a rağmen). Apatow artık Hollywood’un yeni komedi kralı. Yönettiği, yazdığı ve hatta yapımcısı olduğu filmler gişe rekorlarına oynuyor. Ama bir de bunun öncesi vardır…

Apatow’un filmografisine göz atanlar bir tür gruplaşmanın olduğunu fark ederler. Şöyle ki 40-Year-Old Virgin’den evvel sadece 1 film vardır. (O da gayet başarısız olan The Cable Guy’dır.) Bu dönemin asıl sahipleri ise dizilerdir. Ben Stiller’la yaptığı bir TV şovunun ardından asıl bombasını 1999’da patlatır: Freaks and Geeks. 1980’de geçen bu lise dram-komedisi sadece kendi türünde değil tüm zamanların (ve tüm türlerin) en iyilerinden biri olur. Gerçekten izlerken tadından yenmeyen bu dizi, reyting kaygısı sonucu daha ilk sezonunu tamamlayamadan rafa kaldırılır. Ama bu, dizinin daha da ünlenmesine yol açar ve şu anda ciddi fanatikleri olan bir dizidir kendileri. (Ayrıntılı bilgi şu yazıda)

Bu yazının sebebi ise Freaks and Geeks’ten 2 yıl sonra çekilmeye başlanan üniversite dizisi Undeclared. F&G’nin devamı olarak görülebilecek bir potansiyele sahip olan dizi, 6 öğrencinin (freshmen) üniversiteye başlamalarıyla başlar. 4 erkek, 2 kızdan oluşan ana grubun etrafında dönen dizi, yan karakterlerle kendini bolca besler. Ama ana grubun içinden de bir kişi seçersek o da Steven’dır (Jay Baruchel). F&G’ten alışkın olunduğu gibi bir geek olup da sosyalleşmeye çalışan bir tiptir. Zaten dizinin adı da ona aittir çünkü daha bölümü belli değildir (undeclared). Ayrıca yeni boşanan babası da durmadan onu ziyaret ederek ana gruptan pek ayrılmaz (hatta yurttan biriyle bile çıkar!). Bahsettiğim ana grubun diğer üyeleri ise: İngiliz yakışıklı Lloyd (Charlie Hunnam), grubun biracı ve oburu Ron (Seth Rogen), diğer bir ezik olan Marshall (Timm Sharp), Steven’ın hoşlandığı Lizzie (Carla Gallo) ve onun oda arkadaşı Rachel (Monica Keena).

Dediğim üzere bolca yan karakter onlara eşlik eder. Konuk oyuncular arasında Will Farrell, Adam Sandler (kendini oynuyor), Ben Stiller, Jason Segal, Martin Starr ve Samm Lavine bulunmakta ki inanın çok komik performanslar çıkarıyorlar. Ayrıca değinmek istediğim diğer önemli unsur da çekim ekibi. Bu ekipten şu an neredeyse hepsi ünlü: Seth Rogen zaten malum, hem dizide oynuyor hem de senarist. Bölüm yönetmenleri arasında Judd Apatow (malum), John Hamburg (The TV Set), Jay Chandrasekhar (Dukes of Hazzard), Greg Mottola (Superbad ve Adventureland) ve Jon Favreau (Iron Man) bulunmakta. Gerçekten efsane bir kadro. Senaristler arasında Nicholas Stoller (Forgetting Sarah Marshall) da bulunuyor mesela.

Diziye genelden bakarsak, fazlasıyla gerçekçi bir yapıda olduğunu söyleyebiliriz. Hatta üniversite gençliğinin karşılaştığı sorunlarını birebir yansıttığı bile iddia edilebilir. Sınav stresi, yurdun iyi-kötü yanları, kız-erkek durumları, kült tarikatlar (Amerika’da çok popülerlerdir, bilenler bilir) ve hatta din bile bölümlere işlenir. Steven’ın tarikata girip durmadan İncil’den alıntı yaptığı bölüm televizyonda yayınlanmamıştır, konunun hassasiyeti yüzünden. Halbuki bölümün konusu şu anki gençliğin (Türkiye’de de) ana sorunlarından biridir.

Tabii bu ciddiyeti herkes sevmediğinden dizi, 17 bölüm sonunda yayından kaldırılmıştır. F&G kadar kült bir dizi de değildir açıkçası. Zaten onun kadar iyi olmasa da bilhassa 5-6 bölüm sonra dizi rayına oturuyor ve yine tadından yenmeyecek bir halde sona eriyor. Benim çok eğlendiğim bir dizi oldu kısa zamanda. Bir şekilde bulup izlemeniz ısrarla salık veririm.

Ayrıca 2 süper dizisi reyting kurbanı olan Judd Apatow, 2006’da çok manalı bir projeye yapımcı oluyor: John Hamburg’un yazıp yönettiği, bir TV dizisinin televizyon patronlarının elinde nasıl piç olduğunu harika bir şekilde anlatan The TV Set. Bulabilirseniz (çünkü ülkemizde bilinmiyor ve mevcut değil) bu hoş filmi de izlemenizi öneririm.

Kategoriler:dizi Etiketler:,

Sezon Finalleri

Bu yıl iş hayatının başlamasıyla beraber daha çok dizi izler oldum. Kısa süreli ve tekrar eden yapımlar hem zamanı çok ihlal etmiyor hem de zihni çok yormuyor. Bu açıdan bu yıl haftalık devam eden dizilerimin yanında eski dizileri de seyrettim. Bunlardan Extras, Battlestar Galactica ve Mad Men başyapıt kıvamında dizilerdi.

Ama bu yazıda onları değil de haftalık takip ettiğim dizileri sezonsal olarak yazmaya çalışacağım. Takip ettiğim 6 diziden hiçbiri finalini yapmadı (How I Met Your Mother resmen sonraki sezonunu açıklamadı ama umudumuz devam etmekte). Ama çoğunun 2010’da bitmesine kesin gözle bakıyorum (İkisininki kesin zaten: Lost ve Desperate Housewives). Sadece The Big Bang Theory 2011’e kesin kalacak. O yüzden 2009 güzünde yeni haftalık dizilere başlamam gayet olası. Zaten Caprica’ya kesin başlayacağım.

Şimdi de sırayla göz atalım dizilerime:

Desperate Housewives:
Yine sade bir sezonla geçirdik zamanı. Önceki sezonların aksine tavan yapan bölüm sayısı sıfırdı. Sanırım yangınlı bölümden çok şey umdular lakin 3. sezonun rehineli bölümünden ve 4 sezonun tornedolu bölümünden sonra hiç beklenmedik bir şey değildi. Edie’nin hakkı rahmetine kavuşması bile çok sürpriz olmadı. Yine de bazı bölümleriyle beni çok güldürdü ve rahatlattı. Son sezonunun sıkı geçmesini bekliyorum açıkçası.

Sezon finali ise çok klasik olmasına rağmen fena sayılmazdı. Öbür sezona fena pas atmadılar gerçi ama bu açıdan 4. sezon finalini geçemezler. Ayrıca Mike’ın evlendiği kadın Katherine çıkacak bence!

How I Met Your Mother:
Tek kelimeyle en berbat sezondu. Hem senaryosuyla hem oyunculuklarıyla hem de amacını çoktan kaçırmasıyla bir çöküşe şahit olduk. Barney ile koca sezonun gitmeyeceğini hala çakamadılar yada çakmak istemiyorlar. Bir de Barney-Robin ilişkisinin mantıksızlığıysa cabası. 5. sezon olursa evlendirecekler ikisini, herkes de o an kusacak. Anne zaten hala açıklanmadı!

Sezon finali kötüydü doğal olarak. Anne adayı sayısını bir sınıfa indirgediler neyse ki. 2 sezondur ‘Goat Story’ diye dillendirdikleri meşhur hikaye berbat çıktı, gerçekten kutluyorum.

The Big Bang Theory:
Çizgisini pek bozmadan devam eden nadide dizilerden. Tabii daha 2 sezonu olmasının ve hiçbir zaman tavan yapmamış olmasının getirileri bunlar. Kendisi asla ‘en iyi sitcom’ olarak sıfatlandırılmayacak. Buna rağmen her bölümde mutlaka 2-3 kahkaha attırmasıyla umudunu koruyor.

Sezon finali çok sıradandı açıkçası. 3. sezon finalinde de Penny’nin Leonard’ı sevdiği ima edilirse kusarım lakin.

House M.D.:
House da aynı şekilde devam ediyor. Ara sıra tempo düşse de toparlıyor 1-2 bölümde. Dizi içi dinamikler çok iyi korunuyor açıkçası. Oyunculuklar da enfes. Sonsuza kadar izlenebilir.

Sezon finali mükemmeldi. Hatta 5 sezonun da en iyi bölümüydü. Ben hep 1. sezonun 21. bölümüne hasta olurdum ama bu bölüm onu da aşmış. Hele son 10 dakikanın verdiği acının üzerine yok. O nasıl bir twisttir (Tükçesi dönüş), nasıl bir oyunculuk gösterisidir. Kalbimiz House’la.

Lost:
Ben bu sezonu sevdim valla. Karmaşıktı ama güzeldi. Her sezonun daha karmaşık olmasına alıştık zaten. 6. ve son sezon da daha karmaşık olacak, şimdiden belli. John Locke’u pek sevmezdim ama gittiğine üzüldüm.

Sezon finalini ilk izlediğimde pek sevmedim ama sonradan sevdim. Jacob olayı kafa karıştırdı tabii. 6. sezon yarı tanrılar ile kullar arasında geçecek ya zevkle bekliyoruz ocak ayını.

Star Wars: The Clone Wars:
Çok iyi değil ama benim gibi SW fanatiklerini avutabiliyor. Çoğu bölüm çok sıradan olduğu için teker teker izlenmesini önermem. En azından ben izleyemedim, 3-4 bölüm izleyince ancak SW evrenine girebiliyorsunuz. 2. sezonda yeni bir kelle avcısı varmış, inşallah işi tamamen westerne döndürmezler. Dizinin en büyük hatası çok fazla aksiyon içermesi. Biraz daha drama odaklanmalı.

Sezon finali sıradan bir bölüme göre iyiydi ama yine klişelere takıldı. Anakin-Padme ilişkisiyle ilgili bir veri verebildi hele şükür. Daha çok detay lazım bize. Yoksa dizi uzun sürmez.

Freaks and Geeks

Freaks and Geeks, 1999-2000 sezonunda ABD’de 18 bölüm halinde yayınlanmış bir dizi. Şu anda dizi, dünyanın her yerinde ‘kült’ mertebesinde. Zaten IMDB sitesinde de 9.6 ortalamaya sahip. Tabii insan, bu kadar beğenilen bir dizinin neden sadece 18 bölümde bittiğini soruyor hemen. Yanıtı basit: Yayınlandığında beğenilmemesi. Zamanla değeri biliniyor. Mesela, yine ABD’de yayınlanan TV Guide dergisi ancak 2004’te diziyi, Tüm Zamanların En Kült Dizileri Listesi’ne dahil ediyor.

Freaks and Geeks’in (F&R) Türkçe karşılığı ‘Ucubeler ve İnekler’. Buradaki ‘inek’ kelimesi mecazi anlamda kullanılıyor, çalışkan ve asosyal öğrenci manasında. Dizinin adı, mantığını gayet güzel betimliyor. Normal bir lise dizisi değil F&R. Dünyanın her lisesinde var olan iki grubu anlatıyor; dersleri eken, her türlü tütün vb maddelerini kullanan, rock dinleyen ama diğerleriyle alakası olmayanlar ve çalışkan ama kendi aralarında takılan, bilgisayar tutkunu, asosyal, dalga geçilenler. Birinci grubun temsilcileri Daniel, Kim, Nick ve Ken, lise 3’e gidiyorlar. İneklerse Sam, Bill ve Neal, onlar liseye daha yeni başlıyorlar. Bu arada önemli bir unsuru unuttuk: Dizi günümüzde değil, 1980’de geçiyor. (Bu tercihin önemine değineceğim.) Dizi aslında Weir ailesinin çocuklarını anlatıyor, Lindsay ve Sam’i. Sam, zaten inekler grubunda. Dizi, Lindsay’in o zamana kadar dahil olduğu inekler grubundan sıkılıp ucubelerle arkadaş oluşuyla başlıyor. Okulun matematik kulübünün başı olan Lindsay, Lise 3’e başlarken her şeyi bırakıp Daniel’in grubuna giriyor.

Dizi ilerledikçe Lindsay’in yavaş yavaş gruba adapte oluşunu izliyoruz. Ama Lindsay derslerine de çalışarak, grupta farklı bir kişilik oluyor. Öte yandan Sam ve arkadaşları, yeni okullarına alışmaya çalışıyor. Bir taraftan büyümenin genel sorunları, bir taraftan okuldaki budalalar (bullies) her birini fazlasıyla terletiyor. Ayrıca Sam ve Lindsay’in evebyenleriyle ilişkileri de dizinin farklı bir unsuru. Babanın yarı tutucu yarı özgürlükçü yapısı, annenin hafif çılgın bir ev hanımı oluşu diziye farklı bir tat katıyor.

Senaryo, lisenin belli başlı tiplerinin ve olaylarının hepsini barındırıyor. Ama diğer dizilerden farkı, bu unsurlara oldukça gerçekçi yaklaşması. Mesela ponpon kızlar çok popüler yine ve Sam bunlardan birine aşık oluyor. Ama gün gelip de çıkmaya başladığında hiçbir ortak yönünün olmadığını anlıyor, diğer deyişle kızın ne kadar boş olduğunu görüyor. Diğer bir örnekse yine Sam’in arkadaşlarından Gordon. Sınıfın en şişman ve en kötü kokan öğrencisi ama Sam, onu tanıyınca ne kadar farklı olduğunu anlıyor. Yine Millie başka bir örnek: Lindsay’in çocukluk arkadaşı olan Millie, her hafta kiliseye giden, çirkin, fazlasıyla inek bir tip ama Lindsay’in her zaman yanında yer alıyor, en kötü anlarında bile. Mesela bir bölümde Lindsay uyuşturucu deniyor ve bebek bakıcılığı yapması gerektiğini fark ediyor ve Millie hem bebeğe hem Lindsay’e bakıyor.

Yazının başlarında en önemli unsurlardan birinin dizinin 1980’de geçmesi olduğunu belirtmiştim. 1980 ve ardından gelen 10 yıl, bence çok önemli bir zaman dilimi. Dünyada her bakımdan değişikler boy gösteriyor. Mesela ilk bilgisayar oyunları çıkıyor. Dizinin bir bölümünde Sam ve Neal babalarından Atari almasını rica ediyorlar. Yine Pink Floyd, Queen ve Led Zeppelin’in zirvede olduğu yıllar. Ses kaydında, diyaloglarda ve kıyafetlerde dönemin etkisi hissediliyor. Sonra punk kültürü, disco kültürünün izdüşümleri; Star Wars etkileri (daha 5. film yeni gösterime girmiş), FRP’nin ortaya çıkışı, Steve Martin geyikleri dizide yerlerini buluyor. Tabii ki politika da var, az olsa. Okula Baba Bush’un gelmesi ve Lindsay’in efsane sorusunu sorması yüzlerde hoş bir tebessüme sebep oluyor.

Biraz da karakterlere girelim, bahaneyle oyuncularına değiniriz. Baş karakter Lindsay zeki, çalışkan ama her genç gibi kafası karışık, her şeyi denemek isteyen, mantığa boş vermek isteyen biri. Lindsay’i canlandıran Linda Cardellini, dizide çok iyi, karakterine çok uyum gösteriyor. Ama diziden sonra Scooby Doo haricinde kayda değer bir işi yok. Daniel, ucube tayfasının başı. Derslerden hep kalan, kopya çekmede usta olan, külüstür arabasıyla gezen bir tip. Lindsay’e hep arka çıkan o oluyor, aslında yalnız biri olduğu ortaya çıkıyor. James Franco, Daniel karakteriyle özdeşleşiyor. Franco, şu an Hollywood’un starlarından. Nick karakteri davul hayranı, baterist olmak için her şeyini verebilecek biri. Derslere pek kafası basmıyor ama kötü de değil, otoriter babasıyla uğraşıyor ve Lindsay’e fena halde aşık oluyor. Jason Segel şu an How I Met Your Mother’daki Marshall olarak tanınıyor. Daniel’in sevgilisi Kim, tam bir çatlak; onu oynayan ise Busy Philips (Dawson’s Creek’in çatlak Audrey’i). Şimdilerde Knocked Up, Pineapple Express ve Super Bad ile iyice yıldızlaşan Seth Rogen ise pek sesini çıkarmayan Ken rolünde.

İnek tayfasına gelirsek: Sam, gayet normal bir çocuk ama çelimsizliğin dezavantajlarıyla cebelleşiyor. Bu arada ponpon kız Cindy’ye aşık ama uzun süre açılamıyor. Bill ‘geek’ kelimesinin sözlük karşılığı resmen. İnce, uzun, çelimsiz, kocaman gözlüklü, diş teli takıyor ve sürüyle prensibi var. Mesela koyu bir Dallas hastası. Martin Starr Bill rolünde harika bence. Neal içlerindeki en garipleri. Hem inek hem de züppe. Bilbo Baggins’e fena halde benziyor, kızların peşinde oldukça saçmalıyor, havalı görünmeye çalışıyor, ne yapsa boşa çıkıyor (Şişe Döndürmece’deki başarısı göz dolduruyor!). Konuk oyuncularda ise Ben Stiller, Leslie Mann, Jason Schwartzman ve Dave Allen’e (Mr. Rosso tiplemesi efsane) dikkat etmenizi öneririm.

Kamera arkası da fena değil ayrıca. Dizinin yaratıcılarından Judd Apatow, Knocked Up sonrası Hollywood’un popüler yapımcı/yönetmeni oldu. Dizideki çoğu oyuncu hala Apatow’un favorileri (James Franco, Seth Rogen, Martin Starr). Dizinin görüntü yönetmenlerinden Bill Pope, Matrix’in de görüntülerinden sorumluydu. Müzikleri yapan Michael Andrews ise Donnie Darko’nun müziklerini yaptı sonra ve ‘Mad World’ de ona ait.

En sona ise diyalogları bıraktım. Her bölümde birkaç bomba diyalog bulabilirsiniz ve bunlar sizi yerlere yatırabilir. Benim 2-3 dakikalık krizlerim oldu dizi boyunca. Şimdi yazsam çok yer tutacağından sizi ilgili sitelere davet ediyorum.

Şimdi ise güzel bir özetleyelim: F&R gerçekle neredeyse kesişecek kadar yakın bir lise dizisi. Diğer gençlik dizilerinde (Dawson’s Creek, O.C., vb.) gördüğünüz klişelere burada yer yok. İkinci olarak, yaratıcı ekibi izlenilesi bir dizi çekmiş. Üç, oyuncular kasıntı değil. Dört, 80’leri çok güzel anlatıyor, neredeyse yaşatıyor. Daha ne olsun, ey izleyici!

Kategoriler:dizi Etiketler:,