Arşiv

Yazar Arşivi

Şok Doktrini

25/07/2009 2 yorum

Bu sefer kendi düşüncelerimi değil, okuduğum ve önemli olduğunu düşünüp herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir dosyanın özetini yazacağım. Hak verip vermemek size aittir.

Bahsedeceğim dosya, Bant dergisinin Temmuz-Ağustos 2009 sayısında yer almaktadır. 19 sayfalık bir yazılar topluluğundan oluşmaktadır. Tabii ben bu 19 sayfanın belli başlı bölümlerine değineceğim. İlginizi çekerse dergiyi alıp tamamını okumak tavsiyemdir.

Dosyanın adı ‘Şok Doktrini’. Naomi Klein’ın ortaya attığı bir kavram bu, orijinali ‘The Shock Doctrine’ olan. Kavramı kabaca ifade etmeye çalışırsak, Chicago Okulu mezunu bir grup liberal ekonomistin son 40 yılda dünyada yaptığı yıkımı anlatıyor.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:ayrımcılık, politika, yorum

Public Enemies, The Hangover ve 6. Harry Potter

Temmuz ayı vizyon filmleri açısından harika geçiyor. Büyük Hollywood stüdyoları birbiri ardına bombalarını patlatıyor. ABD Box-office’i kıyasıya bir rekabet içinde. Ekonomik krize rağmen stüdyoların keyfi yerinde. Geçen haftanın sıralamasında 100 milyon dolar sınırını geçen 4 film vardı ki rakipleri de hızla bu sınıra yaklaşıyor. Ayrıca henüz tüm bombaların patlatılmadığını da not düşelim.

Böyle bir ortamda sinemaya gitmemek, benim için çok güç. Nitekim 6 günde 3 vizyon izledim, ikisi sinemada olmak üzere. Şimdi teker teker değinelim.
Daha fazlasını oku…

Neden Bu Blog?

Bu blog açılalı 2 yılı geçti. Ağırlıklı sinema yazmayı düşünürken kimi zaman politika kimi zaman felsefi ikilemler yazıldı bu sayfaya. Kimi gün oldu 3 yazı yazıldı, kimi ay oldu sadece 1 yazı konabildi.

Şimdi şaşırmışsınızdır, neden böyle bir hesaplaşmaya girdin diye. Geçen hafta yazlıkta boş boş düşünürken, bir açıklama yapmak istedim. Bir blogtur sanal aleme açılıyor, lakin nedir, necidir? Mesela martta blogun ana başlığı değişti, neden değişti? Ayrıca genel olarak bir yazı yazmak istedim, bu blogun var olma sebebini anlatan.

Dediğim üzere 2 yıl önce, Mayıs 2007’de açıldı bu blog. O zamanki tek amacım, yazılarımı istediğim gibi yayınlamaktı. Ortabahçe’de (İTÜ Makine dergisi) kimi sayı 3 yazım yayınlasa da beni doyurmuyordu ve öylesine yazmak istiyordum.

Ayrıca sanal şöhret olmak gibi salak bir düşüm de vardı. Daha toyuz tabii, her yerde blogun reklamını yaptık. Sanki bir giren ikinciye hayran kalacak. Sonradan kafaya dank etti ki blog olayı okunmak için değil, yazmak için olan bir olgu. (Tabii ticari blogları konsept dışında tutuyoruz) Şimdilerde gün geliyor, kimse okumasa da salakça yazsam diyorum. Çünkü nedense okunma hissi bende bir otosansür oluşturuyor. Şu sıralar bu garip duyguma ket vurmaya çalışıyorum.

Gelelim isim meselesine. Blogun ismi neredeyse 2 yıl ‘Artun’un Sanal Evi’ydi. Amaç, düşüncelerimin internette toplanacağı bir havuz olduğuydu. Şimdi ise ‘Bir Entelin Sayıklamaları’. İsmin kökeni ocak ayındaki ‘3. Dünya Savaşı’ (link de burada) yazıma dayanıyor. O yazıda şöyle demiştim: “Entel, her boku bildiğini sanıp aslında bir bok bilmeyen insanlık müsveddesidir.” Dalga geçtiğimi sananlar olabilir ama gayet ciddiyim ve ben de bir entelim. Sayıklama kısmına gelirsek, bildiğiniz üzere sayıklama, bir sarhoş, hasta veya delinin saçma sapan konuşmasından ibarettir. Bazen normal insanlar da bir konu üzerine saçma şeyler söyleyebilir. İşte ben de bir entel olarak saçmalıyorum.

Buradaki asıl niyetim bu blogu çok ciddiye almamanız. Sonuçta ben bir insanım ve edebi bir kişilik veya bir gazeteci değilim. Kendime göre bir şeyler karalıyorum. Yazdıklarım bana o anda doğru geliyor lakin bu, sizin doğrunuz olmayabilir. Burası benim sayfam, bir nevi tapulu malım, istediğimi yazarım ama bu hiçbir şekilde sizi bağlamamalı.

Konu olaraksa belli bir başlığı olmayacak bu blogun. Sinema, politika, felsefe, psikoloji, anı, deneme, gezi, vs. O an ne gelirse aklıma o olacak.

Bu blogun hikayesi de böyle işte! Bu blog açılalı 2 yılı geçti. Ağırlıklı sinema yazmayı düşünürken kimi zaman politika kimi zaman felsefi ikilemler yazıldı bu sayfaya. Kimi gün oldu 3 yazı yazıldı, kimi ay oldu sadece 1 yazı konabildi.

Şimdi şaşırmışsınızdır, neden böyle bir hesaplaşmaya girdin diye. Geçen hafta yazlıkta boş boş düşünürken, bir açıklama yapmak istedim. Bir blogtur sanal aleme açılıyor, lakin nedir, necidir? Mesela martta blogun ana başlığı değişti, neden değişti? Ayrıca genel olarak bir yazı yazmak istedim, bu blogun var olma sebebini anlatan.

Dediğim üzere 2 yıl önce, Mayıs 2007’de açıldı bu blog. O zamanki tek amacım, yazılarımı istediğim gibi yayınlamaktı. Ortabahçe’de (İTÜ Makine dergisi) kimi sayı 3 yazım yayınlasa da beni doyurmuyordu ve öylesine yazmak istiyordum.

Ayrıca sanal şöhret olmak gibi salak bir düşüm de vardı. Daha toyuz tabii, her yerde blogun reklamını yaptık. Sanki bir giren ikinciye hayran kalacak. Sonradan kafaya dank etti ki blog olayı okunmak için değil, yazmak için olan bir olgu. (Tabii ticari blogları konsept dışında tutuyoruz) Şimdilerde gün geliyor, kimse okumasa da salakça yazsam diyorum. Çünkü nedense okunma hissi bende bir otosansür oluşturuyor. Şu sıralar bu garip duyguma ket vurmaya çalışıyorum.

Gelelim isim meselesine. Blogun ismi neredeyse 2 yıl ‘Artun’un Sanal Evi’ydi. Amaç, düşüncelerimin internette toplanacağı bir havuz olduğuydu. Şimdi ise ‘Bir Entelin Sayıklamaları’. İsmin kökeni ocak ayındaki ‘3. Dünya Savaşı’ (link de burada) yazıma dayanıyor. O yazıda şöyle demiştim: “Entel, her boku bildiğini sanıp aslında bir bok bilmeyen insanlık müsveddesidir.” Dalga geçtiğimi sananlar olabilir ama gayet ciddiyim ve ben de bir entelim. Sayıklama kısmına gelirsek, bildiğiniz üzere sayıklama, bir sarhoş, hasta veya delinin saçma sapan konuşmasından ibarettir. Bazen normal insanlar da bir konu üzerine saçma şeyler söyleyebilir. İşte ben de bir entel olarak saçmalıyorum.

Buradaki asıl niyetim bu blogu çok ciddiye almamanız. Sonuçta ben bir insanım ve edebi bir kişilik veya bir gazeteci değilim. Kendime göre bir şeyler karalıyorum. Yazdıklarım bana o anda doğru geliyor lakin bu, sizin doğrunuz olmayabilir. Burası benim sayfam, bir nevi tapulu malım, istediğimi yazarım ama bu hiçbir şekilde sizi bağlamamalı.

Konu olaraksa belli bir başlığı olmayacak bu blogun. Sinema, politika, felsefe, psikoloji, anı, deneme, gezi, vs. O an ne gelirse aklıma o olacak.

Bu blogun hikayesi de böyle işte! Bu blog açılalı 2 yılı geçti. Ağırlıklı sinema yazmayı düşünürken kimi zaman politika kimi zaman felsefi ikilemler yazıldı bu sayfaya. Kimi gün oldu 3 yazı yazıldı, kimi ay oldu sadece 1 yazı konabildi.

Şimdi şaşırmışsınızdır, neden böyle bir hesaplaşmaya girdin diye. Geçen hafta yazlıkta boş boş düşünürken, bir açıklama yapmak istedim. Bir blogtur sanal aleme açılıyor, lakin nedir, necidir? Mesela martta blogun ana başlığı değişti, neden değişti? Ayrıca genel olarak bir yazı yazmak istedim, bu blogun var olma sebebini anlatan.

Dediğim üzere 2 yıl önce, Mayıs 2007’de açıldı bu blog. O zamanki tek amacım, yazılarımı istediğim gibi yayınlamaktı. Ortabahçe’de (İTÜ Makine dergisi) kimi sayı 3 yazım yayınlasa da beni doyurmuyordu ve öylesine yazmak istiyordum.

Ayrıca sanal şöhret olmak gibi salak bir düşüm de vardı. Daha toyuz tabii, her yerde blogun reklamını yaptık. Sanki bir giren ikinciye hayran kalacak. Sonradan kafaya dank etti ki blog olayı okunmak için değil, yazmak için olan bir olgu. (Tabii ticari blogları konsept dışında tutuyoruz) Şimdilerde gün geliyor, kimse okumasa da salakça yazsam diyorum. Çünkü nedense okunma hissi bende bir otosansür oluşturuyor. Şu sıralar bu garip duyguma ket vurmaya çalışıyorum.

Gelelim isim meselesine. Blogun ismi neredeyse 2 yıl ‘Artun’un Sanal Evi’ydi. Amaç, düşüncelerimin internette toplanacağı bir havuz olduğuydu. Şimdi ise ‘Bir Entelin Sayıklamaları’. İsmin kökeni ocak ayındaki ‘3. Dünya Savaşı’ (link de burada) yazıma dayanıyor. O yazıda şöyle demiştim: “Entel, her boku bildiğini sanıp aslında bir bok bilmeyen insanlık müsveddesidir.” Dalga geçtiğimi sananlar olabilir ama gayet ciddiyim ve ben de bir entelim. Sayıklama kısmına gelirsek, bildiğiniz üzere sayıklama, bir sarhoş, hasta veya delinin saçma sapan konuşmasından ibarettir. Bazen normal insanlar da bir konu üzerine saçma şeyler söyleyebilir. İşte ben de bir entel olarak saçmalıyorum.

Buradaki asıl niyetim bu blogu çok ciddiye almamanız. Sonuçta ben bir insanım ve edebi bir kişilik veya bir gazeteci değilim. Kendime göre bir şeyler karalıyorum. Yazdıklarım bana o anda doğru geliyor lakin bu, sizin doğrunuz olmayabilir. Burası benim sayfam, bir nevi tapulu malım, istediğimi yazarım ama bu hiçbir şekilde sizi bağlamamalı.

Konu olaraksa belli bir başlığı olmayacak bu blogun. Sinema, politika, felsefe, psikoloji, anı, deneme, gezi, vs. O an ne gelirse aklıma o olacak.

Bu blogun hikayesi de böyle işte!

Kategoriler:blog

İstanbul’dan Kısa Anılar

  • 2,5 ay sonra İstanbul’a gitmek bende pek bir heyecan yaratmadı. Ne kadar sevsem de döneceğimi bildiğim için bir eksiklik fark ediliyor.
  • İstanbul, her yerde olduğu üzere, hem değişmiş hem de değişmemiş. Neyin iyi neyin kötü olduğu birbirine karışmış durumda.
  • Cuma akşamı İstiklal’e çıktım direkt. Caddenin başları tenha gibi geldi, yaz rehavetine bağladım. Asmalımescit ağzına kadar dolu olarak en kalabalık yerdi. Nevizade coşkulu da olsa adım atmaya yer bulunuyordu gayet.
  • Gece 1’de Kanyon’a girdim ve sadece 3 dakika kalmama karşı birkaç değişiklik sezerek kendime hayret ettim.
  • Cumartesi boğaz gezisine çıktım vapurla. İDO seferi son 4 yılda neredeyse %400 zamlandırmış. Tuttuğu kesin de biraz daha insaf ya.
  • Denizden İstanbul pek salimdi. Yalıları göz kamaştırıcıydı.
  • Anadolu Kavağı’nda kaleye çıktım. İnsanlar manzaraya karşı eğleniyorlardı. Yanımdaki çocuk plastik su şişesini hop diye ormana fırlattı. Aileden ses çıkmadı. İşte biz buyuz sayın okuyucular!
  • Beykoz’da Balıkçı Barınağı’nda balığımı yedim. Balığı pek sevmememe rağmen beni mutlu ediyor bu yer. Harika yapıyor balığı.
  • Yeniköy-İstinye arası yürümek her zamanki gibi huzur vericiydi.
  • İstinye Park gereksiz yere doluydu. Hatta yabancı bir turist kafilesi bile vardı. Koca İstanbul’da gidecek yer mi kalmadı acaba?
  • Nişantaşı aynıydı. Tikiler her yerdeydi!
  • Cumartesi akşamı İstiklal havasını bulmuştu, gayet kalabalıktı. Ara sokaklar bile cıvıl cıvıldı.
  • Cihangir’de ara sokaklardaki mekanlar bile tıklım tıklımdı. Merdivenlerde oturdum, orası bile kalabalıklaşmış. Midye tezgahı açan bile vardı. Oysa çok değil, 1 yıl önce merdivenler gayet sakin oluyordu.
  • Pazar sabahı sakindi etraf. Bebek gayet tenhaydı.
  • Bebek’teki ilginç tezatlık kozmopolitliği vurguluyordu. Bebek Parkı’nda denize giren fakir tabakanın dibinde zengin kesim yürüyordu ve ikisi de birbirini umursamıyordu.
  • Bebek-Ortaköy arası çok hoş bir yürüyüş yaptım. Ama Ortaköy’ün gereksiz kalabalığı beni boğdu.
  • Hepsinin toplamı bana garip bir huzur verdi, hiç sıkılmadığım bir gezi oldu.
  • Yukarıdaki rota yanımdaki arkadaşımı gezdirmek içindi. İstanbul’u bilmeyen birini gezdirmek için 2 gününüz varsa kullanabilirsiniz.
  • Bir dahaki gelişimde Moda’da yürümek istiyorum. Belki bir de meyhane yaparım.
Kategoriler:gezi yazısı, İstanbul

Sinemasal Sayıklamalar #3

  • Fark ettim de sinema üzerine yazmayalı uzun zaman olmuş. Biriktirmeyi sevmeye başladım galiba. Ama unutma sorunu da vuku buluyor ki bazı filmler yazılmadan geçiliyor.
  • Uzun yıllardır izlemek isteyip kopyasını edinemediğim Robert Altman başyapıtı Nashville’i uzun uğraşlar sonucunda buldum ve izledim. Açıkçası beni pek heyecanlandırdığı söylenemez. Bundaki esas neden country müzik sevdalısı olmamamdır. Film, başlı başına bir saygı duruşu çünkü. Ama şu bir gerçek ki Altman hayran olunacak bir yönetmen. Belgesele bu kadar yakın ve bu kadar içten bir eser yaratması harikulade.
  • Geçen haftalarda bir notumda herkesin farklı bir dünyası olduğunu yazmıştım. İşte Notorious da bunu anlatıyor. Brooklyn’li gençlerin ve dolayısıyla Amerikan rap piyasasının bizim dünyamızdan çok farklı bir yaşam biçimi var. Sanki bambaşka bir gezegende yaşıyorlar. Notorious’u salt bu dünyayı gözlemlemek için izleyebilirsiniz, rap müzikten nefret etseniz bile.
  • Geçen yılın Altın Palmiye sahibi Entre les Murs’u yeni izleyebildim. Bakalım Haneke’nin yeni filmini ne zaman izleyebileceğim. Filme dönersek, tek özelliği doğallığı ama bunu öyle bir kullanıyor ki hem zamanı geçiriyor hem de ortaya bir sinema eseri çıkarıyor.
  • Bernardo Bertalucci’nin ünlü filmlerinden Last Tango in Paris’i de yaklaşık 10 gün önce izledim. Film belki başyapıt değil lakin kendi içinde çok nitelikli. Bir kere Marlon Brando’ya sahip ve Brando filmde coşuyor resmen. Oyunculuk şovu yapıyor ki öyle böyle değil. Bazı sahnelerde her şeyi bırakıp Brando’yu izledim ki bu, film adına bir eksi. Öte yandan tamamen bir Bertalucci fantezisi izliyoruz, hafif açık seçik. Ama ben daha çok açıklık var diye okumuştum, gayet normal ve kararında geldi.
  • Transformers’ın devam filmi sinemalardayken ben daha ilk filmi izledim. Evet, film eğlenceli ve komik ama Michael Bay baltalamak için elinden geleni yapmış. Açık söyleyeyim, Spielberg yapımcı olmasa bu filmin yüzüne bakılmazdı. Spielberg bilindik temalarıyla günü kurtarıyor ama sadece günü kurtarabiliyor.
  • Megan Fox kadar itici bir arzu nesnesi görmemiştim. Bu kadar ruhsuz oynanıp, bu kadar sevimsiz olunabilir. Hollywood’da güzel mi kalmadı kardeşim? Kız, çirkin denebilecek kadar berbat!
  • Dayanamadım ve Up’ı korsan çekimiyle izledim. Ama bu Pixar’ın hatası, Avrupa’ya 5 ay sonraya gönderirsen filmi böyle olur. Bak Ice Age 3’e tüm dünyada aynı gün vizyona girdi, sinemada izledim.
  • Up, Pixar’ın en iyilerinden değil ama bir Pixar filmi olarak keyifle izleniyor. Hele filmdeki amcamızın evlilik hayatını anlatan sessiz 3-4 dakikalık kurgu var ki harikulade. Tüm film böyle olsa enfes bir deneyim olurdu. Filmde beni rahatsız eden esas nokta konudaki bariz saçmalıklar. Belki bir animasyon olarak kabul edilebilir ama ana kahramanları insan olan bir filmde mantık aranmalı bence. Koca evin balonlarla uçup, ta Güney Amerika’ya varması fikri bana cazip gelmedi. Pixar daha dahiyane fikirler üretmeli.
  • Ice Age 3, işi tamamen stand-up’a döküyor. Espriler çok iyi. Filmlere göndermeler yapılmış. Hepsi güzel de sinema filmi olarak halefini taklitten öteye gidemiyor. Bariz ticari olarak yapılmış. Her Hollywood filmi belki öyle ama çok belli ediyor. Üstelik artık Scrat da kabak tadı vermeye başladı, Jerry’yi bir türlü yakalayamayan Tom’a dönüşüyor.
  • Dün akşam ikinci defa Nuovo Cinema Paradiso’yu izledim. Mükemmel! Hayatımın filmlerinden birisi. Ayrıca sinema aşkını filme yansıttığı için daha özel bir yere sahip.
  • Cinema Paradiso’nun esas vurucu gücü sahiciliği! Hikayesi o kadar gerçek ve onu o kadar içten ve sıcak anlatıyor ki vurulmamak elde değil. Ennio Morricano imzalı müzikleri, harikulade bir sanat yönetimi, doğal oyunculukları da cabası. Düşünüyorum acaba benim Top 4 filmim, Top 5 mi olsa?
Kategoriler:günlük, sinema

Sayıklamalar #4

28/06/2009 1 yorum
  • Son 2 yıldır en çok düşündüğüm konu, insanın tabiatının ne olduğu, nelere vakıf olduğu. En alakasız yerlerde bile konu dönüyor dolaşıyor, aynı yöne çıkıyor. 2 ayda 4 sezonunu tekmili birden izlediğim Battlestar Galactica‘yı da bu yüzden çok sevdim galiba. İnsanın hatalarıyla var olduğunu çok güzel özetlediği için.
  • Orhan Gencebay “Hatasız kul olmaz!” demiş, ne güzel demiş. Ama bu gerçeği çoğu zaman göz ardı ediyoruz. İnadına makinalaşmaya çalışıyoruz, sanki mümkünmüş gibi.
  • Artık iyi-kötü ayrımını daha net yapabiliyorum. Her zaman çocuklara öğretirler ya saf kötü ile saf iyiyi. Bence yanlış yapıyorlar. Çünkü gerçek hayatta böyle bir şey yok. Hepsi birer idealizmden ibaret. Hiçbirimiz beyaz veya siyah değiliz, griyiz.
  • Genel konsepti anlatmak için ideal kabuller yapmak, mantıklı ve kolay. Ama bu ideali, gerçek sanmak ise çok saçma ve doğaya ihanet. Gerçek hayatta ideal hiçbir şey yoktur. Mesela ideal gaz kanununu okuruz ama ideal gazın olmadığını biliriz. Sadece ideale yaklaşan gazlar vardır. İşte tüm kavramlar da bunun gibidir. İdeal aşk yoktur, ideal çalışma koşulları yoktur, %100 verim yoktur, ve saire, ve saire.
  • Ben bu blogu neden tutuyorum? Kendimi gerçekçi bir biçimde anlatmak için, di mi? Ama zaman zaman kendime otosansür uyguladığımı görüyorum, gayri ihtiyari. Mesela, bazen kızlar hakkında yazmak istiyorum ama bu blogu kızların da okuduğunu düşünüp vazgeçiyorum. Beni sapık zannedeceklerini düşünüyorum. Halbuki bir erkeğin kızlar hakkında yazması kadar doğal bir şey olamaz. Kısacası reel hayattaki gibi sanal hayatta da maskeler takıyoruz. Yine de amacım bunu en aza indirebilmek.
  • Michael Jackson şu dünyadan göçüp gitti ve ardından methiyeler düzülmeye başlandı hemen. Ne kadar ikiyüzlüyüz ya! Bari şimdi doğru konuşun, nasılsa adam duyamaz!
  • Yukarıdaki maddeye kendimin girmediğini sevinerek söylemeliyim. Daha perşembe günü (ölümünden 1 gün önce) zevkine vararak ‘You Give into Me’yi dinliyordum. Adam popu baştan yarattı bence. 1 Beatles ise 2, kesinlikle Michael Jackson’dır. Kimse de onu geçemeyecek kanımca. Huzur içinde yatsın.
  • En şevdiğim 3 Michael Jackson şarkısı şöyledir:
    1 – Liberian Girl
    2 – Say Say Say
    3 – You Give into Me

Kesişen Masallar

‘Bursa Anadolu Lisesi 2003 Mezunları Yıllığı’nda Mehmet Toktaş’a bakın ne yazmışım: “… Aslında şu anda bir masaldayız. Bu masal Haziran’da sona eriyor. Hayatın daha nice masallara gebe olduğu bilinmez. Ama şu gerçek var ki hepsi ders verir bize. Başka bir masalda görüşmek üzere…”

Sonraları bu masal kavramını çok benimsedim. Yani ‘hayatın kesişen masallardan ibaret olduğu’ gerçeğini. Herkesin hayatı bir masal aslında. Hatta klişe tabirle herkesin hayatı bir roman. Onun için de belki biyografi ve otobiyografi okumayı, insanların eski anılarını dinlemeyi pek severim.

Kimse toz pembe hayatlar yaşamıyor. En zenginin, en konforlu hayata sahip insanın bile nice dertleri vardır da kimse anlamaz. Mesela Bill Gates’in kızı kim bilir hangi dertten dolayı geceleri uyuyamıyordur. Volkan Konak’ın dediği gibi “Herkesin bir derdi var/Durur içerisinde.”

İşte dünyadaki 6 milyar insana (yada dünya nüfusu an itibariyle neyse o kadara) ait 6 milyar masal var. Ve her saniye o masallar birbiriyle temas ediyor. Kimi teğet geçiyor, kimi ucundan giriyor, kimisi de tam merkezinden geçiyor. Ama hiçbir zaman sabit kalmıyorlar bulundukları yerde. Girdikleri gibi çıkanlar da var, girdikten sonra o çember içinde uzun süre kalanlar da.

Yeni Türkü der ki “Ya dışındasındır çemberin/Ya da içinde yer alacaksın!/Kendin içindeyken/Kafan dışındaysa…” Tabii burada Murathan Mungan başka bir olguya gönderme yapıyor ama sonuç aynı yere çıkıyor. İnsan sosyal bir varlık ama herkes kendi çemberi içinde kendi masalını yaşar. Mutlaka başkalarının yaşamlarını etkilesek de, onların çemberlerinin içinde yer alsak da; sonuçta çemberler şahısların kendilerine aittir.

Bizim başka masallara müdahale etme hakkımız yoktur, sadece müdahil olabiliriz. İşte hayat bu gözle bakarsak daha sağlıklı olur. Böylece hem kişilerin haklarına saldırmamayı öğreniriz, hem de kendi haklarımızı koruyabiliriz.

Bırakın, kişiler kendi masallarını yaşasın ve isterlerse sizi de o masallara dahil etsinler. Siz de kendi masalınızı yaşayın. Unutmayın ki kitaplarda okuduğumuz masallardaki öğeler de birer metafordan ibarettir. Beyaz atlı prens de, kötü kalpli cadı da bizleriz aslında. Her öğeden bir tutama sahibiz ama kişiliğimizi belirleyen o tutamları ne kadar dışa vurduğumuzdur. Gerisi bir boşluktur! ‘Bursa Anadolu Lisesi 2003 Mezunları Yıllığı’nda Mehmet Toktaş’a bakın ne yazmışım: “… Aslında şu anda bir masaldayız. Bu masal Haziran’da sona eriyor. Hayatın daha nice masallara gebe olduğu bilinmez. Ama şu gerçek var ki hepsi ders verir bize. Başka bir masalda görüşmek üzere…”

Sonraları bu masal kavramını çok benimsedim. Yani ‘hayatın kesişen masallardan ibaret olduğu’ gerçeğini. Herkesin hayatı bir masal aslında. Hatta klişe tabirle herkesin hayatı bir roman. Onun için de belki biyografi ve otobiyografi okumayı, insanların eski anılarını dinlemeyi pek severim.

Kimse toz pembe hayatlar yaşamıyor. En zenginin, en konforlu hayata sahip insanın bile nice dertleri vardır da kimse anlamaz. Mesela Bill Gates’in kızı kim bilir hangi dertten dolayı geceleri uyuyamıyordur. Volkan Konak’ın dediği gibi “Herkesin bir derdi var/Durur içerisinde.”

İşte dünyadaki 6 milyar insana (yada dünya nüfusu an itibariyle neyse o kadara) ait 6 milyar masal var. Ve her saniye o masallar birbiriyle temas ediyor. Kimi teğet geçiyor, kimi ucundan giriyor, kimisi de tam merkezinden geçiyor. Ama hiçbir zaman sabit kalmıyorlar bulundukları yerde. Girdikleri gibi çıkanlar da var, girdikten sonra o çember içinde uzun süre kalanlar da.

Yeni Türkü der ki “Ya dışındasındır çemberin/Ya da içinde yer alacaksın!/Kendin içindeyken/Kafan dışındaysa…” Tabii burada Murathan Mungan başka bir olguya gönderme yapıyor ama sonuç aynı yere çıkıyor. İnsan sosyal bir varlık ama herkes kendi çemberi içinde kendi masalını yaşar. Mutlaka başkalarının yaşamlarını etkilesek de, onların çemberlerinin içinde yer alsak da; sonuçta çemberler şahısların kendilerine aittir.

Bizim başka masallara müdahale etme hakkımız yoktur, sadece müdahil olabiliriz. İşte hayat bu gözle bakarsak daha sağlıklı olur. Böylece hem kişilerin haklarına saldırmamayı öğreniriz, hem de kendi haklarımızı koruyabiliriz.

Bırakın, kişiler kendi masallarını yaşasın ve isterlerse sizi de o masallara dahil etsinler. Siz de kendi masalınızı yaşayın. Unutmayın ki kitaplarda okuduğumuz masallardaki öğeler de birer metafordan ibarettir. Beyaz atlı prens de, kötü kalpli cadı da bizleriz aslında. Her öğeden bir tutama sahibiz ama kişiliğimizi belirleyen o tutamları ne kadar dışa vurduğumuzdur. Gerisi bir boşluktur! ‘Bursa Anadolu Lisesi 2003 Mezunları Yıllığı’nda Mehmet Toktaş’a bakın ne yazmışım: “… Aslında şu anda bir masaldayız. Bu masal Haziran’da sona eriyor. Hayatın daha nice masallara gebe olduğu bilinmez. Ama şu gerçek var ki hepsi ders verir bize. Başka bir masalda görüşmek üzere…”

Sonraları bu masal kavramını çok benimsedim. Yani ‘hayatın kesişen masallardan ibaret olduğu’ gerçeğini. Herkesin hayatı bir masal aslında. Hatta klişe tabirle herkesin hayatı bir roman. Onun için de belki biyografi ve otobiyografi okumayı, insanların eski anılarını dinlemeyi pek severim.

Kimse toz pembe hayatlar yaşamıyor. En zenginin, en konforlu hayata sahip insanın bile nice dertleri vardır da kimse anlamaz. Mesela Bill Gates’in kızı kim bilir hangi dertten dolayı geceleri uyuyamıyordur. Volkan Konak’ın dediği gibi “Herkesin bir derdi var/Durur içerisinde.”

İşte dünyadaki 6 milyar insana (yada dünya nüfusu an itibariyle neyse o kadara) ait 6 milyar masal var. Ve her saniye o masallar birbiriyle temas ediyor. Kimi teğet geçiyor, kimi ucundan giriyor, kimisi de tam merkezinden geçiyor. Ama hiçbir zaman sabit kalmıyorlar bulundukları yerde. Girdikleri gibi çıkanlar da var, girdikten sonra o çember içinde uzun süre kalanlar da.

Yeni Türkü der ki “Ya dışındasındır çemberin/Ya da içinde yer alacaksın!/Kendin içindeyken/Kafan dışındaysa…” Tabii burada Murathan Mungan başka bir olguya gönderme yapıyor ama sonuç aynı yere çıkıyor. İnsan sosyal bir varlık ama herkes kendi çemberi içinde kendi masalını yaşar. Mutlaka başkalarının yaşamlarını etkilesek de, onların çemberlerinin içinde yer alsak da; sonuçta çemberler şahısların kendilerine aittir.

Bizim başka masallara müdahale etme hakkımız yoktur, sadece müdahil olabiliriz. İşte hayat bu gözle bakarsak daha sağlıklı olur. Böylece hem kişilerin haklarına saldırmamayı öğreniriz, hem de kendi haklarımızı koruyabiliriz.

Bırakın, kişiler kendi masallarını yaşasın ve isterlerse sizi de o masallara dahil etsinler. Siz de kendi masalınızı yaşayın. Unutmayın ki kitaplarda okuduğumuz masallardaki öğeler de birer metafordan ibarettir. Beyaz atlı prens de, kötü kalpli cadı da bizleriz aslında. Her öğeden bir tutama sahibiz ama kişiliğimizi belirleyen o tutamları ne kadar dışa vurduğumuzdur. Gerisi bir boşluktur!

Kategoriler:felsefe, hayat

Felatun Bey mi Rakım Efendi mi?

Çarşamba gününden beri aklımda tek soru var: Ben nereye aidim?

Kişisel mazim açısından bu soruyu kendime sormam, tabii ki salt 3 gün öncesine (1) dayanmıyor. Birkaç yıl evvel sezinlenmeye başladım bu ikilemi. Türkiye’de doğan ama tamamen Batı ekolünde eğitim alan bendeniz nereye aittim?

Kim ne derse desin, biz ‘doğu’lu bir toplumuz. Kültürümüz, geçmişimiz, örfümüz, geleneklerimiz, adetlerimiz, kısaca bizi biz yapan her şey doğuya aittir. Bu özelliğimizi de negatif olarak görmüyorum. Tam tersi, o doğulu özelliklerimiz sayesinde bugün, bu ülkede, bu şartlar altında yaşayabiliyoruz. Ama bunu pozitif bir etki olarak da algılamıyorum. Neysek, oyuz işte! Bunun artısı veya eksisi aranmamalıdır. Ufak bir örnekle bu paragrafı sonlandırayım: O doğulu yaşam biçimimiz sayesinde Kurtuluş Savaşı’nı kazanmışız ama aynı özellikler bizi bugünkü dışa neredeyse %100 bağımlı bir konuma getirmiştir.

İşte ben böyle bir toplumun ferdiyim. Bu toplumun gelenekleriyle, yazısız kurallarıyla büyüdüm. Mesela her bayramda büyüklerimin elini öpüp para aldım. Büyük aile yemekleri yedim.

Ama Bursa Anadolu Lisesi’ne adımımı attığımdan itibaren Batı ekolünde yetiştim, İngiltere’de basılan kitaplar okudum, İngiliz kültürünü okudum, dinledim ve izledim. Ortaokul boyunca fen ve matematiği bile İngilizce gördüm. Özel hayatımda bile yabancı şarkılar dinledim, bolca Hollywood filmi izledim, ortaokul boyunca FRP kitapları okudum sadece. Evde Ramazan’ı kutlarken; kitaplarda, filmlerde, şarkılarda Noel coşkusunu hissettim.

Sonra İTÜ’ye geldim. Her ne kadar Türk mühendisleri mezun etmekle övünen (2) bir okulda okusam da batılı bir yaşam sürdüm. Amerikan ekolünün hakimiyetinde okudum. Türkçe derslerin bile referans kitapları İngilizce’ydi. Batılı tarzda düşünülmüş bir yurtta 5 yıl kaldım. Bu arada yurtdışına çıktım. Oradaki hayatı, kültürü, yaşam biçimini hem köylerde hem kentlerde gözlemledim.

İşte bu tecrübeler ışığında kendi hayat biçimimi düzenledim ve ileride nasıl bir haya istediğime karar verdim: Ben, tek başıma, kimsenin maddi veya manevi yardımını almadan hayatımı sürdürmek istiyorum. Ana eksen bu! Bunun için de iyi bir maaşla kendi evimde yaşamalıyım. Böylece kimseye bağlı olmadan kendi kararlarımı verebilmeliyim. Bu haftasonu yurtdışına çıkmak istersem, tak diye gidebilmeliyim mesela. Bu uğurda ekonomik bağımsızlığımı kazanmalıyım öncelikle. Şimdi olduğu gibi de annemlerle yaşamamalıyım.

Çarşamba günkü olay da bu noktadan çıktı zaten. Ben haftasonunda İstanbul’da olmak istiyordum, aileme göre ise Babalar Günü yüzünden Bursa’da kalmalı ve hatta köy evine gelmeliymişim (3). Yani ben, Batılı tarzda düşünerek kendi hayatımı yaşamak isterken, onlar tipik bir Türk ailesi gibi düşünüyordu ki onların bakış açısından çok haklılar.

Bu olay ışığında soruyorum: Ben kimim?

(1) Bu yazı 20 Haziran Cumartesi kaleme alınmıştır.
(2) Önümüzdeki yıldan itibaren bu özellik geçerliğini yitirecektir.

Kategoriler:felsefe, hayat

Sinemasal Sayıklamalar – #2

  • En sonunda Wolverine‘ı izledim. ‘Başlangıç’ı vaat ediyordu lakin 1800lerden başlayacağı aklıma gelmezdi valla. Sonra hemencecik bir aksiyon filmine evrildi lakin özgün bir sesi olduğunu düşünmüyorum. Eğlencelik bir filmin ötesine geçemiyor, Magneto‘dan daha iyisini bekliyoruz.
  • Bir cumartesi sabahı da De Sica’nın Umberto D.‘sini (1952) aradan çıkartayım dedim. İzlemekle kazandığım bir şey olmadı bence. De Sica, emekçinin tükenişini harika vermiş, evet ama 21. yüzyılda bu bana bir şey ifade etmiyor. Umberto Amca’nın tükenişinden çok bu hale nasıl geldiğini düşündüm. Bir haltlar yemese 15000 liretlik borcu olmazdı amcamın. O hizmetçi kız da önünü gelen askerle yatmasa hamile kalmazdı. Ben mi çok kapitalist düşünüyorum? Valla dünyamızın düzeni film izlememizi bile etkiliyor ya, pes yani!
  • Terminator: Salvation‘a da sinemada gittim. Önce Şenay Aydemir’den bir alıntı: “Bu ay gösterime girecek olan Terminatör: Kurtuluş‘un izleyebileceği iki yol var: Ya ilk iki filmi ve diziyi takip ederek kendi mitolojisini yazmayı sürdürecek ve uzlaşmaya gidecek yolu bulacak; ya da üçüncü filmdeki gibi, bütün bunları bir kenara itip, kaba bir görsel şölen eşliğinde makinelerle insanların savaşını anlatacak.”* Ve film kesinlikle ikinci şıkkı seçiyor!
  • Guillermo Arriaga’nın ilk yönetmenlik denemesini de merak ettim. Fena değildi. 1.5 saatimi boş geçirtmedi lakin Arriaga’nın kan kaybettiğini gördüm. Sorun yönetmenliğinde değil, senaryodaydı çünkü! Zaten Arriaga’nın senaryolarından** çekilen tüm filmler tamamen senaryoya bağlı oluyor. The Burning Plain de farklı değildi. Bu sefer zamanı oynatmaya çalışan Arriaga, filmin ortasından itibaren gizemi kaybederek vasatlığa çekiyor filmi. Halbuki önceki tüm senaryolarını harika yapan öğe, finale dek kaybolmayan gizemdi!
  • Christian Bale’i bir de American Psycho‘da izledim. Umduğumdan kötü çıktı film. Bugüne kadar izlememekte haklıymışım. Yalnız kapitalizm sonunu göstermesi açısından güzel bir film ama yönetmen onu da tam belirtemiyor.
  • Terminator ve American Psycho‘dan sonra şunu gördüm ki Christian Bale, değil bir De Niro ya da Pacino; bir Depp bile olamaz. Sadece 2000’lerin iyi bir aktörü, o kadar.

    *: Altyazı, Haziran 2009, ‘Terminatör: Kurtuluş: Makinelerin Sözü Daha Bitmedi’ – Şenay Aydemir
    **: Babel, 21 Grams, Ameros Perros ve The Three Burials of Melquiades Estrada

Kategoriler:sinema

Sinemasal Sayıklamalar

  • Coraline, iki arada bir derede sanki. Bir şeyleri eksik. Konunun karamsarlığıyla çocuk filmi yapmanın çelişkisi sanki olay. Demek ki The Nightmare Before Christmas’ın esas beyni Tim Burton’muş gerçekten. Henry Sellick ise zanaatkardan mürekkep.
  • Aslında çocuk filmi sınırları da gayet esneyebilir. Gerçekten kaliteli bir filmi, ben de izlerim çocuklar da. Ayrım yapmaya gerek yok! Bir Finding Nemo, bir Ice Age buna harika bir örnek.
  • Total Film’in internet sitesi gerçekten şahane. Bilhassa ‘features’ (kategoriler) bölümü çok iyi. Geçenlerde ‘Sinemayı Etkileyen 67 Film’ seçkisi hazırlamışlar ki, bu alanın en iyi çalışmasıydı bence. Ama incelemek için ‘casual’ (simple değil) İngilizcenizin iyi olması gerekiyor. Bol argolu ve kısaltmalı bir İngilizcesi var, dergilerdeki gibi.
  • Ama hard copy (basılmış) dergi olarak Empire, Total Film’den daha iyi.
  • 10 Things I Hate About You, potansiyelini boşa harcamış bir gençlik romantik-komedisi. 80’lerde bu tür o kadar başyapıt üretti ki yeterli tatmini sağlamıyor. Ama eğlenceli gayet.
  • Bu ayki Altyazı sayısında, Orhan Gencebay hakkında harika bir dosya var. Arabesk, onun hayatımıza izdüşümü ve doğal olarak sinemamıza olan etkisi gayet derli toplu bir vaziyette analiz edilmiş. Sırf bu dosya için bu sayı alınır.
  • Geçen hafta nihayet bir Otto Preminger filmi seyredebildim: Anatomy of a Murder’ın tek farklı özelliği, adında belirttiği üzere cinayetin analizin yapması ve kararı seyircilere havale etmesi. Lakin bu, gayet zor bir senaryo ve cesaret gerektiriyor. O yüzden film bir başyapıt!
Kategoriler:sinema