Arşiv
Oscarlıklar 2010 – 3
A Serious Man
Coen Biraderler favori yönetmenlerimden bir çifttir. Çok zeki filmler yaparlar. Çok da gerçekçi. Ama bu gerçekçiliği öyle bir mizahla sunarlar ki kendinizi fantastik bir dünyada sanırsınız. The Big Lebowski, Raising Arizona ve Fargo’ya bu yüzden aşığımdır. Şimdi bunlara bir yenisi eklendi.
A Serious Man gerçek manada çok gerçekçi bir film. O kadar gerçekçi ki sinirleriniz bozuluyor. Sanırım gündelik kasaba hayatını Coenler kadar iyi yansıtan bir yönetmen çifti yok yada benim aklıma gelmiyor.
Film, 19. yüzyıl Polonya’sından bir meselle başlıyor. Bu oldukça absürd mesel, filmin tonunu da gayet iyi yansıtıyor. Sonrasında 60’lara geçiyoruz. Larry Gopnik (başka bir akıllara seza Coen adı), bir Yahudi kasabasında yaşayan orta halli bir matematik profesörüdür. Larry ilk sahnede muayene olmaktadır. Kendini kötü hissetse de doktor bir şey bulamaz. Eve gider. Çocukları kavga etmektedir. Yemek yerler. Ertesinde çalışırken karısı boşanmak istediğini, Larry’nin en yakın arkadaşıyla evleneceğini ve bunun için hahamdan özel izin almasını söyler (fikrini bile sormaz)! Sabah işe gider. Koreli bir öğrencisi Larry’den onu bırakmamasını ister, dahası rüşvet teklif eder, ötesi rüşveti kabul etmezse şantaj yapacağını ima eder. Bunun gibi kimi olaylar daha Larry’nin başına gelmeye devam eder. Larry ise oldukça sessiz ve sakindir. Sinirlense de öyle pasiftir ki öfkesini yansıtamaz bile.
Daha fazlasını oku…
Oscarlıklar 2010 – 2
Filmler hızla elime düşmeye devam ediyor. Sıcak sıcak servis ediyoruz.
Bu arada aday listelerinde yer alan ve benim daha önce yazmış olduğum filmler var. Bunların yazılarını arşivden bulabilirsiniz: Avatar, Julie & Julia, Das Weisse Band, Los Abrozos Rotos, The Hangover, The Hurt Locker, (500) Days of Summer, The Informant!, The Proposal, Duplicity, Inglorious Basterds, Up ve District 9.
Daha fazlasını oku…
Yeni Yıl Dileklerim
Her yılbaşında; büyük, iddialı ve çoğu gerçek dışı dileklerde bulunuluyor. İnsanlar böyle yetiştirildiklerinden mi, yoksa hayali diyarlara olan aşırı ilgilerinden mi bilemiyorum. Tek bildiğim böyle iddialı dileklerde bulunmak istememem. Tabii isteyen, istediği dileği dilemek de özgürdür.
Bunun yerine size küçük şeyler dilemek istiyorum. Küçük ama hayata anlam katan şeyler. Çünkü hayatı güzel kılan da böyle küçük şeylerdir. Karşı çıkabilirsiniz lakin benim en mutlu anlarım hep küçük şeylerle olmuştur.
Onun için, size yeni yılda…
- Yemyeşil, mis gibi kokan tek şeritli bir yolda yol almanızı;
- Etrafımı rahatsız ederim diye çekinmeden kahkaha atmanızı;
- Sevdiğiniz bir şarkıyı yalnızken bağıra bağıra söylemenizi;
- Zifiri karanlık bir gecede dışarıda yere uzanıp yıldızlara bakmanızı;
- Çok susadığınız bir anda kana kana su içmenizi;
- Sessiz bir ortamda kitap okumanızı;
- En yakın arkadaşlarınızla toplanıp saçma sapan şeyler konuşmanızı;
- Eski fotoğraflara bakıp hayıflanmak yerine yeni fotoğraflar çektirmenizi;
- Sevdiğiniz bir filmi seven biriyle tanışıp film hakkında konuşmanızı;
- Yeni bir hobi edinmenizi veya var olan hobinizi geliştirmenizi;
- Yeni yerler görmenizi (yaşadığınız şehirde de olabilir);
- Tüm ailenizle yemek yemenizi;
- Aşıksanız aşkınıza sahip çıkmayı;
- Değilseniz aşkı bulmanızı;
- Değişik şeyler yapmaktan korkmamanızı;
- Canınız istediğinde doya doya uyumanızı;
- Bir dağ yürüyüşü yapmanızı;
- Sevdiğiniz bir ünlüyle sohbet etmenizi ve
- … (Bu da sizin kendiniz için bir dileğiniz olsun)
DİLİYORUM.
YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN.
Başka Dilde Aşk
Geçen yıl Issız Adam vizyona çıktığında aşık olmuş, 5 yıldız verip yere göğe koyamamıştım. Sonra dönüp bakınca sıradan bir romantik film demiştim. Issız Adam’ın beni ve benim gibileri coşturmasının sebebi, kendi ülkesinde bir ilki gerçekleştirmesiydi. Türkler ilk defa layığıyla bir romantizm yaşıyordu beyazperdede. Çok batılı ve steril olmakla suçlansa da sonuçta olabilecek bir hikayeydi anlattığı.
İşte o filmden yaklaşık 1 yıl sonra Başka Dilde Aşk’ın huzmeleri beyazperdeye düştü. Başka Dilde Aşk, Issız Adam’ın tersine türün daha klasik tarafında yer alıyor. İskelet, When Harry Met Sally…’den beri gördüğümüz olay örgüsünü ödünç alıyor. Yani:
1- Erkekle kız tanışır.
2- Aralarında ilişki başlar.
3- İlişki ilerleyince sorunlar yaşanmaya başlar.
4- Dış bir etmen sebebiyle kavga edilir, kızla erkek ayrılır.
5- Kısa bir hesaplaşma döneminden sonra ikili barışır ve mutlu son.
Daha fazlasını oku…
Avatar
Avatar, doğu kültüründe Tanrı’nın veya Tanrıların yeryüzündeki silueti manasına geliyor. İnternet kültüründe de, bu kaynağa dayanarak, kişinin sanal ortamdaki resmine deniyor ki bu kişinin gerçek resmi olmak zorunda da değil.
İnsanoğlu aslında bu terime daha fazla aşina olması lazımdı. Çünkü yaşadığımız dünyada herkes kendini, kendi değil de avatarı zannediyor. Şöyle ki kişiler kendi kafalarında olmak istedikleri bedenler yaratıp (avatar) gerçek dünyada onları kullanıyorlar yada kullanmaya çabalıyorlar.
Mesela şu anda bizi yönetenler kendilerini padişah/sadrazam/vezir/vb. zannediyorlar. ABD süper güç olduğunu farz ediyor. Bu gibi sayısız örnek verilebilir. Lakin bu o kadar kanıksanmış ki her insan kendi avatarını yaratmış artık. Çirkin bir kız, bilumum makyaj ve tavırla kendine güzel bir kız havası verebiliyor. Fiziksel etkileri de geçelim, çok tembel biri çok çalışkan olduğunu farz edip ona göre bir persona oluşturabiliyor ve daha da ilginci bu avatarını bir şekilde diğer insanlara kabul ettirebilirse ömür boyu bu şekilde geçinebiliyor.
Daha fazlasını oku…
Son Zamanlarda İzlediklerimden
Yine ne zamandır sinema yazmadım. Yazılmayan filmler de giderek dağ olmaya başladı. Onun için her biri için 1-2 paragraf halinde toplu geçide buyurun:
Zombieland, bir korku-komedi filmi. Zombilerle ciddi biçimde dalgasını geçen ama bunu yaparken de zombi kültürüne saygıda kusur etmeye bir film. Üstelik bunu belli bir üslupta ve tempoda yapınca da iyi bir film pozisyonuna giriyor. Zombieland, yılın en matrak filmlerinden bir olmayı başarıyor. Kadrosu da, esprileri de, görsel tarzı da çok yerinde.
Oyuncular: Woody Harrelson, Jesse Eisenberg, Emma Stone, Abigail Breslin, Amber Heard, Bill Murray – Görüntü Yönetmeni: Michael Bonvillain – Müzik: David Sardy – Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick – Yönetmen: Ruben Fleischer – ***1/2
Funny People, benim adıma ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Böyle bir kadrodan böyle sıradan bir film! Apatow, tamam, ölüm hakkında ciddi bir komedi yapmak istedin de fazla ciddiye kaçmışsın be abi. Bu ne yani? Basit bir kavgayla böyle bir filmi sonlandırmak ne kadar mantıklı? Onu bıraktım, karakterlerinde gerçekçilik can çekişiyor ki biz seni komediye gerçekçilik getirdin diye sevdik (bkz. Knocked Up, Freaks & Geeks, Undeclared). Yanlış mıyım?
Oyuncular: Adam Sandler, Seth Rogen, Leslie Mann, Eric Bana, Jonah Hill, Jason Schwartzman, Aubrey Plaza – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: Michael Andrews, Jason Schwartzman – Senaryo ve Yönetmen: Judd Apatow – **1/2
The Ugly Truth, klişeler bombardımanı olmasına rağmen eğlenceliydi. Vasatın üzerine çıkması bile yeterli. 2 saat beni eğlendirdi ve gitti.
Oyuncular: Katherine Heigl, Gerard Butler, Bree Turner, Eric Winter, Nick Searcy, Jesse D. Goins, Cheryl Hines – Görüntü Yönetmeni: Russell Carpenter – Müzik: Aaron Zigman – Senaryo: Nicole Eastman, Karen McCullah Lutz, Kirsten Smith (Nicole Eastman’ın hikayesinden) – Yönetmen: Rubert Luketic – ***
Paper Heart, romantik komedi mockumentery’si (kurmaca belgesel) yapmaya çalışan bir deney ama olmamış. Baştan itibaren belgesel gibi sunulan film, bir süre sonra bu temposundan kurtuluyor. Ortaya saçma sapan bir şey çıkıyor. Michael Cera’nın kız arkadaşı için düştüğü hallere bakar mısınız? Sayın Charlyne Yi, bu filmi kendiniz izlediğinizde gülebiliyor musunuz? (Michael Cera ile Yi film çekilirken harbi çıkıyorlardı, işin esprisi sözde bu ama sırf bu fikirden film çıkmaz ki kardeşim zaten çıkmıyor da! Cera, film gösterime girdikten sonra Yi’yi bırakmış. Eeee, böyle bir filmden sonra çok normal!)
Oyuncular: Charlyne Yi, Michael Cera, Jake M. Johnson – Görüntü Yönetmeni: Jay Hunter – Müzik: Michael Cera, Charlyne Yi – Senaryo: Nicholas Jasenovec, Charlyne Yi – Yönetmen: Nicholas Jasenovec – *1/2
Beni tanıyanlara biraz garip gelebilir ama ben 2012’yi ciddi manada beğendim. Film tamamen klişelerle örülü. Hatta bir eleştiride okudum, Emmerich’e artık birer tane bile yetmiyor ki üçer tane kullanıyor her klişeden, yazıyor. Çok doğru, her aksiyon filminde gördüğünüz tüm klişeleri üçer defa kullanmış Emmerich. Ama buna rağmen film keyif veriyor. Çünkü adam dünyanın sonunu harika resmetmiş. Efekt kullanımı olağanüstü. Los Angeles’ın çöküşünü görüyorsunuz. Şahane bir sahne ya! O efektler için bu film sinemada seyredilir, para da verilir.
Oyuncular: John Cusack, Amanda Peet, Chiwetel Ejiofor, Thandie Newton, Oliver Platt, Thomas McCarthy, Woody Harrelson, Danny Glover, Liam James, Morgan Lily, Zlatko Buric, Beatrice Rosen, Johann Urb – Görüntü Yönetmeni: Dean Semler – Müzik: Herald Kloser, Thomas Wanker – Senaryo: Roland Emmerich, Herald Kloser – Yönetmen: Roland Emmerich – ***
Julie & Julia, bir blog üzerine çekilmiş dünyadaki ilk film. Julie Powell, 2002 yılında Julia Child’ın (Amerika için) ünlü yemek kitabındaki tüm tarifleri bir yıl içinde yapmaya karar veriyor ve bu deneyimlerini günlük olarak bloguna yazıyor. İşte bu blog, bu filme dönüşüyor. Film, Julie’nin blogu tutarkenki olayları anlatırken hem de Julia’nın 50’lerde Fransa’ya gidişini, orada ünlü bir yemek okuluna katılışını ve sonunda da ünlü kitabını yazışını gösteriyor. Eğlenceli ve karın acıktırıcı bir film. Yapılan yemeklerin haddi hesabı yok ve hepsi çok leziz görünüyor ama hepsi tereyağlı, uyarayım.
Oyuncular: Amy Adams, Meryl Streep, Stanley Tucci, Chris Messina, Linda Emond, Helen Carey, Mary Lynn Rajskub, Jane Lynch – Görüntü Yönetmeni: Stephen Goldblatt – Müzik: Alexandre Desplat – Senaryo: Nora Ephron (Julie Powell’ın ‘Julie & Julia’; Julia Child ve Alex Prud’homme’un ‘My Life in France’ adlı kitaplarından) – Yönetmen: Nora Ephron – ***
Bu yılı Zooey Deschanel yılı olduğunu farz edersek Gigantic’i izlememek ayıp olurdu. Farklı bir romantik komedi olduğu kesin ama ciddiliği çok ağır kaçmış. Kendini fazla ciddiye almış ki sonuçta romantik bir film çekmeye çalışmışlar. Yatak satıcısı çelimsiz oğlan ile sengin babanın özgür kızı arasındaki aşk da pek inandırıcı değil. Hele oğlanın çocukluktan beri Çinli bir bebek evlat edinmek istemesi hiç inandırıcı değil. (Ya anlamadığım Amerikalıların, milyonlarca Asyalı çocuğu keyifleri uğruna çalıştırırken bir tane çocuk kurtararak nasıl bir vicdan hesabına giriştikleri. Çok salakça geliyor bana.)
Oyuncular: Paul Dano, Zooey Deschanel, Edward Asner, Jane Alexander, John Goodman, Sean Dugan, Brian Avers – Görüntü Yönetmeni: Peter Donahue – Müzik: Roddy Bottum – Senaryo: Matt Aselton, Adam Nagata – Yönetmen: Matt Aselton – **1/2
Sezonun beklediğim birkaç filminden biriydi 7 Kocalı Hürmüz. Şahsen Ayten Gökçer’in o ünlü kompozisyonunu görebilecek kadar yaşlı biri değilim. Ama hikayeyi az çok bilirdim. ‘Tanrım’ şarkısını bilmeyen yoktur zaten.
Ezel Akay’ın işlerini de takip ederim yakından. Kendisi grotesk komedi yapan tarihteki tek Türk yönetmendir. Zaten dünyada da sayılıdır. Groteskliği, gerçeği fersah fersah yok saydığından pek sevmem lakin yerinde yapılırsa da tadından yenmez (bkz. Tim Burton filmleri).
Akay, bu işe baş koymuş, ısrarla mükemmeli arıyor. Ama bence bir türlü tutturamıyor. Teknik aksaklıkların da bir nevi kurbanı oluyor çünkü hep ilklerle uğraşıyor. Bu sefer de nice zamandır ilk defa tamamen stüdyoda çekilen filmi çekti. Ama yine dekor çok yabancı duruyor ve benim filme girmemi ısrarla engelledi. Dekorun sahteliği her açıdan belliyken masal da anlatsa ben keyif alamıyorum. Bu güzel müzikal da, kadro da heba oluyor böylece!
Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Mehmet Ali Alabora, Öner Erkan, Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz – Görüntü Yönetmeni: Hayk Kirakosyan – Müzik: Sunay Özgür, Ender Akay – Senaryo: Gürsel Korat (Sadık Şendil’in oyunundan) – Yönetmen: Ezel Akay – **1/2
Chan-wook Park, Oldboy efsanesinden beri izlenecek yönetmenler listesinde. Ne çekse izliyoruz. Bu sefer ciddi bir vampir film çekmiş. Çok kanlı olmasına rağmen korku filmi değil. Bildiğiniz dram, hatta hafif komediye de kaçıyor ama çok görünür değil. Bir rahibin istemeden vampir olmasını ve sonrasında bu durumla başa çıkmasını anlatıyor, Bakjwi (Thirst). Vampir türünde çekilmiş en ciddi filmlerden biri. Ama geçen yılın efsanesi Lat den Ratte Komma in kadar sinematografik olamıyor. Bunun yerine basit vampir klişeleriyle (bence) vakit öldürüyor. Filmdeki aşk da ayrı bir anormallik. İzleniyor ama tam olmamış.
Oyuncular: Kang-ho Song, Ok-vin Kim, Hae-sook Kim, Ha-kyun Shin, In-hwan Park, Dal-su Oh, Young-chang Song – Görüntü Yönetmeni: Chung-hoon Chung – Senaryo: Seo-Gyeong Jeong, Chan-wook Park – Yönetmen: Cham-wook Park – ***1/2
Ve son olarak dün gece Love Happens’ı izledim. Yine ciddi olmaya çalışan bir romantik komediydi. Ama bunu bildik stüdyo kurallarıyla ve türün klişeleriyle beraber yürütmeye çalışınca tüm film çökmüş. Ortada izlenecek bir hikaye bile kalmamış. Oyuncu kadrosu çok hoş oluşturulmuş halbuki. Yazık!
Oyuncular: Aaron Eckhart, Jennifer Aniston, Dan Fogler, John Carroll Lynch, Martin Sheen, Judy Greer, Frances Conroy, Joe Anderson, Sasha Alexander – Görüntü Yönetmeni:Eric Alan Edwards – Müzik: Christopher Young – Senaryo: Mike Thompson, Brandon Camp – Yönetmen: Brandon Camp – **
Bir Türk Klasiği: Aaaah Güzel İstanbul
Biz, batı ile doğu arasında sıkışmış bir memleketin çocukları olarak kendi kültürümüzden utanırız. Bizim kitaplarımız okunmaz, filmlerimiz seyredilmez, şarkılarımız dinlenmez. Çünkü alelade yapıtlardır bunlar. Batıdaki örneklerinin yanında ne ki! Ne suretle bir Hemingway gibi yazmaya, bir Kubrick gibi film çekmeye, hele bir Elvis olmaya özeniriz. Bizimkisi alaturka işlerdir, halka alafranga yapıtlar öğretilmelidir. Yani halkımızın zevkleri batılılaşmalı, bayağılıktan kurtarılmalıdır.
Son 2 cümleyi eski bir Türk filminden aldım. Gerçi Türk filmi olduğu belki burun kıvırırsınız. İzlenir mi, dersiniz. Hele eskiyse ve siyah-beyazsa. Tipik Yeşilçam melodramı zannedersiniz.
Ama ben bu yazıda o eski Türk filmini anlatmaya çalışacağım. Yani film deyince sadece aklınıza Hollywood filmi geliyorsa, bağımsız filmi Sundance bazlı seyredenlerdenseniz yazının geri kalanını okumayın, zamanınıza yazık olur.
Daha fazlasını oku…
Son 15 Yılın En İyi 15 Filmi
En uzun süre takip ettiğim dergi olan Sinema, 15. yılı şerefine özel bir anket eşliğinde özel bir sayı yayınladı. Ankette biz, okuyuculara ‘Son 15 yılın en iyi 15 filmi’ni sordular. Gelen cevaplardan da en iyi 100’ü çıkarmışlar.
Ankete, doğal olarak ben de katıldım. Önce 45 filmlik bir liste çıkardım. Bu listede tek eksik sonradan aklıma gelen Big Fish’ti. Bu güzelim filmi unutarak 45 filmi 15’e indirip sıraya koydum ve gönderdim. İşte listem budur:
1) Donnie Darko
2) Hable con ella (Talk to Her)
3) Sen to Chihiro no kamikakushi (Spirited Away)
4) Lord of the Rings: Return of the King
5) High Fidelity
6) The Dark Knight
7) Across the Universe
8) La Fabuleux Destin d’Amelie Poulain
9) Eternal Sunshine of the Spotless Mind
10) Fargo
11) Ameros Perros
12) Before Sunrise
13) Oldboy
14) The Big Lebowski
15) Chasing Amy
Geçen hafta özel sayıyı elime aldığımda listemden bazı filmlerin ilk 100’e giremediğini gördüm ve üzüldüm. Bilhassa High Fidelity ve Before Sunrise’dan çok umutluydum çünkü seveni çoktur, her ne kadar kendine özel olsalar da. Chasing Amy’nin listede olmasını zaten beklemiyordum çünkü izleyen çok azdır. Ama mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Çok değişik bir romantik-komedidir, piyasadakilerle alakası yoktur. Keza Across the Universe de listede yok!
Öbür türlü benim de listeme giremeseler de ilk 100’de olmasını umduğum birkaç film daha vardı: Casino Royale ve The Bourne Identity bunların başındaydı. Buna karşın Twilight saçmalığı listeye girmiş, üstelik 44. sırada! Görünce ağlayacaktım. A Beautiful Mind, La Vita e Bela, Forrest Gump, V for Vandetta gibi piyasa güzellikleri de haksız biçimde üst basamaklarda. Bununla beraber Türk filmlerinde de bir abartma var: Babam ve Oğlum neyse de, Issız Adam saçma bir sürprizdi.
Son olarak şunu söylemeliyim Matrix 3. sırayı alacak kadar iyi bir film değildir. İşte derginin en iyi 15’i:
1) Fight Club
2) The Shawshank Redemption
3) Matrix
4) The Lord of the Rings: The Return of the King
5) Pulp Fiction
6) The Dark Knight
7) The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring
8) Braveheart
9) Se7en
10) Forrest Gump
11) The Usual Suspects
12) Titanic
13) Gladiator
14) Oldboy
15) Leon: The Professional
Hayalleri Gerçekleştiren Sivil Toplum Örgütü: YGA
Öyle bir sivil toplum örgütü düşünün ki dünyada en çok hata yapan kurum olmakla övünsün. Öyle bir sivil toplum örgütü düşünün ki yöneticileri hala (doktora/master) öğrencilik yapan gençlerden oluşsun. Öyle bir sivil toplum örgütü düşünün ki geleceğin liderlerini yetiştirirken onlara sosyal sorumluluk da aşılasın, hatta eğitimlerini sosyal sorumluluk üzerine kursun.
Hayal gibi geliyor ama Türkiye’de böyle bir sivil toplum örgütü var! Adı Young Guru Academy (YGA). Adı İngilizce lakin özde tamamen Türk, adlarını tüm dünyada isim yapmış bir örgüt olmayı hayal ettikleri için İngilizce seçmişler. Esas görevleri de hayal etmek. Ama onunla da kalmayıp bu hayali gerçekleştirmek.
Ben bu kurumu 1 ay önce bir arkadaşım sayesinde duydum. 21 Kasım’da konferansları varmış, bir araştır dedi arkadaşım. İlk önce yaşam koçluğu üzerine bir konferans zannettim. İnternette sitelerine (http://www.yga.org.tr/) girdim, ilginç geldi ve başvurdum. Çünkü her isteyen konferansa katılamıyor, seçme var yoğun ilgiden ötürü. 10 gün önce cevap geldi, katılacağıma dair. Bağış olarak da 10 TL aldılar ki Lütfü Kırdar’da yapılan böyle bir organizasyon için komik bir ücret ki o da tamamen kütüphane kurmak için harcanıyor.
Dün sabah 9’da Lütfü Kırdar’ın önündeydim. Kapıda kuyruk vardı, içerisi de inanılmaz kalabalıktı. Girerken elime bir kitap tutuşturdular: Sinan Yaman’ın İç’ten Lider kitabı. Kim olduğunu bile bilmiyordum ama o gün tam 2 saat hipnotize şekilde onu dinleyecektim. Bilenler bilir kalabalığı sevmem. Paltomu vestiyere bıraktım ve hemen salona girdim. Bir koltuğa kıvrıldım ve etrafı gözlemeye başladım. Orta okuldayken UFO Kongresi’ne gelmiştim buraya. Hala kocaman geldi bana. Balkonlarıyla 2500 kişi alır herhalde. Her yerde YGA logoları, sponsor yazıları, sahnede iki dev ekran ve bir kürsü. Kırmızı yelekli YGA çalışanları her yere koşturuyor. Sorun varsa hemen hallediyorlar. 5 dakika sonra sıkıldım ve elimdeki kitabı okumaya başladım. Kapaktaki ilk cümle bile başlı başına bir iddia: “Bu kitap okumanız için yazılmamıştır.” Nasıl ya?!? Kapağı çeviriyorsunuz: “Kendinizi farklı hissetmiyorsanız… Kendinize kurduğunuz bir iç dünyanız yoksa, lütfen bu kitaba başlamayın… Bu kitap, okumanız için yazılmamıştır. Bu kitap yazmanız için yazılmıştır. İlhamlandırır ümidiyle de, sol sayfalara sözcükler bırakılmıştır…” Kitaba şöyle bir göz attığınızda sağ sayfaların boş olduğunu görüyorsunuz. Solda da 4-5 cümle var. Ama öyle cümleler ki feleğiniz şaşıyor. Tek örnekle yetineceğim: “Dost dostun katalizörüdür… Ne cennete sokabilir ne de cehenneme; ama her ikisine de, daha çabuk varmamızı sağlar.”
10’a gelirken tüm ışıklar söndü, her iki kapıya da birer spot ışığı düştü. Bir kapıdan Merih Ermakastar trompetiyle, diğer kapıdan Gökhan (soyadını unuttum) saksafonuyla çıktı. Güzel bir dinletiden sonra sunucumuz çıktı. Önce sahneye YGA eş başkanları Gökhan Meriçliler ve Enis Güray çıktı. Bir güzel YGA’yı ve yaptıklarını anlattılar. Ardından sırayla Unilever CEO’su ile TÜRSAB Başkanı çıktı. Hayallerinden, yaptıklarından ve yapacaklarından bahsettiler.
Sonra uzun bir öğle molası verildi. Herkese bir sandviç ve içecekten oluşan menü verildi. Hava da süperdi, ben dışarı çıktım, sisin ardından hayal meyal görünen Boğaz’a bakarak yedim yemeğimi. Bir ara içeri girdim, birileriyle konuşayım dedim, ama o kalabalık içinde çekindim. Hürriyet bedava gazete dağıtıyordu, bir tane alıp tenha bir yerde okudum.
Öğle arasından sonra yine saksafon-trompet ikilisi çıktı, ama bu sefer 20 dakikalık bir şov yaptılar. 2000 küsur kişinin halini görecektiniz, harika bir gösteriydi. Arkasından Özyeğin Üniversitesi Rektörü çıktı sahneye. Enfes bir sunum da o yaptı. Türkiye’nin gerçekleri masaya yattı. Bu ciddi konuları dinlerken bol bol da kahkaha atıldı. Ardından çıkan Microsoft Genel Müdür Yardımcısı tempoyu biraz düşürse de bir liderde olması gereken özelliklere iyi değindi. Yine bir ara verildi bitince.
Aranın sonunda YGA’nın kurucusu çıktı sahneye, Sinan Yaman. Usul usul, acele etmeden bize YGA anılarını anlattı, ufak (2000 kişilik!) oyunlar oynattı. Gerçekten farklı bir konuşmaydı, baştan sıradan geliyor ama gittikçe sizi içine alıyor. Önceden dediğim üzere hipnotize edici bir konuşmaydı.
Kurum içi ödüllerin verilmesiyle de konferans sona erdi. Çıkarken yine bir mahşer kalabalığı vardı. Kapıdan zor adım attım. Ama sonra yürürken o gün dinlediğim idealler aklıma geldi bir bir. Ben de bir Hayal Ortağı (YGA üyelerine verilen ad) olmak istediğime karar verdim. İlk adımı atıp sitedeki başvuru formunu doldurdum. İnşallah beni de seçerler. Ben de edindiğim tüm teknik, kültürel donanımı paylaşmak istiyorum tüm insanlıkla. Ben de çift kanatlı olmak istiyorum.*
*: YGA’nın ideallerini ve benim bu konudaki düşüncelerimi başka bir yazıda sizlerle paylaşacağım.
Son Yorumlar