Arşiv

Yazar Arşivi

İki Kalp ve Titreşim (NVH) Analizi

13/07/2011 1 yorum

Hepimizin aslında iki kalbi vardır. Bir maddi, bir manevi. Bu iki kalp, bizi oluşturan iki olguyu temsil eder. Biri beden, biri ruh. Bu iki olgu birbirine bağımlıdır, beraber olmadan maddi dünyada bir başlarına var olamazlar. Ruh olmadan beden yaşayamaz, beden olmadan ruh nefes alamaz.

İkisinin de hayati organına kalp denir. Maddi kalp durursa beden ölümü gerçekleşir. Manevi kalp durursa da… Hayır o durmaz, ama çoğu insan onu maddi kalp şeklinde çizer, sanki kan pompalıyormuş gibi attığı söylenir. Metafor olarak güzel dursa da bir eğretilik de taşır. Manevi kalp çok daha karmaşıktır.

Bazen maddi kalp, maneviyi taşıyamaz, ayak uyduramaz. Manevi kalp, kurtulmak ister ondan, zincirlerini kırmak ister ama yapamaz. Bir yaşam süresi boyunca bu iki kalp, birbirine hep bağlı kalacaktır.

İkisi de birbirinin suyuna gitmek yerine zıtlaşırlar, kavga ederler çoğu zaman. Bu kavga da en çok onlara zarar verir. İçten içe çürümeye başlarlar. Böylece diğer kalplerin saldırısına açık olurlar. Çünkü genelde, manevi kalp, maddiyi beğenmez, hor görür, aklına gelmez ki var olmak için ona muhtaçtır. Maddi kalpse, verimli ve etkin bir çalışma için maneviye muhtaçtır. Lakin o da bunun farkında olmaz.

Benim iki kalbim de, uzun zamandır ortak çalışmıyor. Biri diğerinden nefret ediyor, öteki de diğerini dinlemiyor. Bu durumun farkına varalı 2-3 yıl oluyor ama ikisini barıştırmak inanın ki çok zor. Ama galiba bir çözüm yolu buldum. Yada bulduğumu sanıp kalplerimi oyalıyorum. Durumu ilerleyen zamanlarda anlayacağız. En çok da ben merak ediyorum, ateşkes ne zaman imzalanacak diye.

Çözüm mü? Hakkında biraz daha araştırma yapmam gerek, size yazmadan önce. Haftasonu onunla ilgili şöyle bir özdeyiş okudum, eski bir ataya ait: “…, zihnin titreşimlerinin kontrolüdür.”

Hayat ne kadar garip değil mi? Maddi kalbimin geçinebilmek adına yaptığı uğraş, aslında maneviye de bir ipucu veriyor: Rahatsız edici unsurları engellemek için, önce bir analiz yap, sorunu tespit et ve sonra da o sorunu izole edip yok et!

Edirne Gezisi – 1. Kısım: Varış ve Kırkpınar Güreşleri

Son 1 aydır uyku sınırlarımı zorluyorum. Bedenime ısrarla işkence uyguluyor gibiyim. Mesela dün toplantıda müdür yardımcımın yanı başında uyukluyordum, zor kendime geldim. İşte böyle bir zaman diliminde, hem de bir cumartesi sabahı, tam uyunacak bir sabahta, 8 buçukta kalktım. Mısır gevreğimi yiyip, sırt çantamla kendimi dışarı attım. Neden mi? Çünkü Edirne’ye gidecektim.

Otobüs-metrobüs-metrobüs-tramvay sıralamasında sonra Esenler’e vardım. Birazcık erken gelmişim. Engin ile Hilal’i beklerken oturayım dedim. Ama ne mümkün? Esenler’de 10’a yakın Metro yazıhanesi var! Hepsi de otogarın farklı köşelerinde. Edirne için olan yazıhaneyi bulunca biraz oturdum. Ardından benimkiler geldi, otobüsün önünde buluştuk. Esenler gerçek bir kaos!

Hilal’in ev arkadaşı Esma da bize katılmış, yada ben yeni öğrendim. Otobüse doluştuk dördümüz ve 2 saat 15 dakikalık otoban manzaralı bir yolculukla Edirne’ye vardık. Yol gerçekten çabuk geçti, kah sohbetle kah kitap okuyarak.

Edirne ‘de bizi Hilal’in babası Ömer Amca karşıladı. Hemen ardından başka bir otobüsle gelen Filiz ve annesi aramıza katıldı. Böylece Trakya’nın en büyük şehri Edirne’ye adımımızı attık.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:gezi yazısı Etiketler:

Filmler…

Bu sefer son 3-4 ayda gösterime girmiş filmlere bakıyoruz. Gelin, yerlilerden yabancılara bir tur atalım:

Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides

Serinin 4. filmi, tamamen Kaptan Jack Sparrow üzerine. Ama tamamen! Filmden Sparrow’u atın, denizkızlarının ilk geliş sahnesi hariç bomboş bir film göreceksiniz. Ama Jack Sparrow her derde değiyor. Eğlendiriyor. Bu da bir gişe filminin yegane amacı değil de nedir zaten. Vasat, keyifli bir gişe filmi. İlk filmdeki keyfi arayanlar hiç gitmesin, işin içine Hollywood girmiş!
Hanna

Ben Joe Wright’tan fena halde ümitliydim. Atonement‘taki o enfes plan-sekansı hatırlayanlar, meramımı anlayacaktır. Ama adam, son iki filmdir oldukça bilindik bir tür sineması yapıyor. İyi kıvırıyor ama biz ondan farklı tatlar bekliyorduk.
Hanna da kaliteli bir tetikçi (macera) filmi. Farklı bir tat arayanlar, benim gibi meraklanmasın. Konu birinci saatin sonunda bilindik sulara yanaşınca işin de keyfi kaçıyor ve senaryodaki açıklar daha çok göze batmaya başlıyor. Başta Saoirse Ronan olmak üzere tüm kadronun da döktürmesi de bir yere kadar sizi oyalıyor. Ama elektronik müzik severler için kaçırılmayacak bir fırsat, ses kaydını Chemical Brothers yapmış ve o da döktürmüş.
X-Men: First Class

X-Men gerçekten çok farklı bir çizgi roman. Öyle meselelerden güç alıyor ki ne kadar kötü yazsanız-yönetseniz de izlenebilir. Breet Ratner çekti mesela böyle bir film ve yine anlatacak bir sürü meramı olan bir gişe filmi çıkmıştı, Ratner’a rağmen.
Ama bu sefer Matthew Vaughn ve ekibi var, kamera arkasında ve ortaya izlemeye doyamayacağınız bir film çıkarmışlar. Tüm o kişilik, ego, ırkçılık, ayrımcılık, fiziki değişiklik konularına soğuk savaş, politik hileler ekleniyor. 60’ların güzelim Bond filmlerin tadına az da olsa Dr. Strangelove ekleniyor. Valla ben bir keyiflenmişim ki sormayın. Film bitince kendime sordum, “Bir gişe filminden başka ne isteyebilirim ki?”.
Keyifli, komik, heyecan verici, detaycı, nefes kesici ve X-Men serisine yakışan bir seyirlik.
Çalgı Çengi

Selçuk Aydemir adını şu an bilmeseniz de çok yakında duyacaksınız. Çünkü Cem Yılmaz’ın sonraki filmini kendisi çekecek! Halbuki kendisi bir mühendis, İTÜ mezunu, duyduğuma göre de çalışıyor hala mühendis olarak.
Haftasonları çekebildiği bu güzel ilk filmi, Cem Yılmaz seyredince gösterim şansı bulmuş. Harika bir film demiyorum. Senaryo zaafları var, tempo da gidip geliyor. Ama kimi sahnelerde tüm bunları unutturup şahane bir komedi filmi izliyorsunuz. Çünkü karakterleri çok orijinal ve doğal. Kendileri bile yetiyor kimi sahnelerde. “Bebeğim” hitabını her daim kullanan mafya adamı, uzun yıllardan sonra gördüğüm en özgün komedi karakteri mesela. Bir ilk film olarak başarılı diyebileceğimiz Aydemir’den çok daha iyilerini bekliyoruz.
(Şu sıralar Kanal D’de yayınlanan Üsküdar’a Giderken dizisi de Aydemir’e ait. Bir göz atın!)
Chico & Rita

2 ay önce festivalde gösterilen ama pek de önemsenmeyen bir filmdi. Halbuki çok şirin bir animasyon. Animasyon dediysem, çocuk filmi kesinlikle değil, bildiğiniz aşk filmi. Cinsellik de içeren, gözlerinizi yaşartan romantik bir dram.
40’lı yıllarda Küba’da birbirlerini görür görmez aşık olan ve uzun yıllar süren aşkların gelgitli hikayesini izliyoruz. Arka planda caz müzisyenlerinin hayatı, Amerika’da yabancı olmak, politik olaylar, paranın hırsı gibi yan temalardan da nasibimizi alıyoruz. Bildiğiniz, dolu dolu film işte. Oldukça hüzünlü, çizgileri de bir o kadar sıcak ve çekici. Olumsuz yanı ise Yeşilçam melodramlarını aratmayan olay örgüsü. Tüm hareketleri rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu da filmin başyapıta dönüşmesini engelliyor.
The Adjustment Bureau

Fikir çok ilgi çekici. Daha önce efsanevi The Dark City dahil birkaç filmde izlesek de iştah kabartan bir fikir, kaderi ayarlayan insanların tüm hareketlerinizi aslında kontrol etmesi.
Ama George Nolfi, bu fikri o kadar sığlaştırıyor ki bir yerden sonra içi bomboş bir film izliyorsunuz. Anlamı olmayan, yer yer boğucu, saçma bir Hollywood filmi daha. Emily Blunt’ı daha iyi filmlerde görmek istiyoruz.
Source Code

İşte keyifli bir bilim-kurgu. Kendini çok ciddiye almayan film, Hollywood klişelerine zaman zaman yer verse de son tahlilde, mantıklı bir yol tutturup sıkmadan nihayete eriyor. Duncan Jones ikinci filminde de umut vermeyi sürdürürken, Jake Gyllenhaal aksiyon yıldızı olmaya alışmaya başlıyor. Rahatlıkla zamanınızın hakkına verecek bir aksiyon/bilim-kurgu seyirliği.

Sahnede Rakı İçen Cazcı

1 aya yaklaştı sanırım, arkadaşlarla Birsen Tezer konserine gittik. Tezer, şahane bir sese sahip bir caz şarkıcısıdır. Herkes gibi ben de onu efsane ‘Çığlık Çığlığa’ yorumuyla duydum. İlk dinleyeli kaç yıl oldu, hala tüylerimi diken diken eden olağanüstü bir yorumdur.

Tezer ilk albümü ‘Cihan’ı iki yıl önce çıkardı. Şahane bir albüm. Başucu albümü olabilecek kadar hem de. Kimi zaman şarkılardan birisi hoşunuza gidiyor, başka bir zaman diğeri. Kötü veya vasat bir şarkısı bulunmayan nadide Türk albümlerindendir.
20 Mayıs’ta, yine bir iş çıkışı ve cuma akşamı Alt Nokta’ya girdik. Jülide Özçelik konserinde daha kalabalık lakin çok da sıkmayacak kadar. Zaten maksimum 80 kişilik bir mekandan bahsediyoruz.
Birsen Tezer, 4 müzisyen arkadaşıyla 10 buçuğu biraz geçe sahneye çıktı. Dediğine göre basçı hariç bu ekiple 15 yıldır beraberlermiş. Dile kolay.
Albümünü baştan sonra söyledi, yanına da bir klasik sanat parçasıyla iki Bülent Ortaçgil şarkısı sıkıştırdı. Şarkılar hep bir ağızdan söylendi, her biri başka güzel zaten. ‘Bilsen’, ‘Balıkesir’, ‘İstanbul’ gibi en sevdiğim parçalarını baştan söyleyince şaşırdım önce. Zaten hep sadece sesini dinlediğim birini kanlı canlı dinlemek biraz şaşırttı beni.
Ben biraz daha vakur, sakin birini bekliyordum. Tezer ise gayet şen şakrak, içinden geldiğince hareket eden biri. Sahnedeki koltuğunda rakısı duruyor. Her şarkı arasında bir fırt çekiyor. Çakırkeyifliği her halinden belli. Oldukça rahat, cazcıdan çok bu halliyle rockçıya benziyor. Bir ara dedi ki:
“Bugün gelirken kim gelir ki bu gece konsere dedim. İstanbul boşalmıştır diyordum. Siz hala daha neden bu şehirdesiniz ya? Isındı havalar, güneye gidin.”
“Çalışıyoruz.” cevabına da şaşırdı. Herkes boş beleş takılıyor yani! Bana bu derece rahatlığı biraz garip geldi açıkçası. Fazla laubali buldum. Seyirciyle iletişim önemli de çalışan kesimin takıldığı bir mekanda fazla mıydı sanki?
Neyse ki bu durum, harika sesini ve yorumunu gölgelemiyor. İkinci yarıda ‘Sus Pus’ mahvetti bizi. Ardından da kanununu aldı (kendisi kanun eğitimli bir müzisyen aynı zamanda), ‘Aşk Bu Değil’ ile ‘Seher Vakti’ni söyledi. Mest olduk. Finalde tabii ki ‘Çığlık Çığlığa’ müthişti zaten.
Bis yapmaya tenezzül bile etmedi.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:caz, konser Etiketler:,

Seçim Ertesi Yorum

4 yılı önce demişim ki: “Türkiye, resmen kapitalist düzeni seçmiştir.” Yazının tarihi 27 Temmuz 2007. Aradan yaklaşık 4 yıl geçti ve Türkiye, kapitalist rejimden hoşnutluğunu belgeledi. Türk halkının yarısı kapitalizme oy verdi. Burada ‘kapitalizm’ terimini kötü bir kelime değil, bir ekonomi terimi olarak kullandığımı vurgulamalıyım.

Türk halkı çok duygusaldır. Bir de buna Türkçe’nin elastikliğini ekleyince her kelimenin altında onlarca yan anlam peydah oluyor. Aslında kapitalizm, sosyalizm, liberalizm birer ekonomik politikadır. Her siyasi partinin de birer ekonomi programı vardır, hatta çoğu zaman parti, salt bu program üzerine kurulur. TKP, LDP yada DSP’nin olduğu üzere.
AKP de, ekonomi yörüngesinde kapitalizmi desteklediğini hiç bir zaman saklamadı. Belki, öyle değilmiş gibi davrandığı anlar olabilir ama her zaman, politikasını bu doğrultuda kurdu. Tüm icraatları da buna hizmet etmiştir zaten.
Dün itibariyle Türkiye de kapitalizm ile yönetilmeye devam etmek istediğini açıklamıştır. Demokrasiye saygı duyan birinin de buna itiraz etmeye hakkı yoktur.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:politika, yorum

2010-2011 Sezonu Dizileri

09/06/2011 2 yorum

Bu sezon, yalnız yaşamaya başlamamın da etkisiyle izlediğim dizi sayısı hızla arttı. Kısa süreli, sağlam dizilerin sayısında artmış olması, bunun yanında film sektöründe hissedilir derece azalan kalite bunun başlıca sebebidir. Ama şunu da fark ettim, Türklükten midir, yoksa Akdenizlilikten mi bizim kanımızda ciddi biçimde dizi izleme alışkanlığı var. İster Türk yapımı olsun ister yabancı, herkes bir şekilde dizi izliyor.

Ben de bu sezonun dizilerine şöyle bir göz atıyorum:
Bored to Death

Yılda sadece 2 ay yayınlanan bu dizinin 2. sezonu geçtiğimiz ekimde final yaptı. 3. sezonuna da sadece 3 ay kaldı. Absürd komedi sevenlerin şaheseri olan dizi 2. sezonunda da kalitesini düşürmedi. Jason Schwartzman, Zack Galfianikis ve Ted Denson’dan oluşan kemik kadrosu yine maceradan maceraya atıldı. Yeni sezonu da zevkle bekliyoruz.
Boardwalk Empire

2010’un en çok konuşulan dizilerinden olan tarihsel drama, Mad Men kadar olmasa da ayakları yere basan senaryosu, harika kadrosu ve başarılı teknik özellikleri ile beni tatmin etti. Yalnız 2. sezonda bunun üzerine çıkması gerek, yoksa zaten yavaş ilerleyen (slow burning) bir dizi olarak sıkmaya ve bıktırmaya başlar. Daha çok Al Capone istiyorum. Duy sesimi Terence Winter.
Dexter

Bu yıl izlemeye başlayıp 1 ayda 4 sezonunu izlediğim dizi, kimilerine göre yayınlanmakta olan en iyi dizi. Bence akılcı ve zeki senaryosu ve kurgusunun yanında Michael C. Hall’un başarılı performansına borçlu her şeyi. Ama bunlar kaliteyi arttırsa da, sizi ekrana bağlamaktan öteye gitmiyor. Nitekim gelecek sezonunda sağlam bir hikaye bulamazsa hızla çökebilecek bir yapıda. 5. sezonu yine de çok merak ediyoruz.
How I Met Your Mother

Artık anneden umudu tamamen kestiğimiz, anlık esprilerin dizisi oldu. Böylece bittiği anda tarihe gömülecek bir dizi haline geldi. Ama hala zaman zaman size kahkaha attırmayı başarıyor ve çok az da olsa sizi hüzünlendirebiliyor. Mesela ‘Oh Honey’ bölümü kesinlikle yılın en iyi bölümüydü. Biraz da alışkanlıktan kimse bırakamıyor. Bu arada Barney, Robin ile evlenecek bence. Bu da ta ilk sezondan beri kurgulanan ana yapıyı biraz oturtuyor. Bitirin şu diziyi artık!
House, M.D.

Kaç sezon oldu ben sayamadım. İyice pembe dizi kıvamına döndü. Ama yine de çok eğlenceli. Bazı bölümler baysa da artık, heyecanla diğer bölümü bekliyorsunuz hala. House Cuddy’nin evine nasıl girdi ama?!? :DDD Bence son sezon başka bir hastanede geçecek, tamamen tahmin!
The Big Bang Theory

Bazı bölümleri ciddi biçimde bayık olsa da (ta ilk sezondan beri böyleler) kalanları da çok komik oluyor. Sezon finali hafif zorlama olsa da çok eğlenceliydi. Daha 3 sezon izleyeceğiz zaten en az.
Glee

Bu dizi kesinlikle tek sezon olmalıymış. O zaman işte kült olurdu, yıllar boyu konuşulurdu. Freaks and Geeks misali. Ama bunu sonuna kadar sömürecekler ta ki herkes bıkana dek. 2. sezon, zorlama bölümlerin hayli fazla oluşuyla dikkat çekiciydi. Hani güzelim şarkıları olmasa izlenecek tarafı kalmayacak. Bunun da sebebi, söyleyecek sözünün ilk sezon finali itibariyle tükenmiş olması. Yani Sue Slyvester, daha kaç kere bir iyi bir kötü olabilir ki???? Ya da kaç kere Kurt’ün “Ben gay’im ve özgürüm!” geyikleriyle bahtiyar olabilirsiniz ki?
3. sezonu izlememeyi düşünüyordum ki Javier Bardem’in diziye konuk olacağını okudum. Belki izlemem yine de.
ve diğerleri…
Mad Men, 2012 Mart’ına kadar tatilde!
Breaking Bad, sezonunu 4 ay erteledi. Temmuz sonunu bekliyoruz. Bakalım 4. sezon da bir öncekinden iyi olabilecek mi?
Game of Thrones‘u sezon finalinden sonra yazarım. Sadece 2 bölümü kaldı, gayet de güzel gidiyor. Ama sonraki sezona çok şey bırakacak olması üzüyor.
Son olarak, son sezonunu izleyeceğimiz Entourage da Temmuz sonunda başlayacak. Duyurulur.

The Wire: Gerçekçilikte Sınır Tanımayan Dizi

Hayat hakkında iyimser olduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta bazı arkadaşlarıma göre sinir bozacak kadar kötümserimdir. Hayatta, iyiler pek kazanmaz, ya da kısa vadede kazanmaz. Ama görünürde genelde kötüler kazanır. Çünkü fiziksel olarak gücü elinde bulunduran genelde kötülerdir. (Aslında saf ‘kötü’ diye de bir şey yoktur, sadece diğer insanlardan daha fazla kötülük yapan insanlar vardır ve onların da bir şekilde bir nedenleri vardır, haklı olmasalar da.)

Sinema ve onun kardeşi televizyon, hayattan kesitler gösterirler bize. Ama bu kesitler, gerçeğe yakın da olsa bir yerlerde mantıksızlık barındırırlar ve bu mantıksızlık da iyilerin kazanmasıyla olur. Bir şekilde kötü son barındıran iyi çekilmiş bir film, her zaman baş tacı edilmiştir. Casablanca ve Donnie Darko aklıma gelen ilk örnekler. Ama çok azdırlar. Hele televizyonda seyircinin ilgisini her hafta çekebilmek adına, mutlaka bir sevgi pıtırcığı barındırır diziler.
The Wire, bu alandaki en ayrıksı dizi. Çünkü olabildiğince gerçekçi. Hayatta var olan tüm açıları, iyisiyle kötüsüyle gösteren bir dizi. Üstelik en ufak bir özendirme özelliği taşımadan, her seferinde iyiyi de kötüyü de ters köşeye yatıran bir dizi.
2002-2008 yılları arasında 5 sezon yayınlanmış. Kalburüstü dizilerin kablolu kanalı HBO tarafından çektirilmesi diziyi izleyebilmemizde ana etken. Ama en arkada 2 adam var, bu dizinin fikir babası olan.
David Shore 20 yıl boyunca Baltimore Sun’da polis muhabiri olarak çalışmış bir gazeteci. 90’larda anılarından bir kitap yayınlıyor ve bu kitabın dizisi çekiliyor. Ama esas malzemesini The Wire‘a saklamış. Ed Burns ise 30 yıl polislik yapmış biri, hem de efsane denilenlerden.
İşte bu iki kişi, The Wire‘ı yazıyor. Baltimore polis departmanındaki olayları anlatıyorlar. Uyuşturucu, gümrük kaçakçılığı, cinayet, dolandırıcılık, siyasi komplo, yalan gazetecilik ve hatta içi boşaltılmış okul sistemi gibi kallavi konulara giriyorlar. Bu konuları da en azından 1 sezon dizide tutuyorlar ki iyice sözlerini söyleyebilsinler.
Dolayısıyla çok karakterli bir dizi. 20’ye yakın, belki de daha fazla ana karakter barındırdığı söylenebilir. Belki olaylar etrafında daha çok yoğunlaştığından karakterlere fazla inemiyor ama yeterli kadar da üzerlerine titriyor. Öyle ki diziden bir karakter atamazsınız, gereksiz diye. Yardımcılar dahil 50-60 karakterin hepsinin bir işlevi var ve bu işlevinin bir sebebi var.
Oldukça sıkı yazılmış bir senaryo var yani. Bazen bir bölümde o kadar olay oluyor ki ekrana kilitleniyorsunuz, mecburen. Her sezonun ana merhamını anlatan ilk 2 bölüm hariç oldukça akıcı bir kurgusu da var. Bu da seyirciyi kendisine bağlatıyor.
Normal dizilerden tek farkı, fazlasıyla gerçekçi olması. Benim için artı olan bu özellik, kimi seyirciyi soğutabilir. Bağlandığınız bir karakter tak diye ölür, kimse dönüp ağlamaz bile, kalıverirsiniz. Yada sezon finalinde tam kötü adamlar yakalanırken, bir bakarsanız işleyiş aynen devam ediyor, sadece değişen adlar.
Bu açıdan efsanevi anlar barındırıyor, seyir zevkinizi bozmamak adına örnek vermiyorum. Ama şahsi beğenilerim şunlardır: Sezon olarak en iyisi 1.’dir, arkasından sırayla 5, 3, 4 ve 2 gelir. Karakter bazında tabii ki Omar Little, en babasıdır. McNulty, Bunk, Dee ve Avon da arkasından gelir. Daha çok değişik karakterler var, bazıları gerçekten çok sıra dışı ve o kadar da gerçekçidir: Ziggy, Bodie, Snoop (bu kızı izlemeniz gerek, hele 4. bölüm açılış sahnesinde), Namond, Bunny, Jay gibi.
Kısacası The Wire, kendini aşmış ve her zaman hatırlanacak bir dizidir. Defalarca izlenebilecek kalitededir. Six Feet Under, Mad Men ve Battlestar Galactica ile beraber en iyi 4 dizimden biri olmuştur.
Kategoriler:dizi, polisiye, TV Etiketler:

Kısa Kısa Filmler – 2

Filmlere devam ediyoruz:

Senna

Her ne kadar makine mühendisi olsam da ve hatta otomotiv sektöründe çalışsam da F1 ile hiç bir zaman çok alakam olmadı. Bildiğim şoför sayısı iki elin parmaklarını geçmez ama Senna bunlardan biridir. Sadece pistte ölen efsane pilot olarak tanırdım onu. Ama kendi adını taşıyan belgeselini izledikten sonra durum oldukça değişti.
Belgeselin tek odağı var, o da Aryton Senna. Kalan herkes figüran. Öyle ki söyleşi yapılan kişilerin adı bile yazmıyor filmde. Çünkü gereksiz, gerekli olan tek şey Senna. Zaten filmin çoğu F1 kayıtlarından ve Senna’nın özel kayıtlarından oluşuyor.
Yönetmen Asif Kapadia, belki belgesel türü açısından çığır açıcı bir film yapmamış ama öyle bir duygu yoğunluğu kurmuş ki daha önce Senna’nın adını duymamış biri bile finalde ağlar. Sırf bu muazzam özelliği için bile bu sıra dışı ve uzun belgesel izlenmeyi hakkediyor!
Barney’s Version

Ocak ayında Paul Giametti’ye Altın Küre kazandıran bu film, son zamanlarda izlediğim en iyi film. Türkiye’de Benim Hikayem adıyla gösterilen ve pek de ilgi görmeyen film, bence 2011’in sayılı filmlerinden olacak.
Totally Unnecessary Pictures ile uzun süreli pembe diziler çeken Barney Panofsky’nin evlilik yaşamını izliyoruz. İlk evliliğini Roma’da yapan, doğan çocuğun zenci olduğunu görüp eşini terk edince, onu intihara sürükler Barney. İkinci evliliği ise görücü usulüdür ve düğününde başka birine aşık olur. Sonrasında oldukça gereksiz bir evlilik yaşar ve karısını yakın arkadaşıyla yatakta yakalayınca da aradığı bahaneyi bulur ve boşanırlar. Boşanma kağıdını imzalarken aşık olduğu kişiye telefon açar ve ardından üçüncü evliliğini yapar…
Oldukça samimi, haddini bilen, zeka dolu, şaşırtıcı ve komik bir film. Tek istediği aşık olduğu kişiyle beraber olup sonsuza kadar onunla yaşamak olan bir erkeğin 40 yıla yayılan hikayesi, klişe tabirle, sizi hem duygulandırıp hem de kahkahalar attırıyor. Bana oldukça dokunan hüzünlendiren ve en önemlisi keyif veren bir film oldu.
Oyuncu kadrosu muazzam. Paul Giametti, Dustin Hoffman, Rosemund Pike, Minnie Driver ve Bruce Greenwood’dan oluşan kadro, resmen döktürüyor. Makyaj çalışması, kostümler, vb. yan unsurlar da çok iyi. Kaçırmayın!
Unknown

Klasik bir Hollywood aksiyonu ama kendisini izlettiren ve izletmek için de saçmalamayan bir film. Kadrosu gayet iyi. Liam Neeson’dan Frank Langella’ya kadar işini yapan profesyonelleri izlemek keyif veriyor. Senaryodaki bazı eksiklikleri de hızlı temposuyla kapatmayı bilen film, türün sevenlerine hoş bir 2 saat vaat ediyor.
The Mechanic

Saçmalayan ama keyifli bir Hollywood aksiyonu isterseniz de bunu öneririm. Ben Ryan Gosling var diye izledim, pişman da olmadım ama o kadar.
Çakal

Bu Türk filmi, 2010’un sonlarında sinemalara uğradı. Bir gencin, mafyaya girip olaylar içinde kendini harcamasını anlatıyor. Fikir güzel, gayet de iyi niyetli. Ama bütçe sorunundan mı, ilk film olmasından mı bilmiyorum, çok küçük çaplı düşünülmüş. Bir mafya hikayesi için fazla ufak bir anlatı. Zaten finale doğru, bundan ötürü saçmalıklar başlıyor.
The Way Back

Has sinemaseverler bilir ki Peter Weir deyince akan sular durur. Her Weir filmi, küçük de olsa bir incidir. Ama ne yazık ki The Way Back, Weir’in en kötü filmi. Gayet güzel izleniyor ama gerisi gelmiyor. Klişelere saplanmış oldukça vasat bir film. Hele finali, Weir için bir fiyasko! Kesinlikle unutulmalı!
Limitless

Bu garip gerilim, kaçırılmış bir fırsat. The Butterfly Effect misali küçük bir külte dönüşebilecekken daha fazla gişenin heyecanından gereksiz aksiyon sahneleri ve hikayeler anlatmak zorunda kalan, bunun yüzünden de kendi hikayesini derinleştiremeyen bir filme dönüşmüş. Bradley Cooper hariç tüm oyuncuların birer karikatürü oynadığı film, ne Robert De Niro’nun ne de Abbie Cornish’in hakkını verebiliyor. Yazık olmuş.
No Strings Attached

Bir oyuncu ne kadar iyi olsa da bazı türlere yakışmaz. Natelie Portman da komedi oynayamıyor, ışıldayamıyor, her an ağlayacakmış halde olan yüzü dramlara yakışırken komedilerde ters tepki veriyor. No Strings Attached de izlenilmesi keyifli ama boş bir romantik komedi. Ashton Kutcher zaten iticiyken Portman da keyif vermeyince, yan oyunculardan medet umuyorsunuz. Onlar fena değil neyse ki. Olivia Thilby yine çok iyiydi kısa rolünde, ileride daha da ünlü olacak.
Love and Other Impossible Pursuits (The Other Woman)

İşte Portman bu tür için biçilmiş kaftan. Bu sade melodram, vasat ve bilindik hikayesiyle bir tek Portman sayesinde izlenebiliyor. Melodram sevenler için güzel bir seçim ama sevmeyenler uzak dursun.
Kaybedenler Kulübü

Son 2 ayda orada burada çok konuşuldu bu film. 90’ların kült radyo programının hikayesini anlatan film, kimilerini tatmin etti kimilerine de hiç keyif vermedi.
Bu bir Beyaz Türk filmi bir kere. Okumuş etmiş, belirli bir kültüre sahip, entelektüel takılan alt kültüre önem verenlerin filmi. Sezen Aksu çalmayan bir film. Eller havaya kültürüne karşı bir film. Çok içine giremese de Kadıköy yaşantısının filmi. Moda’da yürüyüp, bir bankta kitap okuyan, geceleri ucuz birayla sarhoş olup kaldırdığı kız/erkekle tek gecelik ilişki yaşayanların filmi. Bu açıdan bakınca bir ilk film ve hasbelkader hakkını da veren bir film.
Ama daha genelden bakınca asla bir High Fidelity ya da 24 Hour Party People kıvamına ulaşamayan çünkü çok sığlarda gezinen, klişelere takılan bir film. Ama keyifli mi? Sonuna kadar. İlerisi için umut verir mi? Evet.

Kısa Kısa Filmler – 1

Festivaller harici uzun zamandır film yazısı yazmadığımı fark ettim. Bunun çeşitli sebepleri var. Dizilere fazlasıyla ağırlık vermem gibi ki 1-2 hafta içinde detaylı bir yazı hatta yazı dizisi hazırlama niyetindeyim. Ama ana sebep, artık beni heyecanlandıran filmlerin çok azalmış olması ve izlediğim filmleri yazma isteğimin azalmış olması. Yani çok azı, gerçekten üzerine düşünülüp yazmak için vakit harcamaya değiyor.

Bu yüzden son 3-4 ayda orada burada izlediğim filmlerden bir seçki sunacağım. İzlediğim bazılarını açıkçası unuttum bile.
Flipped

Bu filmi duyanınız var mı? Şahsen ne çekildiğini, ne gösterime girdiğini duydum (Türkiye’de girmedi zaten). DVD’si çıkınca haberim oldu. Filmde ilgimi çeken ilk şey yönetmeni: Rob Reiner. Son 20 yıldır kayda değer pek film çekmedi farkındayım ama 84-90 arası 4 önemli film çekerek sinema tarihine girdi ve ben hala takip ediyorum Reiner’ı, herkes bıraksa da. Son filmi Flipped çok şeker bir film!
‘Aşk’ı bu kadar basit ve güzel anlatan oldukça az filme rastladım. Film, iki çocuğun 6-15 yaşları arasındaki hayatlarını ve aralarındaki aşkın filizlenmesini anlatıyor. Çocukların okul ve aile hayatları işleniyor ve bu yolla hayata dair küçük ama önemli ayrıntıların altı çiziliyor. Hayattaki ‘küçük şeyler’i anlatan ve bunların arasında aşkı ön plana çıkaran bir film. Pazar sabahı filmi olarak da çocuk filmi olarak değerlendirilebilecek ama bence bu iki sınıfa girse de çok daha fazlasını barındıran küçük bir cevher. Ayrıca yardımcı oyuncu kadrosu harikulade!

Daha fazlasını oku…

Bir Jülide Özçelik Konseri

‘Paylaşmak Üzerine’ adlı yazımda belirtmiştim, Jülide Özçelik konserine gideceğimi. Nitekim o gün işten çıkıp Üsküdar servisine atladım. Cuma iş çıkışı olmasına rağmen köprü yolu bomboştu! Altunizade durağında neredeyse bomboş bir metrobüse binip boğazı seyre dalarak Avrupa yakasına geçtim. Gayrettepe’de metroya geçerek Tünel’de gün ışığını tekrar gördüm.

Eski bir arkadaşımı bekledim oralarda, orta okul ve lise arkadaşım Aylin’i. Birazdan o da metrodan çıktı. Hemen yemek dedim, itiraz etmedi. Tramvay’da oturduk, 2 yılı geçmiş görüşmeyeli. Biraz benden, biraz ondan bahsettik, eskileri anımsadık, kim neler yapıyor dedik. Güzel ve keyifli bir yemek oldu. Hem karnımızı hem de dimağımızı doldurduk.
9 buçuğa gelirken kalktık, konseri önceden söylemiştim ona. Beni Alt Nokta’nın girişinde bırakırken, “Ben de gelsem mi?” dedi, daha sorusunu bitirirken 2 bilet aldım ve içeri girdik.
Alt Nokta, İstiklal Caddesi’nde Tünel’e doğru yürürken, Galatasaray’ı geçince solda kalan House Cafe’nin sokağında. Daha doğrusu sokağın en ucunda. Caz üzerine bir mekan. Diyebilirim ki Türkçe caz yapan çoğu kişi ayda bir mutlaka burada sahne alıyor. İçerisi küçücük. 3 masa vardı, biz girdiğimizde, üçü de rezerveydi. Sahnenin önünde dört de kokteyl masası var. Biz onların birine tünedik. Bunların dışında bar ve yine küçücük bir sahneden başka da bir şey yok. En fazla 70-80 kişilik bir yer, camı yok. Kapalı alan fobisi olanlara sakıncalı yani.