Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Låt den Rätte Komma in (Let the Right One in)

Yaklaşık 2 ay önceydi sanırsam. IMDB Top 250’ye 2008 yapımı bir İsveç korku filmi girdiğini gördüm. Şaşırdım tabii ki. Bir korku filminin özgün ve kaliteli olma şansı çok azdır çünkü.

Filme geçmeden önce bir de korku filmlerinde müziğin önemini vurgulamak isterim. Ben bu saptamayı ünlü dışavurumcu klasik Das Kabinet des Dr. Caligari’yi seyrederken yapmıştım. Sessiz dönemde çekilen bu ünlü korku filmi, benim gibi her şeyden korkan bir adamı bile zıplatamamıştı. Sorun filmde değil, onun müzikle desteklenmemesiydi. (Hoş, filmi canlı müzik eşliğinde izlemiştim gerçi.) Modern korkularda müziğin bizi korkmaya alıştırmasına o kadar alışmıştım ki hiç tepkisiz film bitirdim.

Tomas Alfredson ise müziksiz bir korku filmi yapmış ve olmuş, en azından en gerilimli anlarda müzik koymamış. Filmi izlerken çığlık atmıyorsunuz ama kanınız çekiliyor. İşte sırf bu yüzden film takdire şayan. Ayrıca son 10 yılda gördüğümüz majör türlerin gençlik filmine harman edilmesini başarıyla uygulamış. Ortada bir gençlik-korku filmi var ama slasher değil! Bildiğiniz ciddi korku filmi kalıplarının, gençlik filmi kalıplarına ayak uydurmasını sağlamış. Sonuçta Alfredson korkutmayan bir korku filmi yapmış!

Oskar çocukluktan ergenliğe geçiş yapan ve bunun getirdiği bilumum sorunla uğraşan sıradan bir öğrencidir. Eli ise uzun zamandır 12 yaşında olan bir vampirdir. Eli’nin babasının kızı için cinayetlere başlamasıyla Oskar ile Eli’nin tanışması aynı zamana denk gelir. Bu iki dış toplumdan izole olmayı tercih etmiş çocuk birbirine yakınlaşırken, istenmeyen cinayetler de kasabada can sıkmaya başlar…

Çok sakin ve yavaşça derdini anlatıyor film. Tıpkı bir sanat filmi gibi! Hatta filme bir korku-sanat filmi tanımlaması yapsak hiç yanlış olmaz. Bazı sahnelerde Kieslowski ve Bergman tadı bile geliyor damağınıza ki bir korku filminde bunu hissedeceğim aklımın ucuna gelmezdi.

Bunların yanı sıra ayrıntılardaki mükemmeliyetçilik göz kamaştırıcı. Filmin çok ince düşünüldüğü, yapım sürecinin de bir o kadar detaylı gerçekleştirildiği belli oluyor. Son olarak filmin Amerikan versiyonunun 2010’da gösterime gireceğini belirtip, o tarihten önce mutlaka bu sıra dışı filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

Oyuncular: Kåre Hedebrant, Lina Leandeersson, Per Ragnar, Henrik Dahl, Karin Bergquist, Peter Carlberg, Ika Nord, Mikael Rahm – Görüntü Yönetmeni: Hoyte Van Hoytema – Müzik: Johan Söderqvist – Yapım Yılı: 2008 – Süre: 114 dk. – Senaryo: John Ajvide Lindqvist (kendi romanından) – Yönetmen: Tomas Alfredson – ****

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Kısa Kısa Film Yorumları

Bu aralar pek hafif takılıyorum. Hiç klasik film izlemiyorum, izlediğimdeyse hafif olmasına dikkat ediyorum. Sebebini anlamıyorum ama ruh halim o şekilde. O yüzden aşağıda sıralayacağım filmler hiçbir sıralamaya tabii değildir. Öylesine seyredilmişlerdir.

2008 !f Film Festivali’nde keşfettiğim en önemli isim İsveçli usta Roy Andersson’dur. Ne zamandır onun esas başyapıtı Sanger fran Andra Vaningen (Songs from the Second Floor)’u arıyordum. Yaklaşık 10 gün öncü hele şükür buldum ve hemen izledim. Ama Du, Lavende’den sonra kesmedi. Halbuki sabit kamera fikrini ilk bu filmde denemişti. (Film, tümüyle birbiriyle teğet geçen küçük skeçlerden oluşuyor. Kamera ise (tek sahne hariç) hiç oynamadan tek planda skeci çekiyor.) Filmin sinema tarihinde özel bir yeri olduğu çok açık. Alternatif sinema arayanlar kafayı yiyebilir. (Fikir çok özgün ve harika, hayran olmamak imkansız!)

Oyuncular: Lars Nordh, Stefan Larsson, Bengt C. W. Carlsson, Torbjörn Fahlström, Sten Andersson, Rolando Nunez, Lucio Vucino, Per Jörnelius, Peter Roth – Görüntü Yönetmeni: Istvan Borbas, Jesper Klevenas, Robert Komarek – Müzik: Benny Andersson – Yazan ve Yöneten: Roy Andersson – ***1/2
Daha fazlasını oku…

Şüphe Hakkında Şüpheler (Doubt)

Şüphe, şüphe duymak, şüphelenmek! Hepimizin hissettiği bir duygu, hatta bir içgüdü. Bazen durup dururken içimize bir kuruntu düşer, meraklanırız. “Acaba?” dorusu içimizi kemirip durur.

Doğal bir his değil mi şüphe? Oysa dünyanın iki önemli kurumu, bu duygu adına saptamalarda bulunmuş. Diğer bir deyişle duygunun doğallığına karışmış, onu doğallıktan çıkarmış, kontrol altına alınmasını istemiş.
Daha fazlasını oku…

Nick and Norah’s Infinite Playlist

23/01/2009 1 yorum

Sinema büyüleyici bir deneyim. Siz ne kadar film izlerseniz izleyin, öyle bir film geliyor ki karşınıza sanki sinemayı yeniden keşfediyormuşsunuz gibi hayranlıkla izliyorsunuz. En son Issız Adam’da böyle bir deneyim yaşamıştım. Kendinizi kaybediyorsunuz. O süre boyunca koltuklar, diğer seyirciler, hatta aradaki hava bile ortadan kalkıyor. Gözünüz kamera oluyor. Öylece tüm film akıp gidiyor. Gerçekten fizik kanunlarıyla açıklanamayacak bir deneyim. İşte ancak böyle bir filmde, sinema bir büyü haline geliyor!

Aslında izlediğimiz klasik bir romantik-komedi, gençlik filmiyle harmanlanmış. İki türün de tüm kurallarını harfiyen uygulayan, bu açıdan bakınca biraz hayal kırıklığına uğratan, bir yapı söz konusu. Ama bu kuralları o kadar şirin uyguluyor ki, defalarca izleseniz bile, kalbiniz eriyiveriyor. Ayrıca doğru noktalarda vurgu yapması, destekleyici unsurlara da sahip olması filme önemli artılar getiriyor. Destekleyici unsurlardan biri olan samimi, akılda kalıcı diyaloglar konusunda çok cömert mesela. Sayabileceğim bir sürü sahnede gayet zeki diyaloglarıyla aklınızı başınızdan alıyor. Tabii filmin ana elementinin müzik olması ve müziği tüm film boyunca kararında ve zekice kullanması diğer bir özelliği (akıllara High Fidelity’yi getiriyor).
Daha fazlasını oku…

Il y a Longtemps que je T’aime (I’ve Loved You So Long)

Bir filmi izlemeden önce minimum bilgi almak isterim. Yönetmeni ve ekibi bana yeter. Varsa adaylıkları ve ödüllerini de göz önüne alırım. Belki konuyu okurum ama hemen aklımdan silmeye çalışırım, eğer izleyeceksem. Hele fragmanını hiç izlemek istemem. Zaten izlemeyi düşündüğüm filmin eleştirisini asla okumam.

Çünkü film zaten sana derdini kendi başına anlatabilmelidir. Anlatamıyorsa sorun vardır zaten. Anlatıyorsa da bunu önceden bilmek filmden alacağın zevki bozabilir.
Daha fazlasını oku…

Defiance

İnsanlık öyle bir hale geldi ki herkesin eksiklerine bakıyoruz direkt. “Bu adam beni satar mı?”, “Yalan mıdır?”, vs. Tabii tüm hayatımız da buna göre gelişiyor artık. Bir hikaye dinliyorsun mesaj alacağın yerde, neresinde hata vardı diyorsun. Hele adı dokuza çıkmış biri bunu anlattı mı, namı inmiyor sekize. Tüm çocuklara anlatılan yalancı çoban meseli misali.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Oscarlıklar 2009

Her ocak ayında olduğu gibi ödül sezonuna girdik. Önümüzdeki günlerde Altın Küre kazananları açıklanacak, hemen ardından Bafta ve Oscar adayları ilan edilecek. Muhtemel adaylar da DVD-screen (filmlerin ödül komitelerine gönderilen DVDlerinin kopyaları) olarak internete düşmeye başladı. 2-3 aday hariç çoğunu izlemeyi başardım. Hala izlemediğim, 1-2 adaylık filmler de var listemde, Che gibi.

Hepsini sırayla izleyince teker teker yazı yazmak zor geliyor. O yüzden tek vuruşta yazmak istedim. Aslında hepsine ayrı birer makale gerek, hepsi de kaliteli filmler sonuçta.
Daha fazlasını oku…

Revolutionary Road

10 yıl sonra Sam Mendes yine Amerikan banliyösüne dalıyor. Banliyönün sahteliğini, dışarıdan göründüğü kadar masum olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bazı insanlar için bu hayat tarzının dayanılamayacak bir zulüm olduğunu altını çiziyor.

American Beauty’yi yaptığında banliyö konusu çok bakirdi. Hemen öncesinde çekilen bağımsız Happiness hariç, banliyö film dünyasında mükemmeliyet ve huzurun simgesiydi. American Beauty dışarıdan mükemmel görünen Amerikan ailelerinin içine soktu bizi. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Herkesin başka bir ideali vardı ama kendilerine yüklenen görevleri yaparak mutsuz oluyorlardı. Bu sahte dünyayı yok etmek içinse bazen bir kıvılcım bile yeterli oluyordu. Hemen sonrasında birkaç film ve dizi daha konuyu ele aldı. Lakin gayet bıçak sırtı bir konu olduğundan başarılı olanlar azınlıkta kaldı. Todd Fields bu tarzda Mendes gibi öne çıktı. In the Bedroom ve Little Children ile banliyö yaşamını yorumladı. İşte 10 yıllık bir aranın ardından Mendes de konuya geri döndü.

Wheeler çifti dışarıdan bakıldığında kusursuzdur: Bahçeli büyük bir ev, iki sağlıklı çocuk, satış yapan baba ile amatör oyuncu anne. Lakin bir şeyler terstir. Bu yüzden anne, April ailece Paris’e taşınıp yeni bir hayata başlamayı önerir baba, Frank’e. Frank de nefret ettiği işinden kurtulma düşüncesiyle fikri kabul eder. Böylece Wheeler çifti hazırlıklara başlar, bu sıkıcı banliyö hayatından kurtulacaklardır. Ama öngörülmeyen iki olay çiftin önüne çıkar: Frank’in terfisi ve April’in hamileliği.

Mendes yine dinamikleri çok ustaca kuruyor. Yavaş yavaş artan iç gerilimleri finalde tavana çıkartıyor. En güzeli de bunu yaparken yan karakterleri çok zekice kullanması. Yan komşular, emlakçı kadın ve deli (!) oğlu, Frank’in iş arkadaşları çok önemli görevler üstleniyorlar. Tabii performanslar da göz kamaştırıcı. Kate Winslet ile Leonardo DiCaprio Wheeler çiftinde döktürüyorlar resmen. Onlara Michael Shannon, Kathy Bates, Zoe Kazan ile David Harbour hiç ezilmeyecek şekilde eşlik ediyorlar. Ayrıca Deakins’in kamerası ile Newman’ın müziği öne çıkan öğelerden.

Son 1 yılda üzerine bayağıdır düşündüğümden olacak, aile kurumunun sahteliği üzerine yapılan bu kaliteli eser beni çok etkiledi. Dışarıdan bakıldığında tekdüze, yavaş ve American Beauty’nin farklı bir kopyası gibi gözükebilir ama sizi temin edebilirim ki bambaşka duygularla salondan ayrılacaksınız. Hele son 30 dakikanın dakik kurgusuna hasta olacaksınız.

Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet, Kathy Bates, David Harbour, Kathryn Hahn, Zoe Kazan, Michael Shannon, Dylan Baker – Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins – Müzik: Thomas Newman – Senaryo: Justin Haythe (Richard Yates’in romanından) – Yönetmen: Sam Mendes

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Sonbahar

Kendi ölümünü bekleyebilmek! Zamanını bilerek, telaşlanmadan, susarak! Bir nevi kendine ağıt yakarak! Ürperdiniz, değil mi? Buna imkansız bir aşk ve giderek sararan yapraklar ekleyin. İşte karşınızda Sonbahar!

Aslında izlediğimiz öykü bize çok yabancı değil! Her yıl olagelen ama görmediğimiz bir doğal süreç. Önce hava soğumaya başlıyor. Soğuyan hava yapraklara giden odun kanallarını tıkıyor. Böylece yapraklar atığını atamayarak sararıyor ve bir süre sonra dalından kopup düşüyor, yani ölüyor.

Filmdeki Yusuf da yaprağa benziyor. Hayatının baharında katıldığı açlık grevi onun da damarlarını tıkıyor. Akciğerlerini tamamen işlevsiz bırakarak ölümü erkene alıyor. İşte bu koşullarda Yusuf hapishaneden salıveriliyor. O da Hopa yakınındaki köyüne dönüyor. Ölümünü sessizce bekliyor. Geçmişini, hatalarıyla sevaplarıyla hatırlıyor. Bu süreçte karşısına bir kız da çıkıyor ama o da başka bir umutsuz yaprak. Belki ağacından daha kopmayacak lakin bir daha da yemyeşil olamayacak bir yaprak. Ama bu iki yaprak, kaybettikleri yeşilliği bir anlığına olsun birbirlerinde buluyor. Kışa girerken çıkan son güneş misali birbirlerini bir nebze olsun ısıtıyorlar, o uzun soğuktaİtalikn önce son bir sıcaklık.

Özcan Alper bu öyküyü son derece minimal, sağa sola sapmadan, bir yerlerde fazla oyalanmadan, hikaye neyi gerektiriyorsa onu vererek anlatıyor. Malzemesi çok doğal. Oyuncuları o kadar gerçek ki sanki şu an Hopa’ya gitsek dokunacakmışız gibi. Daha da güzeli, Doğu Karadeniz o kadar büyüleyici ki düzgün bir hikayeyle inanılmaz anlamlara bürünüyor. Gerek Alper gerekse görüntü yönetmeni Feza Çaldıran bu güzelliği son derece iyi kullanıyorlar; gerektiğinde bir kaçış mekanı olarak, gerektiğindeyse kendine özgü bir hapishane olarak.

Sonbahar, Türk Sinema Tarihi’ne adını yazdırabilecek kadar iyi bir film. Hafif bir esintiyle başlayan, git gide şiddetlenen ve sonunda gürleyen bir duygu fırtınası oluşturabilecek bir eser. Bu haliyle ‘kum saatindeki zaman akışı’nı dört dörtlük kullanan bir kurgu. Kesinlikle 2008’in en iyilerinden.

Oyuncular: Onur Saylak, Megi Kobaladze, Gülefer Yenigül, Serkan Keskin, Nino Lejava – Görüntü Yönetmeni: Feza Çaldıran – Yazan ve Yöneten: Özcan Alper

Body of Lies

Ridley Scott üzerine diyecek bir şeyim yok. Adam sonuçta işi biliyor. Bir filmi çekeceğini, kamerayı, tekniği, sesi çok iyi biliyor. O yüzden Body of Lies hakkında olan bu yazıda filmi anlatmayacağım, yorumlamayacağım. Film bir başyapıt olmasa da eli yüzü düzgün bir politik gerilim çünkü. Daha detaya inmeye inanın gerek yok. Onun yerine film boyunca aklımı kurcalayan bir konuyu size paylaşacağım.

Aslında benim zihnimi meşgul eden unsur, filmin de odağı: Yalan. Tüm filmin koskocaman bir yalandan ibaret olduğunu da söyleyebiliriz. Nasıl yani? Şöyle:

Filmin üç ana karakteri var: Bir saha ajanı, bir merkez ajanı ve Ürdün istihbarat şefi. Merkez ajanı, ülkesinin çıkarlarını gözetlemek adına saha ajanını ülkesinden kilometrelerce uzakta operasyonlara sokuyor ve onu uydulardan izliyor. Saha ajanı, ülkesi adına çalışsa da olayların içinde olduğundan ve sonuçta insan olduğundan olaylara anlık kararlar veriyor (oysa ki aldığı emir tek ve net!). Mesela kullandığı yemi kurtarmaya çalışıyor, astının ailesine yardım ediyor, bir İranlı’ya aşık oluyor, vs. Öykü içinde saha ajanının karşısına çıkan Ürdün istihbarat şefi ise kendi çöplüğünde kendi borusunun ötmesini istiyor.

Bu üç karakter de kendi hesapları adına birbirine yalan söylüyor. Uzaktan hepsinin amacı bir gözükse de yakından bakınca görüntü değişiyor. Üçü de ittifak gözükse de birbirinin kuyusunu kazarken gözlerini kıpırdatmıyorlar!

Tabii yalanın boyutu bu kadarla da sınırlı değil! Filmde yapılan tüm operasyonların ana harcı yalan! Bu yalanlar bir-iki kişiye de değil gerektiğinde çalışılan kuruma bile söylenebiliyor. Hal böyle olunca tüm film ‘yalanlar üstüne’ kuruluyor. Diğer deyişle filmin ana iskeleti yalanlardan (body of lies) oluşuyor.

İşte buradan bakınca filmin kendisinin aslında yalan olduğunu görüyoruz. Yani bir yalan izliyoruz. Hollywood, her zaman ki gibi, bizi keklemeye çalışıyor. Yerseniz!

Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Russell Crowe, Mark Strong, Golshifteh Farahani, Oscar Isaac, Ali Suliman, Alon Abutbul – Görüntü Yönetmeni: Alexander Witt – Müzik: Marc Streitenfeld – Senaryo: William Monahan (David Ignatius’un aynı adlı romanından) – Yönetmen: Ridley Scott

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler: