Arşiv
Aklımda Dönenler
- Dün ilk defa hamama gittim. (Oylat’ı saymıyorum, o hamamdan çok kaplıca) İlk aklıma gelen fena halde homofobik olduğu. Ama çok iyi rahatlatıyor. Kese ve masaj üzerinizdeki tüm negatifliği alıyor. Gittiğim Demirtaşpaşa Hamamı da çok şirindi. Hafif tenha ve tarihi. Kalabalığı sevmeyenlere birebir. Ama eve gidince kesin uyumak gerekiyor. Mis!
- Bu sabah uzun zamandır yapmadığım iki şeyi yaptım, kısa olsa da. Müzik kanalını açıp sabah gazetesi okumak. Hoş, 10 dakika sonra sıkıldım lakin özlemişim. MTV TR, Rock ft. Love diye bir konsept yapıyordu. Benim MTV’yi sıklıkla takip ettiğim lise zamanlarındaki parçalar arka arkaya çaldı. Nostalji oldu hafiften. Pazar ekleri eskisi gibi. Elinize aldığınızda heyecanlanıyorsunuz ama birazdan sıkıyor. Çünkü içerik, başlık kadar doyurucu olmuyor. Bir başlığı beğenip okumaya başlıyorsunuz haberi ama içerik o kadar zayıf kalıyor ki vaktinize yanıyorsunuz.
- 4. İpek Yolu Film Festivali’nde yine körler sağırları ağırlıyor. Festival mekanları Teyyare (ki herkes küçücük bir yerde dönüp duruyor), Kent Müzesi ve şehrin 20 km. dışındaki Korupark. Gerçekten yorumsuz yani. Program seçimi ve yerleştirilmesindeki eksik ve hataları yazmıyorum bile. Şimdi bu festival sizce Bursa halkını nasıl içine alabilir ki?
- Şuna artık cidden inanıyorum: Türkler organizasyon yapamıyor! Disiplin yok, plan yok, vizyon yok! Bunu tek bir organizasyon türü için de söylemiyorum, genel konuşuyorum.
- Son zamanlarda solculuk konusunda düşünüyorum. Gerçek manada bir solcu olmak çok zor, idealizm gerektiriyor, Che Guevera gibi. Öbür türlü ister istemez davanıza ihanet ediyorsunuz. Hem solcuyum deyip hem de bir cafede kahve içmekle olmuyor. Keza solcuyum deyip telif hakkı isterim demek de çok ters. Sonuçta kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyorsunuz ve kapitalizmin en büyük artısı da konfor. O konforu bir sevdiğinizde de bırakamıyorsunuz. İnsani dürtülere ters. Hele belli bir yaşa gelip çoluk çocuğa karıştığınızda paranın getirdiği konfora ister istemez ihtiyacınız oluyor. O yüzden hem solcu geçinip hem lobilerde viski tüketen insanlara kıl oluyorum. Ben ise hiçbir zaman solcu olduğumu iddia etmedim zaten. Sol görüşlerim var, evet ama bunları ne kadar uygulayabiliyorum ve hatta ne kadar uygulamaya çabalıyorum, o ayrı mevzu. Solculuk Che’nin yaptığıdır. Bir ülkenin bakanıyken, 5 çocuğu varken, her şeyi bırakıp dağa çıkıp kapitalizme karşı savaşmaktır. Sizde o yürek var mı? Bende yok doğrusu.
- Son 1 aydır fena halde Redd dinliyorum. Çok beğeniyorum. ‘Keyifli Bir Gün’ ile ‘Hala Aşk Var mı?’ favorilerim.
- Bant’ın Kasım-Aralık 2009 sayısı çok hoş. Sanatla ilgileniyorsanız mutlaka alın.
- Geçenlerde İngiliz Times son 9 yılın en iyi 100 filmini seçmiş. Kötü bir liste olmuş. Çok alakasız filmler listede. Olması gerekenler de yok. Kim neye göre seçmiş meçhul!
- Arka Pencere diye bir online sinema dergisi yayına başladı. Duyurulur. Yazarları, ülkenin en iyileri. Uygar Şirin de katılsaymış aralarına, rüya takımını kuracaklarmış. (Bir de Tuna Erdem, ne amandır onu okuyamıyorum, nerelerde acaba?)
- Bu haftanın en dumur anı, bir anket sorusuyla geldi. Ankette ‘Şu anda bir lider olarak seçebileceğiniz isim kimdir?’ diye sormuşlar. Kaldım öylece. 10 dakika düşündüm, abartmıyorum. Ve bulamadım! Boş bıraktım.
‘The One’ın Türkçesi!
İngilizce’de ‘the one’ tabiri var ya. Hani ‘hayatında aşık olabileceğin tek kişi’ anlamındaki. İşte o tabir, Türkçe’de yok. Sanırım Türkler kavrama alışkın değil!
Aslında geçmişe bakınca mantıklı da geliyor. Düşünsenize, hayatını sadece çocuklarının annesi sıfatı için evlendiği kadınla bilumum metresleri arasında geçiren Türk erkeği. Diğer tarafta da, mahallenin koca karısının bulduğu ilk erkekle evlenen Türk kızı. Zaten ortada aşk diye bir şey yok ki! Nerede ‘the one’ kelimesine ihtiyaç duyulacak?
Hal böyleyken, bizim neslimiz de aynı hastalıktan mustarip hayatını mahvediyor. Hastalığın tanımı şu: Her heyecanı aşk zannetmek. Ama duyduğunuz her duygu aşk değil ne yazık ki! Zaten öyle olsaydı, aşk bakkalda da satılırdı. Hiç unutmuyorum, bir arkadaşım günde 5 kere aşık olduğunu savunuyordu. Yüzüne salak gibi bakmıştım. Meğerse okul-yurt arasında otobüste gördüğü her kıza aşık olduğunu sanıyormuş!
Daha fazlasını oku…
Günümüze Ait Bir Trajedi
Trajedi, Antik Yunan’dan beri sergilenen bir tür. Sahne sanatlarıyla uğraşanların seyirciye bazı duygular vermek için yaratılan bir sahne sanatı. Kimilerine göreyse, izleyiciye keyif vermek insan acısına dayalı bir sanat biçimi.
İnsanoğlu yüzyıldır, bu türle coştu, ağladı, güldü, hüzünlendi. Ama nedense hiç bıkmadı. Çünkü hayat da bir trajediydi. İnsanların sahneye koyduğu bir oyun! Tabii izleyicisi kimdir, onu bilemem. Ama bir şekilde oynanmaya devam ediyor ve ondan alınan kesitler izlenmeye de devam ediyor.
Ben de size 6 karakterli bir trajedi anlatacağım:
Önce karakterleri tanıyalım: popüler bir yönetmen, onun menajeri, menajerin oğlu, ünlü bir işadamı, işadamının metresi ve işadamının oğlu.
Yönetmen yeni filmi için oyuncu arıyordur. İşadamının metresi oyuncu olma hevesinden yönetmenin kapısını çalar. Kadına vurulan yönetmen başrolü ona verir. İşadamı bunu önce onaylamasa da, sonradan filme yapımcı olarak kontrolü sağlar. Şart olaraksa oğlunun filmin yapım belgeselini çekmesini ister. Yönetmenin menajeri de hem yönetmeni sevdiğinden hem de filme yapılan bu sağlıksız destekten ötürü hoşnutsuzdur. Ama sağlık problemleri olan oğlu asıl derdini oluşturduğundan ses etmiyordur.
Trajik olaylar zinciri, yönetmenle başrol oyuncusunun birbirine âşık olmasıyla başlar. İşadamı, her gün kaydını takip ettiği belgeselden durumu anlar. Metresine baskı uygulasa da ona sırılsıklam aşık olduğundan filme bir şey yapamaz. Ama evdeki kavgalar bardağı taşırır, filmin kurgusu tamamlanmadan yönetmenle kadın, bir sahil kasabasına kaçar. Deliye dönen işadamı berbat bir kurguyla filmi gösterime sokup yönetmenin kariyerini sonlandırır. Bu zalim müdahaleye menajer de ses çıkaramaz, çünkü hem sevdiği adam çekip gitmiştir hem de işadamı oğlunu tedavi ettirmektedir.
Ama yönetmenin kariyerini sonlandıracak asıl olay bir kazayla olacaktır….
Trajedinin sonunu yazmıyorum çünkü bu blogta hiçbir şekilde spoiler (yerine uygun Türkçe kelime bulamadım) vermemeye çalışıyorum. Merak edenler en sevdiğim yönetmenlerden olan Pedro Almodovar’ın yeni filmi Los Abrazos Rotos (Broken Embraces)’ı izleyebilir.
Bu yazıda biraz ikili oynadığımın farkındayım ama Almodovar’ın usta olduğu hikaye anlatma sanatının yeni bir örneği olan bu eserin hikayesini öne çıkarmak istedim. Almodovar (pek sevmediğim bir benzetme olacak ama) bir örümcek misali ince ince örmüş senaryosunu. Bunu araya yerleştirdiği ufak ama sağlam detaylarla da perçinleştirmiş (Fotoğrafın köşesindeki öpüşen çiftin üzerinde yapılan felsefe çok hoştu mesela). Bunlara her filmindeki gibi kusursuz teknik detaylarla birleştirince tadından yine yenmeyen bir film oluşuyor.
Bu demek değil ki Los Abrazos Rotos bir başyapıt. Hable con Ella uzun süre Almodovar’ın zirvesi olarak kalacak galiba. Çünkü Los Abrazos Rotos onun üzerine bir şey koyamıyor. Ama zaten son yıllarda gittikçe azalan melodramların arasında, hele ki çoğu duygu sömürüsünün dibine vururken, nadir başarılı örneklerden biri olmayı başarıyor. Bu yüzden Almodovar’ın her filmi gibi son eseri de izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor.
Oyuncular: Lluis Homar, Penélope Cruz, José Luis Gomez, Blanca Portillo, Tamar Novas, Robén Ochandiano – Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto – Müzik: Alberto Iglesias – Senaryo ve Yönetmen: Pedro Almodovar – ***1/2
Sevmediklerim
- Garanti Bankası: Çalıştığım şirket gereği yaklaşık 8 aydır bu bankayı kullanıyorum ve tek kelimeyle berbat. Bir kere müşteri memnuniyeti sıfır. Her gün mesaj atıyorlar, olmadı telefonla arıyorlar. Zaten posta kutuma gelen günlük maillerin haddi hesabı yok. Ayrıca telefonla aradıklarında mutlaka saçma sapan bir şey için para istiyorlar. Mesela bir ara benden kredi kartı hayat sigortası (Öyle bir şeyi nereden uydurdunuz?) yaptırmamı istediler. Bana yapmadılar ama arkadaşlarıma istek dışı kredi açmalar mı dersiniz, sebepsiz yere para kesmeler mi dersiniz (bu ay benden de 2 ytl limit aşımı diye para aparttılar ki limitin yarısı doluydu). Akıllarına esiyo, herkesten para dileniyorlar. Telefon şubesi ayrı saçmalık. Hatta internet şubesinde bile saçmalıklar var: Yatırdığım borç 1 ay boyunca ödenmemiş gözüküyor. Halbuki ödeme (zamanından önce hem de) yapılmış! Mecbur olmasam 1 gün durmam.
- Ağdalı Türk dizileri: Halkımızın melodram sevgisi, ağlama tutkusu bitmek tükenmek bilmiyor. Israrla aynı klişelerle millet ağlatılıyor. Hele Yaprak Dökümü’nün ağlatma yoğunluğu hiçbirinde bulunmaz. Ben annemlerin yanında 10 dakika izleyince afakanlar basıyor. Herkes tam 4 yıldır, 2.5 saat izliyor. Yuh yani.
- Hıncal Uluç’un sinemasal yazıları: Çok sevdiğim bir köşe yazarı olmasına karşın, sinema yazılarında delleniyor ve saçmalıyor. Hep kendi dediği doğru, kendi beğendiği mükemmel, beğenmediği iğrenç. Bugüne kadar tüm sanat değeri taşıayn filmleri yerin dibine sokan Uluç, Uzak İhtimal’ı beğenince koruyucu gözüktü. Filmde sevişme sahnesi olsaymış, film gişe yaparmış ama bu da onun erdemiymiş. Sanki yeni bir kelam ediyor. İki gün önce ama kimsenin izlemediği filmlere ödül verdi diye Altın Portakal’ı lanetledi. Halbuki övdüğü Cannes’da çoğu film ilk gösterimlerini orada yapar ve çoğu yönetmen de bununla övünür. Zaten Cannes’ın gala festivali olduğunu tüm dünya bilir!
Kıyıda İzlenmiş Filmler
Yine bir film birikimi oldu. Uzun zamandır size yazmak istediğim ama gerek vakitsizlikten gerekse tembellikten yazamadığım birkaç film birikti. Çok da kısa geçmeden özetleyelim isterseniz:
Away We Go, haziranda ilk duyduğumda çok şaşırdığım bir proje. Hep büyük starlı ve nispeten büyük bütçeli filmler çeken Sam Mendes’in bağımsız çektiği bir drama. Aslında romantik-komedi denmesi gerek ama ben bu türden çok farklı buldum kendilerini. İlk çocuklarını bekleyen evlenmemiş bir çift, hayatlarına hep destek olmuş oğlanın anne-babasının aniden Avrupa’ya taşınacağını duyduklarında şok oluyorlar. Ama bu, başka bir kararı tetikliyor: Ülkedeki yakınlarını ziyaret ederek yerleşmek için kent seçmek. Böylece birbirinden ilginç akraba/arkadaşlarını teker teker görürken o kentlerin yaşanabilirliğini de sınıyorlar. Aslında çiftin yaptığı, hayatlarını anlamlandırmak ibaret. Ne olacaklarına, nasıl devam edeceklerine karar vermek. Bu yüzden de kendime çok yakın bulduğum ve beğendiğim bir film oldu. Sanki dışarıdan gösterişsiz gözüken ama yakından bakıldığında parıldayan bir mücevher.
Daha fazlasını oku…
Sinemasal Bir İstanbul Günü
Sabah 9 buçuk civarında uyandım. Baktım, etrafta ses filan yok, yani ev sahiplerim uyuyorlar. Kapıdan süzülerek kendimi dışarı attım. Apartmandan adımımı attım, ara sokak olmasına rağmen canlı bir İstanbul havası seziliyordu. Metroya doğru yürürken bir fırından simit kaptım, daha sıcak. Elimde simit, yolun keyfini çıkararak Taksim’e geldim. Saat sabahın ilk saatleri olduğundan İstiklal, en boş saatlerini yaşıyordu.
Bir Pandora’ya uğradım, ayıp olmasın misali. Sight&Sound’un son sayısına göz attım. Pek okunacak yazı bulamadım. Alsaydım belki Fish Tank’in hacimli yazısını okurdum. Doğruca D&R’a yollandım çünkü aradıklarım esas ordaydı, farkındaydım. Girer girmez (Bursa’da bulunmayan) dergilerime baktım, ikisi de hazır bir halde beni bekliyordu. Ama önce bir DVD katına göz attım, almamın güzel olacağı birkaç DVD çıkmış. Bir dahaki sefere deyip erteledim DVD alışverişini. Sonra girişte Empire (İngiltere baskısı) ve Bant’ımı aldım ve çıktım.
Daha fazlasını oku…
Das Weisse Band
Üniversitedeki tarih hocam Eminalp Malkoç, iki dünya savaşı arasında Avrupa’daki politik durumu anlatırken Almanya’yı haylaz bir çocuğa benzetmişti. Daha doğrusu, İngiltere ve Fransa’nın Almanya’yı haylaz bir çocuk gibi gördüklerini söylemişti. Ailenin haylaz çocuğu bazen dozu kaçırabilirdi ama her zaman ailenin içinde kalmaya devam edilecekti. Aile cezasını kendi verecekti lakin aile dışında bir farklılık olmayacaktı.
Bu dersten yaklaşık 5 yıl sonra Haneke’nin yeni filmi de aynı sözleri söylemeye başlayınca bir an irkildim. Aklım o ders ile film arasında gidip gelmeye başladı. İşte bu sebeple ki film beni çok etkiledi.
1. Dünya Savaşı’nın arifesinde feodaliteyle yönetilmeye devam eden bir Alman köyü. Herkes huzurlu ve halinde memnun. Herkes görevini kabullenmiş, ses etmeden uygulama çabasında. Ama her sessizlikten sonra bir fırtına gelir. Daha doğrusu bir anda gelmez ama belirtileri görülse bile kâle alınmaz.
İşte bu küçük köyde önceleri pek de kimselerin umursamadığı küçük ama hepsi dikkatlice düşünülmüş suç olayları meydana gelmeye başlıyor. Bir atın ince, gergin bir iple düşürülüp sahibinin sakatlanması misali. Giderek artan bu olaylar köyde huzuru bozmaya başlıyor ama hiçbir şekilde sorumlu veya sorumlular bulunamıyor. Yaklaşan siyasi fırtına öncesi herkes olayları anlamaya başlasa da birbirlerine itiraf edemiyorlar. Çünkü en başta kendilerine açıklayamıyorlar.
Das Weisse Band, bu Alman köyünün üzerinden aslında 20. yüzyıl başındaki Avrupa’nın mikrokosmozunu ortaya koyuyor. Çoğu bazı şeylerden huzursuz olsa da hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Israrla statükonun korunacağını farz ediyorlar. Yaklaşmakta olan değişimi fark etmek istemiyorlar. Hatta daha da ileri gidip, değişimi zapt altına almaya çalışıyorlar. Ama değişim bir kere başladı mı durduramazsınız. Üstelik ona karşı kullanılan şiddet, daha çok geri teper. Değişimin daha sancılı, daha acı verici olmasını sağlar.
İşte Avrupa bu sancılı yollardan çok önceleri geçmiştir. Bunlardan hatalarını öğrenerek yoluna devam etmiş, sağlıklı bir toplumsal yapının temelini atmıştır. İşte 21. yüzyıl Avrupası bu temel üzerinden yükselmektedir. Türkiye’nin her alanda ezilmesinin, her hareket altında kavgaya tutuşmasının nedeni de budur. Çünkü Türkiye bu sancılı yolların hiçbirinden geçmemiştir, daha yeni yeni emeklemeye başlamıştır. İçinde yaşadığımız kaosun sebebi de bundan ibarettir.
Esas konumuza geri dönersek, yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olan ve her filmiyle daha da ustalaşan Michael Haneke, yine olağanüstü bir deneyim yaşatıyor bize. Olağanüstü kelimesi belki klişe kaçıyor lakin türdeşlerinden fersah fersah farklı bu yapıta başka bir sıfat bulamıyorum.
Her Haneke filminde olduğu gibi diken üstünde izlenilen eser; incelikli senaryosu, abartısız oyunculukları ve gönüllerde huzur verici ama kasvetli bir duygu bırakan siyah-beyaz görüntü çalışmasıyla bambaşka bir dünya sunuyor bize. Aldığı Altın Palmiye’yi bu kadar hak eden bir filmi nicedir izlememiştim. İleride adı 2009 ile anılacak birkaç filmden belki de birincisi!
Oyuncular: Michael Kranz, Christian Friedel, Leonie Benesch, Marisa Growaldt, Ulrich Tukur, Susanne Lothar, Mercedes Jadea Diaz, Josef Bierbichler – Görüntü Yönetmeni: Christian Berger – Senaryo ve Yönetmen: Michael Haneke – ****1/2
Uzak İhtimal
Bu yıl bir maşallahlık durumu var sinemamızda. 70’i aşkın filmin gösterime gireceği konuşuluyor. Bunu doğrularcasına son 1 aydır her hafta 2-3 Türk filmi gösterime giriyor. Tabloya bu 3 cümleden baktığımızda hava hoş da, bundan sonrası hiç hoş değil. Çünkü film sayısı artmasına rağmen seyirci aynı seyirci. 3-5 yıl önce sinemayı dolduran insanla bugünkü kitle aynı! Daha teknik bir tabirle talep aynı ama arz çok artıyor. Hal böyleyken çoğu film batıyor. Sadece adını duyuyoruz bazılarının.
Yukarıda değindiğim durumu tek ben görmüyorum tabii. Geçen ay, Sinema ve Altyazı dergileri sezonun Türk filmlerini içeren dosyalarla çıktılar. İkisinin de yorumu aynıydı: “Bu kadar film yapılıyor, iyi hoş da kaçı maliyetini kurtaracak?”
Bu vahim tablonun içinde şunu da gördüm ki bu kadar filmin arasında beni heyecanlandıran film sayısı o kadar az ki! Kendimi övmek için yazmıyorum ama film oldu mu sinemaya düzenli giden 100.000 kişilik kesimin arasındayım. Ama bu bombardımanda, bazıları izlenilmeyecek kadar berbat, kimi tür klişelerinde boğuluyor, kimi de yanlış zamanda gösteriliyor. Mesela bayram haftası yanılmıyorsam 6 Türk filmi vizyona çıktı ve hepsi birbirini baltaladı. Aynı şekilde kendimi örnek vereyim: Geçen hafta Karanlıktakiler’e, bu hafta da Uzak İhtimal’e gittim ama bu arada gösterimde olan 11’e 10 Kala’yı es geçmek zorunda kaldım.
Neyse, bu karamsar tabloyu kenara bırakıp esas konumuza geçelim: Uzak İhtimal. Oradan buradan az çok okumuşsunuzdur, Uzak İhtimal son 6 ayda bir sürü ödülle döndü katıldığı festivallerden. Hepsi de önemli ödüllerdi bunların. Tüm bunlardan sonra da 2 gün önce vizyona girdi. Türk seyircisi de festivaller gibi düşünürse bahtı açık olur filmin. Temennimiz de odur zaten.
Filmi tek cümleyle özetleyebiliriz aslında: Bir müezzin bir rahibe adayına duyduğu aşk. Çoğu yerde rahibe adayının da müezzine aşık olduğunu okuyabilirsiniz lakin ben buna dair bir emare göremedim.
Konu basit görünüyor, değil mi? Zaten film de gücünü basitliğinden yada film söz konusu olunca herkesin kullandığı kelimeyle sadeliğinden alıyor. Bin bir yolla anlatılabilecek bu hikaye o kadar basit anlatılıyor ki bambaşka bir siluete dönüşüveriyor. Minimum diyalog, maksimum duyguyla kendine has bir sinema dili tutturuyor.
Böyle çekilmiş bir filmde iki unsur öne çıkıyor mecburen. Birincisi senaryo: Bir cümle üzerinden giden filmi 90 dakika izleyecek seyirciyi kaybetmemek istiyorsanız ya atraksiyonlu bir yönetim sergileyeceksiniz ki film bunu asla tercih etmiyor ya da yan öykülerle besleyeceksiniz. Senaristler de yan öyküleri seçmiş, 3-4 yan öyküyle tempoyu düşürmemeye çalışmışlar ve başarmışlar da. Lakin kişisel eleştirim şudur ki yan öyküler bütünle pek uyuşamamış. Zaten uyuşsa harikulade bir film çıkardı. Mesela esnaf Yakup karakteri beni pek inandıramadı. Keza polis baskını ve sonrası da. Tempoyu ayakta tutan hamleler bunlar ama bunun ötesinde bir işlev göremiyor. Bilhassa hapishaneyle sonuçlanan tarihi eser kaçakçılığının ana konuyla hiçbir ilgisi yok.
İkincisi de oyuncular ki bu konuda denecek pek bir şey yok. Filmin kendisi gibi olabildiğince sade (doğal) iki performans izliyoruz. Son derece de yakışıyorlar filmin diline. Ayrı bir parantez de açarsak, Görkem Yeltan gittikçe sağlam bir bağımsız sinema yıldızına dönüşüyor. Zevkle izliyoruz kendisini.
Toplarlarsak, her yerde karşılaşamayacağınız kadar sade bir film perdede. Sırf bu yüzden bile izlenebilir. Ayrıca dini ve aşki ikilemler üzerinde kafa yormak da cabası.
Oyuncular: Nadir Sarıbacak, Görkem Yeltan, Ersan Ünsal – Görüntü Yönetmeni: Refik Çakar – Müzik: Rahman Altın – Senaryo: Tarık Tufan, Görkem Yeltan, Bektaş Topaloğlu – Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun – ***1/2
Karanlıktakiler: Olmamış Bir Deney
Belki size garip bir ifade gibi gelebilir lakin şu an Türkiye’de hangi yönetmenin yerinde olmak istersin deseler, hiç çekinmeden “Çağan Irmak!” derim. Yaptığı işler gıpta ediyorum resmen. Hiç kendini tekrar etmiyor bir kere. Belki her türü layığıyla yerine getiremiyor belki ama hiç olmazsa çabalıyor. Farklı işlerin peşinde koşuyor. Bir iş tuttu deyip de gereksiz kopyalar üretmiyor ki hemen hemen tüm Türk yönetmenler bu hastalıktan muzdarip.
Şimdi ben bu yönetmenin her filmine gözü kapalı giderim, ister iyi olsun ister kötü, hiç parama acımam. Irmak’ın yeni filmi ne yazık ki ikinci şıka giriyor yani kötü bir film. Psikolojik drama yapmaya çalışmış Irmak ama tutturamamış ölçüyü. Birkaç yerden ciddi sapmalar var filmde.
İlk olarak, konuyu çok sıradan almış. Merak duygusu hiçbir şekilde uyanmıyor insanda. Öylesine izliyorsunuz, amacı ne diye filmin. Elbet sonunda birkaç kelam ediyor Irmak ama o kelamları merak etmeniz gerektiğini bile çözemiyorsunuz film boyunca. Hal böyleyken sıra büyük sırra geldiğinde gereksiz bir şeyi öğrenmiş gibi oluyorsunuz.
İkincisi, senaryoda ciddi boşluklar görülüyor. Benim Irmak’tan hiç beklemediğim bir hata lakin çok bariz. Mesela başlı başına filmin esas karakteri olan Egemen’in hiçbir altyapısı yok. Nerede okudu, neden arkadaşı yoktur, hiçbir cevabı yok filmde. Yapayalnız sap gibi biri ama 40’ına dayanmış, öylesine geziniyor etrafta. Teyze ve Umay tipleri ayrı mesele. Hikayede ciddi yeri olan bu iki kişi öylesine varlar gibi. Yani Egemen, Umay’a değil de bir masaya aşık olsa, hiç yadırgamayacağız.
Oyunculuklar fena değil ama karakterler boş olunca onlar da bazen bocalıyorlar, belli yani. Meral Çetinkaya daha iyi bir senaryoya layıktı bence. Rıza Akın aralarda yine parlıyor tabii.
Vesselam diyeceğim o ki Irmak sırf Çetinkaya’ya yakın çekim yapabilmek için film yapmış. İyi de 2-3 plan için tüm filmi boşlamak saçma oluyor! Günaydın İstanbul Kardeş ile Mustafa Hakkında Herşey’in garip bir bileşimi olan Karanlıktakiler, söz konusu iki filmin çok gerisinde kalıyor ve başarısız bir deney haline dönüşüyor.
Oyuncular: Erdem Akakçe, Meral Çetinkaya, Derya Alabora, Rıza Akın, Şebnem Dilligil – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki – Senaryo ve Yönetmen: Çağan Irmak – **
Undeclared: Bir Üniversite Dizisi
Judd Apatow denen şahsın adını çoğunuz gibi Knocked Up’la duydum. Ondan önce hatırlarım da 40-Year-Old Virgin’i bayağı bir seks komedisi diye niteleyip izlememiştim (sonra izledim ve beğendim, Steve Carrell’a rağmen). Apatow artık Hollywood’un yeni komedi kralı. Yönettiği, yazdığı ve hatta yapımcısı olduğu filmler gişe rekorlarına oynuyor. Ama bir de bunun öncesi vardır…
Apatow’un filmografisine göz atanlar bir tür gruplaşmanın olduğunu fark ederler. Şöyle ki 40-Year-Old Virgin’den evvel sadece 1 film vardır. (O da gayet başarısız olan The Cable Guy’dır.) Bu dönemin asıl sahipleri ise dizilerdir. Ben Stiller’la yaptığı bir TV şovunun ardından asıl bombasını 1999’da patlatır: Freaks and Geeks. 1980’de geçen bu lise dram-komedisi sadece kendi türünde değil tüm zamanların (ve tüm türlerin) en iyilerinden biri olur. Gerçekten izlerken tadından yenmeyen bu dizi, reyting kaygısı sonucu daha ilk sezonunu tamamlayamadan rafa kaldırılır. Ama bu, dizinin daha da ünlenmesine yol açar ve şu anda ciddi fanatikleri olan bir dizidir kendileri. (Ayrıntılı bilgi şu yazıda)
Bu yazının sebebi ise Freaks and Geeks’ten 2 yıl sonra çekilmeye başlanan üniversite dizisi Undeclared. F&G’nin devamı olarak görülebilecek bir potansiyele sahip olan dizi, 6 öğrencinin (freshmen) üniversiteye başlamalarıyla başlar. 4 erkek, 2 kızdan oluşan ana grubun etrafında dönen dizi, yan karakterlerle kendini bolca besler. Ama ana grubun içinden de bir kişi seçersek o da Steven’dır (Jay Baruchel). F&G’ten alışkın olunduğu gibi bir geek olup da sosyalleşmeye çalışan bir tiptir. Zaten dizinin adı da ona aittir çünkü daha bölümü belli değildir (undeclared). Ayrıca yeni boşanan babası da durmadan onu ziyaret ederek ana gruptan pek ayrılmaz (hatta yurttan biriyle bile çıkar!). Bahsettiğim ana grubun diğer üyeleri ise: İngiliz yakışıklı Lloyd (Charlie Hunnam), grubun biracı ve oburu Ron (Seth Rogen), diğer bir ezik olan Marshall (Timm Sharp), Steven’ın hoşlandığı Lizzie (Carla Gallo) ve onun oda arkadaşı Rachel (Monica Keena).
Dediğim üzere bolca yan karakter onlara eşlik eder. Konuk oyuncular arasında Will Farrell, Adam Sandler (kendini oynuyor), Ben Stiller, Jason Segal, Martin Starr ve Samm Lavine bulunmakta ki inanın çok komik performanslar çıkarıyorlar. Ayrıca değinmek istediğim diğer önemli unsur da çekim ekibi. Bu ekipten şu an neredeyse hepsi ünlü: Seth Rogen zaten malum, hem dizide oynuyor hem de senarist. Bölüm yönetmenleri arasında Judd Apatow (malum), John Hamburg (The TV Set), Jay Chandrasekhar (Dukes of Hazzard), Greg Mottola (Superbad ve Adventureland) ve Jon Favreau (Iron Man) bulunmakta. Gerçekten efsane bir kadro. Senaristler arasında Nicholas Stoller (Forgetting Sarah Marshall) da bulunuyor mesela.
Diziye genelden bakarsak, fazlasıyla gerçekçi bir yapıda olduğunu söyleyebiliriz. Hatta üniversite gençliğinin karşılaştığı sorunlarını birebir yansıttığı bile iddia edilebilir. Sınav stresi, yurdun iyi-kötü yanları, kız-erkek durumları, kült tarikatlar (Amerika’da çok popülerlerdir, bilenler bilir) ve hatta din bile bölümlere işlenir. Steven’ın tarikata girip durmadan İncil’den alıntı yaptığı bölüm televizyonda yayınlanmamıştır, konunun hassasiyeti yüzünden. Halbuki bölümün konusu şu anki gençliğin (Türkiye’de de) ana sorunlarından biridir.
Tabii bu ciddiyeti herkes sevmediğinden dizi, 17 bölüm sonunda yayından kaldırılmıştır. F&G kadar kült bir dizi de değildir açıkçası. Zaten onun kadar iyi olmasa da bilhassa 5-6 bölüm sonra dizi rayına oturuyor ve yine tadından yenmeyecek bir halde sona eriyor. Benim çok eğlendiğim bir dizi oldu kısa zamanda. Bir şekilde bulup izlemeniz ısrarla salık veririm.
Ayrıca 2 süper dizisi reyting kurbanı olan Judd Apatow, 2006’da çok manalı bir projeye yapımcı oluyor: John Hamburg’un yazıp yönettiği, bir TV dizisinin televizyon patronlarının elinde nasıl piç olduğunu harika bir şekilde anlatan The TV Set. Bulabilirseniz (çünkü ülkemizde bilinmiyor ve mevcut değil) bu hoş filmi de izlemenizi öneririm.
Son Yorumlar