Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

The Borrower Arrietty

Studio Ghibli, insanın içini ısıtan bir marka artık. Hangi filmi olursa olsun, size yeni bir şeyler söyleyebilen, dünyaya dair uyarılarda bulunan, bunları yaparken de animasyonun sıcaklığını, sevimliğini ve şirinliğini unutmayan bir stüdyo.Çoğu kimse Japonya’nın Pixar’ı dese de, Pixar’dan daha olgun, samimi ve en önemlisi birbirini tekrar etmeyen filmler yapıyorlar.

Stüdyo Ghibli’nin son mahsülü Kari-gurashi no Arietty (Aşırıcılar/The Borrower Arrietty) de bu çizginin güzide bir devamı. İngiliz yazar Mary Norton’un romanından uyarlanan film, insanlara görünmeden kendi hayatlarını yaşamaya çalışan tırnak boyutundaki küçük insanları merkeze alıyor. Bahçeli bir banliyö evinin bodrumunda kendi evlerinde yaşayan ve insanların dert etmeyecekleri küçük şeyleri aşırarak hayatlarını idame ettiren bir aile vardır. Ailenin kızı Arrietty, 14 yaşına girdiğinde artık eve çıkıp aşırmayı öğrenmesi gerekmektedir. Aynı zamanda, evin sahibinin küçük yeğeni Sho kalp ameliyatı olmadan dinlenmek için eve taşınır. Arrietty ile Sho’nun birbirini görmesi ve aralarında oluşan dostluk ikisi için de yeni kapılar açmaya başlar.

Daha fazlasını oku…

37°2 Le Matin (Betty Blue)

7-8 aydır erişemediğim sabit diskime sonunda erişince, kıyıda kalmış bazı filmleri de tekrardan hatırladım. Betty Blue (37°2 le Matin) filmi de bunlardan biri. Daha bunun gibi sürüyle film var, The Last Detail gibi.

37°2 le Matin 1986 yapımı bir Fransız filmi. O yıl tüm dünyada da oldukça popüler olmuş. Hala da hatırlayan var (ki ben de bir dergiden okuyup radarıma almışımdır). Ama izledikten sonra IMDB’den yapıtığım kısa araştırma sonrasında o yıl Oscar dahil tüm ödüllere aday olmasına rağmen çok da beğenilmediğini gördüm. Hatta yönetmeni Jean-Jacques Beineix’in ikinci yapıtı olan bu film, aynı zamanda kendisinin son popüler filmi.

Filmin fazlasıyla erotik, şimdiden belirtiyim. Hatta ilk sahnesi gayet hardcore diyebileceğimiz bir sevişme sahnesi. Film boyunca da iki ana kahramanımız, bol bol çıplak kalıp sevişiyorlar. Bu arada ‘film boyunca’ tanımım gayet geniş çünkü tam 180 dakika sürüyor. Sinemalarda sanırım 2 saatlik kurgusu oynamış ama o kurguyu bulmanız bence çok zor. DVD olarak direkt yönetmenin kurgusu var.
Daha fazlasını oku…

Filmler…

Bu sefer son 3-4 ayda gösterime girmiş filmlere bakıyoruz. Gelin, yerlilerden yabancılara bir tur atalım:

Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides

Serinin 4. filmi, tamamen Kaptan Jack Sparrow üzerine. Ama tamamen! Filmden Sparrow’u atın, denizkızlarının ilk geliş sahnesi hariç bomboş bir film göreceksiniz. Ama Jack Sparrow her derde değiyor. Eğlendiriyor. Bu da bir gişe filminin yegane amacı değil de nedir zaten. Vasat, keyifli bir gişe filmi. İlk filmdeki keyfi arayanlar hiç gitmesin, işin içine Hollywood girmiş!
Hanna

Ben Joe Wright’tan fena halde ümitliydim. Atonement‘taki o enfes plan-sekansı hatırlayanlar, meramımı anlayacaktır. Ama adam, son iki filmdir oldukça bilindik bir tür sineması yapıyor. İyi kıvırıyor ama biz ondan farklı tatlar bekliyorduk.
Hanna da kaliteli bir tetikçi (macera) filmi. Farklı bir tat arayanlar, benim gibi meraklanmasın. Konu birinci saatin sonunda bilindik sulara yanaşınca işin de keyfi kaçıyor ve senaryodaki açıklar daha çok göze batmaya başlıyor. Başta Saoirse Ronan olmak üzere tüm kadronun da döktürmesi de bir yere kadar sizi oyalıyor. Ama elektronik müzik severler için kaçırılmayacak bir fırsat, ses kaydını Chemical Brothers yapmış ve o da döktürmüş.
X-Men: First Class

X-Men gerçekten çok farklı bir çizgi roman. Öyle meselelerden güç alıyor ki ne kadar kötü yazsanız-yönetseniz de izlenebilir. Breet Ratner çekti mesela böyle bir film ve yine anlatacak bir sürü meramı olan bir gişe filmi çıkmıştı, Ratner’a rağmen.
Ama bu sefer Matthew Vaughn ve ekibi var, kamera arkasında ve ortaya izlemeye doyamayacağınız bir film çıkarmışlar. Tüm o kişilik, ego, ırkçılık, ayrımcılık, fiziki değişiklik konularına soğuk savaş, politik hileler ekleniyor. 60’ların güzelim Bond filmlerin tadına az da olsa Dr. Strangelove ekleniyor. Valla ben bir keyiflenmişim ki sormayın. Film bitince kendime sordum, “Bir gişe filminden başka ne isteyebilirim ki?”.
Keyifli, komik, heyecan verici, detaycı, nefes kesici ve X-Men serisine yakışan bir seyirlik.
Çalgı Çengi

Selçuk Aydemir adını şu an bilmeseniz de çok yakında duyacaksınız. Çünkü Cem Yılmaz’ın sonraki filmini kendisi çekecek! Halbuki kendisi bir mühendis, İTÜ mezunu, duyduğuma göre de çalışıyor hala mühendis olarak.
Haftasonları çekebildiği bu güzel ilk filmi, Cem Yılmaz seyredince gösterim şansı bulmuş. Harika bir film demiyorum. Senaryo zaafları var, tempo da gidip geliyor. Ama kimi sahnelerde tüm bunları unutturup şahane bir komedi filmi izliyorsunuz. Çünkü karakterleri çok orijinal ve doğal. Kendileri bile yetiyor kimi sahnelerde. “Bebeğim” hitabını her daim kullanan mafya adamı, uzun yıllardan sonra gördüğüm en özgün komedi karakteri mesela. Bir ilk film olarak başarılı diyebileceğimiz Aydemir’den çok daha iyilerini bekliyoruz.
(Şu sıralar Kanal D’de yayınlanan Üsküdar’a Giderken dizisi de Aydemir’e ait. Bir göz atın!)
Chico & Rita

2 ay önce festivalde gösterilen ama pek de önemsenmeyen bir filmdi. Halbuki çok şirin bir animasyon. Animasyon dediysem, çocuk filmi kesinlikle değil, bildiğiniz aşk filmi. Cinsellik de içeren, gözlerinizi yaşartan romantik bir dram.
40’lı yıllarda Küba’da birbirlerini görür görmez aşık olan ve uzun yıllar süren aşkların gelgitli hikayesini izliyoruz. Arka planda caz müzisyenlerinin hayatı, Amerika’da yabancı olmak, politik olaylar, paranın hırsı gibi yan temalardan da nasibimizi alıyoruz. Bildiğiniz, dolu dolu film işte. Oldukça hüzünlü, çizgileri de bir o kadar sıcak ve çekici. Olumsuz yanı ise Yeşilçam melodramlarını aratmayan olay örgüsü. Tüm hareketleri rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu da filmin başyapıta dönüşmesini engelliyor.
The Adjustment Bureau

Fikir çok ilgi çekici. Daha önce efsanevi The Dark City dahil birkaç filmde izlesek de iştah kabartan bir fikir, kaderi ayarlayan insanların tüm hareketlerinizi aslında kontrol etmesi.
Ama George Nolfi, bu fikri o kadar sığlaştırıyor ki bir yerden sonra içi bomboş bir film izliyorsunuz. Anlamı olmayan, yer yer boğucu, saçma bir Hollywood filmi daha. Emily Blunt’ı daha iyi filmlerde görmek istiyoruz.
Source Code

İşte keyifli bir bilim-kurgu. Kendini çok ciddiye almayan film, Hollywood klişelerine zaman zaman yer verse de son tahlilde, mantıklı bir yol tutturup sıkmadan nihayete eriyor. Duncan Jones ikinci filminde de umut vermeyi sürdürürken, Jake Gyllenhaal aksiyon yıldızı olmaya alışmaya başlıyor. Rahatlıkla zamanınızın hakkına verecek bir aksiyon/bilim-kurgu seyirliği.

Kısa Kısa Filmler – 2

Filmlere devam ediyoruz:

Senna

Her ne kadar makine mühendisi olsam da ve hatta otomotiv sektöründe çalışsam da F1 ile hiç bir zaman çok alakam olmadı. Bildiğim şoför sayısı iki elin parmaklarını geçmez ama Senna bunlardan biridir. Sadece pistte ölen efsane pilot olarak tanırdım onu. Ama kendi adını taşıyan belgeselini izledikten sonra durum oldukça değişti.
Belgeselin tek odağı var, o da Aryton Senna. Kalan herkes figüran. Öyle ki söyleşi yapılan kişilerin adı bile yazmıyor filmde. Çünkü gereksiz, gerekli olan tek şey Senna. Zaten filmin çoğu F1 kayıtlarından ve Senna’nın özel kayıtlarından oluşuyor.
Yönetmen Asif Kapadia, belki belgesel türü açısından çığır açıcı bir film yapmamış ama öyle bir duygu yoğunluğu kurmuş ki daha önce Senna’nın adını duymamış biri bile finalde ağlar. Sırf bu muazzam özelliği için bile bu sıra dışı ve uzun belgesel izlenmeyi hakkediyor!
Barney’s Version

Ocak ayında Paul Giametti’ye Altın Küre kazandıran bu film, son zamanlarda izlediğim en iyi film. Türkiye’de Benim Hikayem adıyla gösterilen ve pek de ilgi görmeyen film, bence 2011’in sayılı filmlerinden olacak.
Totally Unnecessary Pictures ile uzun süreli pembe diziler çeken Barney Panofsky’nin evlilik yaşamını izliyoruz. İlk evliliğini Roma’da yapan, doğan çocuğun zenci olduğunu görüp eşini terk edince, onu intihara sürükler Barney. İkinci evliliği ise görücü usulüdür ve düğününde başka birine aşık olur. Sonrasında oldukça gereksiz bir evlilik yaşar ve karısını yakın arkadaşıyla yatakta yakalayınca da aradığı bahaneyi bulur ve boşanırlar. Boşanma kağıdını imzalarken aşık olduğu kişiye telefon açar ve ardından üçüncü evliliğini yapar…
Oldukça samimi, haddini bilen, zeka dolu, şaşırtıcı ve komik bir film. Tek istediği aşık olduğu kişiyle beraber olup sonsuza kadar onunla yaşamak olan bir erkeğin 40 yıla yayılan hikayesi, klişe tabirle, sizi hem duygulandırıp hem de kahkahalar attırıyor. Bana oldukça dokunan hüzünlendiren ve en önemlisi keyif veren bir film oldu.
Oyuncu kadrosu muazzam. Paul Giametti, Dustin Hoffman, Rosemund Pike, Minnie Driver ve Bruce Greenwood’dan oluşan kadro, resmen döktürüyor. Makyaj çalışması, kostümler, vb. yan unsurlar da çok iyi. Kaçırmayın!
Unknown

Klasik bir Hollywood aksiyonu ama kendisini izlettiren ve izletmek için de saçmalamayan bir film. Kadrosu gayet iyi. Liam Neeson’dan Frank Langella’ya kadar işini yapan profesyonelleri izlemek keyif veriyor. Senaryodaki bazı eksiklikleri de hızlı temposuyla kapatmayı bilen film, türün sevenlerine hoş bir 2 saat vaat ediyor.
The Mechanic

Saçmalayan ama keyifli bir Hollywood aksiyonu isterseniz de bunu öneririm. Ben Ryan Gosling var diye izledim, pişman da olmadım ama o kadar.
Çakal

Bu Türk filmi, 2010’un sonlarında sinemalara uğradı. Bir gencin, mafyaya girip olaylar içinde kendini harcamasını anlatıyor. Fikir güzel, gayet de iyi niyetli. Ama bütçe sorunundan mı, ilk film olmasından mı bilmiyorum, çok küçük çaplı düşünülmüş. Bir mafya hikayesi için fazla ufak bir anlatı. Zaten finale doğru, bundan ötürü saçmalıklar başlıyor.
The Way Back

Has sinemaseverler bilir ki Peter Weir deyince akan sular durur. Her Weir filmi, küçük de olsa bir incidir. Ama ne yazık ki The Way Back, Weir’in en kötü filmi. Gayet güzel izleniyor ama gerisi gelmiyor. Klişelere saplanmış oldukça vasat bir film. Hele finali, Weir için bir fiyasko! Kesinlikle unutulmalı!
Limitless

Bu garip gerilim, kaçırılmış bir fırsat. The Butterfly Effect misali küçük bir külte dönüşebilecekken daha fazla gişenin heyecanından gereksiz aksiyon sahneleri ve hikayeler anlatmak zorunda kalan, bunun yüzünden de kendi hikayesini derinleştiremeyen bir filme dönüşmüş. Bradley Cooper hariç tüm oyuncuların birer karikatürü oynadığı film, ne Robert De Niro’nun ne de Abbie Cornish’in hakkını verebiliyor. Yazık olmuş.
No Strings Attached

Bir oyuncu ne kadar iyi olsa da bazı türlere yakışmaz. Natelie Portman da komedi oynayamıyor, ışıldayamıyor, her an ağlayacakmış halde olan yüzü dramlara yakışırken komedilerde ters tepki veriyor. No Strings Attached de izlenilmesi keyifli ama boş bir romantik komedi. Ashton Kutcher zaten iticiyken Portman da keyif vermeyince, yan oyunculardan medet umuyorsunuz. Onlar fena değil neyse ki. Olivia Thilby yine çok iyiydi kısa rolünde, ileride daha da ünlü olacak.
Love and Other Impossible Pursuits (The Other Woman)

İşte Portman bu tür için biçilmiş kaftan. Bu sade melodram, vasat ve bilindik hikayesiyle bir tek Portman sayesinde izlenebiliyor. Melodram sevenler için güzel bir seçim ama sevmeyenler uzak dursun.
Kaybedenler Kulübü

Son 2 ayda orada burada çok konuşuldu bu film. 90’ların kült radyo programının hikayesini anlatan film, kimilerini tatmin etti kimilerine de hiç keyif vermedi.
Bu bir Beyaz Türk filmi bir kere. Okumuş etmiş, belirli bir kültüre sahip, entelektüel takılan alt kültüre önem verenlerin filmi. Sezen Aksu çalmayan bir film. Eller havaya kültürüne karşı bir film. Çok içine giremese de Kadıköy yaşantısının filmi. Moda’da yürüyüp, bir bankta kitap okuyan, geceleri ucuz birayla sarhoş olup kaldırdığı kız/erkekle tek gecelik ilişki yaşayanların filmi. Bu açıdan bakınca bir ilk film ve hasbelkader hakkını da veren bir film.
Ama daha genelden bakınca asla bir High Fidelity ya da 24 Hour Party People kıvamına ulaşamayan çünkü çok sığlarda gezinen, klişelere takılan bir film. Ama keyifli mi? Sonuna kadar. İlerisi için umut verir mi? Evet.

Kısa Kısa Filmler – 1

Festivaller harici uzun zamandır film yazısı yazmadığımı fark ettim. Bunun çeşitli sebepleri var. Dizilere fazlasıyla ağırlık vermem gibi ki 1-2 hafta içinde detaylı bir yazı hatta yazı dizisi hazırlama niyetindeyim. Ama ana sebep, artık beni heyecanlandıran filmlerin çok azalmış olması ve izlediğim filmleri yazma isteğimin azalmış olması. Yani çok azı, gerçekten üzerine düşünülüp yazmak için vakit harcamaya değiyor.

Bu yüzden son 3-4 ayda orada burada izlediğim filmlerden bir seçki sunacağım. İzlediğim bazılarını açıkçası unuttum bile.
Flipped

Bu filmi duyanınız var mı? Şahsen ne çekildiğini, ne gösterime girdiğini duydum (Türkiye’de girmedi zaten). DVD’si çıkınca haberim oldu. Filmde ilgimi çeken ilk şey yönetmeni: Rob Reiner. Son 20 yıldır kayda değer pek film çekmedi farkındayım ama 84-90 arası 4 önemli film çekerek sinema tarihine girdi ve ben hala takip ediyorum Reiner’ı, herkes bıraksa da. Son filmi Flipped çok şeker bir film!
‘Aşk’ı bu kadar basit ve güzel anlatan oldukça az filme rastladım. Film, iki çocuğun 6-15 yaşları arasındaki hayatlarını ve aralarındaki aşkın filizlenmesini anlatıyor. Çocukların okul ve aile hayatları işleniyor ve bu yolla hayata dair küçük ama önemli ayrıntıların altı çiziliyor. Hayattaki ‘küçük şeyler’i anlatan ve bunların arasında aşkı ön plana çıkaran bir film. Pazar sabahı filmi olarak da çocuk filmi olarak değerlendirilebilecek ama bence bu iki sınıfa girse de çok daha fazlasını barındıran küçük bir cevher. Ayrıca yardımcı oyuncu kadrosu harikulade!

Daha fazlasını oku…

Festival Günlükleri – 4

24/04/2011 1 yorum

1 hafta geçse de festivalin kendi adıma en uzun süren gününü anlatmaya başlayabilirim. Festivali bitirirken tam bitirmek istedim ve tam 4 filmlik bir program hazırladım. Buyrun şimdi bakalım sırayla:

Ingmar Bergman, beni koltuğuma çivileyen ilk yönetmendir. Nispeten en iyileri arasında yer almasa da ustalık dönemi yapıtlarından olan Höstsonaten (Güz Sonatı), beni mahveden ilk filmdi. O günden beri Bergman’a derin saygılarımı sunarım. O yüzden festivalde Bergmanya’ya Yolculuk adında bir belgesel gördüğümde hemen bilet aldım. Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş’un çektiği bu belgesel, ikilinin Bergman’ı daha iyi anlamak ve saygılarını sunmak için yaptıkları İsveç seyahatini belgeleştiriyor. Son derece kişisel ve amatör bir belgesel. Zaten izlenebilirliğini bu amatörlüğüne ve Bergman sevgisine borçlu. Bergman’ı bilmeyen birinin bu filmi izlemesi işkence olur. Bergman-severler içinse hoş bir seyirlik.
İkinci filmim, Kanada yapımı vasat bir polisiye. Ed-Gass Donnelly’nin yönettiği Small Town Murder Songs, senaryosunun yavanlığının ceremesini çekiyor. ‘Katil kim?’ sorusunun cevabı filmin ilk 10 dakikasında belli olunca geriye tek gizem kalıyor: Polis komiserimizin geçmişindeki sır ne? O da son derece yavan bir yere bağlanınca film hakkında konuşacak şey kalmıyor ve salondan büyük bir hayal kırıklığıyla ayrılıyorsunuz.

Daha fazlasını oku…

Festival Günlükleri – 3

17/04/2011 1 yorum

Festivalin son haftasına 8 biletim vardı lakin 7’sine gittim. Haftanın ilk günü Bela Tarr’ın son filmi vardı ve hafta içi, mesainin üstüne bir Tarr filmini 2.5 saat çekemeyecektim. Hele Arka Pencere’de şu yorumu okuduktan sonra: “A Torinoi lo‘yu bitirebilenler psikolojik tedavi görmeye başladı.”

O yüzden haftaya salıdan başladım. Belma Baş’ın ilk uzun metrajı Zefir, umut vadeden bir ilk film. Filmde işlenen öğeler bana yüzeysel geldi. Belki bir tercih meselesidir lakin karakterlere dair oldukça yetersiz bilgi var. Bilhassa anne karakteri bu yüzden 3. boyutuna kavuşamıyor. Hatta filmde, kanlı canlı diyebileceğimiz tek karakter Zefir’in kendisi. Dediğim gibi bu bir tercih olsa da benim filmin içine girmemi engelledi. Ama Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Semih Kaplanoğlu gibi giderek ustalaşan isimlerin ilk filmlerine oldukça benzeyen , başarılı bir atmosferi var filmin. Bu açıdan Belma Baş, takip edilecekler listeme girmiştir.
2 gün sonra sırada bir Japon filmi vardı. Noruwei no Mori (İmkansızın Şarkısı) açıkçası beklediğim kadar iyi çıkmadı. Daha doğrusu ben yetişkin insanlar arsında geçen bir melodram bekliyordum. Lakin onun yerine 20’sine girmemiş üç genç arasındaki deli fişek bir aşk üçgeni izledim. Böylece olgunlaşmamış, kimi zaman saçmalayan ilişkiler ön plana çıkmış. Cinselliği, tutkuyu, vurdumduymazlığı görüyoruz her adımda ve sanki bu, filmi benden olabildiğince uzaklaştırdı. Lakin bu, filmin güzelim görüntülerini, müziğini ve bütün olarak başarılı atmosferini görmemi engellemedi. Zaten film, dün festivalden FIPRESCI ödülü aldı.
Cuma akşamı, bu yılın başında Kanada adına Oscar’a aday olan Incendies (İçimdeki Yangın)‘a gittim. Konu bir kere çok ilginçti: Yemen asıllı bir Kanadalı kadın ölünce ikizleri vasiyetini dinlemeye gidiyor. Babalarının hala yaşadığını ve bir ağabeylerinin olduğunu öğreniyorlar. Anneleri ikisini de bulmalarını vasiyet ediyor. Böylece Yemen’e, Yemen İç Savaşı’na ve kadın olmanın zorluklarına uzanan tüyler ürpertici bir yolculuk başlıyor.
Konu o kadar ilgi çekici ki jeneriklere kadar gözünüzü kırpamıyorsunuz. Hakkını vermek lazım, senaryo çok iyi yazılmış. Diğer teknik unsurlar da gayet yerinde. Belki bir başyapıt değil ama hem söylediklerinin altını dolduran hem de ilgi çekici olmayı başaran nadir yapımlardan!

Festival Günlükleri – 2

2. günlüğü biraz rötarlı yazdığımdan sadece filmler üzerine olacak. Bu sefer 2 günde gittiğim 3 filmi ele alacağım.

Narayama Türküsü (Narayama-Bushi ko) 1983 yapımı bir Japon filmi. Aynı yıl Cannes’da Altın Palmiye almış. Büyük ihtimalle 84’te de festivalde gösterilmiş. 30. yıl şerefine de yeniden programa alınmış ki ben de fırsat bulup izledim. Birkaç yerde adını duymuştum lakin hiç izlemek aklıma gelmemişti. Festival vesile oldu.
Shohei Imamura’nın yönettiği film, natüralizmin başarılı bir örneği. Belki de bir başyapıt ama açıkçası ben öyle bir tat almadım. İzlediğime memnun oldum çünkü farklı bir film ve bu farklılığını sinematografik açıdan başarıyla filme de yedirmiş. Hayran kalmamak elde değil yani.
Film, ana yerleşimlerden uzak bir Japon köyünde yaşlı bir kadın olan Orin’in yılını anlatıyor. Böylelikle hem Japon köy yaşantısını gözlemliyoruz, hem yaşlı-genç kavramı üzerine düşünüyoruz. Bu açıdan bile önemli bir film. Bir de bunları natüralizmle harmanlaması var. Kamera tüm olaylara gayet tarafsız, bir belgesel kamerası gibi. Böylelikle filmdeki tüm sahneleri sanki doğalmışçasına seyrediyoruz. Benim daha önce pek şahit olmadığım farklı bir anlatı. (Şimdi bakınca biraz Ray Andersson’un filmlerine benzettim ama o filmler 2000’lerde) Üstelik araya çekinmeden, gerçek doğa görüntüleri de koymuş (yılanın fareyi yemesi gibi), çektiğinin doğal olduğunu ispat edercesine.

Daha fazlasını oku…

Festival Günlükleri – 1

Sabah Feriköy’de uyandım. Aşağı salınarak Nişantaşı’na inerim diyordum. Yeni bir yol deneyinde saçmaladım biraz. Yağmurda yağıyordu nasıl, elde de simit kaybolmuşum hafiften. Toparlamak kısa sürdü neyse ki. Tam reklamlar başlarken City’s’deki salona girdim.

İlk filmim Norveç yapımı. Sinemaseverlerin yakından takip ettiği ama benim ilk defa izlediğim Brent Hamer’in son filmi. Zaten artık Hamer’in imzası olan bir anlatı olan kısa hikayeler anlatıyor. Çoğu birbirinden bağımsız ama hepsinin ana teması aynı: Noel. Filmin adı Hjem til Jul (Yeni Yıl). Yanlış çevirmişler, farkındayım, noel filmleri hep aynı dertten mustarip zaten.
Film, akıcı ve dinlendirici bir seyirlik. Kaymak gibi akıyor. Noel, ana tema olunca da maneviyat ana hissiyat olmuş. Pek din mevzularına bulaşmak istemediği belli. Amacı, bu dini bayramda öne çıkan toplum maneviyatını, aile bilincini, insanlar içindeki iyi tarafı vurgulamak. Bu açıdan, fazla da kurcalamadan izlerseniz keyifle salondan çıkarsınız. Ben böyleydim. Ama filmdeki bu naiflik yüzünden eksik tarafları var. Bunlara takılırsanız sevmemeniz de gayet olası.

Daha fazlasını oku…

Last Night: Aldatma Üzerine Bir Film

Geçen hafta bir film izledim, fazla iddiası olmayan. Adı Last Night, İstanbul Film Festivali’nde galası yapılacak. Massy Tadjedin’in ilk filmi olan bu kendi çapındaki eser, oyuncularıyla adından söz ettiriyor. Ama benim derdim, oyuncular veya filmin teknik özellikleri değil ki onlar da fena sayılmaz, gereken yapılmış.

Film, bir evli çiftin iki gecesinin üzerine yoğunlaşıyor. Tabii, adında geçen gece ikincisi. İlk gecede, çiftimiz erkeğin bir arkadaşın ev partisine gidiyor. Kadın fark ediyor ki başka bir kadın erkeğini gözetliyor ama erkek pek yüz vermiyor. Neyse, parti çıkışı kadın biraz hırlıyor, tavır yapıyor, erkek de gecenin bir vakti kadına yumurta pişirerek gönlünü alıyor. Gayet şık ve uzun ama sade bir karakter tanıtımı bölümü.
Sonrası… Filmin büyüsünü bozmamak adına ertesi günü size bırakıyorum lakin biraz sonra yazacaklarım hafif olayları açıklıyor ama siz yine de izleyin, ben çok keyif aldım.
Film, aldatma eyleminin yapısı hakkında. Benim bu konuda biraz düşünmüşlüğüm vardır. Aldatma sizce neye denir? Hangi eyleme aldatma girer, hangisi girmez?
Mesela aldatmak için illa cinsel ilişki gerekli mi? Şeriata göre evet, bu sorunun cevabı. Ortada seks yoksa zina da olmuyor. Sizce? Mesela erkek/kız arkadaşınız başka biriyle öpüşecek, hatta sevişecek ama birleşme olmayacak. Zina değil mi bu? Hadi abartmayalım, partneriniz başka biriyle flörte başladı, öpüşme kıvamına da geldi. Şimdi olay nedir? Olay çok bıçak sırtı tabii. Bir de şu tabir vardır, yakalanmayan aldatma aldatma sayılmaz. Sizce?
Günümüzde ilişkiler, bu tarz olaylarla çok karşılaşıyor. Nedenleri çok çeşitli, hiç girmeyeceğim. Ama bir kimsenin aldatmayı düşünmesi bile aldatma değil midir? Yada artık partnerini sevmediğinin kanıtı değil midir? Bu haldeyken ortada bir eylem olmasa bile o ilişki çoktan bitmiş olmuyor mu?
Çok soyut konulara girdiğimin farkındayım. Açıkçası hiç birine cevap veremem, vermeye ehliyetim de yok zaten. Ben bu yazıda sadece kafamdaki bazı soruları sizlerle paylaşmak istedim. Film de bu soruları bana hatırlattı çünkü tam da üzerlerine vurgu yapıyor. Çok can alıcı noktada da ucunu açık bırakıyor. Mesela; erkekle kadın olan iş arkadaşı aldatma üzerine konuşuyorlar:
K: Hiç aldattın mı?
E: Hayır. Sen?
K: Hayır. Hiç aldatıldın mı?
E: Hayır.
K: Ben aldatıldım.
E: Nasıl bir duyguydu?
K: Felaket. Bir sabah, kızla çıktıkları tatilin fotoğraflarını bilgisayarında gördüm. Aklım başımdan gitti, çok öfkelendim. Aldatıldığımdan değil, o an çaresiz olduğumdan.
E: Ne oldu?
K: Büyük bir kavga ettik. Bir daha olmayacağına dair söz verdi, yalvardı.
E: Döndün mü?
K: Evet.
E: Daha kötü olmadı mı?
K: Hayır. İlişkimizin en güzel yılını geçirdik. Muhteşemdi.
E: Şimdi nerede?
K: O kavgadan bir yıl sonra öldü. Çok ağladım.
E: Eğer yaşasaydı onunla mı olurdun?
K: Muhtemelen. Ama bu, senden etkilenmeme engel olmazdı.