Arşiv

Yazar Arşivi

Almanya Günlükleri-3

Dresden garip bir yer. Tam adını benim de koyamadığım bir tat veriyor insana. Sanat, tarih, eziklik ve Almanlığın birleşimi sanki. Eziklik çünkü şehrin 2. Dünya Savaşı’nda harap olmasının getirdiği bir duygu var. Öbür türlü, şehir tam bir sanat şehri. Eski şehrin her adımında bir müze var. Görkemli binalara köprüler ekleniyor. Ama nedense Edinburgh’un verdiği tada ulaşamıyor. Belki de savaşın bir getirisi. Eski şehrin dışında kalan alan 1945’ten sonra yeniden inşa edilmiş. Gerçi eski şehrin de çoğu kısmı yeniden restore edilmiş ama yeni ile eski arasındaki bir bıçakla ayrılmış kadar belirgin.

Dresden, müzeler olmasa bir günde her yeri gezilebilecek bir şehir. Eski şehri turlamak en fazla 2 saatinizi alır. Yemek yiyip Elbe kenarında yürüseniz ve dünyanın en eski teleferiğine binip şehri yukardan seyir eyleseniz bile 1 gününüzü almaz. Kadınlar için alışveriş yapacak pek bir yer de yok. Ama müzelere 4–5 gün ancak yeter herhalde. ‘Historische Museum’ diye bir resim müzesi gezdim. Benim gibi resimden anlamayıp hızlı hızlı tablolara göz gezdiren biri bile 2 saatte bitirebildi tüm müzeyi. Rafael başta olmak üzere Rönesans ressamlarından oluşan koleksiyon gerçekten de göz kamaştırıcıydı. Ayrıca Otto Dynx ile adı C ile başlayan ünlü bir ressamın (Martin Luther’in kankasıymış) özel koleksiyonları bulunmaktaydı. Bir de Dresden ve çevresine dair 16. ve 17. yüzyılda yapılmış tablolar bulunuyordu müzede.

İkinci olarak şehrin eski hükümdarlarından Güçlü August’un hazinesini gezdim. ‘Yeşil Hazine’ denen bina tamamen hazine için –zamanında- özenle hazırlanmış bir yapı. Odaların iç mimarisi bile göz kamaştırıcı. İçindeki mücevher, heykel, porselen, kristal başyapıtlar baş döndürücü güzellikte.

Aslında Dresden’e 4 gün ayırıp, müzeleri tavaf edip, aralarda biranızı yudumlayarak gezip bir daha da uğramayacaksınız. İşte Dresden böyle bir kent.

Kategoriler:gezi yazısı Etiketler:,

Almanya Günlükleri-2

Avrupalıların hepsi aynı, çevre manyağı. Hepsinin altında bir bisiklet ya da ayağında yürüyüş ayakkabısı. Haftasonları her yer onlarla dolu. Mekan pek fark etmiyor aslında. Kah Freiberg’in maden atığı taşlı yolları, kah Dresden’de Elbe kıyısı boyu, kah Saksonya’nın kum dağları. Her yer engellisi, çocuğu, genci, yaşlısı dememden onlarla dolu.

Dresden’in biraz güneyinde kalan kum dağları, sanki sadece yürüyüş amaçlı yaratılmış. Dağın dibindeki yerleşim birimi ise sadece yürüyüşçülere hizmet vermekten ibaret. Elbe kıyısındaki birimde köprü yok, 30 metre genişliğindeki nehri feribotla geçiyorsunuz. Bir Türk’e garip gelse de doğal güzelliği korumak için yapılmıyor herhalde. Başka mantıklı bir açıklama bulamadım. Her neyse, dağın tepesine tırmanmak kolay ama yorucu. Kolay çünkü her yerde merdiven ve düzgün patikalar var (adamlar koca kayayı delip merdiven yapmış!). Yorucu çünkü bine yakın abuk sabuk basamakları çıkıyorsunuz. Ama yorulduğunuza değiyor. Zirvede enfes bir manzara sizi bekliyor. Nehir kenarındaki yerleşim birimine tepeden bakmak gerçekten hoş bir duygu. Ayrıca zirveler arasındaki taş köprülerden geçmek de çok hoş.

Kategoriler:gezi yazısı Etiketler:,

MİTOZ DÖNEMİ

Dünya çok ilginç dönemlerden geçiyor. Durumu kah gülerek kah üzülerek izliyorum. Geçen hafta okuduğum Belçika’nın muhtemel bölünme haberi bunlardan biri. Durum tam trajikomik. Zaten İngiltere ve Fransa tarafından kurulan bir tampon devleti yani fikirsel bir devlet olan Belçika, içindeki iki halkın uyuşmazlığı yüzünden ayrılma noktasına gelmiş. Hemen örnek de bulunmuş, Çekoslovakya modeli ayrılacaklarmış.

Durumu iyice trajikomik yapan, bu düşüncelerin salt Belçika ile sınırlı kalmaması. Dünya gündemini biraz yakından takip edip gittikleri yerlerde nabız yoklayanlar bilir. Hemen hemen tüm ülkelerde ayrılmak isteyen bir kesim var. İngiltere’de İskoçlar fırsat buldukları anda ayrışacaklar, ama tabii Kraliçe’den kurtulmak o kadar kolay değil. Malum, İspanya’da hem Bask olayı hem de Katalanlar var. İtalyanlar da ikiye bölündü bölünecek, ekonomiyi döndüren kuzey kesim siesta yapan güneyden hiç memnun değil. Almanlar hala 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın sancılarını çekmekle meşgul; birleşmenin üzerinden 20’ye yakın yıl geçmesine rağmen iki taraf birbirine hala ısınamadı. 40 yaş üstü doğulular hala sosyalizmi özlüyor, batılılar ise geri kalmışlar etiketi yapıştırarak doğuyu küçümsüyor. Buna Merkel ile yeniden yükselişe geçen Alman Milliyetçiliği’ni eklemek lazım.

Tabii saygıdeğer üyeleri bölünmekle uğraşırken Avrupa Birliği’nin geleceği de o kadar parlak değil. Giderek büyüyen birlikte ufak çatlaklar da giderek büyüyor. Bilhassa İngiltere ve İskandinav ülkeleri 10 yıl içinde ayrılması muhtemel devletlerden birkaçı. Tabii şu anda birlik ağabeyliği için çekişen Fransa ve Almanya da kendi aralarındaki tarihi sorunları hiç unutacak gibi değiller. Birliğin küçük üyeleri ve aday ülkeleri de aynı sorunlarla cebelleşiyor. Balkanlarda neredeyse her 5 yılda bir yeni bir devlet kuruluyor. Karadağ’ı Kosova’nın takip etmesi bekleniyor. Ne yazık ki aday ülkeler arasında olan Türkiye de 200 yıldır küçülmekle uğraşıyor. Kürdistan, Büyük Ermenistan ve Yeni Bizans iddiaları her geçen gün azalacağına çoğalıyor. İlginçtir, ne zaman Batı Devletleri’nden bir şey isteyecek olsak, bu iddialarından en az biri hortluyor. Artık sebebini bilemeyeceğim.

En küçük 6. kıta olan ama en çok ülkeye sahip olan Avrupa, bu sorunlara mustarip tek kıta değil. Tüm kıtalar da Fransız Devrimi’ni takiben kıpırdanmalar devam etmekte. Sessizliğini koruyan tek halk Aborjinler, bir kere James Cook’a teslim olmuşlar, oluş o oluş gık çıkmıyor.

Biz burada hep millet bölünmelerine örnek verdik ama mitoz döneminin sebebi, ne yazık ki, sadece milliyetçilik değil. Din, mezhep ve kısmen bahsettiğimiz ekonomi; diğer sebepler. Ki bunların en açık örneği şu anda Irak’ta yaşanıyor. 10 yıl sonra Irak’ın kaça bölüneceğini hala tahmin edemiyorum.

Bütün bunların üstüne TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun açıklamaları eklendi. Bence Halaçoğlu’nun iddiaları doğru olabilir, hatta büyük ihtimalle doğrudur. Ama adamın söylediklerini yanlış yerlerinden anlamak isteyenler çok zorlanmadı ve olayı ırkçılığa götürdüler. Oysaki ne kadar trajikomiktir ki, kendileri ırkçılık yapıyor. Ülkeyi 20 ayrı kesime bölmek için yanıp tutuşanlar hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Ulu Önder’in oldukça basitleştirdiği tanımı nasıl karmaşıklaştırırız diye düşünmekten gözlerine uyku girmiyordur herhalde. Atatürk ne demiş efendim: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”. Şimdi de anlamayanlar için bu dört kelimeden oluşan yapıyı açıklayalım: Eğer sen kendine “Türk’üm!” diyorsan Türk’sündür. Başka bir ifadeyle, senin kanının Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Yahudi, vs. olması; senin inancının İslam, Hrıstiyanlık, Yahudilik, ateizm, deizm olması; senin mezhebinin Suni, Alevi, Şii, Hanefi, Sebatayizm olması beni ilgilendirmez; eğer sen hür ifadenle “Ben Türk’üm!” yani “Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyım!” diyorsan sen Türk’sündür. Bunun dışında istediğin kadar Ermeni dönmesi Kürt ol, eğer sen bu ülkeye inanıyorsan olay bitmiştir. Eğer inanmıyorsan, olay ters istikamette bitmiştir; senin Türk oğlu Türk olman da fark etmez. Tabii artık bu genişletilmiş tanıma yeni maddeler daha eklemek gerekiyor, şöyle ki: Senin laik, yobaz, dindar, hippi, rocker, kapitalist, komünist, liberal, türbanlı, açık başlı, haşemalı, bikinili, çöpçü, fabrikatör, işçi, işveren olman da beni ilgilendirmez. Bunların bazıları ikinci aşama için gereklidir. Yani sen devleti kurarsın, bir vatan üzerinde bölünmez bir kurum oluşturursun; sonra politik tercihine göre ülkeyi yönetme aşamasına geçersin. Ama biz bu iki unsuru bile birbirinden ayıramıyoruz. Ülkenin başbakanı bile çıkıyor: “Beğenmezsen vatandaşlıktan çık!” diyor. Sonra da çıkar “Ben Atatürk İlkeleri’ne saygılıyım.” der, eleştirince de suçlu sen olursun. Durum cidden trajikomik.

Geçen hafta şans eseri Göztepe Spor Kulübü’nün nasıl kurulduğunu okudum. Deplasmana giden Altay ekibinde yolda tartışma çıkıyor ve ayrılanlar Göztepe’yi kuruyor. İster misiniz, Bekir Coşkun ve taraftarları gitsin yeni bir ülke kursun. Şaka bir yana, durum gittikçe şiddete doğru yol alıyor. Bundan 7-8 yıl önce başka bir partiye ilgi duyan bir arkadaşla yürüyorduk. Bana ülkede yakında iç savaş çıkacağını söyledi, şaşırdım ve ardından şiddetle karşı çıktım, bu ülkede asla iç savaş çıkmaz, dedim. Şimdi ise iç savaş çıkma ihtimalinden ben de korku duyuyorum. İlginçtir, söylenen her söz de bölünmeye daha da çanak tutuyor.

Eskiden tek sorunumuz komünizm-milliyetçi çatışmasıydı; şimdi değil 5 en az 20 kutuplu bir bölünmeden bahsediyoruz. Bunları tetikleyen yabancı unsurlar, bir yandan kendi bölünmelerine engel olmaya çalışıyorlar; trajikomikliğin bu kadarı! Amerika’da bile ayrılmak isteyen eyaletler var, bilmem farkında mısınız? New Mexico çalışmalarını arttırıyor gittikçe, üstelik kendi bayrağı bile var!

Efendim, bir hümanist olarak sınırların kalktığı günlerin hayalini kursam da her geçen gün yeni sınırların çizildiğine şahit oluyorum. Bu mitoz bölünmeler sona erecek gibi durmuyor nedense. Mitoz tanımı tam yerinde çünkü ayrılsa da yok aslında birbirinden farkları. Yugoslavya bölünmeye devam ediyor, sizce farklı mı bölünen her devlet? Valla en güzelini Roger Amcam söylemiş: “Together we stand, divided we fall!”, Türkçe meali ile “Birleşirsek ayakta kalırız, bölünürsek çökeriz!”

Kategoriler:politika, yorum

HARRY POTTER ÇILGINLIĞI

Sonunda bu seri de nihayete erdi. 10 yıldır tüm dünyanın takip ettiği 7 kitaplık kitap serisi mutlu bir sonla bitti. Zaten aksini düşünen de pek yoktu, sonuçta Harry Potter bir çocuk kitabıydı, ayrıca bir masal kitabıydı. Her çocuk öyküsü gibi bunun da mutlu sonunun olması lazımdı. Filhakika, herkesin bariz şekilde tahmin edebileceği gibi yiğit Harry, Karanlıklar Lordu Voldemort’u öldürmesiyle seri sona erdi.

Açıkçası son kitap beni çok tatmin etmedi ama güzeldi, daha doğrusu güzel tasarlanmış. Harry Potter kitaplarında sevdiğim en önemli özellik bu kitapta yoktu. Her kitapta ne kadar uğraşsam da kitabın sonunu tahmin edemezdim, Rowling her seferde sağ gösterip sol vururdu. Bu sefer son açıkça belliydi. Yalnız kitabın tek bölümü çok iyiydi, Snape’e ait olan bölüm. Yine tahmin edilemeyecek önemli bir nokta açığa çıkıyor bu bölümde. Koca kitap sırf bu bölüm için zevkle okunabilir.

Kitabın en güzel özelliği, serinin sonu için özellikle yazılmış olması. Kitap üç ana karakterini merkeze alarak, seri boyunca karşımıza çıkan tüm yan karakterlere sırayla uğrayarak onların finalini de yazıyor. Ki bu karakterlere Dumbledore ve Sirius olmak üzere ölmüş karakterler de dahil. Yani kitap, tüm seriyi kutsayarak nihayete eriyor, bu bölümler çok zekice yazılmış. Hangi yan karakteri seviyorsanız onun akıbetini göreceksiniz yani. Şahsen ben Ginny’yi merak ediyordum, gayet hoş bitti.

Tabii daha kitabın Türkiye’de çıkmasına 2-2,5 ay olduğu için, kitap İngilizce bilenler için sona erdi. Diğer dil mensupları için heyecan fırtınası ekim-kasım arası son bulacak. Ama bence çok da telaşlanmaya lüzum yok. Potter fanatikleri için kolay hazmedilir bir kitap.

Kategoriler:kitap, yorum Etiketler:

Almanya Günlükleri-1

Almanya tam umdugum gibi, dakik trenler, insanlar; bakimli tarlalar. Hersey bir duzen icinde. Dresden´e indigimde hic zorlanmadan trenleri buldum ve Freiberg´e vardim. Freiberg eski bir maden kasabasi, gümüs madeni 40 yildir tukenmis olsa da maden müze ve egitim yeri olarak hizmet veriyor. Egitim dedim cünkü dünyanin en eski maden fakültesi burada. 200 yili askin gecmisi var. Madene indim ama beni pek cezbetmedi, bildiginiz maden iste. yerin birkac 100 metre altinda.

Öbür türlü Freiberg kücük bir kasaba. Pek gezilecek bir yer degil.

Kaldigim kamp ise Freiberg’in 4 km disinda eski bir matbaa binasi. Simdi sahibi bir ressam ve amaci binayi bir müyeye cevirmek, kamp da ona yardim ediyor iste. Bahce duvarlari yenilenip pencereleri onariliyor, restorasyon asamalari yani. Kampta 9 gönüllü, 2 lider olmak üzere 11 kisiyiz. Kamp ortami biraz soguk olsa da idare ediyorum. Küresel isinma burayi da vurmus yaz ortasi güzü yasiyoruz.

GELECEK YAZI: Kum daglarinda trekking, Dresden ve Harry Potter izlenimleri.

Bu yazi Dresden’de yazilmistir.

Seçim Ertesi Yorum

26/07/2007 1 yorum

Aslına bakarsanız, dün akşam 19.00’da seçim yasakları kalkıp sonuçlar ekranda akmaya başlayınca ben de herkes gibi şaşırdım. Hadi 23 yaşındaki bir toy olarak benim çalım yemem çok doğaldı ama neredeyse bütün Türkiye sonuca şaşırmıştı. Televizyonda sonuçları veren sunuculardan tutun, en kelli felli siyasi yorumcularına hatta AKP kurmaylarına böyle bir sonucu bekleyen yoktu.
Tabii tüm gece çeşitli kanallardan sonuçları izledim, yorumları dinledim, son olarak da bu sabah genel duruma baktım. Ardından oturup biraz kafa yorduğumda sonucun sürpriz olmadığını anladım. Şimdi benim düşünceme göre nedenlerine geçelim.

Bu sonucun esas mimarı AKP’dir. 5 yıllık tek partili hükümet şansını, kendi adına olumlu kullandığının göstergesidir. Her ne kadar yanlışları olursa olsun, görünürde kapitalist sistem oyununu kurallarıyla oynamıştır ve bunun ceremesini de görmüştür. Kemal Derviş’in Amerika destekli IMF politikasını bozmayıp özenle devam ettirmiştir. Hatta şu da rahatlıkla söylenebilir: AKP’nin seçim vaatlerinden biri olan 10.000 $’lık milli gelir bu meclis döneminde gerçekleşebilir.
Şu anki dünya düzeni burjuvazinin yönettiği vahşi kapitalizmdir. Artık dünyayı siyasi hanedanlar değil, uluslar arası şirketler yönetmektedir. Bu açıdan baktığınızda bu sonuçlar son derece normaldir. Çünkü bu düzende, dikkat edilirse, önemli olan siyasi rejim değil, maddi güçtür. Madden güçlü her şey, altındakinden güçlüdür. AKP de son 5 yıldır politikasını esas olarak bu alanda yürütmüştür. Büyük şirketler daha büyümüş, ülkede yabancı yatırım (ne pahasına olursa olsun) artmıştır. Yani dünyayı (ve dolayısıyla Türkiye’yi) yönetenler AKP’den memnundur. Yine bu dönemde her çeşit sanayi alanında orta ölçekten büyük şirketler AKP’den memnundur. Toparlarsak, gelir düzeyi belli bir seviyenin üstündeki grup AKP’den memnundur.

Söz ettiğimiz bu grup her zaman sağcıydı. Eskiden bu grubun oylar, ANAP ile DYP arasında paylaşılırdı. Artık ANAP yok, DYP (yani DP) ise barajı geçse bile (o da çok şüpheliydi) iktidara giremezdi. Dolayısıyla bu kesimin her açıdan tek seçeneği vardı: AKP. Ki bence bu seçimde AKP’nin oylarını arttıran ana unsur da bu kesimdir.

AKP’nin oy aldığı ana kesim ise İslami kesimdir. Bu kesimin de rahatı son 5 yılda yeterince yerindeydi. Bütün tarikatlara peşkeş çekilmişti, yeşil sermayenin önü ardına kadar açılmıştı, devlet teşkilatlarına sızmalar başarıyla gerçekleştirilmişti. Üstüne üstlük cahil dindar kesim üzerinde harika bir din propagandası yine yapılmıştı. (Tehditlerden biri şuymuş: Diğer partiler başa gelirse evlerde namaz kılmak yasaklanacakmış!) Yani bu kesimin de AKP oy vermeme gibi bir seçeneği yoktu. Tek ihtimal Necmettin Erbakan’dı. O da gerek parasal gerek siyasi bakımdan çaptan düşeli çok olmuştur, SP’nin hezimeti bunun açık göstergesidir. Ayrıca Erbakan AKP’ye oy veren ana unsurun vahşi kapitalist dindar kesim olduğunu görememiştir (yada gördü ama iş işten geçmiştir), oysaki Erbakan’ın ana tabakası sade dindar kesimdir.

Tabii bir de madalyonun diğer yüzü yani muhalefet var. Sağlam bir muhalefet her zaman iktidara kafa tutabilir. Ama ne yazık ki böyle bir muhalefet göremedik. Baş muhalefet CHP, bunun çok uzağındaydı. Her şeyden önce parti, cumhuriyetçi olduğunu savunurken demokratlığa sapmış, üstüne üstlük anti-demokratik biçimde yönetilmiştir. Dünyada diktatörce yönetilen başka bir sol parti olduğunu sanmıyorum. Baykal son 5 yılda hem gereken muhalefeti yapamamıştır, hem de gerçek solcuları partiden uzaklaştırarak, partinin içini oymuştur. Dün çıkan sonuç, partinin iflasıdır. Baykal’dan nefret eden sol kesim de AKP ile CHP arasındaki farkın bu kadar açık olmasına yol açarak AKP’nin işine yaramıştır.
Seçimde belki de tek alkışlanacak parti MHP’dir. Bileğinin hakkıyla meclise girmiştir. Zaten Türkiye’de %8’lik bir kemik kitlesi vardı. Buna CHP’den dönenleri ve az olan AKP muhaliflerini ekleyerek meclisteki 3. parti olmuştur ve inanıyorum ki CHP’den daha iyi muhalefet yapacaktır.
Bir de DTP meselesi var. Cumhuriyetçi biri olarak her kesimin temsil edilmesi taraftarıyım. Madem Kürtler de bu ülkenin vatandaşıdır, onlar da milletvekili olacaklardır. Bu açıdan DTP’nin meclise girmesi olumlu fakat DTP bu hakkını, seçim öncesi göründüğü gibi farklı emeller için kullanacaksa durum değişir, Kürt-Türk çatışması katlanarak atar ve Güneydoğu sorunu (dikkat edin Kürt sorunu değil!) çözüleceğine daha da düğüm olur.
DTP’nin meclise girmesiyle yüzde 10 barajının anlamsızlığı biraz daha anlaşıldı. Umarım gelecek seçimde böyle bir saçmalıkla bir daha karşılaşmayız.

Son olarak Türkiye’nin gelecek 5 yılına dair düşüncelerimizi söyleyelim: Türkiye, resmen kapitalist düzeni seçmiştir. Buna göre, sosyal devlet anlayışı ortadan yavaş yavaş kalkacak. Önce sağlık sektörü, sonra sırayla diğer sektörler özelleşecek. Büyük sermayeler büyümeye devam edecek. Buna karşın, orta ölçekli şirketler ortadan kalkacak. Ülkede ya işveren ya işçi olacak, ortası temizlenecek. Fakir ile zengin arası uçurum büyüyecek, Reina tarzı mekanlar artarken gecekondu alanları da artacak. Eğitimde eşitsizlik daha da artacak, özel okullar sistemi ele geçirecek, buna rağmen burslar çoğalacak ve artacak. Dışa bağımlılık ve dış borç da artacak. Ülkedeki yabancı sermaye payı da artacaktır. Şehit sayısı da artacak. Hiç mi iyi şey olmayacak? Lüks eğlence yerleri çoğalacak, futbol sermayesi artacak, ekonomi stabil hale gelecek ve sıcaklıklar daha da artacak.

2007 seçimleri milletimize hayırlı olsun!

Kategoriler:politika, yorum

Öğrenci Sayfiye Yeri: OLYMPOS

19/07/2007 2 yorum

Efendim, sırf sizin için gittim, gördüm, inceledim. Şaka, şaka, bariz kendim için gittiğim bir serüvendi. Serüven dedim ama öyle egzotik bir şey beklemeyin. Mantık sınırlarını zorlamayan, hoş bir haftaydı geçirdiğim. Üç lise arkadaşının okul sonrası yaptığı tatil, desek daha doğru olur galiba.

Neyse, lafı fazla gevelemeden konumuza geçelim. Olympos Antalya’da, Finike-Kaş arasında olan bir sayfiye yeri. Yalnız bu sayfiye yerinde yazlıklar değil, sadece pansiyon, bar ve lokantalar bulunuyor. Bu sebeple de gençlik için uygun. Yani gecenin bir vakti sarhoş naraları atarken sizi uyarıp “Evladım, biz burada uyuyoruz, git başka yerde bağır!” diyecek bir nine yok. Yada siz sevgilinizle dil temasındayken size öküz gibi bakıp sonra da “Bu nesilde hiç edep kalmamış!” diyecek bir amca bulamazsınız.

Gençliğin burayı tercih etmesinin ikinci sebebi de dengi yere göre ucuz olması. Şöyle örnekler vereyim: Efes şişe 4 YTL, 1.5 lt su 1 YTL, gayet doyurucu bir gözleme de 3-4 YTL. Ben İstanbul’dan ucuz buldum kendilerini ama sizi bilmem. Konaklamaya gelince, dediğim üzere her yer pansiyon. Hepsinde ağaç ev, tahta ev, vb seçenekler mevcut. Fiyata göre oda içinde tuvalet ve klima olabiliyor. Tuvalet sizin tercihinizdir ama klimaya pek gerek yok. Bizim odada vardı, pek kullanmadık. Fiyat skalası 22-50 YTL arası. Buna kahvaltı ve akşam yemeği dahil. En azından benim kaldığım Türkmen’de öyleydi. Türkmen, gördüğüm kadarıyla Olympos’un en gözde pansiyonu, ben gayet memnun kaldım. Kola hariç fiyatları uygundu. Yalnız mutlaka rezervasyon gerekiyor. Ayrıca şu önemli detayı ekleyeyim: Mutlaka grupla gidin, tek başınıza sıkılabilirsiniz.

Gelelim Olympos’taki hayata. Bir dere yatağı boyunca ardı ardına dizilen pansiyon ve barlardan oluşuyor Olympos. Bir yerden sonra ören yeri başlıyor. Burası koruma altında, yapılaşma yasak ve giriş paralı (2 YTL) ama öğrenciye beleş. Ören yeri yine yatak boyunca uzanıp denize kavuşuyor. Denize giderken buradan geçmek zorundasınız. Türkmen’den denize 20 dk’da ulaşıyorduk. Ören yerinde yol, zamanın antik yolu. Yol kenarında ve çoğunlukla içerlerde tarihi kalıntılar mevcut. Çeşitli patikalarla hoş yerlere ulaşabilirsiniz. Tiyatro, mabet ve mozaikli şapeli mutlaka görün derim. Tarih bakımından milat sonrasından Osmanlı’ya kadar kent kullanılmış, çok da önemli bir kent değilmiş. Akdeniz-Ege’deki düzinelerce antik kentten biri. Yine de insan, burası Avrupa’da ne olurdu diye kendine sormaktan alamıyor. Dereye ayağınızı sokarak bir müddet yürümek güzel oluyor, mutlaka deneyin.

Denizi dalga olmazsa gayet hoş, derenin yardımıyla hafifi soğuk su akıntıları mevcut. Bu arada dere buz gibi, serinlemek için birebir. Ama sakın önce dereye girip ardından denizde yüzmeyin (hatta dereye sadece ayaklarınız sokun, hiç girmeyin). Sakıncası şu: HASTALIK. Ben ve arkadaşım Ozan bir güzel hastalandık, 1-2 gün zehir oldu, hatta Ozan serum yedi. Yani dere bir hoşluk ama bokunu çıkarmayın. Bu arada deniz taşlık, çıkarken taşlar işinizi zorlaştırıyor, deniz ayakkabısı çözüm olabilir. Güneşi yakıyor, bronzlaşacaklara birebir ama abartmayın.

Denizden çıktınız, pansiyona döndünüz, duşunuzu alıp giyindiniz. Ardında açık büfeden yenmeğinizi yediniz. Sıra geldi eğlenmeye. Sakin bir tatil istiyorsanız, birkaç muhabbetten sonra odanıza çekilebilirsiniz, gayet sessiz oluyor. Film de izleyebilirsiniz. Hem Türkmen’de hem de deniz yolundaki pansiyonlardan birinde açık havada film izleyebilirsiniz. Üçüncü şıksa barlar. En iyisi Gölge Bar. 9-11.30 arası Melisa diye bir kız gitarıyla şarkı söylüyor, gayet başarılı. Ama asıl ondan sonra çıkan Kakao grubu eğlenceli. Bob Marley’den Bon Jovi’ye, Nirvana’da ‘Beyoğlu’nda Gezersin’e eğlenceli bir repertuara sahipler. Çikolata renkli vokalleri ise eğlendirmeyi biliyor. Bundan başka Orange, yörenin tek diskosu, tikicanlar için birebir, değişik ışık şovlarıyla atraksiyon yapmaya çalışıyorlar. Kadir’s’e şöyle bir baktık, pek cazip gelmedi. Ayrıca servisle getirip götüren Road House diye bir mekan var, denemedim. Yine canlı müzik yapan 2-3 yer daha var, ilgimi çekmedi.
Ekstradan paranız varsa çevreye düzenlenen turlara, bilhassa tekne turlarına katılabilirsiniz. Gayet güzel olabilir. Zaten tüm bu dediklerimi yapmak 7 gününüzü doldurur. Bence fazlası da sıkar çünkü haftalık tatil için düzenlenmiş bir yer, Olympos.

Toparlarsak, nispeten ucuz, grup tatilleri için ilginç ve eğlenceli bir tatil beldesi. Hatta alışkanlık yapma ihtimali de var. Gidin, görün, eğlenin, dinlenin.

Kategoriler:gezi yazısı

Mercedes-Benz Türk İzlenimleri

19/07/2007 1 yorum

İsterseniz ilk önce konuya tersten yaklaşalım. Ben Mercedes’ten neler bekledim, bu stajdan önce? Bu yazıyı yazan ve yarın itibariyle Mercedes’te stajı tamamlanacak olan kişi, makine mühendisliğini kerhen seçmiş biridir. Ülkemizin güzide eğitim sistemi ve gelecek korkusuna paralel olarak İTÜ Makine Mühendisliği’ne girdim, bundan 4 yıl önce. Sonuçta “Ben bu okulda neden okuyorum?” ile “İş imkanları gerçekten fazlaymış.” ikilemleri arasında bir 4 yıl geçirdim. Mezun olmama 1 yıl var ve hala ne istediğime karar vermiş değilim.

İşte böyle bir ortamda, geçen yıl yaptığım verimsiz stajı saymazsak, gerçek bir iş deneyimine ihtiyacım vardı. Diğer bir deyişle, teorik olarak okuduğum şeyin pratikte ne olduğunu anlamam gerekliydi. İlk staj yerim beni tatmin edemeyecek kadar ufak, 72 kişilik bir fabrikaydı. Tabii, burada hemen şu parametre devreye giriyor: beni tatmin edecek bir iş yeri nasıl olmalı? Mercedes stajım sırasında daha iyi anladım ki ben büyük bir kuruluşta çalışmalıyım. Neden? Birincisi, kişilik olarak İngilizce tabiri daha manidar olan ‘man about town’ cinsinden biriyim; yani şehir adamıyım hatta büyük şehir adamıyım. İkincisi şehri seven biri olarak bir takım hayat standartlarım var, cumartesi çalışmamak, festivallere gitmek, vs. Bu standartlar ancak büyük ölçekteki bir kurumda karşılanabilir. Üçüncüsü böyle kurumların bir sistemi vardır ve oturmuştur. Bu sisteme entegre olmak kolaydır. Dördüncüsü, böyle kurumlar çalışanlarına önem verir, özel hayat sigortası, tam ödenen emeklilik primleri gibi. Burada bir parantez açalım. Kapitalist sistemin gereği olarak sermaye sahipleri çalışanlarından çok iş, az harcama beklerler. Özellikle artan işsizlikle birlikte arz-talep grafiğinin çalışan aleyhine kayması ile bu sorun daha da belirgin hale gelmiştir. Parantezi kapatabiliriz. Beşincisi, belki de en önemlisi, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu herkesin malumudur. Yüzlerce yıldır stabil bir hale gelemeyen bir ekonomiden bahsediyoruz. Böyle bir ortamda, çalışacağınız iş yerinin uluslar arası nitelikte olması çok önemlidir. Böyle bir kuruluşun çalışanına bakış açısı ve elbette sağlayacağı faydalar daha farklı olacaktır.

İşte bu bakış açısına sahip olarak Mercedes’i seçtim. Amacım uluslar arası niteliğe sahip bir kurumun nasıl işlediğini görebilmekti. Kerhen mühendislik okuyan biri olarak Mercedes hakkında teknik bir bilgim yoktu. Hatta İstanbul’da otobüs üretildiği hakkında bile pek bilgim yoktu.

Şimdi esas sorumuza geçebiliriz: Mercedes’te neler gördüm?

Öncelikle benim tüm beklentilerimi karşıladığını söylemeliyim. Yukarıda da değindiğim üzere amacım uluslar arası bir kuruluşun çalışma şeklini anlayabilmekti. Bu açıdan izlenimlerim olumlu oldu. Belli bir organizasyon şeması içinde çalışan elemanlar kendilerine verilen görev çerçevesinde çalışıyorlar. Sistem oturmuş olduğu için çok aykırı bir sorunla karşılaşılmıyor. Mesela karoseride oluşan maksimum sorunlar; malzeme eksikliği ve temini, nadir görülen iş kazaları veya iş akışında görülen ve muhtemelen maksimum bir gün içinde çözülen aksaklıklar. Bunların dışında çok absürd bir sorunla karşılaşılmıyor. Bir mühendisin çalışma hayatı rutin işlerle geçiyor. Görevi doğrultusunda gerekli evrakları, belli periyotlar dahilinde, hazırlamak ve gerekli denetimleri yapmakla geçiyor günleri. Zaten organizasyon şemasında kimin ne görevi olduğu muntazam şekilde belirtildiği için ekstra bir sorun çıkmıyor.
Çalışma koşulları gayet iyi. Fabrikanın mimarisi çalışma şartlarına uyumlu, gerekli motivasyonu verecek şekilde düzenlenmiş. Yeşil alanlar çok güzel düzenlenmiş, böylece çalışanın gerekli zamanlarda iş stresinden kurtulabilmesi için alanlar yaratılmış. Fabrikanın yerinin uzak olduğu düşünülebilir fakat bir megakent olan İstanbul’da bulunması sebebiyle fazla bir seçeneği olmadığını düşünüyorum. Yemek düzeni biraz ilginç gelse de genelde yemek uygulaması gayet iyi. (Her ne kadar kapanacak olan Davutpaşa Fabrikası’nda yemekler daha leziz olsa da) Bunun yanında spor salonu yapılarak çalışanın deşarj olabileceği ekstra bir alan yaratılmış. Bu arada çalışan derken mavi yaka, beyaz yaka ayrımı yapmıyorum. Bu ayrım kurum içerisinde minimuma indirilmiş. Bu da kuruma ekstradan bir kazanç sağlıyor. Çalışanların hemen hemen hepsi konusunda eğitimli ve uzman.

Kurum çalışanına değer veriyor. Tatil imkanları, çalışma saatleri ve diğer imkanlar dengeli dağılmış. İlk bakışta mesai başlama saati çok erken gelmişti ama sonra düzeni gördüğümde mantıklı geldi. Çünkü kapitalist bir düzende ve hızlı yaşayan İstanbul gibi bir kentte yaşıyorsanız, buna alışmak zorundasınız. Çünkü oyunun kuralı bu.

Gelelim, iş bölümüne. Karoseri bölümünü pek ilgi çekici bulduğumu söyleyemem. Sahaya inip, gözlem yapıp, operatörlerle birebir çalışıp onları yönlendirmek bana göre değil. Belli rutin evrakları hazırlamak da keza. Ben, kişiliğimin sonucu olarak, sürükleyici bir ortamda çalışmalıyım. Mesela, üretim planlama. Bir parçanın eksik olması ve onu telafiye çalışmak yada aksayan bir işi rayına oturtabilmek belki stresli ama akıcı. Sürekli takip edilecek bir şeyler var ve asla rutine bağlamıyor. Bu bakımdan Mercedes’teki iş akışı gelecek planlarım için yararlı oldu. En azından neyi istediğimi az çok kestirebildim. Mesela zaman etüdü yaptım, bence çok sıkıcı. Operatörün başında kazma gibi bekle ve ne yapıyorsa yaz. Bir ara adımlar sayılacak, dediler; deli gibi baktığımı hatırlıyorum.

Hayat felsefesi olarak hayattaki herkesin bir görevi olduğuna inanıyorum ve hayatta esas olanın o görevi bulmak olduğuna. Tabii 20 iş günlük bir gözlemle bütün iş hayatıma yön verecek değilim, ama en azından geleceğime dair bir fikrim oluştu. Çalışma ortamının nasıl olduğu; neler barındırdığı; ne gibi avantajlar, dezavantajlar getirdiği; böyle bir kurumda işlerin nasıl yürüdüğünü gözlemledim. Böylece amacıma da ulaştım. Çünkü çok idealist bir mühendis adayı olduğum söylenemez. Sahaya çok inmedim, operatörlerle çok konuşmadım (onları küçük gördüğümden değil, işlerini sevmediğimden, kaynağı kaç adımda yaptığı açıkçası bana pek bir şey ifade etmiyor; tam tersine çok ilginç operatörlerle tanıştım, bu yönden de stajın çok faydalı olduğu söylenebilir), çok soru sormadım. Fakat bana ne denildiyse elimden geldiğince yapmaya çalıştım. Çok ilgimi çekmedikçe konuyu fazla irdelemedim. Elimden geldiğince fabrikanın her yerine bakmaya çalıştım, nerde neyin nasıl yapıldığını göz kararı da olsa anlamaya çalıştım. İleride otomotiv alanında çalışmasam da genel kültürüm bayağı arttı. Bir otobüsün nasıl oluştuğunu, ne aşamalardan geçtiğini öğrendim. Fabrikanın nasıl bir şekilde çalıştığını, nasıl yürütüldüğünü anlamaya çalıştım. Bu bakımdan stajımdan fena halde memnunum.

Son tahlilde genel bir bakış açısından geçen 20 güne bakalım. Mercedes-Benz Türk’ün esas kazancının otobüs ve kamyon olduğunu öğrendim ve esas bu alanda yoğunlaştığını anladım. Uluslar arası bir kuruluşta işlerin nasıl yürüdüğünü, nasıl çalışıldığını gözlemledim. Gelecek planlarımda nelere dikkat etmem gerektiğini, oyunun nasıl oynanması gerektiğini öğrendim. Önemli olanın disiplin olduğunu ve yabancı dilin çok önemli olduğunu kavradım. Zaten bildiğimiz ekip çalışmasının gerekliğini biraz daha özümledim. Diyalog kurmanın detaylarını gözlemledim. Bir operatörle bir mühendisin, bir olaya ne açılardan yaklaştıklarını gördüm, bunun nedenlerini irdeledim, az da olsa sonuçlarını çıkarmaya çalıştım, kendi adıma tabii ki. Bütün bu tempoya rağmen hayatın devam ettiğini gördüm ve nasıl denge kurulması gerektiği hakkında düşündüm. Ayrıca (bu biraz bana özel) fabrikada geçen bir film hakkında düşündüm, belki ileride bundan güzel bir senaryo çıkartırım.

Kısacası bu stajın bana yararlı olduğu kanaatindeyim. İlginç bir deneyim olduğu kesin. İleride mühendislik yapmasam da ilginç bir anı olarak hatırlayacağım yada tam zamanlı mühendis olacağım ve bu deneyimlerimden yaralanacağım, belli mi olur!

Kategoriler:anı, yorum, İTÜ

Günümüz Türkçe Müziğine Tepeden Bir Bakış

Hangi tür müzikten hoşlanırsınız? Pop, rock, acid, caz, blues, metal, progressive, klasik, arabesk, world music, rai, rap, hi-pop, R&B, soul, Türk sanat müziği, türkü, Latin, tango. Liste uzar gider. Eminim tek bir tür dinlemiyorsunuz. Mutlaka dinlediğiniz birkaç tür var ama bazı türleri de ara sıra dinlersiniz. Tabii, nefret ettikleriniz de vardır, üstelik birkaç tane. Lakin, bazen kimsenin bilmediği, o türden de hoşunuza giden birkaç şarkı oluyordur. Yanlış mı düşünüyorum?

Boşuna müzik ruhun gıdasıdır dememişler. Müzik dinlemeyen bir tane bile insan olduğunu düşünmüyorum. Balta girmemiş ormanların ortasındaki bakir kabilelerde bile müzik kültürü vardır. Çünkü bahsettiğimiz olgu insanın en önemli duyusunun bir türevinden meydana gelmekte. Sesin hoşa giden haline müzik diyoruz. Bu yüzden son yıllarda müzik kavramı da değişti zaten. İsterseniz, yıl kavramını genişletelim, yüzyıl diyelim.

Şu an insan, salt kendi gırtlağıyla bile müzik yapabilmekte. Oysa çok değil bundan 100 yıl önce birkaç tür mevcuttu. Batıda klasik ve kilise müziği vardı, tabii savaş marşlarını da katmalıyız bunun içine. Anadolu’ya baktığımızda, halk müziği, ilahiler, Osmanlı’nın son asırlarında oluşmaya başlayan Türk Sanat Müziği vardı. Herhalde Münir Nurettin, Tarkan’ı görse garip olurdu.

Aslında bu uzun girişi yapmamdaki amacım, şu an dinlediğiniz çoğu şarkının insanlık tarihine kıyasla ne kadar genç olduğunu belirtme isteğim. Bugün çoğu insan rock’ı bile 10 alt türe bölüyor, halbuki 30-40 yıl önce rock kelimesi bile mevcut değildi. Günümüz müziğine biraz da bu açıdan bakmalıyız bence. Bu kapitalist dünya elbet müziğe de sirayet ediyor. Çoğu parçanın ömrü 2-3 aydan fazla değil. Bugün Tarık diye bir şarkıcı olduğundan habersiziz, halbuki 5-6 yıl önce en çok satan albüm onunkiydi. Tüketim toplumu, şarkılar kadar icra edenleri de tüketip çöp kutusuna atıyor. Bu hızlı tüketimin önüne nasıl geçilir peki? Kaliteli müzik yeterli mi? Öyle zamanlardan geçiyoruz ki artık kalite bile yetmiyor. ‘Raiting’ denilen olguya kapılmış gitmişiz. Kaçımız Pinhani diye bir gruptan haberdarız? Sezen Aksu tekelinde bir pop müzik inşa etmişiz gidiyoruz. Sezen’den parça yada hayır duası alamayan popçu ezilmeye mahkum. Sizce Aksu çok mu kaliteli?
Ben bu yazıyı doğal olarak subjektif yazıyorum, çünkü müziğe objektif yaklaşmak neredeyse imkansız. O yüzden, bu yazı sadece benim müzik zevkimi anlatmaktadır.

Ben pek yerli müzik dinleyen bir kişi sayılmam. Ama her Türk gibi dinlediğim zamanlar mevcuttur. Bazı zamanlar artar, bazı zamanlar da azalır. Gündelik durumuma bağlıdır biraz (mod kelimesi daha uygun galiba). Daha çok da eski parçaları dinlerim, çünkü yenilerin pek gerçek bir şey üretmediği kanaatindeyim. Bazen bu, ters tepiyor; iyi müzik yapan birini geç keşfedebiliyorsunuz. Sonuçta, zemini oynak bir piyasadır, müzik piyasası. Biraz da zamana bakar. Zamanından geç veya erken albümler elenir hemen. Tabii, erken olanlar gün geldiğinde değerine kavuşur ama iş işten geçer.

Kişisel zevkime paralel müzik olan her şeyi hoş görü ile dinleme taraftarıyım. Bir tek arabeski müzik adı altında tutmadığım için dinlemiyorum, tıpkı kendine popçu deyip piyasaya oynayan kişiler gibi. Arabesk direkt halkı sömürmek için türetilmiş bir türdür. Zamanında felsefe hocam, arabesk gibi türlerin ancak sosyo-ekonomik düzeyi düşük toplumlarda dinleyici bulduğunu söylemişti, katılmadan edemiyorum. Olayı kişi bazına indirmek istemiyorum çünkü arabesk, piyasa bir tür olduğundan kişiler her zaman zamanın şartlarına uymuştur. Ama içlerinde gerçekten saygı duyulası isimler mevcuttur. Mesela İbrahim Tatlıses, dinlemesem de adamın dünya çapında bir sesi olduğunu inkar edemem ve kimi zaman da kulak ucuyla da olsa dinlerim. Yine Orhan Gencebay, şarkıları bana çok ters ama gerek müziğe bakışıyla olsun gerek piyasadaki duruşuyla takdir edilmesi gereken biri. Yine bu alanda kimi zaman kendisini dinlettiren adamlar var ama bir yaptıkları diğerini tutmadığı için İbo ve Orhan Baba’nın yanına yaklaşamıyorlar.

Gelelim pek hoşlanmadığım diğer bir türe, aslında birkaç türe ayrılıyor fakat ben rap deyince hepsini (hi-pop, R&B,vb.) kastediyorum. Amerika’dan ihraç bu türün neden Türkiye’de yapıldığını pek anlamıyorum. Ceza gibi popüler icracıları var, nefret etmesem de uzak durmayı tercih ediyorum.

Çok az dinlediğim başka bir türse klasik müzik. Mozart dinlemek 10 dakika için ferahlatıcı olabilir ama 11. dakikada sıkılmaya başlıyorum. O yüzden Fazıl Say, Suna Kan, İdil Biret gibi klasik müzik icra edenleri dinleyemiyorum. Aynı sebepten opera ve bale de izleyemiyorum/dinleyemiyorum.

Dans müzik ve türevleri de pek ilgimi çekmiyor. Gerçi Türkiye’de bu alanda kaç kişi var diyebilirsiniz ama en azından türü deneyen gruplar sayılabilir. Mercan Dede, Murat Uncuoğlu gibi Türk DJlerini de unutmamak lazım. Yavaşça yükselişe geçebilecek bir potansiyeli var bence, baksanıza Sertab bile şarkılarını remiksledi.

Öte yandan bazen iç çekerek dinlesem de şarkı listemi (playlist) çok az ziyaret eden diğer bir tür ise Türk halk müziği. Saygım sonsuzdur ama türkü adı altında kazıklanılmaya ulaşılan arabesk şarkılarına da karşıyım. Türkü başta Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu misali ozanlar olmak üzere Ruhi Su, Aşık Veysel, Musa Eroğlu, Arif Sağ gibi ustalardan dinlenmelidir. Yenilerden hakkı verebilen, ne yazık ki, çok az; Yavuz Bingöl, Şükriye Tutkun, Kubat gibi bir avuç kişi haricinde popülizm tuzağında türküleri hiç edenler var. Çok olmasa da birkaç favori türküm vardır: ‘Recebim’, ‘Fırat’, ‘Sarı Gelin’, ‘Urfa’nın Etrafı’ ve ‘Çökertme’.

Türk Sanat Müziği de saygı duyduğum ve belli zamanlarda dinlemekten çok zevk aldığım bir türdür. Bilhassa içki masasında layığıyla söylenirse dinlemeye doyum olmaz. Ne yazık ki halk müziği örneğinde olduğu gibi bu tür de popülizmin kıskaçları arasında. Yeni bir şarkı yapılamadığı (‘Lale Devri’ gibi popülist şarkılar bu türe giremez, 10 yıl sonra kaç kişi ‘Lale Devri’ni isteyecek acaba?) için belli bir kısır döngüye kapılmışsa da şarkıların güzelliği asırlar boyu devam edecek cinsten. Hele Zeki Müren, Münir Nurettin Selçuk, Müzeyyen Senar, Ahmet Özhan gibi sanatkârlardan dinlemek apayrı bir duygudur. ‘Bu Akşam Bütün Meyhaneleri Dolaştım İstanbul’un’, ‘Kimseye Etmem Şikâyet’ ve de ‘Biz Heybeli’de’ her zaman dinlemekten mest olduğum şarkılardır. Bir de Münir Nurettin’den ‘Aziz İstanbul’.

Popa gelebiliriz artık. Ben 6-7 yaşındayken bir anda patlayıp, şiddeti biraz azalsa da esmeye devam eden pop fırtınası ne adamlar çıkarıp batırdı. Ateş diye garip bir şarkıcı vardı, adamın 2. klibini bile göremedik. Emel’in ortağı Çelik vardı. Seden Gürel, hatırladıkça korktuğum, absürd bir kıyafet giyiyordu. İnsanlar o kadar popülistti ki bir albümünü çocuklara adayan kişi, sonrakinde seksi kadın oluyordu. Piyasaya hızlı girip Burak Kut (son albümü yine umutsuz vaka) gibi kendini harcayanlar da vardı, giderek yükselişe geçenler de. İçlerinde dinlediğim sadece şu isimler var: Fatih Erkoç, MFÖ, Grup Gündoğarken, Yalın, Yaşar (son albümü berbattı ama olsun), Emre Altuğ, Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil, Barış Manço, Kenan Doğulu, Levent Yüksel, Sertab Erener, Müfide İnseler, Nev, Tanju Okan ve Yeni Türkü. Bunların haricinde Ferhat Göçer mesela, konser performansı inanılmaz ama albümleri bariz kötü, bu açıdan Anastacia ve Joss Stone’a benzetiyorum onu, üçü de seslerine layık albüm çıkartamıyorlar. Onno Tunç ölene kadar Sezen Aksu şarkılarına saygım sonsuzdur ama sonrasını dinlemiyorum. Tarkan Türk müzik tarihinin nadide vokallerinden biri, son zamanlarda kendini harap etse de, hala dinlenmeye layık. Kayahan ve Nilüfer zamanının önde gelen popçularından, gayet kaliteli işleri var, ama kendilerini yenileyemiyorlar. Zuhal Olcay çok iyi bir vokal ama kişiliği ile albümleri birbirini tutmuyor. Ayrıca bazı şarkılarını severek dinlediğim, saygıyla diğerlerini de dinleyebileceğim çok az daha şarkıcı var, Aşkın Nur Yengi, Emel Müftüoğlu, Zeynep Dizdar, Ajda Pekkan gibi. Dün akşam dikkate değer bir tespit yaşandı televizyonda. Ferhat Göçer televizyonda Barış Akarsu’nun öldüğünü açıkladı ve anısına ‘Islak Islak’ okundu. Genç şarkıcının ölümü üzücü ama arkasından kaplama (cover) denmeyecek bir Cem Karaca şarkısının okunması çok ilginçti!

Aslında az da olsa alternatif müzik yapanlar var. Ama bunların oranı, genel baktığımızda çok az. O yüzden de pek kaale alınmıyorlar. (İstanbul Blues Company, Laço Tayfa, Babazula gibi) Bir de yaptıkları pop görünüp de benim ana akımdan ayrıldıkları için alternatif bulduklarım var. En güzel örneği de Nil Karaibrahimgil. Kendi tarzında dilediği gibi müziğini yapıyor.

Son olarak, son yılların favori ve fazla şişirilmiş türü rock’a gelelim. Türk rock tarihi ne yazık ki çok eskilere gitmiyor. 80’lerde Avrupa, Pink Floyd ile sarsılırken biz türkücü dönemine daha yeni giriyorduk. Erkin Koray, Bulutsuzluk Özlemi gibi nadide örnekler ise zamanın piyasasında sadece belirli bir kesime hitap ediyordu. Aslında şu anda baktığımda o yılların rock müziği, benim rock tercümemle pek örtüşmüyor ama olsun. Daha sınırlı kesime hitap edenler de varmış tabii, Pentagram ve Mavi Sakal örneğinde olduğu gibi. Bu iki grubun Türkiye’de bazı ilkleri gerçekleştirmiş olmaları da dikkate değerdir. Öte yandan, Türk rock’ının patlaması 90’ların sonuna denk gelebildi. Gerçek rock dinleyici de bu dönemdeki lise-üniversite gençliğiyle oluştu. (Bazı eski rockçıları saygıyla anıyoruz) Türü fişekleyenlerin arasında Duman ve Mor ve Ötesi gelmekte. Duman’ı farklı kategoriye alarak o zamandan bugüne kaç grubun gerçek manada rock yaptığı da tartışmaya açıktır. Çoğu eski bir popüler şarkıyı kaplayarak piyasada yer edinebilmiştir. Bu konuda belki de tek istisna Kargo. Sonuçta rock türü de üzerindeki popülist rüzgar sönünce silkinecektir ve gerçek rock yapanlar elek üstünde kalacaktır. Benim görüşüme göre bunlar arasında Duman, Malt, Pinhani, Kargo gibi gruplar bulunmakta. Tabii bunların arasından da kaçı müziğini gelecekte aynen devam ettirir, orası da meçhul. En azından her yıl çıkan 1-2 kaliteli rock albümü bile bizi sevindirmeye yetiyor.

Son tahlilde, Türkçe müziği bir geçiş döneminde. Yerel unsurları kullanıp dünyaya açılma hevesinde bir nesli dinlemekteyiz. Kimi popülizme boyun eğerken kimi de her şeye rağmen gerçek müziği icra etmeye çalışıyor. Yazıyı bir soruyla bitirmek belki de en mantıklısı: Hülya Avşar mı yoksa Gülben Ergen mi? Yoksa?…

Kategoriler:Müzik, yorum

3 Yeni Film (Shrek 3, Cashback, Ocean’s 13)

Şrek 3 (Shrek The Third) :

Üçlemeler yılının üçüncü safhasındayız. Çuvallamalar sürüyor. Animasyon türünü nerdeyse baştan yaratan Shrek’in ikinci devam filmi, “Bu kadar da olmaz!” dedirttiriyor. Her ne kadar Shrek normal hayatına devam etse de, sinema sektörü 2001’den bu yana çok yol kat ettiği için Shrek ve arkadaşlarının maceraları bizi şaşkına uğratmıyor. Bırakın şaşkınlığı, eski formülü yeniden önümüze sunan film, gerçek manada bunu da başaramıyor.

Şahsen altının çok daha dolu olmasını beklediğim, King Arthur göndermesi Artie karakteri inanılmaz yüzeysel işlenmiş. Bunun yanında ilk iki filmde zaten yer alan Pinokyo ve Kurabiye karakterlerine gereksiz yer verilmiş. Bazı sahneler komik olmayı başarabilse de bu anlar bütünü doldurmayı başaramıyor. Çekilmesi neredeyse kesin olan Şrek 4’ün çok daha kötü olmasından korkuyorum.

Seslendirenler: Mike Myers, Eddie Murphy, Cameron Diaz, Antonio Banderas, Julie Andrews, John Cleese, Rupert Everett, Eric Idle, Justin Timberlake – Müzik: Harry Gregson-Williams – Senaryo: Jeffrey Price, Peter S. Seaman, Jon Zack, Howard Gould (William Steig, J. David Stern ve David N. Weiss’in ‘Shrek!’^adlı kitabı ve Andrew Adamson’un öyküsünden) – Yönetmen: Chris Miller, Rama Hui

**1/2 G.T.: 15 Haziran Y.T.: 17 Haziran

Zamana Güzellik Kat (Cashback) :

Cashback ilginç bir film. Hem sabun kabuğu misali bittiği anda kendini unutturan bir film, hem de farklı yapısıyla kendini izlettirmeyi başaran, böylece diğer türdeşlerinden farklı bir yere sahip olan bir film. Cashback aslında 18 dakikalık Oscar adayı bir kısa film. Yönetmeni, filmin kendine has başarısından güç alarak filmi uzun metraja çevirmiş. Kısa filmken romantizmin yanından geçmeyen film, uzun olunca romantik-komedi oluvermiş. Bu arada kısa filmin, uzunun içinde aynen yer aldığını ekleyelim.

Uykusuzluk çeken sanat öğrencisi Ben Willis’in aşkı anlama çabalarını anlatıyor uzun metraj film. Kısa olanıysa sadece insanların zamanı algılama durumlarını anlatıyor. Aslında film bütün olarak zaman üzerine kurulu, fakat uzatıldığı için gereksiz yere içine aşk eklenmiş. Gerçi işin aşk kısmı yine izlettirmeyi başarıyor kendini fakat maç sahnesi gibi filme hiçbir şey vermeyen uzun sahneler mevcut. Coupling’in 1-2 bölümünden hatırladığım Emilia Fox şirinliğiyle filme hoşluk katarken Sean Biggerstaff sade oyunculuğuyla çok başarılı bir karakter çiziyor.

Bir Pazar akşamı sevgilinizi alıp izleyeceğiniz, sonunda da ona dönüp “İyi ki varsın!” diyeceğiniz bir film.

Oyuncular: Sean Biggerstaff, Emilia Fox, Shaun Evans, Michelle Ryan, Stuart Goodwin, Michael Dixon, Michael Lambourne – Görüntü Yönetmeni: Angus Hudson – Müzik: Guy Farley – Yazan ve Yöneten: Sean Ellis

*** G.T.: 25 Mayıs Y.T.: 17 Haziran

Ocean’s 13 :

Aslında Ocean hakkında pek karalayacak bir şey yok. Çünkü çekilme nedeni belli, izlenme nedeni belli. Tıpkı Bond gibi amaç eğlenmek, yoksa izlerken sinemasal bir değer aramıyoruz. İlk filmin güzelliği buydu, çok iyi eğlendiriyordu, ikinci kendi çapında eğlenmekten bize eğlenecek malzeme veremiyordu. Ama üçüncü ilkinin seviyesine ulaşamasa da eğlendirmesini biliyor. Bundan sonrası da yalan. Al Pacino gelmiş, Zeta-Jones gitmiş, inanın değeri yok. Siz keyif alabiliyor musunuz? Evetse, tartışma bitmiştir.

Oyuncular: George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, Al Pacino, Don Cheadle, Bernie Mac, Casey Affleck, Scott Caan, Ellen Barkin,Elliott Gould, Carl Reiner, Shaobo Qin, Andy Garcia, Eddie Izzard, Vincent Cassel – Görüntü Yönetmeni: Steven Soderbergh – Müzik: David Holmes – Senaryo: Brian Koppelman, David Levien (George Clayton Johnson ve Jack Golden Russell’in karakterlerinden) – Yönetmen: Steven Soderbergh

*** G.T.: 8 Haziran Y.T.: 24 Haziran