Arşiv
Biraz da Müzik!
Ne zamandır müzik hakkında yazmıyorum. Biraz da son zamanlarda dinlediğim türlerden, şarkıcılardan ve müzik olaylarından bahsedelim. Aralara da streamler koyup keyiflenelim.
- Gürol Ağırbaş adını duyanınız azdır. Kendisi bu ülkenin yetiştirdiği en iyi müzisyenlerdendir. Kaliteli albümlerin, şarkıcıların arkasında onun adını görebilirsiniz. Ağırbaş, son birkaç yıldır ilginç bir proje yürütüyor: Köprüler projesi, batının ünlü şarkılarını Türk ezgileriyle harmanlayıp enstrümantal olarak yorumluyor. Bu projenin 3. ayağı geçtiğimiz kasımda piyasaya çıktı. Ben de böylece haberdar oldum. ‘Köprüler 3 – Beyazperde’ albümü, dünyada sevilen 10 ünlü film müziğini Türk ezgileriyle birleştiriyor. Ortaya çıkan albüm, son derece ilginç, benzeri olmayan ve keyifli. Bazı şarkılar öne çıkıyor tabii. The Last of the Mohicans Theme ile The Scent of Woman‘ın ünlü tangosunu bir de bu albümde dinlemelisiniz.
- Bunun dışında Türk müziği hızlı şekilde çökmeye devam ediyor. 2011’de çıkan albümler arasında dinlemekten keyif aldıklarım bir elin parmaklarını geçmiyor: Model – Diğer Masallar, Peyk – İçimdeki İz, Nilüfer – Nilüfer’le 12 Düet, Melis Danişmend – Daha Az Renk ve Aşk Tesadüfleri Sever Film Müzikleri
- Bir de albümü olmayan bir gruptan bahsedelim. Alternatif müziği takip edenleri onları çok iyi biliyor zaten. Büyük Ev Ablukada, çok ilginç ve ‘alternatif’ kelimesinin hakkını sonuna kadar veren bir müzik yapıyor. Şu an sadece internetten dinleyip konsere gidebilirsiniz.
- Yabancılarda da yeni çıkanları pek takip etmiyorum aslında. Lady Gaga’nın son albümü gayet güzel. Adele’in son albümü de yine çok iyi, daha önce dinlememiş olanlar bu sese mutlaka kulak vermeli. Soundtrack albüm olaraksa Sucker Punch OST‘yi tavsiye ederim.
- Ayrıca Globus’u dinlemenizi tavsiye edeceğim. Kendilerim film fragmanları müzik/şarkı yapıyorlar. Bazıları çok iyi oluyor. Hatta ‘Preilator’ adlı şarkıları nefes kesen güzellikte.
- Son olarak Amy Winehouse’a değinelim. Bu kadar güzel bir sesin, bu kadar iyi bir söz ve müzik yazarının bu kadar genç ölmesi çok üzücü. Sebebi ne olursa olsun (son olarak uyuşturucu olmadığı anlaşıldı), böyle bir sanatçının arkasından mantıksız yorumlarda bulunmak çok küstahça. Yonca Evcimik neyse de, Sertab Erener’in “Daha zeki olmasını beklerdim.” demesi beni Sertab adına çok üzdü. Demek ki kendisi ‘zeki olma’yı piyasa işi yapmakla bir tutuyor. Valla şu anda ben Türkiye’de Amy gibi bir kadın sanatçı olduğunu düşünmüyorum. Kendini sadece sanata veren, diğer tüm piyasa oyunlarına karşı çıkan kaç kişi tanıyorsunuz? O yüzden bazı cümleleri kurarken insan kendisine bakmalı önce! Yazının son şarkısı da Amy’den gelsin, ilk albümden ‘Stronger Than Me’:
Somali ve PKK Bombalamaları Hakkında
Tatile çıktığım günlerde bir Somali sevdası almış başını gidiyordu. İnsan ne yapacağını şaşırıyor inanın. Gülse mi, ağlasa mı? Başbakan ve heyeti yanına işkadınları, işadamları ile Nihat Doğan, Ajda Pekkan, vb. şarkıcıları almış, Somali’yi ziyaret etmişler, bu mübarek Ramazan ayında. Zaten erdem olarak nitelendirilen bazı eylemlerin, Ramazan ayına özel yapılması can sıkarken (diğer 11 ayda erdemli olmaya gerek yok zaten!) bu işe, hiçbir günahı olmayan küçücük çocukların alet edilmesi fazlasıyla iç karartıyor.
Neden Türk Dizisi Seyretmiyorum?
Türk dizisi seyretmemek, kimileri için özünü inkar etmek, kimileri içinse elitist olmakla eşdeğer. Ben bu iki yaklaşımı ve hatta yapılan diğer mesnetsiz yaklaşımları da reddediyorum. Çünkü ortada ciddi bir anlayış eksikliği var bence.
Edirne Gezisi – 3. Kısım: Selimiye Cami ve Dönüş Yolculuğu
Edirne gezisinin üçüncü ve son yazısı bilerek gecikti. Çünkü biraz fotoğraf eklemek istedim. Onlar da geç kalınca ertelendi bayağı. En son Karaağaç’tan dönerken Japon gezgin Kohey’i arabamıza almış, Edirne merkeze dönüyorduk. Devam edelim:
Aracı uygun bir yere park ederek Filiz’in yoğun isteği üzerine tavuk döner yemeye gittik çarşıda. Et döner varken tavuk olanı hiç beni cezbetmez, Filiz en iyi tavuk dönerin Edirne’de olduğunu ısrarla savunsa da ben farkını bulamadım. Ucuza karın doyurma yemeği işte, 3 tl’ye içecek dahil kalkıyorsunuz.

Ardından hep beraber Selimiye’ye gittik. Mimar Sinan’în ustalık eseri olan, şehrin her tarafından mutlaka görünebilen bu göz kamaştırıcı mimari esere kelimeler yetersiz. Hakkında anlatılan onlarca rivayet bile büyüsünün yanında sönük kalıyor. Mimar Sinan, sanırım Osmanlı’da gerçek manasıyla sanatını icra edip karşılığını görebilen ve yapıtlarına hala değer verilen nadir dehalardan.
Selimiye çıkışında Engin’in arkadaşı Martı Uçtu bizi karşıladı. Adı üzerinde gezgin bir martı kendisi. Gezdiği yerleri de benim gibi kendi blogunda anlatıyor, okuyabilirsiniz.
Daha fazlasını oku…
Bir Yaz Gecesi: MFÖ Konseri ve Thales Room
İstanbul’da şu sıralar boğucu bir nem ve sıcak var. Hal böyle olunca insanlar güneş tepedeyken dışarı çıkmıyor. Çıksalar da kapalı ve klimalı mekanlarda pineklemeyi tercih ediyorlar. Biz de dün öğlen buluşsak da bir süre sonra klimalı yer diye sayıklayarak Ortaköy Starbucks’a kendimizi attık.
6’dan sonra hava biraz ateşini kaybetmeye yüz tutunca, Taksim’e çıktık, yemek için. Minda’ya gittik Sıraselviler’de. Çok şirin bir lokantadır, temizdir ve lezizdir. Canınız mantı veya ev yapımı zaytinyağlı/meze çekerse gidebilirsiniz. Biz açıldığından beri gideriz arkadaşlarla. Mantımı yiyerek geceye hazırlığımı tamamladım.
Taksim’de aramıza diğer katılacakları da alarak Cemil Topuzlu Açıkhava’ya doğru yürümeye başladık. Konser alanına vardığımızda yavaştan dolmaya başlamıştı koca amfi. Benim Açık Hava’ya ilk gidişimdi ama Bursa Açık Hava’dan çok farklı bulmadım. Biz bu konsere gitmeye son gün karar verdiğimizden merdivene bilet alabildik. Aslında iyi de oldu. 100’lük bilet kesiminin yanı başında 45’e seyrettik MFÖ’yü.
MFÖ konseri de benim için bir ilkti. Sahnede ilk defa izledim onları. Bilindik şarkıları arka arkaya sıraladılar. Benim en sevdiğim 3 şarkıdan ikisini ilk yarıda söylediler, Bazen ve Yalnızlık Ömür Boyu. Ama Sanatçının Öyküsü‘nü çalmamalarına bozuldum. Bana göre MFÖ’yü MFÖ yapan şarkılardandır.
Diğer türlü konser oldukça olağan geçti. 40 yıldır konser veren profesyoneller olarak, nerede ne yapacaklarını iyi biliyorlar ve her şey önceden belirlenmiş. Sıralamadan sapılmıyor: Mazhar’ın çakırkeyif saçmalamaları, Fuat’ın dinginliği ve babacan tavrı ve Özkan’ın deli şovu. Her şey şov ve bu yapaylık, biraz sizi olumsuz etkiliyor açıkçası. Mesela biste Mazhar mikrofon desteğini fırlatıyor, daha saniye dolmadan asistanı gelip yerden alıp yerine koyuyor. Bırak kalsın o orada işte.
Konserden sonra, daha da kalabalık bir grup halinde (10 kişi filandık) İstiklal’e yürüdük. Genel karar çerçevesinde Thales Room’a gittik. Burası, artık Taksim’de içki içmek için tercih ettiğim ilk ve belki de tek yer haline geldi. Uygun fiyatları, nispeten rahatlığı ve temizliği, servisi ile Nevizade ve Asmalımescit mekanlarından çok daha iyi.
Zaten mekana oturabildiğimizde saat yarım olmuştu. Gırgır, şamata, içki derken saatler ilerledi. Fire punch isteyerek gecenin tepe noktasına ulaştık saatler 2’yi gayet geçerken. Fire punch, bol buzlu küre bir kap içinde Sex on the Beach’ten ibaret. Ama sunumu çok fiyakalı, bol pipetle ve ateşle beraber geliyor. Grup gaza gelip, herkes aynı anda içmeye başlıyor. Grup olarak gidildiğinde eğlenceli oluyor. Tadı da çok iyi, hele yazın buzlu olarak iyi geliyor.
3.5 civarıydı, mekan kapanıyormuş, biz de kalktık. Bir Bambi yaparak geceyi sonlandırdık. Bambi’ye girerken 4’e geliyordu ve zor yer bulabildik, her yer doluydu. Yalnız tavsiyem Bambi’ye Taksim hariç diğer şubelerine gitmemeniz. Geçen hafta gece Suadiye’dekine girmiştik, her şeyiyle berbattı. Taksim’dekiler ise hala belli bir düzeyi koruyabiliyorlar.
Gerçekten güzel ve eğlenceli bir geceydi. Bu sıcak aylarda galiba dışarıya çıkıp eğlenmek için tek seçenek, geceler! İstanbul geceleri dopdolu!
The Borrower Arrietty
Studio Ghibli, insanın içini ısıtan bir marka artık. Hangi filmi olursa olsun, size yeni bir şeyler söyleyebilen, dünyaya dair uyarılarda bulunan, bunları yaparken de animasyonun sıcaklığını, sevimliğini ve şirinliğini unutmayan bir stüdyo.Çoğu kimse Japonya’nın Pixar’ı dese de, Pixar’dan daha olgun, samimi ve en önemlisi birbirini tekrar etmeyen filmler yapıyorlar.
Stüdyo Ghibli’nin son mahsülü Kari-gurashi no Arietty (Aşırıcılar/The Borrower Arrietty) de bu çizginin güzide bir devamı. İngiliz yazar Mary Norton’un romanından uyarlanan film, insanlara görünmeden kendi hayatlarını yaşamaya çalışan tırnak boyutundaki küçük insanları merkeze alıyor. Bahçeli bir banliyö evinin bodrumunda kendi evlerinde yaşayan ve insanların dert etmeyecekleri küçük şeyleri aşırarak hayatlarını idame ettiren bir aile vardır. Ailenin kızı Arrietty, 14 yaşına girdiğinde artık eve çıkıp aşırmayı öğrenmesi gerekmektedir. Aynı zamanda, evin sahibinin küçük yeğeni Sho kalp ameliyatı olmadan dinlenmek için eve taşınır. Arrietty ile Sho’nun birbirini görmesi ve aralarında oluşan dostluk ikisi için de yeni kapılar açmaya başlar.
Mildred Pierce
Perşembe günü Emmy adayları açıklandı. Emmy, Amerikan televizyonlarında yayınlanan her şeyin en iyisini seçen prestijli bir ödül. Kategori sayısı 50’nin üzerinde ama genel olarak dizi ve TV filmleri için olan kategoriler önemseniyor. Belirtmeliyim ki bahsedilen Emmy sadece primetime için olanı. Ayrıca gündüz kuşağı için ayrı bir ödül gecesi düzenleniyor.
Bu yılki adaylar zaten göz önünde olan diziler: Mad Men, Boardwalk Empire, Glee, Dexter,… Dizilerde sadece Game of Thrones‘un da yarışa katılması beni sevindirdi. TV filmleri ve mini dizilerde ise birkaç ismi kenara not ettim: Mildred Pierce, The Kennedys, Cinema Varite ve Too Big to Fall önümüzdeki 1 ayda gündeme alabileceklerim. Açıkçası TV filmlerine mesafeli yaklaşıyorum ama içlerinde izlenmeye değer olanları oluyor. Mini-dizler ise ayrı bir format. Başarılı olursa tadından yenmeyenleri hep olmuştur.
Ben de bu haftasonu oturup Mildred Pierce‘i izledim. HBO’nun yayınladığı 5 bölümlük bir mini-dizi. Aslında 5 saatlik bir film de denilebilir. Hatta ben öyle bakmayı tercih ederim.
1930’larda orta sınıfa mensup Mildred Pierce’in iş ve özel hayatına odaklanıyor. Dizi başladığında sıradan bir ev hanımı olan Mildred’ın boşanmasıyla beraber kendine ait restaurantlar zinciri kurmasını adım adım izliyoruz. Bu sırada kendi özel yaşamı ve kızlarının da bu hayata etkisini görüyoruz.
Edirne Gezisi – 2. Kısım: Edirne Turu, Karaağaç, Sağlık Müzesi
Kırkpınar Güreşleri’nden sonra Filiz’in annesini almaya eve döndük. Biraz oturup dinlendikten sonra dışarı çıktık. Yürüyerek merkeze inip Necati’nin Yeri diye bir lokantada ciğer ve tatlı yedik. Edirne’nin en meşhur yemeği olan ciğer, bilhassa Kırkpınar Restaurantları ile daha da ünlendi son zamanlarda. Açıkçası Kırkpınar’da yediğimi daha çok beğenmiştim. Damak tadım ona daha uygun olabilir tabii. Tatlı olarak da peynir hevlası ile dondurmalı irmik denedik. Ben hevlayı daha çok beğendim ama kızlar tutturdu “Peynir hevlası asıl Çanakkale’de yenir.” diye. Valla Çanakkale’ye gitmediğimden bilemeyeceğim ama madem öyle, bir de Çanakkale yapmak gerek!
Oradan çıkarak yürüyerek Meriç’in kıyısına gittik. Bu arada Tunca ve Meriç nehirlerinin üzerinde harika köprüler var. Bunları zamanında Mimar Sinan yapmış. Taştan, hafif kavisli bu köprülerin tam ortasında birer çıkıntı bulunuyor, nehri dolasıya izleyebilmek için. Hala kullanılabilmesi de çok hoş. Bana İskoçya’da gördüğüm eski ama hala kullanılan köprüleri hatırlattı. Keşke Türkiye’de daha fazla yerde eski köprüler kullanılsa.
Meriç kıyısında belediyeye ait bir çay bahçesinde. Ortalık çok huzur doluydu yada bana öyle geldi. Tek sorun, inanılmaz bir sivrisinek popülasyonunun bulunması nehir çevrelerinde. Oturduğumuz yerdeki bina, Lozan Antlaşması öncesi Yunanlılar tarafından gümrük binası olarak kullanılmış bu arada.
Daha fazlasını oku…
37°2 Le Matin (Betty Blue)
7-8 aydır erişemediğim sabit diskime sonunda erişince, kıyıda kalmış bazı filmleri de tekrardan hatırladım. Betty Blue (37°2 le Matin) filmi de bunlardan biri. Daha bunun gibi sürüyle film var, The Last Detail gibi.
37°2 le Matin 1986 yapımı bir Fransız filmi. O yıl tüm dünyada da oldukça popüler olmuş. Hala da hatırlayan var (ki ben de bir dergiden okuyup radarıma almışımdır). Ama izledikten sonra IMDB’den yapıtığım kısa araştırma sonrasında o yıl Oscar dahil tüm ödüllere aday olmasına rağmen çok da beğenilmediğini gördüm. Hatta yönetmeni Jean-Jacques Beineix’in ikinci yapıtı olan bu film, aynı zamanda kendisinin son popüler filmi.
Filmin fazlasıyla erotik, şimdiden belirtiyim. Hatta ilk sahnesi gayet hardcore diyebileceğimiz bir sevişme sahnesi. Film boyunca da iki ana kahramanımız, bol bol çıplak kalıp sevişiyorlar. Bu arada ‘film boyunca’ tanımım gayet geniş çünkü tam 180 dakika sürüyor. Sinemalarda sanırım 2 saatlik kurgusu oynamış ama o kurguyu bulmanız bence çok zor. DVD olarak direkt yönetmenin kurgusu var.
Daha fazlasını oku…
Bloguma Facebook Butonları Eklenmiştir
Kabul ediyorum, mühendis olmama rağmen, çok teknik işlere kafam basmıyor. Facebook eklentilerini bloga ne zamandır yüklemeyi düşünüyordum ama üşengeçlikten kurcalamıyordum.
1 ay önce Facebook’ta bir ‘page’ oluşturup blogu takip edenler görünsün istedim. Ama çok verimsiz oldu yada ben yapamadım. Sonuçta tamamen kaldırdım bugün.
Bugünkü asıl değişiklik ise ‘Like’, ‘Send’ ve ‘Share’ bağlantılarını eklemeyi başarmam oldu! Yani artık beğendiğiniz yazıyı facebook’ta paylaşabileceksiniz, beğenebileceksiniz veya bir arkadaşınızın e-posta’sına direkt gönderebileceksiniz. Bu 3 butonu da yanyana yapmaya uğraştım ama yemedi. Şu anki haliyle idare edin. Artık hep böyle kalacak: ‘Like’ ve ‘Send’ butonu yazının yukarısında ve ‘Share’ butonu da yazının sonunda artık.
Fena da olmadı aslında. Ama bu blogun amacı hep belli: Öncelik her zaman içeriktir. Bu tarz görsellik numaraları çok az olacak bundan sonra da.
Son Yorumlar