Arşiv

Posts Tagged ‘Michael Curtiz’

Favori Romantik Filmlerim

Yazılarımı okuyanlar ne kadar melankoli hastası olduğumu bilir. Dolayısıyla böyle biri de en çok romantik filmleri sevecektir. Korku hariç her film türünü keyifle izlerim, hatta çok iyi korku filmlerine de bayılmışlığım vardır (mesela Shining). Lakin benim için romantik filmler bir başka. Onlardan aldığım salt keyif apayrı.

Şu da var tabii; romantik film, belli bir türe hapsedilemez. Dram ve komedi karşımıza en çok çıktığı türler olabilir. Lakin bir gerilimde de (Vertigo), bir korkuda da (Lat den Ratte Komma in), bir müzikalde de (West Side Story), bir bilim-kurguda da (Star Wars) ve hatta bir aksiyonda da (Casino Royale‘de Bond-Vasper aşkı!) karşımıza çıkabilir. Ben bu listede serbest davrandım. Belli bir kronoloji takip etmedim. Listeyi de sıralı yapmadım, aklıma geldiğini yazdım. Buyrun listeye geçelim:

Notting Hill [Roger Michell – 1999 – İngiltere]

nh

Kaç kere izlediğimi bilmediğim sayılı filmlerden. Ne zaman canım çok sıkılsa veya çok sevinsem açar izlerim. Hiç baymaz. Sahneleri neredeyse ezberlediysem de hep aynı keyfi verir. Peki neden? Sanırım Richard Curtis’in senaryosu ilk sırayı alıyor. Bir de esas oğlanın deyişiyle ‘sıradan bir ölümlünün bir tanrıya aşık olması’ olayı var. Will’in ‘Ain’t No Sunshine’ eşliğinde dört mevsim boyunca pazarı dolaşma sahnesi ise sinema tarihinde yerini almıştır. Tabii enfes soundtrack albümü de sevilmesinin başka bir nedeni. 2 yıl önce yazmış olduğum ayrıntılı yazı için tıklayın!

When Harry Met Sally… [Rob Reiner – 1988 – ABD]

when-harry-met-sally

İlk defa ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum ama oldukça fazla izledim. Bir diğer başucu filmim de budur. Bugün izlediğimiz manada romantik-komedi türünü başlatan filmdir. 90’lar boyunca her romantik filmde Meg Ryan’ın çıkmasının da müsebebidir. Nora Erphon’un Oscar’a aday olan senaryosu neredeyse kusursuzdur.  40’lı yılların hınzır (ama stüdyoda çekildiğinden yapay olan) screwball komedi trüklerini 80’lerin gerçek dünyasına (New York’a) uyarlayan Erphon, hem ana iskeleti hem de araya çeşni katan yan öyküleri ustalıkla kurmuştur. Rob Reiner rahat bir rejiyle sonuca ulaşmıştır. Billy Crystal ile Meg Ryan’ın kimyaları da inanılmaz uyumludur. Casablanca göndermeleri, zeki esprileri (Sahte orgazm sahnesi üzerine gelen “Ben de onun yediğini istiyorum.” repliği) ve Harry Connick Jr. imzalı enfes caz şarkıları ile unutulmaz bir filmdir. (Reiner’ın 2010’da çektiği Flipped de çok başarılı bir ‘ilk aşk’ filmidir, çoğu insanın gözünden kaçmış olması yazıktır.)

Paris, Texas [Wim Wenders – 1984 – ABD]

paris-texas

Aşkın şiddetini ve yıkıcılığını gösteren gelmiş geçmiş en iyi film! Son 40 dakikada izlediğimiz Harry Dean Stanton’un monolog sahnesi, sizi koltuğa mıhlar, gözünüzü bile kırpamazsınız. İçinizde bir şeyler ezilip un ufak olur. Film bitse de yerinizden kalkamazsınız. Bitiş yazılarını, bu sefer sersem gibi olup hareket edemediğinizden izlersiniz. O muhteşem sahneye kadar olan 2.5 saatlik kısımsa başarılı bir Amerika eleştirisidir. Yola çıkmak üzerine, aile olmak üzerine ve modernizm üzerine çok ciddi kelamlar eder. Sam Shepard’ın senaryosu, Stanton’ın oyunculuğu, Robby Müller’in görüntüleri ve de Wenders’in enfes yönetimi 10 numaradır! Bence gelmiş geçmiş en iyi 5 film arasındadır! Daha fazlasını oku…

Reklamlar

Casablanca

15/05/2007 1 yorum

Tartışmasız başyapıtlardan biri. Nice akademik yazıya konu olmuş, nice en’ler listesine girmiştir. Hollywood basit bir ticari film çekmek isterken beklenmedik bir şey olmuş, Micheal Curtiz o filmden bir başyapıt yaratmıştır. Aslında söylenenlere göre film gösterime girdiğinde hedefine uygun bir yolda seyrediyormuş, gişe başarısı yüksek kaliteli bir film. Yıllar sonra Humphrey Bogart öldükten sonra onun anısını yaşatmak isteyenler eski filmlerini yeniden izlemeye başlayınca film de o esas popülaritesine ulaşıyor ve o efsane günümüze kadar geliyor. Casablanca’yı izleyip de etkilenmemek pek mümkün değil. Bir vakit ünlü bir sinema eleştirmenine sormuşlar, Casablanca’nın neden bu kadar popüler olduğunu. O da 3 unsur var demiş: Final sahnesi, müzikleri ve esprili dili.

Film, 2. Dünya Savaşı’nın tam ortasında geçiyor. Aslında bu yönden de ilginç bir film çünkü film o zamanda çekiliyor yani daha savaşın sonucu belirsiz. Hatta Almanların hala önde olduğu vakitler. Adını da aldığı Fas’ın Casablanca şehrinde geçer film. Yine gerçek bir olaydan destek alır film. Savaş halindeki Avrupa’dan Amerika’ya kaçmak isteyenler Lizbon’a ulaşmak zorundadır. Lizbon’a da ulaşmanın tek yolu Casablanca’dır. Film bu bilgiyi bize vererek başlar. Kamera Casablanca’nın genel profilini verdikten sonra şehrin en ünlü barı Rick’s American Cafe’ye çevrilir. Sonradan öğrensek de geçmişi belirsiz, kadınlara önem vermese de şehrin en gözde bekarı olan Amerikalı Rick tarafından işletilmektedir bu bar. Gerek ünlü piyanisti Sam ile gerekse arkasındaki gizli ama açık kumarhanesiyle çok popülerdir. Olaylar önce Rick’in gizli işler çeviren arkadaşının barda öldürülmesi ve Rick’e önemli bir belge vermesiyle başlar. Ertesi gün de Alman karşıtı grupların lideri Victor Laszio’nun Casablanca’ya gelmesiyle gerilim artar. Ama esas gerilim Victor Laszio’nun eşi Lisa ile Rick karşı karşıya gelince doruğa çıkar. Burada bir flashbackle öğreniriz ki Lisa ile Rick Paris’te birbirine aşık olmuşlardır. Tam evleneceklerken de, tam da Nazilerin Paris’i işgal ettiği gün, Lisa’nın ortadan yok olmasıyla ilişkileri bitmiştir. Anlarız ki Rick’in kadınlara ilgisizliği meğerse Lisa’ya olan aşkıymış ve o gizli belge Victor Laszio’nun Lizbon vizesiymiş. Böylece hem siyasi olarak hem de romantik olarak ilginç bir üçgen kurar film ve bu çatının üzerinde yol alır. Tabii başta polis şefi ve Alman kumandan olmak üzere birbirinden ilginç karakterler de hikayeye eşlik eder.

Gelelim şu ünlü final sahnesine. Lisa Rick’i mi seçecek, kocasını mı ikilemine. Bunun hakkında tonlarca yazı, konuşma bulabilirsiniz. Sonuçta filmin mutlu sonla bitmediği aşikar. Herkes de bunun üzerinde duruyor zaten. Mutlu sonla bitse Casablanca bu kadar popüler olabilir miydi? Bence hayır çünkü filmin esas ünü bu sahneden kaynaklanıyor. Hatta When Harry Met Sally’de bu sahneyle ilgili çok komik bir diyalog da mevcut. Olayın kadın ve erkek arasındaki iki farklı yorumunu duymak için bu sahneyi şiddetle öneririm. (Hatta işin ucu cinselliğe kadar varır.) Yine ilginç bir rivayete göre Lisa’yı oynayan Ingrid Bergman çekimler boyunca finali bilmiyormuş, yani hangisini seçeceğini ve bu, performansını pozitif yöne etkilemiş.

Filmin espri kalitesi bence mükemmel. Bugün birçok Hollywood filminde duyamayacağınız kadar güzel espriler mevcut, hala daha güncelliğini koruyan espriler üstelik. Senaryoya çok güzel yedirilmiş olması ayrı bir yetenek ayrıca, mesela Rick ile Lisa’nın pazardaki kavgasında pazarcının fiyatını %80 indirmesi seyirciyi siyasi tonlu bu filmde gayet rahatlatıyor.

Ve gelelim o muhteşem şarkıya: ‘As Time Goes By’. Filmi izlemeden de duysanız içinizi ısıtacak bu şarkı filmle, başka hiçbir filmde olmadığı gibi, örtüşüyor. Zaten şarkıyı mutlaka bir yerlerde duymuşunuzdur. Neredeyse her şarkıcı söylüyor çünkü. Ama benim tercihim orijinali olan Dooley Wilson versiyonu. Ayrıca filmde şarkının ilk defa çalınışındaki replik de en iyi replikler listesinde: “Bir daha çal Sam ‘As Time Goes By’ı.”

Gerek saydığım nedenler gerekse oyuncu kadrosunun sağlamlığıyla defalarca izlenebilen nadide klasiklerden. Yalnız orijinal versiyonu olan siyah-beyaz versiyonunu izlemenizi öneririm. Renklendirilmiş versiyonu çok göze batıyor, o büyüyü azaltıyor.

Oyuncular: Humphrey Bogart, Ingrid Bergman, Paul Henreid, Claude Reins, Conrad Veidt, Sydney Greenstreet, Peter Lorre, S. Z. Sakal, Madeleine LeBeau, Dooley Wilson – Görüntü Yönetmeni: Arthur Edeson – Müzik: Max Steiner, M. K. Jerome, Jack Scholl, Herman Hupfeld (‘As Time Goes By’) – Yapım Yılı, Ülkesi: 1942, ABD – Senaryo: Julius J. Epstein, Philip G. Epstein, Howard Koch, Casey Robinson (Murray Burnett ve Joan Alison’un ‘Everybody Comes to Rick’s’ adlı oyunundan) – Yönetmen: Micheal Curtiz

***** Y.T.: 16 Haziran