Arşiv
Missing: Politikanın İkiyüzlülüğü Hakkında
Olabildiğince naif olmamaya çalışırım. Olayların gerçek yüzünü anlamaya, nedenini bulmaya. Olabildiğince de tarafsız olmaya ve farklı açılardan bakmaya çalışırım. Lakin politikayı, hele kapitalizmi hiçbir zaman anlayamacağım! Bu kadar burnuna dik giden, her zaman kendisinin kazanmasını isteyen bir şey yoktur daha dünya üzerinde.
Bu akşam 30 yıllık bir film izledim ve yine anti-kapitalist hislerim depreşti. Normalde politikayı takip etsem de, yapmaktan bizzat kaçınırım. Çünkü ne kendimi politika yapacak kadar yetkin hissediyorum, ne de bu yalana ortak olmak istiyorum. Aslında asırlardır insanın içinde olan ama Fransız İhtilali’yle önem kazanan bu illeti lanetlemekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Bence politika en basit manasıyla, maske takmaktır. Hatta biri kendi olmadan ortamda hoş gözüküyorsa ‘politik davranmak’ deyimini kullanıveririz onun için. Ama nadir de olsa, politikacılar (ima içinde kalsa da) doğruyu söylemeyi pek severler. Çok nadir olur ama yakalayınca anlarsınız hemen. İşte aşağıdaki diyolog da, böyle bir itiraf içeriyor:
Daha fazlasını oku…
Shame (Modern Toplumda Bireyin Yalnızlığı Üzerine)
Hafta sonu, uzun zamandır izlemek istediğim Shame‘e gittim. Steve McQueen’in ikinci filmi, ilk filmi Hunger gibi, oldukça provakatif ve modern toplumun açmazlarını deşen bir yapıda.
Filmin baş kişisi Brandon, New York-Manhattan’da oturan, yüksek maaşlı bir işe sahip biri. Yani dünyanın en hızlı kentinde yeterli maddi güce sahip. Ama o bir seks bağımlısı. Gece gündüz mastürbasyon yapan, (işteki de dahil) bilgisayarları porno içinde yüzen, fahişelere servet sayan biri. Brandon’un tek arkadaşı olarak patronunu görüyoruz ki onunla da ilişkisi maddiyata bağlı. Filmin başından beri onu ısrarla arayan kız kardeşini bile umursamıyor. Ta ki kendisi gelip onda zorla kalana dek. Böylece Brandon’un iş ve seks arasındaki çizgisel düzeni bozulmaya başlıyor.
Daha fazlasını oku…
Gelecek Uzun Sürer

Gelecek Uzun Sürer, kendisinden çok söyledikleriyle, anlattıklarıyla ve gösterdikleriyle akılda kalan bir eser. Bu, film aleyhine bir dezavantaj olarak algılanabileceği gibi, avantaja da dönüşebilir. Nitekim yönetmen Özcan Alper başarılı rejisiyle, çok sıkıcı ve anlamsız olabilecek bir filmi sizi durmadan düşünmeye zorlayan ve içinizde kızgınlık ve öfke dahil çeşitli duyguları oluşturan bir filme dönüştürmüş.
Önce filmin beynimde oluşturduğu duyguları yazıya aktarmaya çalışayım: Bir insan düşünün, oğlu, anne/babası, kardeşi veya başka bir yakın akrabası sebepsiz yere öldürülüyor. İçinde onu öldürene dair bir nefret oluşmaz mı ve bu nefreti hiç unutabilir mi? Asıl önemlisi siz, 3. sahış olarak, bu duyguyu beslediği için ona kızabilir misiniz?
Daha fazlasını oku…
Somali ve PKK Bombalamaları Hakkında
Tatile çıktığım günlerde bir Somali sevdası almış başını gidiyordu. İnsan ne yapacağını şaşırıyor inanın. Gülse mi, ağlasa mı? Başbakan ve heyeti yanına işkadınları, işadamları ile Nihat Doğan, Ajda Pekkan, vb. şarkıcıları almış, Somali’yi ziyaret etmişler, bu mübarek Ramazan ayında. Zaten erdem olarak nitelendirilen bazı eylemlerin, Ramazan ayına özel yapılması can sıkarken (diğer 11 ayda erdemli olmaya gerek yok zaten!) bu işe, hiçbir günahı olmayan küçücük çocukların alet edilmesi fazlasıyla iç karartıyor.
Seçim Ertesi Yorum
4 yılı önce demişim ki: “Türkiye, resmen kapitalist düzeni seçmiştir.” Yazının tarihi 27 Temmuz 2007. Aradan yaklaşık 4 yıl geçti ve Türkiye, kapitalist rejimden hoşnutluğunu belgeledi. Türk halkının yarısı kapitalizme oy verdi. Burada ‘kapitalizm’ terimini kötü bir kelime değil, bir ekonomi terimi olarak kullandığımı vurgulamalıyım.
21. Yüzyılda Milliyetçilik
Milliyetçilik nedir? Aynı milletten gelen insanların birbirini kollaması mıdır? Öyleyse millet nedir? Bir devleti oluşturan kişiler mi yoksa aynı ırktan gelen kişiler mi?
Kürt Açılımı Hakkında
Şimdi yazacaklarımı çoğu insan yanış anlayabilir. O yüzden baştan söylüyorum ki olabildiğince tarafsız düşünmeye çalışıyorum bu hassas konuda.
16 yaşımda, en sonunda kendi inancıma karar verdikten sonra bir idealin de hep arkasında durdum: Sınırları olmayan, kamplaşmamış bir dünya! Bu gerçekleşemeyecek bir ideal, bir ütopya farkındayım lakin bu ideale yaklaşan her adımı da her zaman alkışlarım.
Son bir ayda gündemin en ağır konusu Kürt açılımı. Her konuda olduğu üzere, Türkiye’de konuyu bilip bilmeyen herkes bu açılımı tartışıyor. Yani yine ağzı olan konuşuyor. O zaman benim de yazmamda sakınca yoktur.
Daha fazlasını oku…
Şok Doktrini
Bu sefer kendi düşüncelerimi değil, okuduğum ve önemli olduğunu düşünüp herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir dosyanın özetini yazacağım. Hak verip vermemek size aittir.
Bahsedeceğim dosya, Bant dergisinin Temmuz-Ağustos 2009 sayısında yer almaktadır. 19 sayfalık bir yazılar topluluğundan oluşmaktadır. Tabii ben bu 19 sayfanın belli başlı bölümlerine değineceğim. İlginizi çekerse dergiyi alıp tamamını okumak tavsiyemdir.
Dosyanın adı ‘Şok Doktrini’. Naomi Klein’ın ortaya attığı bir kavram bu, orijinali ‘The Shock Doctrine’ olan. Kavramı kabaca ifade etmeye çalışırsak, Chicago Okulu mezunu bir grup liberal ekonomistin son 40 yılda dünyada yaptığı yıkımı anlatıyor.
Daha fazlasını oku…
3. Dünya Savaşı
Uzun zamandır politika yazmıyorum. Neden mi? Önüne gelen yazıyor zaten, benim yazmam dünyayı mı kurtaracak! Görüyorsunuz işte medyada, birkaç eleman bir şey yapıyor, yüzlerce kişi olayı yorumluyor. Sonuç ise sıfır!
Peki şimdi neden yazıyorsun diyebilirsiniz. Yerden göğe haklısınız. Yalnız ‘neden yazmayacağıma’ dair fikri açıklayayım da ileride sorun çıkmasın. Ha, benim gibi bir boka yaramayan enteller bunu çok sever. Mücadeleye girmeyip “Ben demiştim!” demeye bayılırız. Ha, mücadeleye girip bir şey de değişmeyecek lakin onur geyiğine birkaç aksiyon fena olmazdı.
Daha fazlasını oku…
Azınlıktayız
Ey sayın okuyucular (bir elin parmaklarını geçmediğinizin farkındayım, maksat özgüven olsun), siz de AB’ye girmememiz için bir neden bulamayanlardan mısınız? Siz de AKP’nin yüzde 47 oy oranıyla iktidar olmasına şaşıranlardan mısınız? Siz de bir kömür torbasına oy (s)atanları uzaylı gibi mi görüyorsunuz? Siz de 4,5 yıl hükümeti eleştirdikten sonra ona oy atanları ağzınız açık mı izliyorsunuz? Siz de halkın gözüne baka baka yolsuzluk yapanlara sinirlenenlerden misiniz? Siz de cumhuriyet, laiklik, hukuk gibi temel unsurların yok olmasına karşı hareket etmek isteyenlerden misiniz?
Eğer cevabınız evetse asıl sorum geliyor: SİZ DE KENDİNİZİ ÇOĞUNLUK MU ZANNEDİYORSUNUZ? Yani şu anda bizi yöneten kesmi azınlık olarak mı görüyorsunuz?
Yine cevabınız evetse, size birtakım basit sorularım var: Sizce Türkiye’de kaç kişi…
- demokrasinin ne demek olduğunu biliyor?
- Atatürk ilkelerini gerçek manasıyla anlamıştır?
- Kuran-ı Kerim’in Türkçe tefsirini/mealini okumuştur?
- bir hobi sahibidir?
- düzenli şekilde gazete/dergi/kitap okumaktadır?
- 19. ve 20. yüzyıl dünya ve Türkiye siyasi tarihini okumuştur ya da bilgi sahibidir?
Daha bir sürü benzeri soru sorulabilir. Ama bu kadarı da benim gelmek istediğim amaç için yeterli. Şimdi madde halindeki soruların cevaplarını az çok tahmin etmişsinizdir. Cevabı en yüksek olanı bile, iyimser bir yaklaşımla, nüfusun %10’unu bulmaz. O halde siz hala kendinizi çoğunluk olarak görüp kendinizi kandırmakta hala ısrarcı mısınız? Hala azınlıkta olduğunuzu görmüyor musunuz?

Son Yorumlar