Başlangıç > felsefe, politika > 21. Yüzyılda Milliyetçilik

21. Yüzyılda Milliyetçilik

Milliyetçilik nedir? Aynı milletten gelen insanların birbirini kollaması mıdır? Öyleyse millet nedir? Bir devleti oluşturan kişiler mi yoksa aynı ırktan gelen kişiler mi?

İkinci sorunun cevabı ne olursa olsun, artık milliyetçilik ölmüştür. Çünkü kapitalizm, daha basitiyle sistem giderek küreselleşen bir dünyada ‘milliyetçilik’ engeliyle kendini sınırlamak istemez. Giderek büyüyen bir şirket, asla bir millete (ister bir ırka, ister bir devlete) saplanıp kalamaz. Kapitalizmin yapısı gereği hep büyümek zorunda kalacaktır, bu da şirketi uluslararası yapmaya, yani milletler üstü hale gelmeye zorlayacaktır. Aksine çalışan bir şirket ya bir süre içinde yok olur ya da başka bir şirket tarafından alınır. Bunun bir sürü örneğini ekonomi tarihinde görebilirsiniz. Hatta bunun küçük çaplı örneği olarak aile şirketlerini düşünün, kurumsallaşmayan bir aile şirketi bir süre sonra batmaya mahkumdur.

Milliyetçilik ölmüştür ama ilginç bir şekilde hala etkisi devam etmektedir. Çünkü çoğu insan, buna inandırılmaktadır. Çünkü milliyetçiliği öldüren kapitalizm, milliyetçiliği bir afyon olarak kullanmaktadır, halkı uyutmak için. Tıpkı din de olduğu gibi halkın kolay kandığı bir kavramdır. Millet olmak, bir millete ait olmak, yada en ilkel haliyle bir sosyal çevreye ait olabilmek!
Milliyetçilik, aslında Fransız İhtilali ile ortaya çıkmış bir kavram. Ondan önce feodal ve hatta klan olarak kümeleşen bir yaşam biçimi hakim. Devlet denen olguysa, bu feodal/klan yapıların şeflerinin oluşturduğu bir birlikten ibaret. Bugünkü anlamdaki ırklar o zamanların üstün klanların adları veya bir coğrafyada yaşayan klanlara verilen genel bir ad sadece. Yoksa, her klan yine son derece özgür, dış ilişkiler haricinde.
Fransız İhtilali’nden gelişen siyasi ve ekonomik sebeplerle ‘millet’ diye bir kavram atılıyor ortaya. Bir ülkeyi oluşturan tüm halka, millet deniyor; ya da denmeye çalışılıyor. Çünkü insan doğası gereği durağan değildir, hep hareket etmiştir. Siz, ömrü boyunca 3 ülkede yaşayan bir insana, hangi milletten diyebilirsiniz ki? Klişe tabirle, doğduğunuz yer mi, doyduğunuz yer mi?
Bundan ötürüdür ki milliyetçiliğin en popüler olduğu 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında bile, geleceğe yönelik adımlar atılıp kavramın içindeki ırksal anlam eksiltilmeye çalışılıyor. Ziya Gökalp’ın düşüncelerini özetleyen Atatürk, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyerek olayı özetliyor aslında. Olayın ırkçılıkla hiç alakası bulunmadığını, bilakis “Türk’üm!” demenin kafi olduğunu anlatıyor bu 4 kelimelik efsane söz!
Ama birtakım siyasi ve ekonomik rantlar peşindeki güç unsurları, bu kavramı kullanarak hala prim yapıyor, yapmaya da devam edecektir.
Artık klanlar halinde yaşamadığımız kesin. Devletler halinde yaşama biçimi de 20. yüzyılın sonlarına doğru sona erdi bence. İnsanlar artık bir ekran vasıtasıyla dünyanın öbür ucundaki arkadaşıyla iletişim kurabiliyor. Gerekirse evinden çıkmadan işini halledebiliyor. Hal böyleyken, bireyin ne komşusuna ne hemşehrisine ne de vatandaşına ihtiyacı kaldı artık. Bu, iyidir yada kötüdür ama bir gerçektir ve artık geri döndürülemeyecek bir gerçektir.
Durum böyleyken, hala daha milliyetçiliğe sığınanları, insanları Türk/Kürk/Laz/Çerkez/Ermeni diye sınıflandıranları gördükçe tüylerim diken diken oluyor. Çünkü bu tarz insanlardan hem iğreniyorum hem de korkuyorum.

Dönemin getirisi gereği ortaya atılan politik bir kavram, başımıza dert olmuştur. Artık şunu herkes anlamalıdır: Her devirde öyle olsa, bilhassa 21. yüzyılda gerçek olan tek sıfat insanlıktır. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet ayrımcılığı gayet saçmadır, sadece güç unsuru oluşturmak üzere üretilmiş sıfatlardır, etiketlerdir. Bu etiketlere bağlı kalmayın, yırtın, atın onları! Bu dünyada uğraşılacak daha nice güzel şeyler varken, hele!Milliyetçilik nedir? Aynı milletten gelen insanların birbirini kollaması mıdır? Öyleyse millet nedir? Bir devleti oluşturan kişiler mi yoksa aynı ırktan gelen kişiler mi?

İkinci sorunun cevabı ne olursa olsun, artık milliyetçilik ölmüştür. Çünkü kapitalizm, daha basitiyle sistem giderek küreselleşen bir dünyada ‘milliyetçilik’ engeliyle kendini sınırlamak istemez. Giderek büyüyen bir şirket, asla bir millete (ister bir ırka, ister bir devlete) saplanıp kalamaz. Kapitalizmin yapısı gereği hep büyümek zorunda kalacaktır, bu da şirketi uluslararası yapmaya, yani milletler üstü hale gelmeye zorlayacaktır. Aksine çalışan bir şirket ya bir süre içinde yok olur ya da başka bir şirket tarafından alınır. Bunun bir sürü örneğini ekonomi tarihinde görebilirsiniz. Hatta bunun küçük çaplı örneği olarak aile şirketlerini düşünün, kurumsallaşmayan bir aile şirketi bir süre sonra batmaya mahkumdur.
Milliyetçilik ölmüştür ama ilginç bir şekilde hala etkisi devam etmektedir. Çünkü çoğu insan, buna inandırılmaktadır. Çünkü milliyetçiliği öldüren kapitalizm, milliyetçiliği bir afyon olarak kullanmaktadır, halkı uyutmak için. Tıpkı din de olduğu gibi halkın kolay kandığı bir kavramdır. Millet olmak, bir millete ait olmak, yada en ilkel haliyle bir sosyal çevreye ait olabilmek!
Milliyetçilik, aslında Fransız İhtilali ile ortaya çıkmış bir kavram. Ondan önce feodal ve hatta klan olarak kümeleşen bir yaşam biçimi hakim. Devlet denen olguysa, bu feodal/klan yapıların şeflerinin oluşturduğu bir birlikten ibaret. Bugünkü anlamdaki ırklar o zamanların üstün klanların adları veya bir coğrafyada yaşayan klanlara verilen genel bir ad sadece. Yoksa, her klan yine son derece özgür, dış ilişkiler haricinde.
Fransız İhtilali’nden gelişen siyasi ve ekonomik sebeplerle ‘millet’ diye bir kavram atılıyor ortaya. Bir ülkeyi oluşturan tüm halka, millet deniyor; ya da denmeye çalışılıyor. Çünkü insan doğası gereği durağan değildir, hep hareket etmiştir. Siz, ömrü boyunca 3 ülkede yaşayan bir insana, hangi milletten diyebilirsiniz ki? Klişe tabirle, doğduğunuz yer mi, doyduğunuz yer mi?
Bundan ötürüdür ki milliyetçiliğin en popüler olduğu 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında bile, geleceğe yönelik adımlar atılıp kavramın içindeki ırksal anlam eksiltilmeye çalışılıyor. Ziya Gökalp’ın düşüncelerini özetleyen Atatürk, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyerek olayı özetliyor aslında. Olayın ırkçılıkla hiç alakası bulunmadığını, bilakis “Türk’üm!” demenin kafi olduğunu anlatıyor bu 4 kelimelik efsane söz!
Ama birtakım siyasi ve ekonomik rantlar peşindeki güç unsurları, bu kavramı kullanarak hala prim yapıyor, yapmaya da devam edecektir.
Artık klanlar halinde yaşamadığımız kesin. Devletler halinde yaşama biçimi de 20. yüzyılın sonlarına doğru sona erdi bence. İnsanlar artık bir ekran vasıtasıyla dünyanın öbür ucundaki arkadaşıyla iletişim kurabiliyor. Gerekirse evinden çıkmadan işini halledebiliyor. Hal böyleyken, bireyin ne komşusuna ne hemşehrisine ne de vatandaşına ihtiyacı kaldı artık. Bu, iyidir yada kötüdür ama bir gerçektir ve artık geri döndürülemeyecek bir gerçektir.
Durum böyleyken, hala daha milliyetçiliğe sığınanları, insanları Türk/Kürk/Laz/Çerkez/Ermeni diye sınıflandıranları gördükçe tüylerim diken diken oluyor. Çünkü bu tarz insanlardan hem iğreniyorum hem de korkuyorum.

Dönemin getirisi gereği ortaya atılan politik bir kavram, başımıza dert olmuştur. Artık şunu herkes anlamalıdır: Her devirde öyle olsa, bilhassa 21. yüzyılda gerçek olan tek sıfat insanlıktır. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet ayrımcılığı gayet saçmadır, sadece güç unsuru oluşturmak üzere üretilmiş sıfatlardır, etiketlerdir. Bu etiketlere bağlı kalmayın, yırtın, atın onları! Bu dünyada uğraşılacak daha nice güzel şeyler varken, hele!Milliyetçilik nedir? Aynı milletten gelen insanların birbirini kollaması mıdır? Öyleyse millet nedir? Bir devleti oluşturan kişiler mi yoksa aynı ırktan gelen kişiler mi?

İkinci sorunun cevabı ne olursa olsun, artık milliyetçilik ölmüştür. Çünkü kapitalizm, daha basitiyle sistem giderek küreselleşen bir dünyada ‘milliyetçilik’ engeliyle kendini sınırlamak istemez. Giderek büyüyen bir şirket, asla bir millete (ister bir ırka, ister bir devlete) saplanıp kalamaz. Kapitalizmin yapısı gereği hep büyümek zorunda kalacaktır, bu da şirketi uluslararası yapmaya, yani milletler üstü hale gelmeye zorlayacaktır. Aksine çalışan bir şirket ya bir süre içinde yok olur ya da başka bir şirket tarafından alınır. Bunun bir sürü örneğini ekonomi tarihinde görebilirsiniz. Hatta bunun küçük çaplı örneği olarak aile şirketlerini düşünün, kurumsallaşmayan bir aile şirketi bir süre sonra batmaya mahkumdur.
Milliyetçilik ölmüştür ama ilginç bir şekilde hala etkisi devam etmektedir. Çünkü çoğu insan, buna inandırılmaktadır. Çünkü milliyetçiliği öldüren kapitalizm, milliyetçiliği bir afyon olarak kullanmaktadır, halkı uyutmak için. Tıpkı din de olduğu gibi halkın kolay kandığı bir kavramdır. Millet olmak, bir millete ait olmak, yada en ilkel haliyle bir sosyal çevreye ait olabilmek!
Milliyetçilik, aslında Fransız İhtilali ile ortaya çıkmış bir kavram. Ondan önce feodal ve hatta klan olarak kümeleşen bir yaşam biçimi hakim. Devlet denen olguysa, bu feodal/klan yapıların şeflerinin oluşturduğu bir birlikten ibaret. Bugünkü anlamdaki ırklar o zamanların üstün klanların adları veya bir coğrafyada yaşayan klanlara verilen genel bir ad sadece. Yoksa, her klan yine son derece özgür, dış ilişkiler haricinde.
Fransız İhtilali’nden gelişen siyasi ve ekonomik sebeplerle ‘millet’ diye bir kavram atılıyor ortaya. Bir ülkeyi oluşturan tüm halka, millet deniyor; ya da denmeye çalışılıyor. Çünkü insan doğası gereği durağan değildir, hep hareket etmiştir. Siz, ömrü boyunca 3 ülkede yaşayan bir insana, hangi milletten diyebilirsiniz ki? Klişe tabirle, doğduğunuz yer mi, doyduğunuz yer mi?
Bundan ötürüdür ki milliyetçiliğin en popüler olduğu 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında bile, geleceğe yönelik adımlar atılıp kavramın içindeki ırksal anlam eksiltilmeye çalışılıyor. Ziya Gökalp’ın düşüncelerini özetleyen Atatürk, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyerek olayı özetliyor aslında. Olayın ırkçılıkla hiç alakası bulunmadığını, bilakis “Türk’üm!” demenin kafi olduğunu anlatıyor bu 4 kelimelik efsane söz!
Ama birtakım siyasi ve ekonomik rantlar peşindeki güç unsurları, bu kavramı kullanarak hala prim yapıyor, yapmaya da devam edecektir.
Artık klanlar halinde yaşamadığımız kesin. Devletler halinde yaşama biçimi de 20. yüzyılın sonlarına doğru sona erdi bence. İnsanlar artık bir ekran vasıtasıyla dünyanın öbür ucundaki arkadaşıyla iletişim kurabiliyor. Gerekirse evinden çıkmadan işini halledebiliyor. Hal böyleyken, bireyin ne komşusuna ne hemşehrisine ne de vatandaşına ihtiyacı kaldı artık. Bu, iyidir yada kötüdür ama bir gerçektir ve artık geri döndürülemeyecek bir gerçektir.
Durum böyleyken, hala daha milliyetçiliğe sığınanları, insanları Türk/Kürk/Laz/Çerkez/Ermeni diye sınıflandıranları gördükçe tüylerim diken diken oluyor. Çünkü bu tarz insanlardan hem iğreniyorum hem de korkuyorum.
Dönemin getirisi gereği ortaya atılan politik bir kavram, başımıza dert olmuştur. Artık şunu herkes anlamalıdır: Her devirde öyle olsa, bilhassa 21. yüzyılda gerçek olan tek sıfat insanlıktır. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet ayrımcılığı gayet saçmadır, sadece güç unsuru oluşturmak üzere üretilmiş sıfatlardır, etiketlerdir. Bu etiketlere bağlı kalmayın, yırtın, atın onları! Bu dünyada uğraşılacak daha nice güzel şeyler varken, hele!
Reklamlar
Kategoriler:felsefe, politika
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: