Arşiv
Kuyu: Bir Türk Sineması Klasiği
Anadolu’da bir köy. Köyün güzel kızı (oynayan kız güzel değil ama öyle farz edin) Fatma, köyün erkeklerinden Osman’ın devamlı tacizi altındadır. Nitekim daha ilk sahnede, gölde yıkanan Fatma’yı dikizlemektedir Osman. Ardından da yakalayıp dağa kaçırır kızı. Amacı, işkenceyle nikaha evet demesidir. Ama Fatma devamlı hayır der ve birkaç gün sonra jandarma ikiliyi yakalar. Fatma baba evine, Osman mapusa girer.
Güç ve Huzur İkilemi: Goodfellas
Kolay yoldan köşeyi dönmek. Herkes bunu istiyor, değil mi? Az iş-çok para, az zahmet-çok yatış. Hayat kısa, bak keyfine. Kızlar, arabalar, para ve güç! Ama her şeyin bir bedeli vardır. Yoksa yok mudur?
Kenan Evren başta olmak üzere, Özal’a çok sövüp sayıldı. Bu ülkeyi köşe dönme cennetine dönüştürdükleri için. Ama er yada geç ülke bu yola sapacaktı. Kesin! Onlar suçsuzdu demiyorum ama onlar da bir nevi piyondu. 20. yüzyılda bu dünyadan çok az ülke kaçabildi. 21. yüzyılda ise kaçabilen yok gibi bir şey. Çünkü siz insanlığın egosunu tavana vurdurabilen kapitalizm diye bir sistemi tek hakim sistem yaparsanız, insanlığın tüm kusurlarıyla da yüz yüze gelirsiniz.
Daha fazlasını oku…
Bir Türk Klasiği: Aaaah Güzel İstanbul
Biz, batı ile doğu arasında sıkışmış bir memleketin çocukları olarak kendi kültürümüzden utanırız. Bizim kitaplarımız okunmaz, filmlerimiz seyredilmez, şarkılarımız dinlenmez. Çünkü alelade yapıtlardır bunlar. Batıdaki örneklerinin yanında ne ki! Ne suretle bir Hemingway gibi yazmaya, bir Kubrick gibi film çekmeye, hele bir Elvis olmaya özeniriz. Bizimkisi alaturka işlerdir, halka alafranga yapıtlar öğretilmelidir. Yani halkımızın zevkleri batılılaşmalı, bayağılıktan kurtarılmalıdır.
Son 2 cümleyi eski bir Türk filminden aldım. Gerçi Türk filmi olduğu belki burun kıvırırsınız. İzlenir mi, dersiniz. Hele eskiyse ve siyah-beyazsa. Tipik Yeşilçam melodramı zannedersiniz.
Ama ben bu yazıda o eski Türk filmini anlatmaya çalışacağım. Yani film deyince sadece aklınıza Hollywood filmi geliyorsa, bağımsız filmi Sundance bazlı seyredenlerdenseniz yazının geri kalanını okumayın, zamanınıza yazık olur.
Daha fazlasını oku…
It’s a Wonderful Life
İki gün önce bir dağ yolunda yürüyüş yapıyordum. Daha öğlen olmadığı için güneş kendini ancak hissettirmeye başlamış. Sabaha karşı yağan kırağı, güneş görmeyen köşelerde gözlere kar etkisi yapıyor. Derken küçük bir dereye denk geldim. Üzerine tahtadan bir köprü yapılmış. Geçerken kırağının üzerine bastım. O anda nedense aklıma George Bailey geldi. Şu ünlü It’s a Wonderful Life filminin başkahramanı yani. O da filmin başında karlı bir köprünün üzerinde yürür. Onun amacı benim gibi sabah yürüyüşü yapmak değildir ama olsun.
It’s a Wonderful Life, çekildiği yıl olan 1946’nın noel gecesinde geçer. Film dünyada değil; göklerde, yıldızlar arasında başlar. Bedford Falls kasabasında bir sürü kişi bir anda George Bailey için dua etmeye başlar. En sonunda Tanrı dayanamaz ve gözden düşmüş bir meleğini George’a yardıma gönderir. Ama önce George’un hayatından bazı kesitler göstererek derdini anlatır. Eğer melek, George’a yardım edebilirse kanatlarına yeniden kavuşacaktır.
George Bailey, bu küçük kasabada bir bankacının oğlu olarak doğmuştur. 10 yaşında, buz tutmuş gölde kayarken kardeşini suya düşmekten kurtarmış ama bu sırada sağ kulağı sağır olmuştur. 14 yaşında, eczacı çıraklığı yaparken patronunun yanlış ilaç vermesini engellemiş ama patronundan feci bir dayak yemiş ve kulağı daha da kötüleşmiştir. 18 yaşında, üniversiteye gideceği gün babası kalp krizi geçirerek ölmüş, bunun üzerine bankanın başına geçmek zorunda kalmıştır. İlerleyen yıllarda evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, kasabanın emektarları için bir site kurmuş ve düşük faizle herkesi ev sahibi yapmıştır. Bu uğurda kasabanın zengini Mr. Porter’la hep kavga etmiştir. Derken günümüze geliriz. Noel sabahı bir müfettiş bankaya gelir, birkaç gün içinde borçlarını ödemezse bankaya el konulacağını ve hacize gideceklerini bildirir. George, bunun üzerine tüm gün çareler arar ama bulamaz. En son Mr. Porter’dan para istemeye gider. Mr. Porter onun yüzüne güler, bankasını alacağını söyler. Bu halde eve gider, tüm çocukları bir hareketiyle bir anda ağlamaya başlar. Bağırarak dışarı çıkar, arabasına binip bir ağaca çarpar. Acınası halde yürürken köprüyü görür ve intihar etmeye karar verir.
Melek Clerence suya düşerek George’u kurtarır ve neden intihar ettiğini sorar. George, artık yaşamasının anlamı olmadığını söyler. Clerence, öyleyse artık yaşamıyorsun der ve George’nun dünyaya gelmediği bir Bedford Falls’a getirir ikisini. George önce adamın saçmaladığını düşünür ve arabasını almaya çarptığı ağaca gider. Araba orada değildir! İlerdeki bara girerler, kimse onu tanımaz! Koşarak evine gider, evi virane haldedir, kimse yaşamıyordur! Kasaba merkezine iner, şehrin adının Porterville olduğunu görür! Bir arkadaşına rastlar, arkadaşı da onu tanımaz ve tüm kasabanın Mr. Porter’a borçlu olduğunu öğrenir! Derken karısını görür; hiç evlenmemiştir ve kütüphanede çalışıyordur! Ağlarken eczacıya rastlar, hapishaneden yeni çıktığını öğrenir, kamburu çıkmıştır! Mezarlığa koşar babasını görmek için, bir yerde ayağı kayar ve bir mezara düşer, mezarın üzerinde kardeşinin adı vardır ve daha 7 yaşındayken göle düşerek ölmüştür!
Sonunu da siz izleyin! Ama gelmiş geçmiş en güzel finallerden biri olduğunu belirtiyim. It’s a Wonderful Life yada Türkçe adıyla Şahane Hayat sinema tarihinin en iyi ‘Feel Good/Kendini İyi Hisset’ filmidir. Artık demode olan bu türün ustası Frank Capra tarafından çekilmiştir. Bu tür bilhassa 30’lardaki ünlü Ekonomik Buhran zamanında doğmuştur. 2. Dünya Savaşı zamanında ise başyapıtlarını vermiştir. Nitekim, It’s a Wonderful Life da savaşın hemen sonrasında 1946 yılında çekilmiştir. Savaştan bıkan, hatta çöken halk için bir nevi moral olmuştur. Bu arada, 2009’da bu türün yeniden küllerinden doğması çok olası. Geçirmekte olduğumuz küresel ekonomik kriz, elbette antitezlerini de beraber getirecektir.
Tüm bunların dışında It’s a Wonderful Life aynı zamanda en çok seyredilen noel filmidir. Biliyorum, noel bizim kültürümüzde yok ve hatta çok ters. Dahası filmdeki Hrıstiyanlık propagandası hemen göze çarpıyor. Lakin tüm bunlar, filmin insanın içini ısıtan özünü değiştiremiyor. Çünkü karlar altında George Bailey’ın bağırarak koşması, bence tüm dini öğretilerden daha gerçek. Çünkü sonuçta George anlıyor ki hayat gerçekten çok güzel. Hayata hep bardağın boş tarafından baktığımızı görüyor ve belki de en önemlisi sevdiklerimizin kıymetini anlıyor.
Ben bu filmi ilk defa 2002’nin son günlerinde karlı bir kış gecesi izlemiştim. Ertesi sabah erkenden dershanede sınavım vardı. Filmin bana verdiği moralle o karlı yollardan neşeyle yürümüş ve hiç telaşlanmadan sınavı yapmıştım. Bu etkiyi anlayabilmeniz için filmi izlemeniz gerek. Yoksa birbirinin prototipi, ruhsuz filmlere alışkın günümüz seyircisi için tahmin edilebilmesi zor bir duygu. Tavsiyem en yakın zamanda filmi bir şekilde edinip bir kenara koymanız. Moralinizin en berbat olduğu bir zamanda (ki ne yazık ki artık böyle anlar çoğalıyor) çıkarıp izlemeniz. Eminim film bitince bana hak vereceksiniz ve ileride karlı bir dağ yolunda yürüyüş yaparken siz de filmi hatırlayacaksınız.
Oyuncular: James Stewart, Donna Reed, Lionel Barrymore, Henry Travers, Thomas Mitchell, Beulah Bondi – Görüntü Yönetmeni: Joseph F. Biroc, Joseph Walker, Victor Milner – Müzik: Dimitri Tiomkin – Senaryo: Frances Goodrich, Albert Hackett, Frank Capra, Jo Swerling, Michael Wilson (Philip Van Doren Stern’in ‘The Greatest Gift’ adlı hikayesinden) – Yönetmen: Frank Capra
Arşivlik Bir DVD: Almost Famous
1 yıl önce alınmış ama çeşitli sebeplerle açılmamış bir DVD. Tabii bu sebeplerin içinde daha önce seyredilmesi de bulunuyor. Lakin geç olsun da güç olmasın demişler, iyi de etmişler. Gerçek manada arşivlik bir DVD. İzledikten ve DVD içeriğini gördükten sonra arşivime kattığım için gurur duydum.
2000 senesinin Oscar karmaşasını şöyle bir yad edelim. Yanılmıyorsam canlı izlediğim ilk Oscar gecesiydi. Björk’ün kuğu kıyafeti ve Steve Martin’in “Bundan sonra ne giyeceksin? Ayı?” esprisi aklımda kalmış (gereksiz anı kırıntısı). Yanlış hatırlamıyorsam favoriler şöyleydi: Gladiator (kesinlikle Oscar’ı hak etmiyordu), Crouching Tiger, Hidden Dragon (Ang Lee’nin başyapıtının değeri ileride daha iyi anlaşılacak), Traffic (Hatırlayanız var mı?), Erin Brockovich (tek aklımda kalan Julia Roberts’ın büyütülmüş göğüsleri, üzgünüm Soderbergh). O yıl ‘En İyi Özgün Senaryo’yu ise Almost Famous aldı. Türkiye’de gösterime girecekken son anda iptal edilen film. Cameron Crowe’un yarı otobiyografik filmi.
Yıllardan 1973’tür ve William Miller sadece 15 yaşındadır. Ama içindeki müzik tutkusu yaşıyla kıyas kabul etmiyor. Öyle ki Rolling Stones’dan makale teklifi alıyor ve Stillwater grubunun turnesini izliyor. Tabii 15 yaşında olmasının dezavantajlarını da yaşıyor: Her gün telefon bekleyen bir anne, partiler (ki içinde bilumum uyuşturucu, içki ve seks ihtiva ediyor), kızlar. İlk defa karşılaştığı durumlar, ülke çapında yayınlanacak bir makale yazma işiyle birleşiyor. Tabii grubun gelgitleri, konserleri, ünlüler cabası.
Rock tarihine adanmış bir film. Açıkçası müzik tarihini pek bildiğim söylenemez. Grup adlarını bilirim ama müziklerine de vakıf değilimdir. Çoğu müzikal olayı filmlerle tanımışımdır. Mesela Walk the Line çekilmeseydi Johnny Cash’i bilmeyecektim. O yüzden Almost Famous’un ortamına yabancı sayılırım. Ama çok da cahil sayılmam, en azından rock konserine gitmişliğim bulunur (Ne alaka ya?).
Almost Famous halis rock dinleyicileri için bulunmaz fırsat, belki çoğu için bir başucu filmi. Yaptığı referanslar, katıksız ses kaydı, dönemi harika resmedişiyle tüm müzikseverlere hitap ediyor. Sırf bununla da kalmıyor, enfes senaryosu, Frances McDormand, Billy Crudup, Jason Lee, Kate Hudson, Philip Seymour Hoffman ve Anna Paquin’i ihtiva eden oyuncu kadrosuyla apayrı bir tada imza atıyor. Ayrıca başrolde Patrick Fugit ezilmeyen bir performansla filmi sağlamlaştırıyor.
DVD’ye gelirsek, 2 disk ihtiva etmekte. İlk diskte filmin 118 dakikalık sinema versiyonu, çıkartılmış sahneler, çekim notları, fragman, tüm ekibin filmografileri ve Cameron Crowe’un 70’lerde Rolling Stones’da yayınlanan makaleleri bulunuyor. Çıkartılmış sahnelerdeki 15 dakikalık Stillwater performansına dikkat çekerim, çok iyi. İkinci diskte ise filmin 154 dakikalık uzatılmış versiyonu var ve bu versiyon yönetmenin yorumuyla dinlenebiliyor. Ayrıca gerçek Lester Bang (filmde Hoffman oynuyor) ile zamanında yapılmış röportajlar, ‘B-yüzü özelliği’ altında ufak bir kamera arkası montajı (Jason Lee bu çekimlerden birinde Clerks t-shirt’ü giyiyor!) ve Cameron Crowe’un 73’ yılının en iyi albümlerini anlattığı bir monolog ekstralar arasında. Harika denemeyecek bir ekstra seçkisi fakat sıra dışı ve ilginç elemanlar barındırdığı bir gerçek. Filmin hayranları mutlaka izlemekten keyif alacaklardır.
Hasbelkader Almost Famous’u izlemediyseniz bu DVD ilk adımınız olabilir. Yok, izlediyseniz ve hele de beğendiyseniz ara sıra izlemek size vakit kaybı yaşatmayacaktır.
Il Postino
Şiirle nedense hiç aram olmadı. O duygu yoğunluğuna giremedim. Onun büyülü olduğu söylenen dünyasına bir türlü kapılamadım. Sonuçta da belli başlı şairler dışında pek şair bilmem, çok önemli şiirler dışında da şiir okumuşluğum olmadı. Beni sıkıyor nedense. Bir yerden sonra zevk vermiyor. Bu yüzden Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nı iki kere yarım bıraktım. Keza Goethe’nin Faust’unu da 400. sayfada bırakmışımdır.
Yine de Pablo Neruda kim, bilirim. Kaç senesinde olduğunu bilmem lakin Nobel aldığını bilirim. Neruda karşıma bir filmde çıktı. Öykü gerçek mi bilmiyorum ama insanı yürekten vuran, içine işleyen bir filmdi. Adı Il Postino. Evet, İtalyan yapımı şu ünlü film. İlk defa izleme olanağı bulabildim ve çok sevdim. Ton olarak âşık olduğum diğer İtalyan şaheserler Nuovo Cinema Paradiso ve Mediteriano’ya benziyor. Akdeniz’in yumuşattığı bir ton bu. Sıcak, samimi ve sapsarı.
Film, aylak gezinen bir genci anlatıyor. Adasına Pablo Neruda taşınmasıyla hayatı değişiyor gencin. Neruda’ya mektuplarını yollamak için bir adama ihtiyaç duyuruyor ve Mario başvuruyor göreve. Kendisini ifade etmekten aciz bu genç, her gün mektuplarını taşıyor Neruda’nın. Zamanla Neruda’yla konuşmaya başlıyor, ona özeniyor ve şiirlerini okumaya başlıyor. Tabii önce şiirleri anlayamıyor, Neruda’ya soruyor ne demek diye. Neruda ona ‘metafor’ kavramını öğretiyor. Tam da o sırada kasaba hanındaki garsona âşık oluyor ve metaforu kullanarak kız tavlamayı öğreniyor. (Bu sahnelerde çok eğlendim, enfes!)
Film, şiir ve onun insana olan etkisi hakkında. Balıkçı kasabasında şiirle uğraşan bir gencin vurucu hikayesi.
Festival Günlükleri – 9 (18 Nisan)
Bir festival daha sona erdi. 28. İstanbul Film Festivali de böylece sona erdi. Başta IKSV olmak üzere tüm iştirakçilere teşekkürler. 18 filme gittim, hepsinin tadı ayrıydı. Bir ikisinden belki hoşnut kalmadım fakat onlar bile birer deneyimdi, farklıydı.
Son günden çok keyif aldım. Her ne kadar resmi kapanış pazar olsa da ben cumadan Nokta filmi ile noktayı koydum. Son gün enteresandı gerçekten. Önce ne zamandır izlemek istediğim bir Türk filmi. Ardından tokat gibi bir Çin filmi. Son olaraksa Derviş Zaim’in son filmi. Harika bir sinema günüydü.
Anayurt Oteli’nin yapısını ben hiçbir Türk filminde görmedim. Yabancı filmlerde karşılaşıyoruz ancak, belki de bu yüzden filmi izlerken ve sonrasında aklıma örnek olarak hep yabancı filmler geldi. Filmi şöyle resmedebiliriz mesela: Psycho ile The Shining’in karışımının dram versiyonu. Bir otel var ana eksende. Adsız bir Anadolu kasabasında istasyonun tam karşısında konaktan dönüştürülmüş bir otel ve onun işletmecisi: Adı Zebercet. Film Zebercet’in psikolojisi üzerine. Tüm hayatı otel olan Zebercet, başka hayat tanımamış. Annesini erken kaybetmesine paralel olarak çeşitli saplantılara sahip ama bunu dışarıya yansıtmıyor. Böylece içten çürüyor yavaş yavaş. Bir pirinç taşı dişi kırar misali otele gelen yalnız bir kadın Zebercet’in kabuğunu kaşıyor. Kaşınan yara daha da kaşınıyor ve sonunda kabuk yarılıyor. Film çok faklı analizler barındırıyor. Ayrıca son zamanlarda üzerinde çok kafa yorduğum ‘sistemin bireyi kontrole alıp bireyliğini yok etmesi’ düşüncesine harika bir görsel örnek. Türk Sineması’nda türünün tek örneği ve başyapıtı.
Kör Dağ, bana kocaman bir tokat attı. Kanımı dondurdu resmen, şoke oldum. Filmden çıktıktan sonra bir süre öylesine yürüdüm, hedef belirlemeden. 10 dakika sonra birisiyle konuşmazsam bu halden çıkamayacağımı anlayıp telefona sarıldım. Film, üniversite mezunu bir kızın yakın bir arkadaşı tarafından bir dağ köyündeki aileye satılmasını ve sonrasını anlatıyor. Kız satıldığını köyde sabah uyanınca anlıyor ve yapabileceği bir şeyin olmadığını kavrıyor. Köy zır cahil, en yakın kasaba uzakta, iletişim yok ve polis köylünün yanında. İbretle izledim. Belki Avrupa’da yaşasam beni bu kadar etkilemezdi ama Türkiye’de buna benzer durumların olabileceğini (gerçi bu kadarını duymadım) bildiğim için daha da etkiledi beni. Bir ara erkekliğimden utandım ve nasıl bir dünyada yaşadığımı kavradım. Ama en berbatı filmin finaliydi. Film boyunca gerilen bedenim sanki bir anda tuzla buz oldu.
Derviş Zaim ulusal sinemamızda sembolizmin 1 numaralı temsilcisi. Filmlerinde her hareketin başka bir anlamı var. Bundan önceki filminden itibaren de eski sanatlara merak sardı. Cenneti Beklerken minyatür üzerine bir denemeydi, konu olarak çok iyi bulmasam da minyatürün perdeye aktarımı çok başarılıydı ve bunun başka bir örneğinin olmaması filmi eşsiz yapıyordu. Nokta’yı da hat sanatı üzerine kuruyor. Onu yazmak, yazmak için inanmak, inanmak için de arınmak gerektiğinden bahsediyor ve film boyunca bunu anlatıyor. Konu yine çok çekici değil ama rahat akıyor. Filmin eşsizliği tekniğinde yine. Öncelikle hatla yapılmış jenerik harikulade, hayran kaldım. İkincisi film sadece tek planlardan oluşuyor, toplamda maksimum 15-18 plan var yani ki bunu çekebilmek yürek ve zeka ister. (Normalde bir filmde 300-500 plan olur) Yine hayran olmamak elde değil. Üçüncüsü plan geçişlerine bayıldım. Müzik kullanımı enfes. Ama Türk seyircisi yine bu filmi pas geçecek ve bilmeyecek çünkü izlemek de farklı bir bakış açısı istiyor.
Anayurt Oteli
Oyuncular: Macit Koper, Şehika Tekand, Serra Yılmaz, Orhan Çağlar, Osman Alyanak, Osman Çağlar, Yaşar Güner, Kemal İnci – Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz – Müzik: Atilla Özdemiroğlu – Senaryo: Ömer Kavur (Yusuf Atılgan’ın romanından) – Yönetmen: Ömer Kavur – *****
Kör Dağ/Mang Shan
Oyuncular: Lu Huang, Youan Yang, Yuling Zhang – Görüntü Yönetmeni: Jong Lin – Senaryo ve Yönetmen: Yang Li – ****
Nokta
Oyuncular: Mehmet Ali Nuroğlu, Serdar Çelik, Settar Tanrıöğen, Mustafa Uzunyılmaz – Görüntü Yönetmeni: ?? – Müzik: Mazlum Çimen – Senaryo ve Yönetmen: Derviş Zaim – ****
Festival Günlükleri – 6 (14 Nisan)
Tüm duyularımın açık olduğu bir gündü. Tam film izlemelik yani. Belki de o yüzden izlediğim iki filmde de kendimden bir şeyler buldum. Alıp götürdüler beni, çok uzaklara. Zaten amacımız bu değil mi? Bu saçma sapan, maddiyatçı dünyadan 1-2 saat olsun kaçıp kurtulmak?
İlki İsrail’den gelen ilginç bir film: Denizanası. 3 farklı kadının hayatından kesitler izliyoruz. Yer yer depresif ve klişe olsa da garip bir şekilde ferahlatıcı bir etkisi var. Parçalanmış aile kavramı üzerinde oldukça duruyor fakat yaptığı saptamalar yeni açılımlarda bulunmuyor. Festival ortamında farklı tatlar tatmak için izlenebilir yoksa bir sürü benzeri var.
Günün ikinci filmi uzun zamandır izlemek istediğim bir Türk filmi: Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu. Çok beğendiğimi, hatta umduğumdan daha fazla beğendiğimi itiraf etmeliyim. Film, zamanlar hakkında: geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman. Günümüzün maddiyat yüklü dünyasında, yani şimdiki zamanda, geçmişin unutulup ihmal edildiğini hatırlatıyor. Geçmişte yaşadığımız bazı deneyimlerimizi iyi kavrayamadığımızı, ama gelecek zamanda o anı anlayacağımızı ama işin işten çoktan geçmiş olacağını ifade ediyor. Ve tüm bunları o kadar güzel ifade ediyor ki hayran olmamak elde değil. Ana eksende imkansız bir aşk var: Udi Cemal Bey ile Assolist Irmak Hanım arasında. Cemal Bey, assoliste platonik aşık ve bunu şimdiki zamanda yaşıyor. Irmak Hanım ise aynı aşkı geçmiş zaman halinde yaşıyor, Cemal Bey ölünce hatıraları hatırlayarak. Türk Sineması’nda izlediğim en iyi 10 filmden biri. Çok farklı tatlar alacağınız bir film. Filmi izlerken Cengiz Onursal’ın bir sözü aklıma geldi, ne kadar doğruymuş: “Klasik Türk Müziği öldü. Ruhuna el fatiha!”
Denizanası/Meduzot
Oyuncular: Sarah Adler, Tsipor Aizen, Bruria Albek, Ilanit Ben-Yaakov, Ma-nenita De Latorre, Miri Fabian, Shosha Goren – Görüntü Yönetmeni: Antoine Héberlé – Müzik: Christopher Bowen – Senaryo: Shira Geffen – Yönetmen: Shira Geffen, Etgar Keret – **1/2
Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu (Udi)
Oyuncular: Türkan Şoray, Ekrem Bora, Gülsen Tuncer, Bülent Ufuk, Alev Koral – Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay – Müzik: Melih Kibar – Senaryo ve Yönetmen: Engin Ayça – ****1/2
Festival Günlükleri – 4 (12 Nisan)
Güzel bir cumartesi. 10.45’te Taksim’e ayak bastım, 23.00’te yurt servisine bindim. Arada 4 filme gittim, 2 öğün yedim ve 1 doğumgünü partisine katıldım (2.sine davet edildim, gücüm yetmedi). Biz yine direkt filmlere girelim.
The Savages, 1 yıldan uzun zaman önce duyduğum ve kenara not aldığım bir film. Açıkçası fazla yalın buldum. Bunu demekle aksiyonu kastetmiyorum, olay döngüsü çok yavaş. Planlar uzun olmamasına rağmen uzun geliyor size. Sanırım rejiden kaynaklanan bir sorun. Çünkü senaryo tıkırında işliyor. Laura Linney ve Philip Seymour Hoffman muhteşemler. Ama kesinlikle daha iyi yönetilebilirdi ve daha kaliteli olabilirdi. Yine de keyifle izleniyor.
Çocuk Yönetmen, Güney Kore yapımı bir çocuk filmi. Sıkmadığı kesin ama gerek senaryoda gerek rejide gerekse kurguda bazı sorunlar vardı. Bunlar ilk film handikapları da olabilir. Ama bir çocuk filmi niteliğini aşamıyor.
Bir Sarışının Aşkları, Milos Forman’ın Çekoslovakya’da çektiği erken dönem yapıtlarından. Film, döneminin özelliklerini taşıyor. Komünist rejimin baskıcı ortamında sembolik anlatımı doruğa çıkaran, alt mesaj zengini bir film. Dönemle ilgili geniş bir bilgi birikimim veya deneyimim olmadığından bu mesajları, sembolleri tam göremedim. Yine de ana karakterimiz Andulov’un Çekoslovakya’yı temsil ettiği aşikar. Kızımıza sulanan erkeklerin de rejimlere denk geldiği söylenebilir. Ama daha detaylı bir analiz beni aşar. Film, belki günümüze göre çok demode fakat dönemi anlamak ve bunun sanata etkilerini gözlemlemek için birebir.
Marc Caro, bilindiği üzere birer tasarım harikası olan Şarküteri ve Kayıp Şehrin Çocukları filmlerinde Jeunet’in partneri. İşte bugün izlediğim dördüncü film de Caro’nun ilk solo çalışması. Yine tasarım göz alıcı. Efektler, yakın planlar harikulade. Ama film Alien ve 2001: A Space Odyssey’den çok etkilenmiş. Hele son sahne 2001’in resmen aynısı. Ama o sahneyi de sinemada izlemek harika bir duygu. Keşke 2001’i beyazperdede izleyebilsem dedirttiriyor insana. Eğer izleyecekseniz Caro’nun şu sözü aklınızda olsun (Film başlamadan önce sahnede söyledi): “Bu film, deliler hakkında bir deli tarafından çekilmiş bir film.”
Savage Ailesi/The Savages
Oyuncular: Laura Linney, Philip Seynour Hoffman, Philip Bosco, Peter Friedman, David Zayas, Gbenga Akinnagbe – Görüntü Yönetmeni: W. Mott Hupfel III – Müzik: Stephen Trask – Senaryo ve Yönetmen: Tamara Jenkins – ***1/2
Çocuk Yönetmen/Boy Director
Oyuncular: Young-Chan Kim, Yeo-Jin Choi, Sang-Ho Kim (Kalan bilgiler internette yok) – Yönetmen: Woo-Yeol Lee – **
Bir Sarışının Aşkları/Lasky Jedne Plavovlasky
Oyuncular: Hana Brejchova, Vladimir Pucholt, Vladimir Mensik, Ivan Kheil, Jiri Hruby, Milada Jezkova, Jozef Sebanek – Görüntü Yönetmeni: Miroslav Ondricek – Müzik: Evzen Illin – Senaryo: Milos Forman, Jaroslav Papousek, Ivan Passer, Vaclav Sasek (Milos Forman, Jaroslav Papousek, Ivan Passer’in hikayesinden) – Yönetmen: Milos Forman – ****
Dante 01
Oyuncular: Lambert Wilson, Lihn Dan Pham, Dominique Pinon, Yann Collette, Bruno Lochet, François Levantal, Simona Maicanescu, Gerald Laroche, François Hadji-Lazaro, Lotfi Yahya Jedidi, Dominique Bettenfeld – Görüntü Yönetmeni: Jean Poisson – Müzik: Raphael Elig, Eric Wenger – Senaryo: Marc Caro, Pierre Bordage – Yönetmen: Marc Caro – ***1/2
Apocalypse Now
Savaş nedir? Bir güç, iktidar mücadelesi mi? Belki üst düzey yetkililer için öyledir. Ama ya birey için? Bunu sıcak çatışmaya giren her birey için soruyorum. Bu birey için savaş ne ifade etmektedir? Bir gün “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” diyebilmek midir? Modern dünyada Wagner dinleyerek hücuma geçmek midir savaş?
Williard’ın Kurtz’u bulması filmin 150. dakikasına denk gelir. Bu zamana kadar medeniyetle vahşiliğin arasındaki her kademeye şahit olan ekip, Kurtz ile son raddeye gelir. Böylece karanlığın kalbine olan yolculuk tamamlanır. Yarı çıplak yerlilerden oluşan bir kitle Kurtz’un etrafında kümelenmiştir. Ekibi karşılayan hippi gazeteci, Kurtz’un ayrı bir varlık olduğuna işaret eder. Zaten ekibin gelmesinin nedeni çok aşikardır. Williard’ı hapseden Kurtz, zaten artık nirvanaya ermiş (vahşileşmiş) olan Lance hariç kalan mürettebatı öldürtür. Burada filmin doruk noktasına gelinir: Williard da nirvanaya erecek midir yoksa içindeki medeni sesi dinleyip Kurtz’u öldürecek midir?
Filmin belgeselinde Coppola, final sahnesinin müziğinin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: “İlk notalar 1968’in ilk kıvılcımlarına işaret edecek, sonra 1950, 1900, 1700, 1500 ve taş devri. Böylece karanlığın kalbine ulaşılacak.”
Filmin sinema tarihinde ismi altın harflerle yazılmış olan bir başyapıt olduğunu yazmama bilmem gerek var mı? Coppola filmi çekerken teknik manada da sınırları zorlamış. 200’ü aşan çekim günü, 1 milyon metrelik negatif uzunluğu filmin çekim şartlarını belki anlatabilir. Bunun yanında çığır açan bir görüntü çalışması, makyaj, kostüm ve bunların yönetimi. Üstüne Dolby Digital’in film uğruna 5+1’i buluşu ve ilk defa kullanması.
3,5 saatlik bu destanı izleyip medeniyet adına uzun uzun düşüncelere dalmalısınız. Kaçmaması gereken, muhteşem bir yapım.
Son Yorumlar