Arşiv
Ratatouille
Animasyonlar artık çıtayı o kadar yükseltti ki bunun yükseğine çıkmak çok zor. Olay şuna benziyor: Geçen ay Berlin’de düzenlenen Golden League’de uzun atlama rekor denemesi yapıldı, denemeyi yapan da rekorun sahibiydi zaten ama yeni rekor gelmedi. İşte her Pixar animasyonunda ister istemez yeni bir rekor denemesi bekliyorsunuz çünkü dünya rekorunu kıran da Pixar. Hal böyle olunca rekor gelmeyince hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Film bitince benim duygum da aynen öyleydi, halbuki film gayet güzel.
Bir farenin baş aşçı olmasını anlatan tatlı bir animasyon izliyoruz. Projenin arkasında Brad Bird olunca pek endişe duymadan, zevkle film izliyorsunuz. Film hakkında fazla söze de gerek yok. Muhtemelen bu yılın en iyi animasyonu olacak.
Seslendirenler: Patton Oswalt, Ian Holm, Lou Romano, Brian Dennehy, Peter Sohn, Peter O’Toole, Brad Garrett, Janeane Garofalo – Görüntü Yönetmeni: Robert Anderson, Sharon Calahan – Müzik: Michael Giacchino – Senaryo: Brad Bird, Emily Cook, Kathy Greenberg (Brad Bird, Jim Capobianco ve Jan Pinkava’nın öyküsünden) – Yönetmen: Brad Bird, Jan Pinkava
***1/2 G.T.: 24 Ağustos Y.T.: 21 Eylül
No Reservations
Film adları çok önemlidir. Aslında genelleme yaparsak her şeyin adı çok önemlidir ama bu, film bazında bir adım öne çıkar. Çünkü filmi tanımlamak isteğinizde ilk önce adını söylersiniz ve bu ad size film hakkında birkaç ipucu verir. Bu yüzden gerek yapımcılar (Abdullah Oğuz Mustafa Hakkında Her Şey’in adına karşıymış) gerekse dağıtımcılar adlara mutlaka müdahale ederler. Bu yüzdendir ki Türkiye’de gösterime giren çoğu romantik-komedinin Türkçe adında ‘aşk’ kelimesi vardır. Seyircinin adı görür görmez filmin yapısını anlaması amaçlanır böylece. Ne yazık ki her Türkçe ad, orijinali kadar yerinde olmuyor. Filmimize dönersek ‘Aşkın Tarifi’ adı filme uymuyor çünkü aslında film tersini söylüyor: “Aşkın tarifi yoktur!” Oysa ki orijinal adı olan ‘No Reservations/Rezervasyon Yok’ filmdeki birkaç konuyla örtüşüyor. Mesela Kate’in hayatında aşka yer olmaması gibi ve ya Zoe’nin annesinin aniden ölümü gibi. Bunun için ad konusuna biraz daha dikkat edilmesi gerekildiğini düşünüyorum.
Filme bakarsak vasat bir romantik-komedi olduğunu görüyoruz. Bir romantik-komedinin tüm işlevlerini başarıyla gerçekleştirse de bunu bir adım öteye götüremiyor. Ama bunu yan unsurlarıyla destekleyerek vasatın üstüne çıkmayı başarıyor. Buradaki en önemli yan unsur, müzikler. Philip Glass’ı ne zaman dinlesem hayran kalıyorum zaten ve yine kendisine hayran bıraktı. Adam film müziği nasıl yapılır çok iyi biliyor. İkinci unsur, oyuncular. Catherine Zeta-Jones yaşlanma emareleri göstermesine rağmen zevkle izlettiriyor kendini. Aaron Eckhart yine rolünün hakkını veriyor. Ve Abigail Breslin Oscar adayı olmasının hakkı veriyor. Yan kadro da iyi oluşturulmuş ama Patricia Clarkson rolüne uymamış. Üçüncü ve son unsur ise Shine ve Hearts in Atlantis gibi iki sıra dışı film yöneten Scott Hicks.
Ama bu üç unsur, filmin vasat olmasını pek değiştiremiyor. Çünkü şablon çok önceden belli zaten: Kate yalnız yaşayan, işine aşık, başarılı bir aşçıdır. Kardeşi ölünce yeğenine bakmak zorunda kalır, aynı zamanda da mutfağına bir yardımcı gelir, opera sevdalısı, Kate’in zıddı Nick. Bu hikayeyi daha önce izlediğinizin farkındayım ama bu 3 unsur için değişiklik yapmaya değer.
Oyuncular: Catherine Zeta-Jones, Aaron Eckhart, Abigail Breslin, Patricia Clarkson, Bob Balaban – Görüntü Yönetmeni: Stuart Dryburgh – Müzik: Philip Glass – Senaryo: Carol Fuchs (Sandra Nettelbeck’in Bella Martha adlı senaryosundan) – Yönetmen: Scott Hicks
**1/2 G.T.: 7 Eylül Y.T.: 21 Eylül
3 Yeni Film (Shrek 3, Cashback, Ocean’s 13)
Şrek 3 (Shrek The Third) :
Üçlemeler yılının üçüncü safhasındayız. Çuvallamalar sürüyor. Animasyon türünü nerdeyse baştan yaratan Shrek’in ikinci devam filmi, “Bu kadar da olmaz!” dedirttiriyor. Her ne kadar Shrek normal hayatına devam etse de, sinema sektörü 2001’den bu yana çok yol kat ettiği için Shrek ve arkadaşlarının maceraları bizi şaşkına uğratmıyor. Bırakın şaşkınlığı, eski formülü yeniden önümüze sunan film, gerçek manada bunu da başaramıyor.
Şahsen altının çok daha dolu olmasını beklediğim, King Arthur göndermesi Artie karakteri inanılmaz yüzeysel işlenmiş. Bunun yanında ilk iki filmde zaten yer alan Pinokyo ve Kurabiye karakterlerine gereksiz yer verilmiş. Bazı sahneler komik olmayı başarabilse de bu anlar bütünü doldurmayı başaramıyor. Çekilmesi neredeyse kesin olan Şrek 4’ün çok daha kötü olmasından korkuyorum.
Seslendirenler: Mike Myers, Eddie Murphy, Cameron Diaz, Antonio Banderas, Julie Andrews, John Cleese, Rupert Everett, Eric Idle, Justin Timberlake – Müzik: Harry Gregson-Williams – Senaryo: Jeffrey Price, Peter S. Seaman, Jon Zack, Howard Gould (William Steig, J. David Stern ve David N. Weiss’in ‘Shrek!’^adlı kitabı ve Andrew Adamson’un öyküsünden) – Yönetmen: Chris Miller, Rama Hui
**1/2 G.T.: 15 Haziran Y.T.: 17 Haziran
Zamana Güzellik Kat (Cashback) :
Cashback ilginç bir film. Hem sabun kabuğu misali bittiği anda kendini unutturan bir film, hem de farklı yapısıyla kendini izlettirmeyi başaran, böylece diğer türdeşlerinden farklı bir yere sahip olan bir film. Cashback aslında 18 dakikalık Oscar adayı bir kısa film. Yönetmeni, filmin kendine has başarısından güç alarak filmi uzun metraja çevirmiş. Kısa filmken romantizmin yanından geçmeyen film, uzun olunca romantik-komedi oluvermiş. Bu arada kısa filmin, uzunun içinde aynen yer aldığını ekleyelim.
Uykusuzluk çeken sanat öğrencisi Ben Willis’in aşkı anlama çabalarını anlatıyor uzun metraj film. Kısa olanıysa sadece insanların zamanı algılama durumlarını anlatıyor. Aslında film bütün olarak zaman üzerine kurulu, fakat uzatıldığı için gereksiz yere içine aşk eklenmiş. Gerçi işin aşk kısmı yine izlettirmeyi başarıyor kendini fakat maç sahnesi gibi filme hiçbir şey vermeyen uzun sahneler mevcut. Coupling’in 1-2 bölümünden hatırladığım Emilia Fox şirinliğiyle filme hoşluk katarken Sean Biggerstaff sade oyunculuğuyla çok başarılı bir karakter çiziyor.
Bir Pazar akşamı sevgilinizi alıp izleyeceğiniz, sonunda da ona dönüp “İyi ki varsın!” diyeceğiniz bir film.
Oyuncular: Sean Biggerstaff, Emilia Fox, Shaun Evans, Michelle Ryan, Stuart Goodwin, Michael Dixon, Michael Lambourne – Görüntü Yönetmeni: Angus Hudson – Müzik: Guy Farley – Yazan ve Yöneten: Sean Ellis
*** G.T.: 25 Mayıs Y.T.: 17 Haziran
Ocean’s 13 :
Aslında Ocean hakkında pek karalayacak bir şey yok. Çünkü çekilme nedeni belli, izlenme nedeni belli. Tıpkı Bond gibi amaç eğlenmek, yoksa izlerken sinemasal bir değer aramıyoruz. İlk filmin güzelliği buydu, çok iyi eğlendiriyordu, ikinci kendi çapında eğlenmekten bize eğlenecek malzeme veremiyordu. Ama üçüncü ilkinin seviyesine ulaşamasa da eğlendirmesini biliyor. Bundan sonrası da yalan. Al Pacino gelmiş, Zeta-Jones gitmiş, inanın değeri yok. Siz keyif alabiliyor musunuz? Evetse, tartışma bitmiştir.
Oyuncular: George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, Al Pacino, Don Cheadle, Bernie Mac, Casey Affleck, Scott Caan, Ellen Barkin,Elliott Gould, Carl Reiner, Shaobo Qin, Andy Garcia, Eddie Izzard, Vincent Cassel – Görüntü Yönetmeni: Steven Soderbergh – Müzik: David Holmes – Senaryo: Brian Koppelman, David Levien (George Clayton Johnson ve Jack Golden Russell’in karakterlerinden) – Yönetmen: Steven Soderbergh
*** G.T.: 8 Haziran Y.T.: 24 Haziran
The Fountain ve Aronofsky
Bu filmi izlediğim günün sabahında bir arkadaşımla Darren Aronofsky hakkında konuşuyorduk. Arkadaşım önceki gün Requiem For a Dream’i izlemiş, ne kadar sıkıcı olduğunu anlatıyordu. Anlayışla karşılasam da filmin bir başyapıt olduğunu değiştirmez bu sonuç. Evet, çok depresif ve yer yer sıkıcı ama kesinlikle çok iyi bir film. Buna rağmen filmin sıkıcılığını Aronofsky’nin kişiselliğine bağlayabiliriz. Requiem’den sonra Pi’yi çok merak etmiştim. Ama benim için tam bir hayal kırıklığıydı, o kadar kişiseldi ki içine giremiyordun. The Fountainikisinin tam ortasında, güzel tarafları da var ama Aronofsky kafasında filmi o kadar güzel çözmüş ki bize anlatmasına gerek kalmamış.
Film, üç ayrı zamanda (geçmiş, günümüz ve gelecek) 2 sevgilinin hüzün dolu hikayesini anlatıyor. Budizm tarzı ruhsal dinlerden oldukça beslenen senaryo, fena halde sürrealist. Ama bu sefer Aronofski biraz seyirciye neyi anlatmak istediğinin hakkında ipucu veriyor ama yetmiyor. Çünkü film zaten 3 ayrı zaman/mekana yayılmış, üçünün de ayrı derdi var ve üçünün de ana karakterleri aynı; bunları hazmetmek filmin zamanına oranla çok zor. Mesela filmin sanat çalışması ve görüntü yönetimi mükemmelle boy ölçüşüyor, keza filmin alt metinleri çok doyurucu. Oyunculuklar, bilhassa Hugh Jackman harikalar. Ama film sizi içine sokmadıkça hepsi boş kalıyor.
Hitchkock bir keresinde “Ben filmi kafamda çeker bitiririm, kalanı çok sıkıcıdır, seyirciye filmi göstermek.” demiş. Ama her zaman da kafasındakini perdeye tamamen aktarabilmiştir. Aronofsky de bir aktarabilse ne başyapıtlar çıkaracak.
Oyuncular: Hugh Jackman, Rachel Weisz, Ellen Burstyn, Mark Margolis, Stephen McHattie, Ethan Suplee – Görüntü Yönetmeni: Matthew Libatique – Müzik: Clint Mansell – Senaryo: Darren Aronofsky (Darren Aronofsky ve Ari Handel’in hikayesinden) – Yönetmen: Darren Aronofsky
*** G.T.: 11 Mayıs Y.T.: 31 Mayıs
Pirates of the Caribbean 3 (Karayip Korsanları 3)
Yine geldik bir üçlemenin daha sonuna. Üçlemeler yılının ikinci ayağındayız. Benim en çok beklediğim ayağı. Mayıs gelse de gitsem, dediğim film. İlk ikisinde çok eğlendiğim film. Sonuç? Bilmiyorum, daha doğrusu karar veremiyorum. Filmi izlerken de bir gariptim. Sezonda en çok beklediğim film önümde perdeden akıyor ama ben beklediğim zevki alamıyordum. Üstelik normalde zevk almam gerektiği halde çünkü filmde göze çapan büyük bir eksiklik yok. Jack de orada, Barbossa da, Elizabeth de, William Turner da ve öbürleri de. O zaman ben de mi sorun? Acaba gün çok yoğun geçtiği için mi kafamı veremiyordum. Dur ya. Kafa mı vermek? Biz eğlenmek için filmi izlemiyor muyduk? Filmin bizi ferahlatması gerekmiyor muydu, neden üstüne kafa yoruyoruz.
Sorunu buldum en sonunda. Film fazla karışık ve bol malzemeli. Hayır, Spider-Man 3’teki gibi değil. Farklı bir karışıklık. Daha önce de bu karakterler vardı, tek fazlalık Sao-Feng, o da kısa sürede ölüyor zaten. Bu gibi filmlerin basit olması gerekmiyor muydu, amaç o zaten. İlk iki film öyleydi zaten. Olaylar sırayla gidiyordu. Ama bu sefer bir acayiplik var.
Önce kraliyet limanında tanımadığımız, filmle alakasız insanların katledilişini izliyoruz. Sonra bir kayık süren Elizabeth ile Singapur’a gidiyoruz. Gayet kafa yorucu bir girişle Barbossa’nın Sao-Feng’i keklemesini izliyoruz. Ardından Kraliyet askerleri mekanı basıyor ve aksiyon izliyoruz (nihayet!). Sonraki sahne bir arkadaşımın dediği gibi sürrealist bir filmden kopup gelmiş sanki. Kumun ortasında bir gemide düzinelerce Jack Sparrow birbirlerine emir veriyor. Taşa benzeyen yengeç de cabası. Allah’tan bizim ekip olay yerine gelip Jack’i kurtarıyor da bu sıkıcı ve oldukça gerçeküstü bölüm sonlanıyor. Bir popcorn filminde bütün bunlar ne arıyor? Neyse ki Jack kafasını kullanıp bizimkileri gerçek dünyaya döndürüyor. Bu arada Yunan mitolojisindeki Hades denizine gönderme yapan ruhların yüzdüğü deniz, çok dahiyane bir fikir ama bu filmde olmaması gerek.
Ekip dünyaya dönünce, film de başlamaya hazır oluyor. Ama daha savaşa hazırlanacağız, acelemiz ne. Herkesin kişisel politikaları, çıkar çatışmaları, tipik saf değiştirmeler filan derken korsanlar konseyi için yine bayağı zaman geçiyor. Oldukça eğlenceli bir konseyden savaş kararı çıkıyor ve sadece 2 gemi koca İngiliz filosunun (yaklaşık 50 gemi) ana gemisini batırınca da film bitiyor. Tamam, böyle bir filmde mantık aranmaz, o kadar sürrealist takıldıktan sonra 49 gemi savaşa katılmadan kaçıyorsa bir sorun vardır herhalde.
Bütün karakterlerin kaderi bir nihayete eriyor sonunda ama biz de bitiyoruz. Geriye Keira Knightley’in ne kadar güzel olduğundan başka bir şey kalmıyor vallahi. Jack Sparrow’a bile doyamıyoruz yoğunluktan. Umutlar Bourne Ultimatom’a kaldı. Sen de bizim yüzümüzü kara çıkarma Bourne.
Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom, Keira Knightley, Geoffrey Rush, Bill Nighy, Jack Davenport, Jonathan Pryce, Lee Aarenberg, Mackenzie Crook, Kevin McNally, David Bailie, Stellan Skarsgard, Tom Hollander, Naomie Haris, Yun-Fat Chow – Görüntü Yönetmeni: Dariusz Wolski – Müzik: Hans Zimmer – Senaryo: Ted Elliott, Terry Rossio (Ted Elliott, Terry Rossio, Stuart Beattie ve Jay Wolpert’in karakterlerinden) – Yönetmen: Gore Verbinski
*** G.T.: 25 Mayıs Y.T.: 27 Mayıs
NOT: Hakkını vermek gerek efektleri süper. Ayrıca filmin jenerik sonunda bir sahne varmış, ben kaçırdım, siz kaçırmayın.
Bir Çocuk Filmi Olarak Spider Man 3
Filmle ilgili o kadar yazı okudum ki öncesinde. Sanki tüm filmi görüyordum gözlerimin önünde. Meğerse ben öyle zannediyormuşum. İlk filmde Raimi’yi popülistlikle suçlamıştım. İkinci filmde ise herşey rayına oturdu demiştim, güzelce Örümcek Adam’ı izliyorduk. Raimi’ye birşeyler olmuş. 2. filmin o samimiyetini yakalayamamış. Artık zaman baskısı mı (gösterim tarihi 2004’te ilan edilmişti.) yoksa başka bir sebep mi, bilemiyorum. Ama bu film çok çocukça. Hatta İngilizce seviyesi bile ilkokul düzeyinde. (Filmi altyazısız izledim de)
Bir kere film fazla kalabalık. Herkesin esas eleştirisi de bu, zaten. İşin içinde MJ ile sorunlar, Harry ile ilk iki filmden gelen (ve oldukça sıradan sonuca bağlanan) ilişkisi, simbiyotik yaşam formuyla kendi içi çekişmesi, işte rekabet, yeni sevgili fırsatı, Venom, Sandman ve onun amcasıyla ilişkisi. Tanrım, yazmak bile yordu. Spidey tüm bunlarla uğraşıyor, üstüne akrobasi de yapıyor (zaten eğlence o ya). Ama hepsini toparlayayım derken bocalıyor ve ölçüyü tutturamıyor. Açıkçası Raimi bile yapamıyorsa, yapılamaz zaten. Yani esas sorun senaryoda, hatta sinopsiste. Zaten filmin senaristi hikayeyi ilk gördüğünde 2 filme ayırmayı düşünmüş. (O zaman cıngar çıkardı.) Böylece filmdeki hiçbir olay hakkıyla işlenmiyor. Bence Sandman hikayesi çok yavan, efektleri de pek büyülemedi beni, gayet gereksizdi. Onun yerine iç çekişmeyi öne çıkarıp (ki çok malzeme vardı) Venom’a biraz daha zaman verse fena olmazmış. Zaten Gwen karakteri çok boş kalmış, o kadar yazı okuduktan sonra güzel bir aşk üçgeni bekliyordum. Bırakın aşk üçgenini, ortada aşk da yok. Peter Gwen’e aşık değil; Gwen de Peter’a, sadece Örümcek Adam’ın cazibesine kapılıyor. Peter ile MJ yine aşık ama kavuşamayan çifti oynuyor ki beni baydı artık.
Filmin tek artısı komediye biraz daha ağırlık vermesi, filmin en iyi iki performansı da buradan geliyor zaten. J. K. Simmons ve Bruce Campbell harikalar. Campbell’in Fransız komposizyonu izlenmeli. Başka da birşey yok pek. Unutmadan filmde Örümcek Adam’dan keyif aldığım yegane sahneler kötü adam olduğundaydı. Neden acaba?
Raimi’den artık çocukları değil büyükleri düşünmesini istiyoruz, The Gift tarzı esaslı gerilimler bekliyoruz. Son olarak, Maguire ve Dunst böyle giderse seri bitince hiç iş alamayacak.
Oyuncular: Tobey Maguire, Kirsten Dunst, James Franco, Thomas Haden Church, Topher Grace, Bryce Dallas Howard, J. K. Simmons, Rosemary Harris, Bruce Campbell – Görüntü Yönetmeni: Bill Pope – Müzik: Christopher Young, Danny Elfman – Senaryo: Sam Raimi, Ivan Raimi, Alvis Sargent (Sam Raimi ve Ivan Raimi’nin hikayesi; Stan Lee ve Steve Ditko’nun çizgi romanından) – Yönetmen: Sam Raimi
**1/2 G.T.: 4 Mayıs Y.T.: 24 Mayıs
Zodiac: Bir Fincher Filmi
David Fincher’in son marifetini uzun zamandır bekliyorduk. Düzeyli bir gerilim filmi olmaktan öteye gitmeyen Panic Room’u geçersek son kaliteli işi olan Fight Club’tan beri 8 yıl geçti. Hayranları bir sonraki filmi iple çektiler. Hele filmin polisiye olduğu duyulunca umutlar daha da tavan yaptı ve en sonunda Zodiac gösterime girdi. Filmi bir solukta izlediğimi belirtmeliyim. Fincher imzası bazı sahnelerde belli oluyor ve bu, hoşuma gitti. Filmin Panic Room’dan çok daha iyi olduğu da açık. Ama…
Aslında pek ama denecek bir şey de yok. Film gayet temiz, sürükleyici bir polisiye. Görüntülerinden müziğine her halkası gayet başarıyla oluşturulmuş bir film. Lakin insan Fincher’dan daha fazlasını bekliyor. Şöyle söyleyeyim: Bu filmin 2007’nin akılda kalıcı filmlerinden olacağı kesin ama ben ikinciye seyretmem.
Amerika’nın ünlü seri katillerinden birini daha izliyoruz. Zodiac takma adlı katilin sırrı hala çözülememiş, çözüleceğe de benzemiyor, çünkü en önemli sanık bundan 15 yıl önce ölmüş. Davanın çıkışını ve hem polis kandında hem gazete kanadında iz sürme kısmının anlatıldığı film, esas olarak davaya saplantılı olarak bağlanan karikatürist Robert Graysmith’i merkeze alıyor. Zaten film de Graysmith’im çok satmış kitabının bir uyarlaması. Okuduklarıma bakılırsa, Fincher olaylar ve sürecine gayet sadık kalmış ama esas olarak Graysmith’in bakış açısını izliyoruz. Film bu bakımdan çok başarılı bir polisiye. Neyi anlattığının bilincinde ve bunu çok iyi kullanıyor. Filmin asıl başarısı ise kadrosu. Jake Gyllenhaal hariç karakterlerine cuk oturan oyuncuları izliyoruz. Başta Robert Downey Jr. olmak üzere (ki 2008’de bu rolle Oscar alacağı konuşulmaya başlandı), Mark Ruffalo, Philip Baker Hall, Anthony Edwards ve John Carroll Lynch rollerinde çok başarılı. Chloe Sevigny’yi Melinda and Melinda’dan beri göremiyordum, kesinlikle daha çok görünmeli. Romantik komedilerin 2. adamı Dermot Mulroney bile rolünde şaşılası biçimde başarılı. Ama benim Donnie Darko yüzünden favori oyuncularımdan biri olan Jake Gyllenhaal, rolüne uymuyor ve gerekli performansı da veremiyor, böylece filmin en önemli zayıf noktası oluyor. Bunun haricinde başarılı bir görüntü çalışması yapılmış, sanat yönetimi konusunda olduğu gibi. Filmin harika bir ses kaydı (soundtrack) olduğu kesin, bence albümü aramaya şimdiden başlayın.
Son bir toparlamaya girersek, film ne zamandır izlemediğimiz kadar başarılı bir polisiye ve vakit harcanıp, üzerine kafa yormayı kesinlikle hak ediyor.
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Mark Ruffalo, Robert Downey Jr., Anthony Edwards, Brian Cox, John Carroll Lynch, Elias Koteas, Chloe Sevigny, Dermot Mulroney, Philip Baker Hall – Görüntü Yönetmeni: Haris Savides – Müzik: David Shire – Senaryo: James Vanderbilt (Robert Graysmith’in kitabından) – Yönetmen: David Fincher
**** G.T.: 18 Mayıs Y.T.: 20 Mayıs
Hot Fuzz
Shaun of the Dead’i seyredeniz var mı? Hani şu zombi filmleriyle fena halde dalga geçip ama saygıda da kusur bırakmayan İngiliz filmi. İzleyenler unutamaz zaten. Hatta devamlı izleyen hayranları olduğunu bile biliyorum. İşte o ekip, şimdi popüler macera filmlerine el atıyor. Korku filmlerini pek sevmediğimden olacak, bu filmden daha çok zevk aldım. Bazı sahneler gerçekten çok komik, ayrıca normal bir macera filmi kadar da heyecanlı. Ekip yine başarmış, diğer bir deyişle.
Fazlasıyla idealist polis memuru Nicholas Angel’ın Londra’dan, son 20 yılda suç kaydı olmayan Stanford kasabasına atanmasıyla başlayan ilginç olayları konu alıyor film. Filmin ilk bölümü sakin geçse de, güzel durum komedisi sahnelerine sahip. Zaten işinin ehli olan ekip, bu işi zorlanmadan atlatıyor. İkinci bölümde ise bayağı bir aksiyona şahit oluyoruz. Bunun yanında bolca da gülüyoruz. Daha ne olsun. Adamlar eğlendirmeyi başarıyorlar, üstüne sinema tarihine geçecek bir taşlama bırakıyorlar.
Ana oyuncu kadrosu yine sabit. Bu sefer yan kadro da çeşitli ünlüleri görüyoruz. Jim Broadbent, Timothy Dalton bunların sadece ikisi. Ayrıca şöyle bir gözüküp kaçan ünlüler var, tanımanız pek olası değil gerçi, Cate Blanchett örneğinde olduğu üzere. Her şeyi iyi güzel ama ben asıl şaşkınlığı araştırmam sırasında yaşadım: Şöyle ki film IMDB’de en iyiler listesine 94. sıradan girmiş bile. Şaşılası bir olay ama günümüz gençliği açısından pek öyle değil demek. Gençler Monty Python’un haleflerini saygıyla izliyor. Ne diyelim, saygıyla izliyoruz Edgar Wright ve ekibini. Çalışmalarının devamını bekliyoruz.
Oyuncular: Simon Pegg, Nick Frost, Jim Broadbent, Timothy Dalton, Paddy Cossadine, Stuart Wilson, Bill Bailey, Paul Freeman, Adam Buxton – Görüntü Yönetmeni: Jess Hall – Müzik: David Arnold – Senaryo: Edgar Wright, Simon Pegg – Yönetmen: Edgar Wright
Shortbus Üzerinden 21. Yüzyıl Cinselliği
Bazıları ısrarla kabul etmese de 21. yüzyıl, cinselliğin açıkça yaşandığı bir yüzyıl. Eşcinseller kimliklerini özgürce açıklayabiliyor, kadınlar nasıl orgazm olacaklarını doktorlarıyla tartışabiliyor, erkekler ise Viagra’larını özgürce kullanıyorlar. Çocuklar bile prezervatifin ne demek olduğunun az çok farkında.
Böyle bir yüzyılda bazı unsurların tabu kalması bana biraz saçma geliyor. Mesela Babel filmini kız arkadaşı ile izlemenin sakıncalı olduğunu düşünenler var. Neden? Japon aktrisimiz organını gösteriyormuş. Vah vah! Hâlbuki filme giden kız böyle bir şeyin olduğunun farkında değildi! Şimdi Babel porno filmi statüsüne mi giriyor? O zaman bütün filmleri siyah kaplar içinde satmalılar. Tabii, herkesin görüşü farklı olabilir ama bu tarz saplantılar saçma geliyor. Çünkü o filmin amacı bambaşka, filmi sadece cinsel sahneleri ile değerlendirmek ne kadar mantıklı ki?
Benim asıl değinmek istediğim John Cameron Mitchell’ın 2. uzun metraj çalışması olan Shortbus filmi. Muhafazakâr çevreler filme porno etiketi yapıştırmakta gecikmedi. Zaten film Singapur’da yasaklandı. Filmi daha önce duymamanız olası çünkü İstanbul Film Festivali’nde gösterildi sadece. Gece 2’de gösterildiğinden meraklıları hariç ilgi gösteren pek olmadı. Hiçbir Türk dağıtımcının da filmin haklarını satın almaya cüret edebileceğini zannetmiyorum. Doğal olarak film otomatikman Türkiye’nin gündeminden çıkıyor. Tüm bunlar filmin çok etkileyici olmasını etkilemiyor tabii. Film, bence küçük bir başyapıt.
Filmin ilk 10 dakikasını izlediğinizde siz de filme değişik yaklaşabilirsiniz, bütününü izlediğinizde fikirleriniz tamamen değişecek. Bir çift terapistinin orgazm olamama sorununu ana eksenine yerleştiren film, cinselliğin hayata etkiyen izdüşümlerini inceliyor. Tüm karakterlerini filme de adını veren Shortbus adlı barda (bar da denemez aslında ya) buluşturuyor. Bu mekânda her türlü cinsel aktivite serbest, sadece üyeler ve üyelerin davet ettikleri kişiler girebiliyor. Her oda da farklı bir aktivite mevcut. Mesela bir odada canlı müzik eşliğinde içkinizi içebiliyorsunuz, diğer odada üyelerin çektiği filmlerin gösterildiği film festivali var, diğer tarafta kadınlar sohbet ediyor, başka bir odada da grup seks yapılıyor (tamam, burası çok abartılmış). İşte böyle bir mekânda karakterlerimiz hayatlarını etkileyecek sınavlardan geçiyor. Gay bir çift olan Jamie&James’in dışa açılma sorunları var. Daha doğrusu James, filmin ortasında açığa çıkan mutlak planına doğru yol alırken Jamie’yi planın sonuçlarına hazırlıyor, çaktırmadan. Terapistimiz sorununun nedenlerini araştırırken de bir fahişe hayatın amacını arıyor.
“Ne sapık film” dediğinizi duyar gibiyim. Kötü çekilseydi muhakkak öyle olurdu. Yalnız film o kadar doğal ve samimi ki hiçbir şekilde itici gelmiyor. Tam tersine filmin içine kolayca girebiliyorsunuz ve o havayı teneffüs edebiliyorsunuz. Gerek diyaloglar gerekse olaylar o kadar hayatın içinden ki bırakın itici olmayı bir an için perdeden çıkıp önünüzde oluyor. Sanki yürüyüp elinizi uzatsanız karakterlere dokunacaksınız. Film, aynı zamanda bir 11 Eylül filmi. 11 Eylül sonrası New York insanının travmatik hali hakkında başarılı saptamalarda bulunuyor. En küçük arızadan (elektrik voltajının gidip gelmesi gibi) korkan insanlar topluluğu örneğinde görüldüğü üzere. Yani film, asla cinselliği kullanmıyor, tersine onun üzerine saptamalarda bulunup bu yüzyılın önemli sorunlarından biri haline gelen bu probleme çözümler üretiyor. Sonuçta AIDS hala çağımızın en önemli hastalığı ve binlerce kişi iktidarsızlıktan kıvranıyor. Sizce bunlar da hayatın bir parçası değil mi yoksa hala tabu olarak görülüp sakınılması gereken düşünceler mi?
Filmin başarısında aslan payı filmin senaristi, yapımcısı ve yönetmeni olan John Mitchell Cameron’a ait. 2001 yılının gözde bağımsız filmi Hedwig and the Angry Inch’in (bu film de ülkemize uğramadı ama yurtdışında küçük çapta fırtınalar kopararak kült mertebesine erişti) yönetmeni olan Cameron, yine radikal bir işe imza yapıyor ve bunu da sinema kriterleri çerçevesinde hakkıyla yapıyordu. Doğrusu 2 filmiyle resmen usta mertebesine ulaşabilecek işler başardı. Tıpkı ilk filmde olduğu gibi animasyon sahnelerine yer veren Cameron’un en önem verdiği unsur ise müzik. Shortbus’ın ses kaydında (soundtrack) enfes şarkılar mevcut. Bilhassa filmde de doruk noktası teşkil eden Justin Bond’un icra ettiği ‘In the End’ defalarca duymaktan sıkılmayacağınız, sizi ferahlatacak bir parça. Film diğer önemli ayağı ise neredeyse tüm oyuncularının amatör oluşu ve çoğunun filmdekine benzer bir hayat tarzına sahip olması. Öyle ki filmin sonunda ibaresini gördüğümüz ‘Senaryo kadro ile ortak yazılmıştır’ cümlesi daha iyi açıklıyor her şeyi. Filmin doğallığındaki belki de en önemli şey bu unsur.
Filmi izledikten sonra belki de cinselliği dair önyargılarınız değişecek. Onları onaylamasanız bile, hoşgörü ile yaklaşıp onların da birer insan olduğunu göreceksiniz. Belki de bizden bile daha çok acı çeken, incinen ve eğlenen insanlar. Hayatın farklı bir açısıyla karşılaşmak daha iyi bir film bulamazsınız.
Donnie Darko
Yaklaşık 2 yıldır bu film hakkında derinlemesine bir yazı hakkında düşünüyorum ama bir türlü kendimi yeterli bulmuyorum. Bir daha, bir daha izliyorum, her izleyişte yeni bir detay fark ediyorum. En sonunda Türkiye’de ‘Yönetmenin Kurgusu DVD’si de çıktı. Efsane tamamlandı. Artık her şey açık ve net, tahminimce. Film, dünyada gösterime girdiği son 5 yıl boyunca kült mertebesini de aşıp modern klasikler arasına girdi. Zaten Türkiye’de gösterime girdiği 2003 Haziranı’ndan beri aynı etkiye mahzar oldu. Sanıyorum ki üniversite gençliğinde izlemeyen kalmamıştır.
Bu yazıda, biraz Donnie’nin bu kadar kültleşmesinin altında yatan nedenleri, biraz filmin ne demek istediğini (sanırım hala filmi tam olarak anlamayanlar çoğunlukta) ve biraz da Donnie’nin 5 yılda oluşan etkilerini anlatmaya çalışacağım.
Donnie neden bu kadar sevildi? Elbette tek bir nedene bağlayacak değiliz, zaten öylesi de bir nevi filme ihanet olurdu. Bir kere filmi analiz etmek için filmin geçtiği zamanı yani 80’leri iyice kavramak gerekiyor. 80’ler çok ortada bir dönem. Sanki analog çağla elektronik çağın bileşimi gibi. Çünkü bilgisayarların yeni yeni göründüğü, cep telefonunun (hiç olmazsa Amerika’da) sokağa düştüğü, insanların yeni elektronik oyuncaklara alıştığı, kıyafette abartının moda olduğu, müzikte rock ve metalin piyasaya girdiği ve klavyenin altın çağı olan bir dönemden bahsediyoruz. Sinemada ise 90’lar kadar olmasa da bir ortada kalmışlık dönemi: Gençlik ve müzik/dans filmleri revaçta, MTV tarzı ortaya çıkıyor ve dolayısıyla video klip estetiği sinemaya giriyor. Tüm bunlar da doğal olarak Donnie’yi etkiliyor. Mesela modadaki abartılık, Donnie ve ablasının düzenlediği partide öne çıkıyor. Donnie tam bir 80’ler gençliği. Bu özellik de hasbelkader 80’lerde gençliğini veya çocukluğunu yaşamış olanları cezp ediyor. Hangimiz Donnie’nin Smurfs/Şirinler hakkındaki yorumuna gülmedik, filmi izlerken. Filmin 80’lerin birçok unsurunu barındırdığı ve hatta dönemin kimi ünlü oyuncularını (Patrick Swayze, Katherine Ross, Drew Barrymore) oynattığı düşünülürse 80’ler nostaljisi ön plana çıkıyor. Her şeyden öte ilk paragrafta belirttiğim gibi film, üniversite gençliği tarafından kült haline geldi. Bunun sebebi de ergenlikten yeni çıkmaları. Donnie de bir ergen ve üstelik çok sorunlu bir ergen, tıpkı dünyadaki her ergen gibi. İzleyici onunla çok rahat biçimde özdeşleşebiliyor. Çünkü onun da dünyaya anlatmak istediği sorunları var, o da hocasına küfretmek istiyor, dahası o da süper kahraman olmak istiyor. Tabii, tüm bunların dışında da Donnie Darko çok kaliteli bir film. Bir gençlik filmi havasında (bunu da 80’lerdeki John Hughes tarzı gençlik filmlerine borçlu olduğunu söyleyebiliriz) gerilim, fantastik, bilim-kurgu, romantizm ve kısmen de olsa komedi ve politik film türlerini çok güzel biçimde harmanlayan bir film var karşımızda. Bu güzel senaryonun tepesine de 80’ler müziği, oyuncuların kalitesi, vs. ekleniyor. Ortaya da tadından yenmeyecek bir film çıkıyor.
Filmi anlayabilmeniz için en az iki defa izlemeniz bir gerçek. Çünkü finale kadar her şey iyi, hoş gitse de finaldeki döngü size, bunu zorlayacaktır. Biraz karmaşık olaylardan bahsettiği için de çoğu kişi anlayamıyor. Hele son sahne olayı iyice kopartıyor. Herkes kendine aynı soruyu soruyor: “Nasıl yani?” Filmi izleyenler bu sorunun hemen ardından cevabı öğrenmeye çalışıyor. İlk önce yakın arkadaş çevresinden, sonra sanal ortamdan (filmin internet sitesi olayları gayet açık bir şekilde açıklıyor), olmadı film hakkında yazılmış yazılardan (Türkçe olarak bunların ilki ‘Sinema’ dergisinin Temmuz 2003 sayısında çıkmıştır ve oldukça doyurucudur) cevap aranıyor. Tabii tek bir cevabı da olmadığından arkadaş muhabbetlerinin en koyu öğesi haline dönüşüyor. Yalnız, son çıkan ‘yönetmenin kurgusu’ versiyonu filmi çok iyi biçimde açıklıyor. Bu versiyondan sonra soru işareti kalacağını düşünmüyorum. Son olarak, bütün bu kafa karışıklığının yönetmenin amacı olduğunu söyleyeyim. Film gösterime girmeden önce verdiği röportajda, kendi filmlerinin 2-3 defa izlenmesini istediğini söylüyor.
Artık çoğu kişi filmin ne demek istediğini anlamasına rağmen ben yine de kendi yorumumu getireyim. Ne de olsa net bir cevap yok. Öncelikle, film tamamen ‘Paralel evrenler teorisi’ üzerine kurulu. Söz konusu teoriye göre, insanları birtakım yanlışlıklardan kurtarmak için bir kahraman seçiliyor (Donnie) ve bir paralel evren açılıyor (motorun düştüğü gece). Kahraman, kahraman olduğunu bilmediği için ona bir aracı (Frank/Tavşan) yol gösteriyor. Bu paralel evrendeki olaylar kahramanın etrafında dönüyor ve kahraman, aracının önderliğinde birtakım yanlışlıkları açığa çıkarıyor. Kahramanın amacı sona erdiğinde bir portalla kahraman, paralel evrenin başladığı zamana geri dönüyor ve paralel evren kapanıyor. Paralel evren dahilinde olan olayları ise kahramanın yakın çevresi rüyalarında görüyor. Şimdi okuyunca basit gelse de film içinde gayet karmaşık bir yapı haline dönüşüyor. Mesela, kahramanın tüm tanıdıklarının evrende bir görevi var. Bunları bulmak ise size kalıyor filmde. (İşte bu gibi şeylerden ötürü birkaç defa izlemeniz iyi oluyor.) Tabii filmdeki çeşitli göndermeler de cabası. Bu bakımdan filmi bir bulmaca halinde düşünmek yerinde olur. Mesela Donnie’nin bir İsa figürü olduğunu; kız arkadaşı, annesi ve kız kardeşi için kendini feda etmesini rahatlıkla filmden çıkartabilirsiniz. Bunun gibi bir sürü metaforu filmden çıkartabilirsiniz, biraz da sizin görebilme gücünüze bağlı.
Son olarak, filmin günümüze etkileri. Tabii bu etkilerden bahsetmek için daha erken olsa da şimdiden görebilirsiniz. Mesela filmlerin, artık salt izlemek için değil kafa yordurmak için yapılması (David Lynch ayrı bir vaka, ondan bahsetmiyorum.). Bu bakımdan 2004 yapımı The Butterfly Effect örnek verilebilir. Ayrıca Mad World şarkısının bu kadar sevilmesi (İngiltere’de kaç hafta ilk sırada yer alması), filmin ilham verdiği sergilerin açılması, vs…
Şimdi dönüp baktığımızda, sıra dışı bir film var karşımızda. Hiçbir şekilde başka filmlere benzemeyen, tamamen tek olan bir film. Ayrıca bunu çok kaliteli biçimde yapıp insanı düşüncelere sevk ediyor. Sonuç ortada: Bir başyapıt, hatta bakarsınız zaman içinde bir klasiğe dönüşecek bir film.
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Jena Malone, Mary McDonnel, Holmes Osborne, Maggie Gyllenhaal, Drew Barrymore, Noah Whle, Katherine Ross, Patrick Swayze – Görüntü Yönetmeni: Steven Poster – Müzik: Micheal Andrews – Yapım Yılı, Ülkesi: 2001, ABD – Yazan ve Yöneten: Richard Kelly
***** Y.T.: 23 Ekim 2006
Son Yorumlar