Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

I’m Not There

Bob Dylan dinler misiniz? Şimdi bir filmle Bob Dylan dinleyip dinlememenin ne ilgisi var diyebilirsiniz. Ama söz konusu bu filmse var! Şöyle ki Dylan dinlemeyenler bu filmi rahatlıkla es geçebilir, hatta 2 saatlik bir sıkıntıdan kurtulabilir. Dylan sevenlerse yüzlerinde bir gülümsemeyle filmi seyredebilir.

Bir kere film kesinlikle bir Bob Dylan biyografisi değil. Böyle bir film bekleyenler ne yazık ki daha beklemek zorunda. Bu film ise Dylan’ın hit şarkılarından çıkılarak esinlenilmiş 6 karakterin yaşam karakterinden ibaret. Tabii ki bu karakterler bariz şekilde Dylan’dan özellikler barındırsa da hiçbiri Dylan değil. Filme bu açıdan bakılınca her şey açıklığa kavuşuyor. Mesela Richard Gere’ın suretinde canlanan 19. yüzyıl çiftçisi Dylan’ın Pat Garrett filmi için yazdığı ‘Knockin’ on Heaven’s Door’ şarkısından vücuda gelmiş.

Böylece filmde 6 karakter izliyoruz ama hepsi aynı tatta değil. Mesela Heath Ledgar’ın karakteri beni daha çok çekti. Ama Cate Blanchett’in olağanüstü biçimde erkek olduğu karakterin bölümü beni sıktı. Aslında bence bunun aynı sebebi, benim Bob Dylan külliyatına vakıf olmamam, diğer deyişle Bob Dylan dinlemiyor olmam.

Böylece film Dylan dinlemeyen biri için pek çekici bir deneyim değil. Ama diğer taraftan fikir çok orijinal ve güzel. Oyuncu kadrosu göz dolduruyor. Dylan’ın müzikleri de cabası.

Kısaca filmi izlemeden evvel iki kere düşünmeniz de fayda var. Filmden zevk alıp almamak da tamamen size kalmış.

Oyuncular: Christian Bale, Cate Blanchett, Heath Ledger, Richard Gere, Ben Whishaw, Marcus Carl Franklin, Kris Kristofferson, Julianne Moore, Charlotte Gainsbourg, Bruce Greenwood, Michelle Williams – Görüntü Yönetmeni: Edward Lachmann – Müzik: Bob Dylan – Senaryo: Todd Haynes, Oren Moverman – Yönetmen: Todd Haynes

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Before the Devil’s Knows You’re Dead

Harika bir orta sınıf incelemesi. Tüm dünyada yaşayan ya da yaşamaya çalışan orta sınıfın gayet titiz bir gözlemi. Günümüzde orta tabakayı yok olmaya mahkum tutan kapitalistler, bu tabakanın ortadan kalkmasıyla ciddi biçimde yerinden oynayacak toplum dinamiklerini nasıl düzeltecekler merak konusu.

Önümüzde son derece sıradan bir aile var. Bir baltaya sap olamamış iki kardeş, gündelik sorunlarından kurtulmak için soygun planlıyorlar. Ama soyacakları yer, evebyenlerinin mücevher dükkanı. Daha ilk cümleden bir şeylerin ters gideceği belli oluyor. Nitekim küçük kardeş, soygun için birini tutuyor ve işler sarpa sarıyor. Hem tuttuğu kişi hem de o gün işi olduğundan gelemeyen tezgahtarın yerine bakan ailenin annesi ölüyor. Bu iki ölüm başka sorunlara sebep olurken, olaylar arapsaçına dönüyor…

Eski kurt Sidney Lumet 83 yaşında resmen küllerinden yeniden doğup mini bir başyapıta imza atıyor. Filmin iki ileri bir geri giden zekice kurgusu muntazam işliyor. Tempoyu her zaman ayakta tutarken, “Şimdi ne olacak?” sorusunu gayet doğal bir biçimde sordurtuyor. Ama her şeyin başı senaryo ve senaryo da neredeyse kusursuz. Orta sınıfın analizini çok iyi yaparak perdeye çaresizliklerini, kurtulmaya çalıştıkça nasıl daha da battıklarını çok güzel yansıtıyor. Kelly Masterson sanki bu küçük aile yardımıyla tüm dünyadaki orta sınıfın sorunlarını ve çaresizliğini anlatıyor. Üstüne Lumet’in usta rejisi ve oyunculuk şovu eklendiğinde tadından yenmez bir filme dönüşüyor. Philip Seymour Hoffman, Ethan Hawke ve Albert Finney üçlüsü karşılıklı bir döktürüyorlar ki izlemek heyecan veriyor insana. Orta da sanki bir Coen filmi var ama mizahı daha az ve daha gerçekçi.

Şeytan Duymadan Önce vizyonda nadir rastlanan nitelikli dram-komedilerden biri. Böyle bir fırsat az bulunur.

Oyuncular: Philip Seymour Hoffman, Ethan Hawke, Albert Finney, Marisa Tomei. Rosemary Harris, Aleksa Palladino, Michael Shannon, Amy Ryan – Görüntü Yönetmeni: Ron Fortunato – Müzik: Carter Burwell – Senaryo: Kelly Masterson – Yönetmen: Sidney Lumet

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Ulak

Ulak, her şeyden önce bir masal. Anlatıcısı da Çağan Irmak. Her masal gibi bu masalın da iyileri, kötüleri, bir hikayesi, girişi, gelişmesi, sonucu ve en önemlisi bir mesajı var. Masalların tipik bir özelliği olarak da mesaj direkt söylenmiyor. Anlayan anlar hesabı, üstü kapalı biçimde sunuluyor dinleyiciye. Tabii, her dinleyici de farklı biçimde algılıyor masalı ki bu da gayet normal. Esas husus, dinleyicinin mesajı alabilmesi veya almaya niyetli olması.

Masalı filmde anlatan Zekeriya, masalına başlamadan evvel bir tür masal dinleme kılavuzu okuyor kendi zihninden. Diyor ki masalı dinlerken duyduğunuz her karakteri kendi hayatınızdan biriyle özdeşleştirin, yalnız kötüleri düşlemeyin. Sonra da o karakterleri sanki orta oyunuymuşçasına veya karagözmüşçesine gözlerinizin önünde oynatıverin. Alın size sinema. Irmak da bize düşlememize gerek kalmadan masalını anlatıyor.

Bir tür masal içi masal. Irmak bize Zekeriya adlı seyyahın köy köy dolaşıp çocuklara masal anlattığı bir masal anlatıyor. Masal, Zekeriya’nın diğer köylere benzemeyen garip bir köye gelmesiyle başlıyor. Her zamanki gibi çocukları toplayıp masalını anlatacakken köy ahalisi tarafından farklı bulunarak engel olunuyor. Ama o yine de masalını bitirmek istiyor. Çünkü tamamlanmayan masal olmaz.

Her ne kadar Zekeriya’nın hedef kitlesi çocuklar olsa da, Irmak içimizdeki çocuklara hitap ederek tüm dünyaya sesleniyor. Irmak’ın bir derdi var ve masal yoluyla bunu bize anlatmak istiyor. Ama sorun da burada çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın, sorun Irmak da değil, günümüz dünyasında. Vahşi kapitalizmle yoğrulmuş bu dünyada, kaç kişi Irmak’ın mesajını algılayabilecek veya algılamak isteyecek merak konusu. Filmin mesajı herkese farklı görünecek çünkü her ne kadar Irmak bizim yerimize karakterlere yüz verip oynatsa da masalı herkes farklı algılayacak.

Son olarak ise Irmak’ın masalı anlatma biçimine değinelim. Filmin sanat yönetimi çok sade ve kullanışlı böylece daha önce hiçbir Türk filminde olmadığı üzere filmle bütünleşiyor. Çok güzel bir oyuncu kadrosu güzel performanslar çıkarıyor. Yanında kostüm, makyaj, görüntüler ve müzik de filme yakışmış. Daha ne olsun.

Gökten üç elma düşmüş. Biri anlatana, biri dinleyene, biri de…

Oyuncular: Çetin Tekindor, Hümeyra, Yetkin Dikinciler, Şerif Sezer, Feride Çetin, Kaya Akaya, Melis Birkan, Şener Kökkaya, Mahir İpek, Zuhal Gencer Erkaya – Görüntü Yönetmeni: Mirsad Herovic – Müzik: Evanthia Reboutsika – Senaryo ve Yönetmen: Çağan Irmak

Juno

Juno’yu ilk defa bundan 3 ay önce Kanada’da oturan bir akrabamdan duymuştum. Hatta istenmeyen bir gebelik hakkında olduğunu duyunca Knocked Up’a benzetmiştim. Çağdaş da (söz konusu akrabam) daha gerçekçi ve oturaklı bir yapıda olduğunu söylemişti. Aradan birkaç ay geçmeden Juno’nun ünü Türkiye’de de duyuldu. Bu yılın bağımsızlarının flaş ismi olarak ödül gecelerinde ismi sıklıkla anılmaktaydı. Böylece izlenmesi gerekenler listesine girivermişti.

16 yaşında bir lise öğrencisi olan Juno, erkek arkadaşına bekâretini verdiği gece hamile kalır. Durumu sakinlikle karşılar ve kürtaja karar verir. Ama 2 aylık ceninde ayak tırnaklarının çıktığını öğrenince vazgeçer ve bebeği evlatlık vermeye karar verir. Bundan sonra da önce müstakbel anne-babayı bulur, konuyu ailesine açar ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam eder.

Juno, daha jeneriğinden belli olduğu üzere bir çizgi roman gibi tasarlanmış. Ama bu çizgi romanda süper kahramanlar, silahlı çatışmalar veya komik figürler yok. Bu roman, 16 yaşındaki gebe bir kızın 9 aylık macerasını anlatıyor. Bunu da kendisinin ne olduğunu bilerek, fazla ciddiye almadan ama başarıyla yapıyor. Ortaya da sıra dışı, gerçekçi ve izlenmesi gereken bir yapıt çıkmış. Juno, kesinlikle bir başyapıt olmayabilir ama şirinliğiyle başyapıtmış gibi görünecek kadar iyi kotarılmış ve bu özelliği, ona bu yıl başta Oscar olmak üzere çoğu ödül töreninde adından bahsettirecek gibi görünüyor.

Bu özelliğinin ana sebebi senaryosunun oldukça derli toplu olması ve aşırıya kaçmaması. Bunu, harika oluşturulmuş bir kadro destekliyor. Juno’yu oynayan Ellen Page, sokakta görseniz hayatta dönüp bakmayacağınız bir kız ve bu sıradanlığı rolüne o kadar uyum sağlıyor ki Page rolünde harikalar yaratıyor. Keza sakar erkek arkadaş Michael Cera, Super Bad’den sonra yine hiç sırıtmadan, sıradan bir lise öğrencisini oynuyor. Yan kadro da desteklerini ihmal etmiyorlar. Ayrıca filmin en az kendisi kadar şirin bir ses kaydı var, dinlerken içiniz bir hoş oluyor.

Jason Reitman iddiasız ama yine başarılı Thank You for Smoking’den sonra mini bir başyapıta imza atıyor. Zevkle, rahatlıkla ve sıkılmadan seyredilecek bir film. Daha ne olsun!

Oyuncular: Ellen Page, Michael Cera, J. K. Simmons, Jennifer Garner, Jason Bateman – Görüntü Yönetmeni: Eric Steelberg – Müzik: Matt Messina – Senaryo: Diablo Cody – Yönetmen: Jason Reitman

Across the Universe

Beatles dinlemeye ben lise 1 sıralarında otururken çıkan ‘1’ albümüyle başlamıştım. 2-3 ay devamlı onları dinleyip kendimden geçmiştim. Halen daha ‘Hey Dude’ başucu şarkılarımdan biridir. Bana göre 20. yüzyılı etkileyen en önemli gruptur. Tabii bu saptamayı yaparken Pink Floyd, Queen veya Nirvana’yı bir kenara atmıyorum. Neyse, Beatles’ın bu öncelikli konumu başta bir dönemin yaşam tarzı olmak üzere tüm hayatımızı etkilemiştir. İşte Julie Taymor da zor olanı yapmış ve bu hayatlardan birini sinematografik şekilde perdeye yansıtmış. Perdedeki çalışma tek kelimeyle olağanüstü. Daha önce yapıldığını da zannetmiyorum.

Jude ile Lucie’nin Beatles şarkılarıyla bezeli aşkını izliyoruz perdede. Arka planda da ünlü 68 dönemini seyreyliyoruz. Dönemin politikası, müziği, yaşam biçimi, modası ve ruhunu içimizde hissediyoruz. Üstelik Beatles’ın güzelim şarkıları o kadar güzel yakışıyor ki görüntülere heyecanlanmamak, izlerken şarkıları söylememek elde değil.

Film hakkında fazla bir yorumda bulunamayacağım çünkü izleyip gerçekten bu şahesere tanık olmanız gerekiyor. Tek kelimeyle enfes.

Oyuncular: Evan Rachel Wood, Jim Sturgess, Joe Anderson, Dana Fuchs, Martin Luther, T. V. Carpio, Spencer Liff, Lisa Hogg – Görüntü Yönetmeni: Bruno Delbonnel – Müzik: Eliot Goldenthal – Senaryo: Dick Clement, Ian La Frensis (Julie Taymor, Dick Clement ve Ian La Frensis’in öyküsünden) – Yönetmen: Julie Taymor

Kategoriler:aşk filmi, film eleştirisi Etiketler:

My Bluebarry Nights

Bazı filmler vardır, sadece belli bir kitleye hitap eder. Onun dışındaki kesim, filmden resmen nefret eder. Çoğu sıkıcı, anlaşılmaz, çok yavaş gibi sıfatlar kullanırlar. Oysa ki hitap edilen kesim için bambaşka anlamlar yüklüdür film. Filmi bağrına basıp, başucu filmi yapanlar dahi vardır. İşte My Bluebarry Nights böyle bir film. Bu filmin seveninden çok sevmeyeni olacaktır ama bu, filmin –bence- aşk üzerine yapılmış bir başyapıt olmasını engellemez.

Her şey Lizzie’nin aldatılmasıyla başlıyor. Daha doğrusu zaten dünya dönüyor, bizim o dünyaya konuk olmamız aldatılma ile başlıyor. Lizzie önce New York’ta bir barmenle arkadaş oluyor, onunla dertleşip huzur bulmaya çalışıyor. Ama bakıyor içindeki yara kapanacak gibi değil, bir araba için para biriktirme bahanesiyle yola düşüyor. Bazı yerlerde kalıp garson olarak çalışmaya başlıyor. Doğal olarak değişik, garip ama bir o kadar da hayatın içinden insanlarla karşılaşıyor. Biz bunlardan sadece üçünü tanıma şansına erişiyoruz. İlk ikisi ayrılmış olan bir çift. Öbürü de baba hasreti çeken poker manyağı bir kız. Böylece hayatında yeni bir evreye başlayan Lizzie, kah yarasını kapatmaya çalışarak kah da yeni deneyimler elde ederek yola devam ediyor.

Film çok yavaş. Ama bu yavaşlık bir süre sonra bir anlam kazanmaya başlıyor. İşte o anda filmden keyif almaya başlıyorsunuz. (Ne yazık ki o anın biraz sonrasında antrakt giriyor) Bu keyif, country müziğin teskin edici yanını barındıran, sizi gözlemci durumuna sokan ama bunu gayet seviyeli ve iyi anlamda kullanan ve sanki aşka dair kırıntılar barındıran bir tür duygu sanki. Film, o kadar güzel akıyor ki sanki güzel, hayat ve canlılık verici bir şey içiyorsunuz ama onu hızlı veya yavaş değil, her yudumundan keyif alırcasına boğazınızdan geçiriyorsunuz. Eğer benim gibi filmin frekansını tutturursanız, enfes bir tat sizi bekliyor demektir. Ama doğal frekansınız bayağı düşük olmalı.

Filmin performansları harikulade. Norah Jones gayet tatminkar bir ilk oyunculuk deneyimi yaşıyor. Ama esas alkış yan kadroya: Jude Law, Natalie Portman ve Rachel Weisz görülmesi gereken performanslar armağan ediyorlar. David Strathairn ise filmin zirvesini yaparak muazzam bir oyunculuk gösterisinde bulunuyor. Buna ünlü görsel üstat Darius Khondji’nin yağlı boyaya benzer resimleri ve enfes bir ses kaydı eşlik ediyor. Hele filmin başlarında yine Wong Kar Wai’nin In the Mood for Love filminin o yürek burkan tınısı mandolinle çalınınca… Ama tüm alkışlar Wong Kar Wai’ye. Kusursuz bir yönetim gerçekleştirmiş, ne denilebilir ki? Atilla Dorsay filmin eleştirisinde Amerika’yı en iyi yabancı yönetmenlerin anlatabildiklerini düşündüğünü yazıyor. Örnek olarak Wim Wenders’in beni koltuğa çakan filmi Paris, Texas’ı gösteriyor. Hiç haksız sayılmaz.

Oyuncular: Norah Jones, Jude Law, David Strathairn, Natalie Portman, Rachel Weisz, Hector A. Leguillow – Görüntü Yönetmeni:: Darius Khondji – Müzik: Shigeru Umebayashi – Senaryo: Wong Kar Wai, Lawrence Block – Yönetmen: Wong Kar Wai

Kategoriler:aşk filmi, film eleştirisi Etiketler:

Gone Baby Gone

Kara film türü ne evlatlar doğuruyor. Aman Allah’ım, ilgilenmemek, seyretmemek inanın elde değil. Öyle bir tür ki Hollywood’un en kazma oyuncusunu (Pearl Harbor faciasındaki performansı gerçekten unutulacak gibi değil!) umut vadeden bir yönetmen haline getiriveriyor. Filmin sonunda Ben Affleck abimize şapka çıkarmamak ayıplanacak duruma geliveriyor. Vallahi şaşılası bir durum.

Boston’un suçla ne kadar sürtseniz de, yıkasanız da çıkmayacak kadar lekelenmiş sokaklarına konuk oluyoruz. Bir tarafta doğma büyüme mahalleli olan özel dedektif Patrick (Bogart amcamıza selamlar, saygılar) ve sevgilisi ve ortağı olan Angie’yle tanışıyoruz. Evlerinde büro açmış olan ikilinin sanki hiç müşterileri yokmuş gibi. Diğer yandan da bir çocuk kaçırılma vakası: Uyuşturucu bağımlısı ve resmen bir sürtük olan Helene’in 7 yaşındaki kızı kaçırılmış durumda, medya olayın peşinde ve doğal olarak da polis takipte, “Mutlaka kızı evine getireceğiz!” türünden hamasi mesajlar veriliyor. Derken kaçırılan kızın yengesi olayın Patrick tarafından da araştırılmasını istiyor. Polisler Patrick’i küçümserken, Patrick mahalleyi avucunun içi gibi iyi tanıdığı için hemen birkaç ipucu yakalıyor. Gerisi de film boyunca akıp gidiyor zaten.
Affleck en sevdiği romanın uyarlamasında, 9 yıl önce aldığı ‘Senaryo Oscarı’nın hakkını verircesine sağlam bir işe imza atıyor. Tempoyu fazla sarsmadan, sakince ve ele aldığı konunun bilincinde güzel bir iş yapıyor. Helal olsun valla. Senaryonun, ama aslında konunun, esas handikabı türe göre çok sakin geçmesi ve pek karanlık meselelere burnunu sokmaması. Belki Patrick filmin sonunda yine bir karanlığı çözüyor fakat sonuçta bir çocuk kaçırma davasından alengirli bir sonuç bekleyemezsiniz. Bu, bilhassa popüler sinema seyircisini salondan kaçırtabilir. Oysaki sinema sanatının bilincindeki bir seyirci, rahatlıkla filmden keyif alabilir.
Bu keyiflerden ikisi daha bir ön planda sanki. Bir kere kadro çok sağlam. Affleck kardeşi Casey’e çok zorlu bir rol vermiş ama Casey harika bir iş çıkarmış, aklımdan 2 yıl önce felaket sıkıldığım Lonesome Jim’i tekrar izlemek bile geçti. Casey’in sevgilisinde Michelle Monaghan filmin en zayıf halkası olarak güzelliğini performansına bir artı olarak ekleyemiyor. Sürtük anne rolünde Amy Ryan enfes bir performans veriyor ve 2008 ödül gecelerinin gediklisi hale geliveriyor. Diğer yan rollerde Morgan Freeman ve Ed Harris yine harikalar. İkinci keyif verici unsur ise Harry Gregson-Williams’ın etkileyici ses kaydı ki filmle beraber enfes gidiyor.
Bir de filmin tartışmaya açtığı bir konu var ki filmi izlememin ardından 2 hafta geçmesine rağmen aklımın bir köşesinde beni rahatsız ediyor. Filmin finalini açıklamamak için konuyu yazamıyorum ama eğer filmi izlerseniz benimle iletişime geçip tartışabiliriz. En azından şöyle bir ipucu veriyim: Annelik kavramı nedir? Üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir açmaz.
Vesselam şöyle bir toparlama yaparsak, Affleck’in filmi vizyona nadiren uğrayan, üzerinde bolca konuşulabilecek, iyi yönetilmiş ve oynanmış bir yapım. Öyleyse, bana da susmak düşer çünkü Affleck zaten layığıyla konuşuyor.
Oyuncular: Casey Affleck, Michelle Monaghan, Amy Ryan, Morgan Freeman, Ed Harris, John Ashton, Amy Madigan, Titus Welliver – Görüntü Yönetmeni: John Toll – Müzik: Harry Gregson-Williams – Senaryo: Ben Affleck, Aaron Stockard (Dennis Lehane’in romanından) – Yönetmen: Ben Affleck
**** G.T.: 15 Şubat 2008 Y.T.: 13 Ocak
Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

I Am Legend (Ben Efsaneyim)

Will Smith’in son aksiyonunu da izledim, ey okuyucular. Smith, bildiğiniz gibi, pek değişmemiş. Yine koşuyor, kaçıyor, hopluyor, zıplıyor, spor yapıyor ve her zamanki gibi dünyayı kurtarıyor. Siz de “Vay anasını!” diyerek, ağız bir karış açık izliyorsunuz. Ama yine pek sırıtmıyor, kendini izlettiriyor. Vasatın üstüne çıkmayı yine başarıyor.

Efendim, kızamık virüsü bir tür mutasyona uğrayıp tüm insan ırkını haşat ediyor. Deney grubundaki askeri doktor da her nasılsa hayatta kalmayı başarıyor. Koskoca New York’ta yaşayan tek insan halinde gezinip duruyor. Bu arada mutasyon virüs insanları gün ışığından korkan zombi haline çevirmiş, geceleri dışarı çıkılmıyor. Gündüzleri de Times Square’de geyik vurup boş kalan zamanlarda virüsü yok edecek deneylere devam ediyor…

Güzel fikir çünkü uyarlandığı kitap çok ünlü bir bilimkurgu. Ama internette okuduklarıma bakılırsa film, kitabın ismi ve kahramanın adı hariç her şeyi değiştirmiş. O yüzden filme, sadece bir aksiyon filmi olarak bakmanızı salık veririm. New York’un bomboş sokakları hoş bir fon oluşturuyor. Fazla sırıtmayan aksiyon sahneleriyle hafif sahicilik katıyor kendine. Gerisi de hep aynı hikaye. Yalnız final pek klişe, sevmedim.

Oyuncular: Will Smith, Alice Braga, Charlie Tahan, Salli Richardson, Willow Smith – Görüntü Yönetmeni: Andrew Lesnie – Müzik: James Newton Howard – Senaryo: Mark Protosevich, Akiva Goldsman (Richard Matheson’un romanından) – Yönetmen: Francis Lawrence

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Lust, Caution (Dikkat, Şehvet)

Ang Lee’nin son filmini de sonunda izleyebildim. Açıkçası yine bir başyapıt bulamadım. Zaten Brokeback Mountain’ı da pek beğenmemiş biri olarak doğal karşılanabilir sanırım. 2. Dünya Savaşı fonlu bu ajan-aşk hikayesinde odağın neresi olduğunu pek kestiremedim. İyi oyunculuklar ve Rodrigo Prieto’nun güzel görüntülerinden gayrı pek bir alameti de yok filmin. Yalnız Allah’ı var Lee yönetmenliği çok iyi biliyor, 2,5 saati aşkın filmde hiç sıkılmıyorsunuz. Son olarak da seks sahneleri o kadar yaygara koparacak kadar yırtıcı değildi, Lee güzel ve sanatsal çekmiş sahneleri, bundan da bir artı verilebilir. Son bir toparlama yaparsak, genele hitap etmeyen çarpıcı bir dönem filmi, fazlası değil.

Oyuncular: Tony Leung Chiu Wai, Wei Tang, Joan Chen, Lee-Hom Wang, Chun Hua Tou, Chih-ying Chu – Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto – Müzik: Alexandre Desplat – Senaryo: Hui-Ling Wang, James Schamus (Eileen Chang’în hikayesinden) – Yönetmen: Ang Lee

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Atonement

Sonunda izleyebildim. En sonunda. Keira Knightley’i o nefis yeşil elbisesiyle şöyle bir süzdüm. Filmin savaşı da anlattığının tek kanıtı olan 5 dakikalık tek planı da dünya gözüyle seyreyledim. Bu sahneyle Joe Wright’ın adını ustalar arasına yazdırmasına ramak kaldığını da anlamış oldum. Sonra, daktilo sesli o enfes ses kaydının filmle nasıl da bütünleştiğini izledim ve dinledim, sonrasında da ruhuma işledim. Saoirse Ronan’ı I Could Never Be Your Woman gibi ikinci sınıf bir romantik-komediden sonra izleme şansını buldum, umut vaat ettiğini gözlemledim. James McAvoy’un artık 2. sınıf rollerde oynamacağını ve bunun da ona yakıştığını fark ettim. Vanessa Redgrave’in 10 dakikayla kendini nasıl fark ettirdiğini görünce şaşırdım.

İşte Kefaret’in bende bıraktığı etkiler. 2007’nin en iyilerinden olduğu kesin.

Oyuncular: Keira Knightley, James McAvoy, Saoirse Ronan, Brenda Blethyn, Romola Garai, Vanessa Redgrave, Brenda Blethyn – Görüntü Yönetmeni: Seamus McGarvey – Müzik: Dario Marianelli – Senaryo: Christopher Hampton (Ian McEwan’ın romanından) – Yönetmen: Joe Wright