Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Filmekimi İzlenimleri

Filmekimi bir türlü oturamadı. Nasıl bir festival olduğu belirsiz. Her ne kadar Berlin, Cannes ve Venedik’in ödüllü filmlerini gösterme amacıyla başlasa da, daha çok galalar festivali olmaya başladı. Zaten gösterime girecek filmlerin galası yapılıyor. Bu yılki programın çoğunluğu gala filmleriydi. Oysa ki festivalin daha çok izlenmesi zor filmleri göstermesi gerekiyor bence.

Tabii bir de son yılların eğilimini de eklemek lazım: Seyirci festival biletlerini 1-2 saatte kapışıyor ama normal vizyona giden yok. Hoş, benim de pek farklı davrandığım söylenemez. Lakin normalde hiç izlemeyecekleri filmleri salt ortam olsun diye festivalde izleyenler var. Bu yıl bizzat duyduğum konuşmalardan çıkartıyorum bunları. Tabi 10-15 kişilik gruplarla gelen gençler de var. Onlar daha da komik.

Neyse filmlere geçelim biz. Bu yıl 4 film izledim festivalde. 2 Güney Kore yapımı, 1 İngiliz, 1 de Danimarka. Gelin kısaca değinelim:

In the Mood for Love’dan beri zevkle takip ettiğim yönetmenlerden Kar Wai Wong, bu sefer 1994 yapımı filmi Ashes of Time’ı, Coppola’ya özenip ‘redux’lamış. Yani kurgusunu tekrar gözden geçirmiş ve kaydını dijitale aktarmış. Önceki hali izlemediğimden kurgu hakkında yorum yapamayacağım. Filmin kendisi ise konu bakımından bana ters. Wuxia denilen Uzakdoğu dövüş sanatlarını içeren türdeki film, her ne kadar dövüşe en az zamanı ayırsa da beni hiç cezp etmedi. Öncelikle konuyu fena halde karışık buldum. Zaten konudan sıkılınca tüm filmden soğudum.

En Mand Kommer Hjem, absürd bir Danimarka komedisi. Bir opera sanatçısının doğduğu köye dönüşündeki olayları anlatıyor. Sıkılmadan izleniyor ama o kadar. Akılda kalıcı değil.

Genova, ruhuma çok işleyen bir filmdi. İçinde bulunduğum halet-i ruhiyeye çok uyuyordu. Tabii film de çok iyiydi. Fazlasıyla üretken ve her türde işe el atan İngiliz yönetmen Michael Winterbottom’ın bu son marifeti kaçırılmamalı. Bir trafik kazasında annelerini kaybeden 2 kız ve babalarının hayata tutunma çabalarını anlatıyor. Her biri farklı yollar deniyor. Baba, önce Cenova’ya taşınıyor kızlarıyla ve yeni sınıfına alışıyor. Büyük kız Kelly, bu yeni ülkede cinsellikle kendini avutuyor. Küçük kız Mary ise aralıklarla gördüğü annesinin hayaletini takip ediyor. Cenova’nın daracık sokaklarının da katkısıyla yürek burkan bir filme dönüşüyor. Benim çok şeyler bulduğum bir filmdi ama sizi bilemem.

Kim Ki-Duk, özgün filmler çekmekte usta. Onun için konuları ne kadar saçma olursa olsun filmleri büyük ilgiyle izleniyor. Şimdi de bir gencin gördüğü rüyaların, bir kızın uyurken yaptığı eylemler olduğu bir film izliyoruz. Mesela oğlan rüyasında arabayla bir adama çarptığını görüyor ve aynı anda kız (uyurgezer halde) arabayla bir adama çarpıyor. Okuyunca çok saçma geliyor lakin izlerken çok keyifli oluyor. Ki-Duk’un en iyilerinden değil ama gayet güzel bir film.

Zamanın Külleri/Ashes of Time Redux
Oyuncular: Leslie Cheung, Maggie Cheung, Tony Leung Chiu Wai, Tony Leung Ka Fai, Carina Lau, Li Bai, Jacky Cheung, Brigitte Lin – Görüntü Yönetmeni: Christopher Doyle – Müzik: Frankie Chan, Roel A. Garcia – Senaryo: Kar Wai Wong (Louis Cha’nın romanından) – Yönetmen: Kar Wai Wong – **1/2

Eve Dönüş/En Mand Kommer Hjem
Oynuclar: Oliver Moller-Knauer, Thomas Bo Larsen, Ronja Mannov Olesen, Helene Reingaard Neumann, Karen-Lise Mynster, Shanti Roney – Görüntü Yönetmeni: Anthony Dod Mantle – Müzik: Johan Söderqvist – Senaryo: Morten Kaufmann, Mogens Rukov, Thomas Vinterberg – ***

Genova
Oyuncular: Colin Firth, Perla Haney-Jardine, Willa Holland, Catherine Keener, Hope Davis – Görüntü Yönetmeni: Marcel Zyskind – Müzik: Melissa Parmenter – Senaryo: Laurence Coriat, Michael Winterbottom – Yönetmen: Michael Winterbottom – ****

Rüya/Bi-mong
Oyuncular: Jo Odagiri, Na-yeong Lee – Yazan ve Yöneten: Kim Ki-Duk – ***1/2

Eagle Eye

Ortalığın yeniden çevrimler ve devam filmleriyle kavrulduğu zamanları yaşıyoruz. Ne kadar tüketilmiş ki orijinal bir hikayeye/filme rastlamak çok zorlaştı. (Hoş, aslında tüketilmemiş bakir alanlar da var lakin onlar da sakıncalı atfediliyor.) Şimdi bu, madalyonun bir yüzü. Diğer yüzünde de Hitchkock var. Hitchkock’u bilmeyen yoktur lakin biz yine de “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.” sözünden istifade edip tanıtalım. Hitchkock, gerilim sineması türünü neredeyse sıfırdan yaratmış bir ustadır. Çoğu filminde belirgin kalıpları kullansa da hepsine farklı açıdan yaklaşarak her birini birer başyapıta dönüştürmüş biridir. Ana kalıbı, hiçbir şeyden haberi olmayan bir adamı bir olayın merkezine yerleştirmek, sonra da adamın olayı çözmesini izlettirmektir. The Man Who Knew Too Much, North by Northwest, The 39 Steps, The Lady Vanishes, Sabotage, Dial M For Murder en bilinen örneklerdir ama aynı kalıpta daha bir sürü filmi vardır.

Şimdi bu madalyonu D. J. Caruso boynuna asmış, film çekiyor. Daha anlaşılır manayla Caruso, Hitchkock’un ana kalıbını günümüze uyarlıyor. Bir önceki filmi Disturbia’da Rear Window’u modernleştiren Caruso, bu sefer North by Northwest’i modernleştiriyor. Tabii Hitchkock’un zamanında teknoloji bu kadar gelişmemişti ve aksiyona bu kadar aç izleyici kitlesi de yoktu (sebebi de televizyonun daha rakip olmamasıydı). Caruso, teknolojiyi de sonuna kadar kullanıyor, Hitchkock’tan farklı olarak. Bu arada ana kalıbın bir unsuru daha var: Esas kız. Bu kız, adamın önüne pat diye çıkar, önce adamı sevmez sonra olayı beraber çözerler, finalde de adam aşık olmuştur çoktan. (Kalıbı daha iyi ve uygulamalı olarak anlamak için The 39 Steps’i izleyin.)

Filmimizde Jerry Shaw basit bir fotokopici. Bir gün ikizinin öldüğünü öğreniyor. Cenazeden evine döndüğünde odasında en az 1000 bomba yapacak kadar malzeme buluyor. Daha ne oluyor bile diyemeden telefonu çalıyor ve bir kadın ona hemen kaçmasını söylüyor. Neden kaçayım derken de odayı FBI basıyor ve tutuklanıyor. Böylece sıradan adam olayın içine giriyor. Esas kız da yaklaşık 10 dakika sonra karşısına çıkıyor ve film akıp gidiyor.

Jerry Shaw’da ilginçtir Shia LaBeouf hiç sırıtmıyor, hatta birkaç tane daha böyle filmde oynarsa yeni Cary Grant/James Stewart yakıştırmaları yapılabilir. Michelle Monaghan’a gelirsek tek suçu esmer olması. Hitchkock’un sarışın sevdiği bilinir, Caruso da bariz bu kuralı tersine çevirmiş (Disturbia’daki kız da esmerdi galiba). Ayrıca yapımcılar iki star yetmez diye düşünmüşler ki yanlarına iki yıldız daha vermişler. FBI ajanı olarak Billy Bob Thornton ve Rosario Dawson her zamanki gibi çok iyiler.

Genel olarak filme dönersek de arkasını Hitchkock kalıbına dayamış olarak temposu hiç düşmeyen bir popcorn filmi izliyoruz. Aksiyon seviyorsanız verdiğiniz parayı sonuna kadar hak edecek bir film izliyorsunuz. Ama ötesini beklemeyin. “Taklit, aslının değerini yükseltilmiş.” derler, 60-70 yıl önce çok daha iyisi zaten çekilmişken filmimiz iyi bir taklitten öteye gidemiyor.

Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan, Billy Bob Thornton, Rosario Dawson, Michael Chiklis – Görüntü Yönetmeni: Darlusz Wolski – Müzik: Brian Tyler – Senaryo: John Glenn, Travis Wright, Hillary Seitz, Dan McDermott – Yönetmen: D. J. Caruso

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Hallam Foe

Rapidshare üyeliğimden beri hard diskim filmle dolup taşıyor. Öyle filmler oluyor ki indirdikten 8-9 ay sonra izliyorum. Mesela The Wild Bunch. Kasımda indirmiştim galiba. Uzun süre öylece bekledi, usul usul, sesini çıkarmadan. Ancak geçen ay (ağustos) izlenme olanağı bulabildi. Aynı muameleye Hallam Foe da tabii tutuldu. Neden diyebilirsiniz? Aslında bir sürü sebebi de var, sebebi yok.

Neyse zaten benim asıl yazmak istediğim filmin kendisi. Pek bağımsız film seyrettiğim söylenemez açıkçası. Çünkü çoğu sıkıcı oluyor. Lakin bağımsızların sevdiğim tarafı mutlaka özgün bir tarafları bulunması. Tabii artık ciddi bir sorun da baş göstermiş durumda. Her küçük bütçeli filmin kendini bağımsız sanma sorunsalı. Bir de buna büyük stüdyoların alt şirketlerinin katkısı ekleniyor. Bunların sonucu mu? İyi bağımsızların giderek seyrelmesi. Gerçi şu açıdan yaklaşırsak bu tespiti çürütebiliriz. Dijital devrimin yardımıyla bağımsız sayısı arttı ama iyi olabilenler eski yıllarla kıyaslarsak sayıca aynı. Yani esas sonucun şu olduğu ortaya çıkıyor: Bağımsızlar çöplüğünün içinden iyilerini seçebilmek.

Hallam Foe, Edinburgh ve çevresinde geçen bir film. Filmin ismi, ana karakterin adından gelmekte. Hallam, 2 yıl önce ölen annesini özleyen bir genç. Bu özleyiş, giderek onda saplantı halini almış ve buna babasının sekreteriyle evlenmesi de eklenince içinden çıkılmaz bir hal almış. İşte, film Hallam’ın bu çıkmazdan kurtuluşunu anlatıyor.

Jamie Bell, Billy Elliott’tan beri severek takip ettiğim bir aktör ve bu filmde de oldukça iyi. Filmin esas yükü onun omzunda zaten. Hallam’ın sorunlarını, psikolojisini, çöküşlerini ve sonunda çıkışını harika yansıtıyor. Yani filmin ana kozu Jamie Bell.

İkinci koz da Edinburgh. Benim en sevdiğim Avrupa kenti olmasından mıdır, nedir pek hoşuma gitti filmin orda geçmesi. Orada yürürken hissettiklerimi sanki bir daha hissettim.

Başta senaryo (zaten kitap uyarlaması) olmak üzere filmin diğer unsurları da iyi olunca zaten farklı bir şey ortaya çıkıyor. Tam bir bağımsız gibi. Farklı tatlar, baharatlar içeren ama bir yandan da sizin çok iyi bildiğiniz bir yemek sanki. Ben kendimden çok unsurlar buldum açıkçası. Sizi bilemeyeceğim.

Oyuncular: Jamie Bell, Sophia Myles, Ciaran Hinds, Jamie Sives, Maurice Roeves, Ewen Bremner, Claire Forlani, Ruth Milne – Görüntü Yönetmeni: Giles Nuttgens – Senaryo: David Mackenzie, Ed Whitmore (Peter Jinks’in romanından) – Yönetmen: David Mackenzie – ****1/2

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Mamma Mia!

Mamma Mia!’ya birkaç sebepten ötürü gitmeyi çok istedim. Belki de bu yüzden vizyondan 1,5 ay sonra sinemada yakaladığımda tüm okuduklarıma kulaklarımı kapatarak gittim. Öncelikli sebebim 2007’nin en iyi filmi olduğunu düşündüğüm Across the Universe’tü. Bilmeyenlere açayım, film Beatles şarkılarını günümüze uygun şekilde kapladıktan sonra, bu şarkıları birbirine bağlayan bir öykü kuruyordu. Böylelikle müzikal türüne yepyeni bir açılım getiriyordu. Hemen sonra bir ABBA müzikali çekildiğini duyduğumda açıkçası çok sevindim. İkincisi, Across the Universe’e paralel artan müzikal ilgim, zaten önüme çıkan az örneklere de gitmemi öğütledi. Üçüncüsü, Amanda Seyfried’tir. Kendisi şu an –bence- Hollywood’daki en güzel aktristir. Kendisini bundan iki yıl önce Alpha Dog’ta keşfetmiştim. Hem çok güzel hem de yetenekli, bence ileride daha iyi roller bulacak.

Şu bir gerçek: Film sizi eğlendiriyor. Ama bir filmin eğlendirmesi –en azından benim nazarımda- yeteli kriter değil. Önemli olan nasıl eğlendirdiği. Önüne yeni bir şey getirip getirmediği. Ne yazık ki Mamma Mia! bu konuda bocalıyor. Bir kere filmin kaynağı açık: ABBA şarkıları. İlk sorun burada çıkıyor. Film, şarkıları amaç değil, araç olarak kullanıyor. Yani onlar üzerinden öykü yazman yerine, öyküyü onların kullanılabileceği şekilde düzenliyor. Mesela durduk yerde birden konu para azlığına getiriliyor ve hemen ardından ‘Money’ şarkısı söylenmeye başlanıyor. Üstelik bunu birkaç yerde tekrarlıyor. Şarkı bitince de ilgili konu rafa kalkıyor. Çok eğrelti duruyor böylece o güzelim şarkılar!

Başka bir sorun ise filmin karakterlere yeterli alanı verememesi. Böyle olunca bazı olaylar havada kalıyor. Çok bariz senaryo gedikleri oluşuyor. Üstelik ana karakterleri ünlü oyunculara oynattığı için de karakterlerden beklentileriniz de ister istemez artıyor.

Zaten film, eğlenceye artı olarak bir şeyler vermeye hiç çalışmıyor. Mesela bir Yunan adasında geçiyor ama güzel bir plan barındırmıyor. 70’leri yad ediyor ama o yıllar üzerine yorum yapmıyor.

Tüm bunlar birleşince, hele Across the Universe’ün başarısı akla gelince, Mamma Mia! çok zayıf kalıyor. Belki bundaki ana unsur bir sahne uyarlaması olduğu ve bizzat sahnedeki yönetmeni tarafından yönetilmesi. Lakin sonuçta sinema bir sahne türü değil başlı başına bir sanat. Eğer bir film çekiyorsanız da, oyunu kurallarına göre oynamalısınız.

Oyuncular: Meryl Streep, Amanda Seyfried, Pierce Brosnan, Colin Firth, Stellan Skarsgard, Julie Walters, Christine Baranski, Dominic Cooper – Görüntü Yönetmeni: Haris Zambarloukos – Müzik: Stig Anderson, Benny Anderson, Björn Ulvaeus – Senaryo: Catherine Johnson – Yönetmen: Phyllida Lloyd

You Don’t Mess with the Zohan

Canım gülmek istiyordu. Judd Apatow faktörünü de hesaba kattım ve bu sulu Adam Sandler komedisini izledim. Ben çok güldüm ve eğlendim. O yönden film bana istediğimi verdi.

İsrail-Filistin çatışmasına yönelik bilindik söylemler farklı açılardan söyleyen ve bununla gerçekten komik olabilen bir yapım. Adam Sandler işi iyi biliyor, farklı komediler yapıyor ve eğlendiriyor. Bir de Emmanuelle Chriqui faktörü vardı filmi beğendiren. Çok güzeldi. İlginç cameolar da cabası. Valla gülmek için birebir. Yalnız Chriqui harbi çok güzel.

Oyuncular: Adam Sandler, Emmanuelle Chriqui, John Turturro, Lainie Kazan, Alec Mapa, Rob Schneider, Ido Mosseri – Görüntü Yönetmeni: Michael Barrett – Müzik: Rupert Gregson-Williams – Senaryo: Adam Sandler, Robert Smigel, Judd Apatow – Yönetmen: Dennis Dugan

The Dark Knight

Sonunda gittim, gördüm, beğendim. Sen neymişsin be abi? Tüm rekorları alt üst etmesini geçtim, IMDb’ye 1. sıradan girmesi uzun nidalara sebep oldu. Üstelik film gerçekten güzel!

The Dark Knight şimdiden sinema tarihindeki yerini aldı. Hem de birkaç sebeple! Öncelikle film, en iyi süper kahraman filmi olmaya en yakın aday. Senaryosuyla, karakterlerini ele alış biçimiyle, sürprizleriyle, kadrosuyla, performanslarıyla ve belki de en önemlisi alt metinleriyle daha önce hiçbir süper kahraman filminin yapamadığını başarıyla yerine getiriyor. Sonra, Ocak 2008’de kaybedilen yıldız Heath Ledger’ın son büyük performansını barındırıyor. Daha da enteresanı selefini geçen nadide devam filmlerinden biri oluyor. Nice yıl sonra Titanic‘i geçme ihtimali olan bir gişe başarısı gösteriyor. Öyle ki Birleşik Devletler’de gece 3 ve 6 seansları konuyor, yani salonlar 24 saat çalışıyor.

Tim Burton filmi izleyince ne düşünmüştür acaba? Burton’ın Batman filmlerinin kalitesi tartışılmaz elbet, lakin Burton karakterleri çizgi romandaki gibi çizmişti. Yapıyı tamamen 40’lardaki ve 50’lerdeki çizgi romanlarının üzerine kurmuştu. Nolan ise 80’lerdeki Alan Moore’un grafik çalışmalarına yaslanıyor. Çok daha gerçekçi, nefes alan karakterler bunlar. Asite düşmüş bir Joker yok artık, yüzüne gülümseyen palyaço makyajı yapan bir Joker var. Üstelik bu Joker para babası değil, tek amacı anarşi olan bir kaçık. Keza İki Yüz’ün dönüşüm süreci karakter gelişimi kitaplarına geçecek cinsten. Psikolojik ve fiziksel altyapı takdire şayan. Yine Bruce Wayne’nin iç çatışmaları ve bunun olaylara yansıması çok doğal. Hiç yadırganmıyor.

Filmin eksileri bulunmaya çalışılıyor. Elbet var. Mesela benim çok garibime giden şekilde Maggie Gyllenhaal, Katie Holmes’un yerini dolduramıyor. Galiba bu role hafiflik daha fazla yakışıyor. Sonracığıma Michael Caine ve Morgan Freeman’ın rol süreleri az bulunmuş olabilir. Lakin Nolan zekasını yine konuşturarak bu az sürelerde bu ustalara öyle görevler yüklüyor ki vazgeçilmez karakterler olduklarını kanıtlıyorlar.

Benim en beğendiğim öğelerden biri de yan öykülerin filmi harika yedirilmiş olmaları. Batman’in gerçek kimliğini anlayan mühendis, Gordon’un ailesi ve feribotlardaki insanlık dersleri öyle güzel birleşiyor ki filmle, hayran olmamak elde değil. Ayrıca kadronun oluşturulmasındaki incelik gönlümü fethetti. Anthony Michael Hall bile var.

Filmi daha çok konuşacağız. Daha bunun DVD’si, ödül sezonu, vs. var.

Oyuncular: Christian Bale, Heath Ledger, Maggie Gyllenhaal, Aaron Eckhart, Michael Caine, Gary Oldman, Morgan Freeman, Monique Curnen, Nestor Carbonell, Eric Roberts, Anthony Michael Hall – Görüntü Yönetmeni: Wally Pfister – Müzik: James Newton Howard, Hans Zimmer – Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan (Christopher Nolan ile David S. Goyer’in hikayesi ve Bob Kane’nin karakterlerinden) – Yönetmen: Christopher Nolan

Sistem

Yaklaşık bir yıldır aklıma takılan bir kavram var: Sistem. Çok garip yerlerde karşıma çıkıyor. Şimdi makineci olduğumdan yanlış anlaşılabilir, terim olarak ‘sistem’den bahsetmiyorum. Terim halini de sevmem ya o ayrı mesele.

İlk önce kim bu adı koydu bilemeyeceğim. Yalnız tahminim 19. yüzyılın 2. yarısına denk düştüğü. Çünkü Sanayi Devrimi’ni takriben oluşan işçi sınıfı tarihte var oluşlarına ilk belirtiyi bu devirde göstermişlerdir. Ünlü 1845 İhtilali’ni bu sürecin ilk ayaklarından biridir hatta. Neyse, burada tarih dersi vermiyorum, ‘sistem’ kavramı üzerinde birtakım saptamalarda bulunmaya çalışıyorum. (Yoksa konunun ehli filan olduğumu iddia etmiyorum, sadece aklımdakini sizlerle paylaşıyorum.)
Doğal olarak insanlar ‘sistem’ denilen oluşumu ta o zamanlar gözlemlemişler. Marx ile Engels amcalarım da boşuna çizirttirmemişler. Sonra sessiz sinema döneminin ilahlarından Chaplin amcam popüler işlerinden sıkılmış, Modern Times diye bir film çekmiş. Ondan önce saptamalarda bulunan varsa da ben bilmiyorum, hoş görün. Şimdi Chaplin amcam daha ilk planda ‘sistem’e teşbihte bulunmuş: Bir çobanın arkasından giden koyun sürüsü. Sonraki plansa fabrikaya giren işçiler. Uzatmayalım, Chaplin enfes bir kapitalizm tarifi yapar filmin ilk 30 dakikasında. Makineler arasında kaybolan işçi deyimini gerçeğe çevirir. Aynı dönemde Lang amcamım çektiği Metropolis de var tabii. Bu film, tamamen ‘sistem’i anlatır hatta. Gelecekteki dünyada kurulan sistemi ve onu nasıl işlediğini oldukça abartılı tasvirlerle açıklar. Mesela filmde zenginler gökdelenlerin tepesinde yaşarlarken işçiler yer altı mağaralarında yaşamaktadır. İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Tabii ki sonraları daha birçok yazar, yönetmen, vs. konuyu ele aldı. Ama iki yönetmenden bahsederek saptamalarıma başlayacağım.

İlki aslında sevgi-nefret çizgisinde devamlı çizilen bir sinüs eğrisinin aramızdaki ilişkiyi çok güzel anlattığı bir ademoğlu: Michael Haneke. Adamın öyle planları var ki intihar edesin geliyor: Uzun, sade, müziksiz, sabit. Cache’de neredeyse kendimi paralıyordum. Adam 10 dakikalık iki planla filmi açıyor ve kapıyor. Kamera sabit şekilde 10 dakika bakıyorsun ve ihtiyacın olan 10 saniyede bitiyor ama o 10 saniyeyi sen buluyorsun. Tabii işin latifesini bir kenara bırakırsak iki planın da derin manaları var ve film de 2005’in en iyilerinden. Ama adam ‘sistem’e kafayı takmış durumda. Her filmde mutlaka bir yerinden sorguluyor ve bunu gayet usturuplu yapıyor. Aslında ilk filmi, Der Siebente Kontinent, tamamen buna adanmış. ‘Sistem’i ilk önce analiz ediyor, sonra da onun nasıl yok edileceğini gösteriyor.

Filmin kahramanları normal bir çekirdek aile: Anne, baba ve kız. Her sabah belli bir vakitte kalkan aile, kahvaltıyı birlikte yapıyor. Kız mısır gevreği yerken, evebyenleri portakal suyu içiyor. Sonra hep birlikte arabaya biniyorlar, önce kızı okula bırakıyorlar. Ardından anne bırakılıyor, oradan da baba işine gidiyor. Akşam ise herkes evine kendi görevlerini yaparak dönüyor. Mesela anne süpermarkete uğrayıp ihtiyaçları alıyor. Yine birlikte yapılan ve sessizce yenen akşam yemeği sonrası herkes odasına çekiliyor.

‘Sistem’in böylece analizi yapılınca ortaya durumu aykırı şeyler çıkıyor: Dayının konuk olduğu bir akşam yemeğinde ağlaması diğerine garip geliyor. Babanın iş yerinde müdürün emekli olduktan sonra, diğer çalışanlar tarafından gördüğü davranışlar babayı şok ediyor. Kız ise okulda kör numarası yapınca annesi tarafından cezaya çarptırılıyor. Bu üç örnek de ‘sistem’e aykırı olaylar. Ağlamak zayıflığın işareti, işi görülen bireyin çöp gibi fırlatılması doğal ve normal bir birey sıra dışı bir davranışta bulunmamalıdır.

Bunlarla birlikte içinde bulundukları açmazı gören aile, ‘sistem’den çıkmak istiyor ve tek bir yol bulabiliyorlar: İntihar. İşlerinden çıkan anne-baba kızı da okuldan alıyor ve doğruca bir yapı markete gidiyorlar. Gerekli malzemeleri aldıktan sonra son bir akşam yemeği yeniyor ve evin imhasına geçiliyor. Her şey paramparça ediliyor, paralar klozete atılıyor, parkeler sökülüyor. Bu imhada iki olay durumu daha da dramatikleştiriyor: Akvaryumun parçalanması sahnesinde yerde can çekişen balıklar tüm filmin özetini oluşturuyor. Oluşan gürültü sonucunda polisten şikayet telefonu (şikayetin telefonla gelmesi bile manidar) sonrasında baba, ahizeyi açık bırakıyor. Bu sefer de telefon şirketi kapıya dayanıyor, ahizeyi açık bırakmanın kurallara aykırı olduğunu söylüyor! Yani ‘sistem’le ilişkini kesmen bile ‘sistem’de yasak! Tüm bu olaylar sonrasında intihar eden aile, arkasında sadece intihar notu bırakıyor. Durumdan günler sonra (!) haberdar olan polis ve yakınlar, ısrarla notu görmemezlikten geliyorlar ve olay cinayet olarak dosyalanıyor.

Haneke’nin ünlü Funny Games’i ise ‘sistem’deki şiddeti sorgular. Yazlık evlerine giden anne-baba-oğul üçlüsü onlar gibi görünen iki gencin saldırısına uğrar. Bu saldırı olağan değildir, ikili eve zorla girmez, uyguladıkları şiddetse yavaşça artar ve ailenin yapacağı en ufak şey yoktur. Çünkü kendi tuzaklarına düşüyorlar; evin çevresi duvarlarla çevrili, ana kapı otomatik açılıp kapanıyor, çıksalar bile ortalık ıssız (çünkü halk tarafından rahatsız edilmek istenmezler!). Filmin en akılda kalıcı sahnesi ise gençlerden birinin kameraya dönüp “Sizce filmin sonunda kim ölecek? Onlar mı, biz mi?” demesi.

Aklıma daha nice film geliyor ama hepsini teker teker anlatmak çok zor. Mesela kült ötesi kısa film La Balloon Rouge. Kırmızı bir balonun peşinden koşan çocukların tek amacı var film boyunca, balonu patlatabilmek. Farklı olana, ‘sistem’e uymayan öğeye yapılan harika bir teşbih.

Gelelim ikinci yönetmene, yani Türk Sineması’nın en iyilerinden olan Ömer Kavur’a. Bu ülkede psikolojik analizi eline yüzüne bulaştırmadan yapabilen belki de tek kişi. Ustanın en iyisi ise kesinlikle Anayurt Oteli’dir. Filmin ana karakteri Zebercet tipik Anadolu insanının ‘sistem’deki yerini o kadar güzel betimler ki şaşar kalırsınız. Filmden çıkınca arkadaşım bana “Ben Zebercet’e benzemekten çok korkuyorum.” demişti ve ben hala daha korkuyorum.

İsimsiz bir Anadolu kasabasında otel işleten Zebercet, tek hayatı otel olan bir insan. Her sabah onu açan, yardımcısına temizleten, idari işlerini yapan, müşterilerle ilgilenen ve her gece onu kapayan tek kişi. Her şey bir rutin içinde. En sonunda genç yaşta kaybettiği annesine benzeyen bir müşterisine aşık olan ve onun gitmesiyle onun hayalini kuran Zebercet, böylece içindeki nice birikmiş derdi açığa vurmaya başlıyor. Deliliğe giden bu yolda geçtiği aşamalarsa tüyler üpertici. Anadolu insanın içinde yaşadığı hayata yapılan bu enfes analiz, ‘sistem’in sadece büyük şehirlerde, batı toplumunda olmadığını kanıtı da aynı zamanda.

Makine mühendisi olmakla artık ben de bu sistemin bir elemanıyım. Bundan sonraki tek amacım ‘sistem’e hizmet etmek olacak. Onun koyduğu kurallara uyup, onunla üzüleceğim, onunla sevineceğim. Büyük bir makinenin işlenmiş yepyeni bir dişlisi olan ben, sabırsızlıkla eski bir dişli ile yer değiştirmeyi bekliyorum. Şaka değil gerçek!

Arşivlik Bir DVD: Almost Famous

1 yıl önce alınmış ama çeşitli sebeplerle açılmamış bir DVD. Tabii bu sebeplerin içinde daha önce seyredilmesi de bulunuyor. Lakin geç olsun da güç olmasın demişler, iyi de etmişler. Gerçek manada arşivlik bir DVD. İzledikten ve DVD içeriğini gördükten sonra arşivime kattığım için gurur duydum.

2000 senesinin Oscar karmaşasını şöyle bir yad edelim. Yanılmıyorsam canlı izlediğim ilk Oscar gecesiydi. Björk’ün kuğu kıyafeti ve Steve Martin’in “Bundan sonra ne giyeceksin? Ayı?” esprisi aklımda kalmış (gereksiz anı kırıntısı). Yanlış hatırlamıyorsam favoriler şöyleydi: Gladiator (kesinlikle Oscar’ı hak etmiyordu), Crouching Tiger, Hidden Dragon (Ang Lee’nin başyapıtının değeri ileride daha iyi anlaşılacak), Traffic (Hatırlayanız var mı?), Erin Brockovich (tek aklımda kalan Julia Roberts’ın büyütülmüş göğüsleri, üzgünüm Soderbergh). O yıl ‘En İyi Özgün Senaryo’yu ise Almost Famous aldı. Türkiye’de gösterime girecekken son anda iptal edilen film. Cameron Crowe’un yarı otobiyografik filmi.

Yıllardan 1973’tür ve William Miller sadece 15 yaşındadır. Ama içindeki müzik tutkusu yaşıyla kıyas kabul etmiyor. Öyle ki Rolling Stones’dan makale teklifi alıyor ve Stillwater grubunun turnesini izliyor. Tabii 15 yaşında olmasının dezavantajlarını da yaşıyor: Her gün telefon bekleyen bir anne, partiler (ki içinde bilumum uyuşturucu, içki ve seks ihtiva ediyor), kızlar. İlk defa karşılaştığı durumlar, ülke çapında yayınlanacak bir makale yazma işiyle birleşiyor. Tabii grubun gelgitleri, konserleri, ünlüler cabası.

Rock tarihine adanmış bir film. Açıkçası müzik tarihini pek bildiğim söylenemez. Grup adlarını bilirim ama müziklerine de vakıf değilimdir. Çoğu müzikal olayı filmlerle tanımışımdır. Mesela Walk the Line çekilmeseydi Johnny Cash’i bilmeyecektim. O yüzden Almost Famous’un ortamına yabancı sayılırım. Ama çok da cahil sayılmam, en azından rock konserine gitmişliğim bulunur (Ne alaka ya?).

Almost Famous halis rock dinleyicileri için bulunmaz fırsat, belki çoğu için bir başucu filmi. Yaptığı referanslar, katıksız ses kaydı, dönemi harika resmedişiyle tüm müzikseverlere hitap ediyor. Sırf bununla da kalmıyor, enfes senaryosu, Frances McDormand, Billy Crudup, Jason Lee, Kate Hudson, Philip Seymour Hoffman ve Anna Paquin’i ihtiva eden oyuncu kadrosuyla apayrı bir tada imza atıyor. Ayrıca başrolde Patrick Fugit ezilmeyen bir performansla filmi sağlamlaştırıyor.

DVD’ye gelirsek, 2 disk ihtiva etmekte. İlk diskte filmin 118 dakikalık sinema versiyonu, çıkartılmış sahneler, çekim notları, fragman, tüm ekibin filmografileri ve Cameron Crowe’un 70’lerde Rolling Stones’da yayınlanan makaleleri bulunuyor. Çıkartılmış sahnelerdeki 15 dakikalık Stillwater performansına dikkat çekerim, çok iyi. İkinci diskte ise filmin 154 dakikalık uzatılmış versiyonu var ve bu versiyon yönetmenin yorumuyla dinlenebiliyor. Ayrıca gerçek Lester Bang (filmde Hoffman oynuyor) ile zamanında yapılmış röportajlar, ‘B-yüzü özelliği’ altında ufak bir kamera arkası montajı (Jason Lee bu çekimlerden birinde Clerks t-shirt’ü giyiyor!) ve Cameron Crowe’un 73’ yılının en iyi albümlerini anlattığı bir monolog ekstralar arasında. Harika denemeyecek bir ekstra seçkisi fakat sıra dışı ve ilginç elemanlar barındırdığı bir gerçek. Filmin hayranları mutlaka izlemekten keyif alacaklardır.

Hasbelkader Almost Famous’u izlemediyseniz bu DVD ilk adımınız olabilir. Yok, izlediyseniz ve hele de beğendiyseniz ara sıra izlemek size vakit kaybı yaşatmayacaktır.

Il Postino

Şiirle nedense hiç aram olmadı. O duygu yoğunluğuna giremedim. Onun büyülü olduğu söylenen dünyasına bir türlü kapılamadım. Sonuçta da belli başlı şairler dışında pek şair bilmem, çok önemli şiirler dışında da şiir okumuşluğum olmadı. Beni sıkıyor nedense. Bir yerden sonra zevk vermiyor. Bu yüzden Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nı iki kere yarım bıraktım. Keza Goethe’nin Faust’unu da 400. sayfada bırakmışımdır.

Yine de Pablo Neruda kim, bilirim. Kaç senesinde olduğunu bilmem lakin Nobel aldığını bilirim. Neruda karşıma bir filmde çıktı. Öykü gerçek mi bilmiyorum ama insanı yürekten vuran, içine işleyen bir filmdi. Adı Il Postino. Evet, İtalyan yapımı şu ünlü film. İlk defa izleme olanağı bulabildim ve çok sevdim. Ton olarak âşık olduğum diğer İtalyan şaheserler Nuovo Cinema Paradiso ve Mediteriano’ya benziyor. Akdeniz’in yumuşattığı bir ton bu. Sıcak, samimi ve sapsarı.

Film, aylak gezinen bir genci anlatıyor. Adasına Pablo Neruda taşınmasıyla hayatı değişiyor gencin. Neruda’ya mektuplarını yollamak için bir adama ihtiyaç duyuruyor ve Mario başvuruyor göreve. Kendisini ifade etmekten aciz bu genç, her gün mektuplarını taşıyor Neruda’nın. Zamanla Neruda’yla konuşmaya başlıyor, ona özeniyor ve şiirlerini okumaya başlıyor. Tabii önce şiirleri anlayamıyor, Neruda’ya soruyor ne demek diye. Neruda ona ‘metafor’ kavramını öğretiyor. Tam da o sırada kasaba hanındaki garsona âşık oluyor ve metaforu kullanarak kız tavlamayı öğreniyor. (Bu sahnelerde çok eğlendim, enfes!)

Film, şiir ve onun insana olan etkisi hakkında. Balıkçı kasabasında şiirle uğraşan bir gencin vurucu hikayesi.

Kategoriler:film eleştirisi, klasik Etiketler:

Haziran Sinema Dökümü

Daha önce de yazdım Haziran ayı pek doluydu. Bu arada vizyondan sadece 4 film görebildim. Gariptir biri hariç (o berbattı) hepsi vasatı geçip geçmemek sınırındaydı. Bahsedince göreceksiniz dördü de sağlam stüdyo projeleri ama pek tat vermediler.

Önce en kötüsü: The Happening. Shyamalan’ı tebrik ederim, daha kötüsünü çekemezdi. Öncelikle filmde konu yok! Bir çift bir şeylerden kaçıyor ama neyden kaçtıklarını onlar dahil kimse bilmiyor! Sadece kaçıyorlar! Sözde bu, doğanın öcüymüş! Valla hiç inandırıcı değil. İki, çekimler berbat! Klişenin klişesi, tipik B filmi açıları. Üç, oyunculuklar kötü, ablak suratlı Mark Wahlberg Forest’a özenmiş anlamsızca koşuyor! Çok kötüydü ya!

Marvel eğlendirmenin yolunu bulmuş. Film tam eğlencelik. Yalnız tek sorun adının The Incredible Hulk olması. Valla film Hulk’ı değil başka bir süper kahramanı anlatsaydı Iron Man’den sonra başka bir başarı olacaktı. Ama Ang Lee’nin psikoanalitik Hulk’ından sonra pek yavan kalıyor. Sorun aslında tek: Hulk’ı ele alış biçimi. Hulk daha fazla çözümlemeyi hak ediyor! Norton Bana’yı geçse de Lee’nin analitik ifadesini veremiyor.

Wanted yılın fiyaskosu olmaya aday. Fragman ve konudan çok şeyler beklettiriyordu. Ama ele alması gereken konuları çok yüzeysel geçip aksiyona ağırlık vermeye çalışıyor. AMA aksiyon sahnelerinde de bekleneni veremiyor, çok daha iyisi çekilebilirdi. Stüdyoya kurban gitmiş. Ayrıca şunu anladım: Angelina Jolie sadece aksiyon çekmeli ve James McAvoy çekmemeli. Morgan Freeman her filmden görününce sağlan filmlerinin değeri azalıyor.

Forgetting Sarah Marshall ise bir Judd Apatow ve tayfası komedisi. Hatırlatmakta fayda var bu ekibin her filminde biri öne çıkıyor, öbürleri sadece ona yardım ediyor. Bu sefer öne çıkan Jason Segel, How I Met Your Mother’ın Marshall’ı yani, hem yazıyor hem başrole yerleşiyor. Ortaya komedisi ağırlaştırılmış, seyri kolay bir romantik-komedi çıkmış. Aslında klişe bir konu üzerinden gitse de doğallığı ve komikliği sayesinde bu eksisini kolay kapatıyor. Harika bir seyirlik olmuş. Apatow ve tayfasının filmleri başımızın tacıdır.

Oyuncular: Mark Wahlberg, Zooey Deschanel, John Leguizamo, Ashlyn Sanchez – Görüntü Yönetmeni: Tak Fujimoto – Müzik: James Newton Howard – Senaryo ve Yönetmen: M. Night Syyamalan – *
G.T.: 13 Haziran

Oyuncular: Edward Norton, Liv Tyler, Tim Roth, William Hurt, Tim Blake Nelson – Görüntü Yönetmeni: Peter Menzies Jr. – Müzik: Craig Armstrong – Senaryo: Zak Penn, Edward Norton (Stan Lee ve Jack Kirby’nin aynı adlı çizgi serisinden) – Yönetmen: Louis Leterrier – **1/2
G.T.: 13 Haziran

Oyuncular: James McAvoy, Angelina Jolie, Morgan Freeman, Terence Stamp, Thomas Kretschmann, Common, Kristen Hager – Görüntü Yönetmeni: Mitchell Amundsen – Müzik: Danny Elfman – Senaryo: Michael Brandt, Derek Haas, Chris Morgan (Mark Miller ve J. G. Jones’un aynı adlı çizgi serisinden) – Yönetmen: Timur Bekmambetov – **
G.T.: 27 Haziran

Oyuncular: Jason Segel, Kristen Bell, Mila Kurris, Russell Brand, Bill Hader, Jonah Hill, Paul Rudd – Görüntü Yönetmeni: Russ T. Alsobrook – Müzik: Lyle Workman – Senaryo: Jason Segel – Yönetmen: Nicholas Stoller – ***
G.T.: 4 Temmuz