Arşiv
iPod ve Müfide
Sonunda ben de Ipod’lu oldum! Bir minicik, şirin, sade teknoloji harikasına ben de sahibim. Apple yapmış yani. Ötesi yok. Yalnız şu tavsiyeyi veririm. Türkiye’den almaktansa ABD’den almak ve ya getirtmek çok uyguna geliyor. Yarısından da ucuz, öylesi bir uygunluk.
Neyse, efendim. Ipod sayesinde ITunes kullanır olduk mecburen. Alete bir şey yüklemenin tek yolu bu program. İlk yükleyince şoke uğruyorsunuz. Alışılmış programlara benzemiyor. Anlayana kadar 2-3 saati geçirdim. Çünkü mp3’ü direkt yüklemiyorsunuz. Daha doğrusu en mantıklı yöntem mp3’lerinizi şarkı listelerine ayırarak yüklemek. Böylece ilk yüklemeden sonra düzene giriyorsunuz. Direkt yükleme seçeneğini seçerseniz her seferinde her şeyi yüklemek zorunda kalıyorsunuz (ya da bana öyle geldi) ki 4 GB’lık bir veriyi zırt pırt silip yüklemek zaman kaybı.
Ben şu an 7 şarkı listesi yaptım ve düzene girdim. Tabii bu minik alette şarkıları listeden dinleyebileceğiniz gibi, şarkıcı adından ve albüm adından da dinleyebiliyorsunuz. Tabii bunu için mp3’lerinizin içindeki bilgi kısmının düzgün olması gerek. Benimkilerin yarısı değilmiş, ITunes’a atınca öğrenmiş oldum. Tabii aleti tam olarak kullanabilmek için bir düzenleme harekatına giriştim. 1 hafta süren bu işlem sonucunda, şarkılar düzene girdi. Mesela Kenan Doğulu dinlemek istiyorsam ‘Artists’den ‘Kenan Doğulu’yu seçiyorum ve adamın tüm şarkılarını direkt dinliyorum.
Bu zamana kadar hep karışık listelerle mp3 player dinlediğimden, hiç albümün bütününü koymuyordum. Bunun bir sebebi de yer sorunuydu tabii. Şimdi bazı albümleri tamamen koydum. Böylece bazılarını yeniden keşfetme imkanım oldu. Mesela dünden beri Müfide İnselel’in kendi adını taşıyan ilk albümünü dinliyorum. Fena halde hoşuma gitti. Hem şarkı sözleri çok güzel, benim ruhuma çok uyuyor hem de müzikler sözlerle çok iyi bir uyum içinde. Bilhassa ‘Vasati 40 Çöp’ ve ‘Tükenmeden Alınız’ beni başka bir şekilde etkiledi. Benim Türk Müzik tarihinde dinlediğim en iyi albümlerden biri kesinlikle. Bir kere kendi içinde bir sound’u var ki Türk albümlerine nadir karşılaşılan bir olgu. Müfide gibi kimleri yeniden keşfedeceğim acaba.
Mezun Olurken (2)
Kayıtlara geçsin! 9 Haziran 2008 tarihi itibariyle Artun BÖTKE’nin, İTÜ’den mezun olmasının önünde bir engel kalmamıştır.
2 ay önceydi, mezun olmama daha 2 ay vardı, bu sayfaya bir yazı yazdım. İlginçtir, en çok (olumlu ve ya olumsuz) tepki aldığım yazı oldu. Milletin içinde demek ki yaramış. Söyleyemiyorlarmış. İfade edemiyorlarmış. Acaba neden? Neden herkes durumun farkında da söyleyemiyor? “Kral çıplak!” diyemiyor? Çok mu zor? Önce çuvaldızı kendimize batırmalı. Ben de ağzımı açamıyorum. Ancak çok sinirlenince ya da iş işten geçince. Yoksa neden bu yazı mezuniyet kesinleştikten sonra yazılsın ki?
Öyle paranoyaklaştık ki! Her taşın altında birini arıyoruz. Çocukken en sevdiğim oyun ‘gizli kameradan saklanma’ydı. Daha Truman Show ortada yokken, dünyanın benim hayatımı izlediğini zannederdim. En olmadık anda (olmayan (yoksa var mı?!?)) kameraya dönüp saçmalardım. Düşünün, çocukluktan paranoyak yetişiyoruz. Facebook ortaya çıkınca bazı sivrizekalılar çıkıp “Bu CIA’in bir programı, sizin bilgilerinizi ele geçiriyor, hayatta üye olmam.” dedi. Evet, CIA Facebook’a kalmıştı zaten!
Bu arada son 2 ayda İTÜ’ye nefretim katlandı. Resmen mezun etmemek için saçma sapan engeller koydu. Ders programımda sorun çıktı önce, dekanlığa dilekçe verdim. Kabul edilince rahatladım. Ama bu kabul değerli otomasyona geçerli değildi. 1.5 ayda tam 3 müdür değişince (Nasıl değişiyor çakamadım.) benim iş son güne kaldı. Mesai bitiminde bitirmeye kaydolabildim. 1 saat geç olsa Ocakta mezun olacaktım. Neyse normal bir öğrenci hüviyetiyle ödev-sınav-bitirme üçlüsü aşıldı. Geçen Cuma dersler açıklandı ki hoppala, yine engel! Sistem hala dersi tanımıyor. Ya sabır! Pazartesi erkenden okula gittim, hocayı rahatsız ettim (Gerçek manada rahatsız ettim çünkü bu kadar saçma bir sebep yüzünden adam işini bıraktı, benimle uğraştı!), hoca sağ olsun, halletti sorunu. Artık önümde engel yok!
Tabii bana olmaması İTÜ’nün harikalığına alamet değil. Bir sürü saçma neden yüzünden okulu uzatanlar (hocalar, sistem, vs.) gördüm, duydum. Ama en bombası uğurlama olayı. Okulum bana harika bir törenle veda ediyor. Final gibi bir tören. Olayı anlarsan diplomanı veriyorlar gün sonunda. Ama olayları harfiyen yerine getirmek gerek. Yoksa vermiyorlar diplomayı! Şaka resmen. Üstüne bonus olarak ‘Evlerinin Önü Boyalı Direk’i dinletecekler. ŞAKA! Ama ne yazık ki gerçek! Önce savaş alanı şeklinde dizilip diplomayı almaya çalışacağız. (Kesin bir aksilik çıkacak! Her şey birbirine girecek!) Eğer olayı başarıyla atlatırsak Öykü & Berk gelip ruhumuzu müzikleriyle kirletecek. İTÜ’den son bir hayatı karartma harekatı! Gerçekten o planı hazırlayan insanın önünde saygıyla eğiliyorum. İçine İTÜ ruhu bu kadar işlemiş! Pes yani.
İzlenimler devam edecek. Benden ayrılmayın. Çünkü yarın mezuniyet işlemlerine başlıyorum. Kesin bir terslik çıkacak.
Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull
Çok bekledik ve beklediğimize de değdi. 19 yıl sonra Indiana Jones 4. kez beyazperdeye yansıdı. Yine gizemli bir maceraya, mizahla karışık ortak etti bizi. İsterseniz biraz geriden başlayalım yazıya. Çünkü filmi izlemeden önce üçlemeye bir göz attım, neler izlemişiz diye. Bir hayli konu oluştu kafamda.
Spielberg Amcam Jaws’ın ardından Close Encounters of the Third Kind’ı da çekip başarısını pekiştirip şöyle bir Bond çeksem derken Lucas Beyefendi havuzdan çıkıp “Ce-eeeee!” diyor ve aklındaki arkeolog-hazineci fikrini ona anlatıyor. O an Indy doğuyor. Tıpkı Bond gibi başlangıçtan itibaren seri olması planlanan Indiana Jones’un dramatik yapısı da Bond’a benziyor. Filmin başında bir aksiyon sahnesi izleniyor, ardından Indy evinde normal takılıyor, hatta M’den bozma rektör ona öğüt veriyor. Yeni bir maceraya atılan Indy, önce esas kızı buluyor, sonra da yavaş yavaş olaylara girişiyor. Tabii hafif film-noir, bilimkurgu, fantezi esintileri de var öykülerde. Mesela her öykünün ana objesi, gerçek hayatta sırrı çözülemeyen efsanelerden alınıyor. İlk filmde Eski Ahit Sandığı’nı, sonra Kutsal Hint Taşları’nı, 3. filmde Kutsal Kase’yi ve yeni filmde de Kristal Kafatası’nı arıyor Indy. Ama belki de en önemlisi bunları birleştirirken kendine has havasını yaratmayı başarıyor. Bu da Spielberg’in alamet-i-farikası. Adamın sihirli değneği var.
Şahsen üçlemede en çok ilk filmi, ardından üçüncüyü severim. İkinci fazla maceralıdır, zaten ana yapıyı hafif bozar, bu yüzden de film içinde bir kopukluk sezersiniz. Hoş, Indy yine Indy’dir, seyredilir fakat en zayıf halkadır ikinci film.
Dördüncü filmde ise ilk filmin yapısı birebir takip edilmiş. Belki de bu yüzden ben çok keyif aldım. Filmin başında Indy esir Rus askerlerin elinde, tabii ki kurtuluyor, üstüne de bir nükleer patlamayı bir sıyrıkla atlatıyor. Okuluna dönüyor ama bu sefer de ordan atılıyor. Tam şehirden ayrılacak, yeniyetme bir genç onu alıkoyup, Peru’ya götürüyor ve macera başlıyor. Maceranın ana durakları İnka kalıntıları, eski Indy kızı Marion’un dönüşü, efsanevi kent El Dorado ve UFO’lar.
Hikaye ve senaryoyu ben beğendim. Harrison Ford’un yaşına uygun yazılmış ki bence bu çok önemli bir artı. Bazı fiziksel kural ihlalleri mevcut elbet lakin Indy filmidir izlediğiniz, o kadar olacak. Gerçi Bond bile zamana uydu, fiziksel kurallara riayet eder oldu ama sonuçta Indy fantastik şeylerle uğraşıyor.
Ayrıca Harrison Ford’un karizması yerli yerinde. Biraz bakınca adamın 80’lerin ilk yarısının tek starı olduğunu görürsünüz ama sonra bu özelliğini kaybediyor doğal olarak. Lakin bu filmde 80’lerin Ford’u geri dönmüş gerçekten. Çok önemli bir artı. Marion’un dönüşü, aileye yeni birini katılması gibi unsurlar iyi oturtulmuş. Elbette John Williams’ın tema müziği ve Lucas’ın efektleri.
Kardeşim, bu film dört dörtlük bir popcorn filmi. Ötesi de yok.
Oyuncular: Harrison Ford, Cate Blanchett, Karen Allen, Shia LaBeouf, Ray Winstone, John Hurt, Jim Broadbent – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: John Williams – Senaryo: David Koepp (George Lucas ve Jeff Nathanson’ın hikayesi ve George Lucas ile Philip Kaufman’ın karakterlerinden) – Yönetmen: Steven Spielberg
Bir Hafta Böyle Geçti
“Haftanın sonu
Bir nakarat gibi!”
Diyor Pinhani. Her ne kadar kulağa mantıklı gelse de, aslında mantıksız. Çünkü asıl nakarata benzeyen, birbirinin kopyası olan hafta içleri. Hafta sonları ise birbirinden farklı olaylara gebe. Bir yere gidersiniz, tatil olabilir; piknik olabilir; müze, sergi, konser olabilir; tanıdığınız size gelir; düğün olur; ek bir işiniz olur; vs. Her hafta böylece farklılaşır.
Bu hafta da öyleydi. Son final haftası olması sebebiyle çalışarak geçirdim haftayı. Pazartesi günkü Gölet pikniğini saymazsak perşembeye kadar çıkmadım denilebilir. Boş zamanlarda da kitap okudum, film izledim, Across the Universe’ün ses kayıt albümünü keşfettim. Bir de fason bir şirketten aldığım iş teklifi vardı, tabii ki kabul etmedim.
Perşembe ilk sınav vardı. Okulda yine geyik oldu bolca. Tipik bir sınav günüydü. Asıl Cuma günü bombaydı. Sabah 5’te kalktım. Bir yandan notlara çalışırken, diğer yanda Lost’un son bölümünü aradım durdum. 7 gibi linkler verildi, hızla indirdim. İndirme bitince de hızla okul yoluna düştüm. 9.30’da sınava girdim, berbattı, kalmam inşallah.
Neyse, sınav sonrası biraz geyik yaptım, yemek yedim, balo listesiyle uğraştık. Sonra Şerocum ile İTÜ Vakfı’na yapılan bir ziyaretten sonra evine gittik. Lost’u izledik. Final bölümüydü ama eski finaller kadar etkili değildi, bazı şeyleri çözdü ama adanın ‘move’ yapması akıllara sezaydı. Dizi bitince yemeğimizi yedik: Birer ekmek kokoreç, hayvani doyduk.
Ardından viski şişesini açıp sohbet ede ede bitirdik, çok hoştu. Sabah erken kalkmak için 1’e gelirken yattık, güzel bir uyku çektik.
Sabah 9’da Kabataş’taydık. EPGİK Ada Pikniği kafilesine katıldık. 1,5 saatlik vapur yolculuğu sonrasında Büyükada’da indik. İskele’den sonra sağdaki yolu takip ederek piknik yerine 40 dakikalık tempolu bir yürüyüşle ulaştık. Bol geyik yapıldı, mangal yandı, yemek yendi, yakan top oynandı. Güzel eğlendik kısacası. Dönüşte de biraz yorucu olsa da aynı rotayı izleyerek Kabataş’a geldik. Ardından ben direkt yurda gelip yıkandım. Üstüne yemek yerken A Guide to Recognizing Your Saints filmini izledim. Güzeldi valla, hayata değişik bir açıdan bakıyordu, en önemlisi kadrosu efsaneydi. Ardından da internette dolaştım biraz. Yattığımda saat 1’i çoktan geçmişti, akrep 2’ye varıyordu.
Pazar sabahı ferahtı, tüm gün ferahtı aslında. Gazetelere göz attım, piknik fotoğraflarını facebook’a yükledim, anneannemi ve teyzemi aradım. Bu arada Engin durmadan oda toparlayıp, bir şeyleri bir yerlere taşıdı. Saat 9 oldu, hala dışarıda. Osman geldi bir ara, tez geyiği yaptık. Onlar ayrılırken ben takımımı kuru temizlemeye vermek üzere İstinye Park’a gidip geldim. Geldiğimde kaynım gurulduyordu. Yemek eşliğinde John Cusack’ın son filmi Grace is Gone’ı izledim. Etkileyici bir melodramdı. Beğendim, çok sade olsa da. Ardından, internet, yazı ve sohbet üçlüsü arasında gidip geldim. Saatler 9.19’u gösterirken ben hala yazıyorum. Engin gelse de Özsüt’ten aldığım tatlıyı yesek.
İki Şarkıyla AŞK
Bazı yazılarımda, hatta bazı senaryolarımda da belirtmişimdir; aşkı en iyi anlatmanın yolu müziktir. Çünkü sözle müziğin enfes uyumu oluşunca ortaya çıkan duygu, aşk denilen o eşsiz duyguya belki bir adım daha yakındır.
İşte bu hafta böyle bir şarkı yakaladım. Daha doğrusu daha önce dinlemiştim ama o kulakla dinlememiştim. Eşsiz Beatles müzikali Across the Universe’ün ses kayıt albümü elime geçti ve ben bu şarkıya vuruldum. (Şarkı: ‘If I fell’ – Evan Rachel Wood) Yorum yazmamın bir anlamı yok, şarkı kendini o kadar güzel tercüme ediyor ki! Yalnız ben Türkçe’ye çevirdim, daha anlamlı olur diye. Altına da Celine Dion-Clive Griffin düeti ‘When I fell in love’ı çevirdim. İşte aşk budur:
AŞKA DÜŞMEK
Eğer sana aşık olursam,
Bana söz verebilir misin
Dürüst olacağına
Ve beni anlamaya çalışacağına?
Çünkü daha önce de aşık olmuştum
Ve aşkın el ele dolaşmaktan
Öte olduğunu gömüştüm.
Eğer kalbimi sana vereceksem
Emin olmalıyım.
Daha en başından
Beni ondan daha fazla sevmelisin.
Eğer sana güveneceksem,
Beni bırakıp kaçma, lütfen.
Eğer ben de seni seveceksem,
Gururumla oynama, lütfen.
Eğer kırılırsa gururum,
Ben bu acıya katlanamam;
Aşkımızın içi kof olduğu için üzülürüm.
O yüzden umarım ki
Beni gerçekten seversin.
GÜN OLUR
Gün olur,
Aşık olursam,
Sonsuza dek sürer.
Yoksa asla aşık olmam.
Tıpkı içinde yaşadığımız gibi,
Yaşıyoruz rahatsız bir dünyada,
Aşkın daha başlamadan bittiği bir dünyada.
Ve bir sürü
Ayışığı öpücüğü
Güneşin sıcaklığını soğutuyor.
Gün olur,
Kalbimi birine verirsem
Tamamen veririm.
Yoksa kimseye vermem.
Ve o an,
Senin de hissettiğini
Hissettiğim an.
İşte sana aşık olduğum an.
Sezon Finalleri
Diziler arka arkaya bitmeye başladı. Eylüle kadar tatile girdi hepsi. Sezon finalleri hep bomba olur ya, yine yaptılar yapacaklarını, güzelce bitirdiler, bir yandan da merak ettirerek.
Pazartesi yani dün, Desperate Housewives bitti. Bugüne kadar yaptığı en iyi finalle. Önce her zamanki gibi sezon içi dinamikleri çözüldü. Kylia anneannesine taşındı, Dylan’ın üvey olduğu çıktı, Gabby paranın üstüne kondu, Susan doğurdu. Güzeldi kendi içinde ama artık 4 sezondur aynı dinamikler sıkmıştı. Her sezon yeni komşu geliyor, bir sırrı oluyor, herkes onu bulmaya çalışıyor. Ama artık anladılar sanırım sıktığını, enfes bir dönüş yaptılar. 5 yıl sonrasını verdiler ve sanırım hikaye buradan devam edecek. Harika olacak bence. Gabby’nin ikizleri olmuş! Susan’ın yeni sevgilisi var! Lynette’in oğulları kodes derdinde (bekleniyordu gerçi). Bree aynı ama Orson’la beraber takılıyor. Ben beğendim şahsen, hikayeleri dört gözle bekliyorum.
Bugün de iki dizi bitti. İlki pek parlak bir sezon geçirmeyen How I Met Your Mother. Neyse Ted ile Barney barıştı da geyiklere malzeme çıktı. Ted evlenme teklifini yaptı, milleti şoke etti. Barney’in gözü Robin’de sanırım. Pek iyi bölüm değildi ama gelecek vaat etti. Barney için seyredeceğiz artık. Abi bir de anne nerde, göstersinler artık. Anne hariç tüm kızları gördük maşallah. Teğet geçmeler saylanmaz.
House,MD de bitti. Hoş bölümdü. Amber öldü, pek dokunaklıydı. Güzel bağladılar ölüm sebebini valla. Helal olsun. Cuddy House’a karşı bir şeyler hissediyor galiba. House komadayken bırakın yanından ayrılmayı, elini bırakmadı. Foreman bile ağladı ama o komikti yalnız. Öbür yıla konu kalmadı yalnız. Ne çıkaracaklar acep?
Sezon da böyle bitti kısaca. Bir tek haftaya 2 bölümlük Lost kaldı. Güzel bir son bekliyorum harbi. Bakalım. Bu arada eylül bomba olacak, Prison Break’e başlamayacağım ama Heroes dönecek. Gerçi Sylar’ın piskopatlığını izleyeceğiz yine ama orada da Hiro faktörü var. Sezon başına kadar dizilere elveda.
Eğer, Çünkü, Rağmen
Geçenlerde Hıncal Uluç’un eski yazılarından birkaçı yayınlandı. Üç tanesi bir bütün halinde sevginin türlerini anlatıyordu. Japon bir yazarın tarifiydi yazılanlar ve o kadar gerçekti ki ben de yazmak istedim.
Yazıların her biri bir türü anlatıyor. İlki ‘eğer’ türü: Bu tür, karşılıklı sevgiyi temsil ediyor. “Sev beni, seveyim seni!”, “Eğer beni gece çıkarırsan…”, “Eğer beni tatile götürürsen…”, “Eğer bana şunu alırsan…”. İlişkide hep bir koşul var. Eğer o koşul gerçekleşmezse ilişki de bitiyor. Bir nevi fahişelik! Paran kadar konuşuyorsun ya da özelliklerin kadar varsın.
Üstelik bu kural günümüz arkadaşlıklarının çoğunda da geçerli. “Bana ödevini verirsen…”, “Şuraya gidersek…”, “Şunu yapmazsan gözüme gözükme!”. Uzar gider. Tamamen kapitalist bir ilişki. Yoruma pek gerek olmayan, durumu ortada bir olgu.
İkinci tür, ‘çünkü’ türü. Bu sefer bir koşul yok ama bir sebep var. Sevdiğin kişiyi bir özelliği yüzünden seviyorsun. Güzel/yakışıklı olduğu için, parası olduğu için, arabası olduğu için, tarzı olduğu için, çok güzel şiir yazdığı için, seni sevdiği için. İlk önce oldukça normal geliyor değil mi? Ama ya o özellik kaybedilirse! Güzel olan kaza geçirir, çirkinleşirse! Zengin olan her şeyini kaybederse! Araba kaza yaparsa! İlham perisi giderse! Ya başkasını severse! O zaman sevebilecek misin? O zaman sevginin arkasında durabilecek misin?
Bu konuda en güzel örnek Inarritu’nun yönettiği Ameros Perros’tadır. Meksika’nın en ünlü top modelidir. Televizyonlarda, gazetelerde, billboardlarda hep o vardır. Günün birinde trafik kazası geçirir. Bacağı çok kötü kırılır, bir süre de olsa tekerlekli sandalyeye mahkum olur. Önce programlara çıkamaz, gazeteciler ona acır, sevgilisi aramaz olur. Sonunda bir gökdelen dairesinde köpeğiyle yapayalnız kalır. Bir de camın karşısında gözüken billboard vardır. Ama bir süre sonra o da iner, yerine daha güzeli konacaktır çünkü.
Çevremizde böyle çok hikaye duyuyoruz, görüyoruz. Ünü için beraber olanlar, şan şöhret gidince adamı bir köşeye koyuyorlar. Daha bir sürü örnek/mesel çıkar. Sizi bilmem ama ben böyle bir sevgi istemiyorum. Kaybetme korkusu yaşamak istemiyorum. Kötü günümde orada olmasını istiyorum. Çok mu şey istiyorum? Belki!
Üçüncü türümüz ise ‘rağmen’. Bir şeye rağmen sevebilmek. “Kafan basmıyor ama seni seviyorum!”, “Başka ırktan/dindensin ama senden çok hoşlanıyorum.”, “Bu özelliğin bana ters ama sen busun ve ben seni böyle seviyorum.”, “Engelin seni sevmeme engel değil.”. Çok zor, böyle bir duygu bulmak çok zor. Bir şeylere göğüs gererek sevebilmek, mücadele edebilmek. Her an yanında olabilmek. Günümüzün kolaycılığında kim yapar? Doğranmış soğan alan biri sevgisi için dağları aşar mı? Tamam, tamam, yine çok şey istiyorum. Yine de küçük bir umut. Pandora’nın kutusunu bulmaya dair, açıp umudu serbest bırakmaya dair. Belki de onu bulmaya dair.
Iron Man
2008 blockbuster dönemini açmış bulunuyoruz. Doğal olarak bu yıl da süper kahraman filmleri listede çoğunluğu oluşturuyor. Efekt teknolojisi hünerlerini geliştirdikçe de daha çok kahramanı perdede izleyeceğiz. Marvel de durumu çakmış ki kendi stüdyosunu kurmuş artık. Major şirketlere bağlı olmadan yılda 2 tane süper kahraman filmi çekecekmiş. Hayırlısı. İşte bu gelişmenin ilk kanıtını dün büyük perdede izledim. Eğer Marvel hep bu çizgide gidecekse gerçekten çok sevindirici bir gelişme. Iron Mançok kaliteli bir eğlencelik. Seyri zor bulunur örneklerden üstelik.
Türkiye’de çizgi roman alışkanlığı olmamasından ötürü Iron Man’i okumadım. Ama sinemaya ve biraz çizgi roman kültürüne olan ilgim sebebiyle Iron Man adını duydum ama hiçbir zaman hikayesini öğrenecek kadar ileri gitmedim. Film sebebiyle onu da tanımış oldum. Howard Hughes’un modelinde dahi mühendis, para babası ve çapkın sıfatlarını bir arada bulunduran normal(!) bir insan. Aslında hafif idealize edilmiş bir erkek modeli. Efendim, bu silah tüccarı kişilik, Afganistan dağlarında son marifetini tanıtırken terörist bir grup tarafından kaçırılır. Silah yapması rica edilirken, o işi abartır ve zırhtan bir silah yapar ve kaçar. Tahminler doğru tabii, o zırh Iron Man oluyor.
Ben izlerken çok keyif aldım. Öncelikle sıkmıyor, klişelere pek başvurmuyor ve zeki hamleleri var. Oyuncu kadrosu pek hoş. Başka nerede Robert Downey Jr. ile Jeff Bridges’i karşılıklı göreceksiniz? Efektler sarkmıyor ve en önemlisi abartıya başvurmuyor. Böylece Iron Man, benim için bu kulvarın en kaliteleri olan X-Men ile Hulk arasına katılıyor.
Ayrıca Marvel bu gidişle bize jenerik izleme alışkanlığı kazandıracağa benziyor. X-Men 3’te olduğu gibi 20 saniyelik son sahne yine jenerik sonuna konmuş. Hoş fikir valla
Oyuncular: Robert Downey Jr., Terrence Howard, Jeff Bridges, Gwyneth Paltrow, Leslie Bibb, Shaun Toub, Faran Tahir – Görüntü Yönetmeni: Matthew Libatique – Müzik: Ramin Djawadi – Senaryo: Mark Fergus, Hawk Ostby, Art Marcum, Matt Holloway (Stan Lee, Don Heck, Larry Lieber, Jack Kirby’nin karakterlerinden) – Yönetmen: Jon Favreau
Uçurtmanın Düşündürdükleri
Geçenlerde The Kite Runner’ı izledim. Filmin ana objesi basit bir oyuncaktı: Uçurtma. Filmden sonra en son ne zaman bir uçurtma gördüğümü düşündüm. Çok acı ama çok gerilere gitmem gerekti. Sahi, ne olmuştu da uçurtma çocukların hayatından çıkmıştı? Ben çocukken her çocuğun gurur duyduğu uçurtması nasıl olmuştu da hatırlanmaz olmuştu.
Çok iyi hatırlıyorum, ben küçücük bir çocukken babam ablamla beni Uçurtma Festivali’ne götürmüştü, Çeşit çeşit kocaman uçurtmalar semaları şenlendirirdi. Onları izlemek büyük zevkti. Pike yapıp yeniden havalanması heyecan verirdi. Ayrıca uçurtma yapmak da büyük olaydı. Benim ilk çocukluğum 80’lerde geçtiğinden her oyuncak her çeşitte bulunmazdı o zamanlar. Her çocuk kendi uçurtmasını kendi yapardı. Önce iki güzel dal bulunup ihtimamla şekil verilirdi, sonra anneden bir kumaş ya da bez parçası bulunur, özenle dalların üzerine geçirirdi. Bir de fiyakalı bir kuyruk yapıldı mı değmeyin keyiflerine. Ama daha bitmezdi sorunlar. Hava rüzgarlı olmalıydı, mümkünse açık alan olmalıydı ve uçurtmayı havalandırmasını bilmeliydin. Yani uçurtma yapıp uçurmak her baba yiğidin harcı değildi. Ama sonradan gazeteler plastik uçurtma vermeye başladılar. Hatta benim bir tane Red Kit’li uçurtmam vardı. Kesin 2-3 hafta içinde çöpü boylamıştır o uçurtma, annem yayıntıdan nefret ederdi.
Bir de şimdiki çocuklara bakıyorum, hepsi cin gibi, anne-babalar eğitimli dolayısıyla çocuklar harika yetişiyor. Ama hepsinin tek derdi bilgisayar. En ufak yaratıcılık yok. Tek yaptıkları parmak kasları ve reflekslerini geliştirmek. Acaba yüzde kaçı bisiklete biniyordur? Kaçı çamurlu sahada top oynamıştır? Birkaç ay evvel annem anlatmıştı, gün dolayısıyla eve 4 yaşlarında bir çocuk gelmiş, hemen bilgisayarın yerini sormuş, olmadığını duyunca “Ben nasıl oynayacağım?” demiş. Çocuklarda yaratıcılık kalmamış vesselam. Her şey o kadar önlerinde ki yoktan oyun yaratmayı bilmiyorlar. Dolayısıyla hayal güçleri yok. Oysa ki bir çocuğun sahip olduğu en önemli şeydir hayal gücü.
Bir de madalyonun öbür yüzü var, onların anne-babaları. Bu vahşi kapitalist dünyada para kazanmaya çalışan insancıklar. Hayatları o kadar hazır tüketim ürünleriyle dolu ki çocuklarına bunu empoze ediyorlar. Çünkü sistem artık öyle işliyor. Amaç bir örnek insan yetiştirmek. Aynı plazaya giren insanlar misali aynı oyun mantığını çözmeye çalışan çocuklar! Ne garip değil mi? Sistemi yıkmaya çalıştıkça sistemin bir parçası oluyoruz. Hepsi ne için? Daha iyi bir hayat? Mutluluk, para, sağlık?
Siz ne istiyorsunuz? Çocuğunuz için ne istiyorsunuz? Uçurtma uçururken yere kapaklanıp düşmesini mi, alelade bir bilgisayar oyununda birinci olmasını mı? Hangisi daha steril ama hangisi daha yararlı?
Nisan Ayı Film Dökümü
Nisan ayı her zamanki gibi İstanbul Film Festivali’ne endeksliydi. Geriye kalan vakitlerde de ya eğlenceli şeyler izledim, Jawsmisali; ya da festivalde bilet almadıklarımı bulup izledim. O yüzden yoğun bir yazı olacak. Hadi bakalım.
Önce festivalden hareket edelim. Ex-Drummer çok farklıydı. Konu garip, işleniş garip, oyuncular garip. Bir başkaydı. Farklı bir tat için kesinlikle izlenmeli fakat her mideye göre değil.
The Other Boleyn Girl kostümlü, ağdalı dramaların tipik bir örneği. Yeni bir bakış açısı getirmiyor sadece dönemi anlamak açısından dikkat çekici. Filmden sonra son yıllarda İngiltere’de artan milliyetçilikle birlikte I. Elizabeth’in önem kazandığını duydum. Filmde de anlatılan annesi!
Haneke’den hoşlanmam ama çevremde o kadar Funny Games US geyiği döndü ki bile bile izledim. Yok, abi, Haneke bana ters! Ama adam harbi harika bir yönetmen. Yiğidin hakkı yenmez!
Rahatlamak için ve son zamanlarda dönen derin devlet geyiğini demokrasi kalbinde görmek için The Bank Job’u izledim. Bana bir İngiliz aksiyonu nasıl çekilir diye sorsanız cevabımda bu film kesinlikle anarım. İzlettiriyor kendini, bir derdi var ama bir şeyler de eksik. Ne deseniz, net cevap veremem ama hissediliyor. Oyuncular da çok BBC etkisinde. Keyfi bir film olmuş.
Reservation Road dikkate değer bir film ama çok çabuk unutulacak. Halbuki çok daha fazlasını hak ediyor. Konu çok dikkat çekici ve önemli. Performanslar nerdeyse kusursuz. En önemlisi filmin rejisi çok iyi, Terry George derdini harika anlatıyor. Ama bir intikam filmi de daha yukarı çıkamaz. 6 ay önce The Brave One’ı alkışlamıştık ama o film, bunun yanında yavan kalıyor.
Street Kings’i sırf Hugh Laurie için izledim. Öyle bir kadrodan böyle bir film. Alkışlamak lazım yönetmeni. Çok bayattı. Hele Keanu Reeves kahraman ayaklarına yatmıyor mu, filmi yarıda bırakmamak elde değildi.
The Kite Runner’ın derdi belli. Afganistan’a insanca bakmaya çalışıyor. Ama bir batılının gözünden bunu ne kadar başarılı yaptığı meçhul. Müzikleri hoş. Uçurtma sahneleri çok güzel ama bu da yeni bir şey anlatmıyor. Demek istediğim filmdeki olaylar salt Afganistan’a özgü değil. Bu tarz filmlerde daha yerele inebilmek lazım. Bu arada Marc Forster neyin peşinde ya? Adamın filmografisinde ne ararsanız var. Son filmi de Bond’un son macerası.
Ha, bugün bir de arkadaşım izlerken Recep İvedik’e göz attım. 20 dakikadan sonrası sağlığınıza zarar. Olmadık şeye gülmeye başladım, anında kendi bilgisayarıma döndüm. Kabus gibi.
Son Yorumlar