Arşiv
Zaman Kavramı ve Hayatıma İzdüşümü
Zaman dediğimiz kavram inanın çok garip. Tanımlar yetmiyor açıklamaya. Bir zaman biriminin açıklamasını mutlaka görmüşünüzdür mutlaka bir yerlerde. Çok detaylı bir tanımdır, diğer temel birim tanımlarına hiç benzemez.* Keza zamanın algılanışı bambaşka bir olaydır. Günümüze kadar kaç aklı başında bilim adamı kafa yormuştur üzerine bilinmez ki delileri hiç saymıyorum. Bir süre önce ‘kum saatindeki zaman akışı’ diye bir kavram duymuştum mesela, beni çok şaşırtmıştı. Şaşırtan yanı okuyunca saçma gelse de hayata inanılmaz şekilde ‘cuk’ oturmasıydı.**
Şahsi hayatlardaki zaman akışları da değişkendir nitekim. Çocukluk genelde yavaş geçer mesela. Büyüdükçe de akış hızlanır. Bir bakarsın, lise bitmiş! Diğer göz açışında üniversite mezunusun! Ama aralarda geçen bazı zaman dilimlerinde akış hızı değişebilir. Aşık olursun mesela, ışık hızıyla zaman geçer. Hemen ardından terk edilirsin, saniyeler geçmez olur.
Daha fazlasını oku…
Il y a Longtemps que je T’aime (I’ve Loved You So Long)
Bir filmi izlemeden önce minimum bilgi almak isterim. Yönetmeni ve ekibi bana yeter. Varsa adaylıkları ve ödüllerini de göz önüne alırım. Belki konuyu okurum ama hemen aklımdan silmeye çalışırım, eğer izleyeceksem. Hele fragmanını hiç izlemek istemem. Zaten izlemeyi düşündüğüm filmin eleştirisini asla okumam.
Çünkü film zaten sana derdini kendi başına anlatabilmelidir. Anlatamıyorsa sorun vardır zaten. Anlatıyorsa da bunu önceden bilmek filmden alacağın zevki bozabilir.
Daha fazlasını oku…
3. Dünya Savaşı
Uzun zamandır politika yazmıyorum. Neden mi? Önüne gelen yazıyor zaten, benim yazmam dünyayı mı kurtaracak! Görüyorsunuz işte medyada, birkaç eleman bir şey yapıyor, yüzlerce kişi olayı yorumluyor. Sonuç ise sıfır!
Peki şimdi neden yazıyorsun diyebilirsiniz. Yerden göğe haklısınız. Yalnız ‘neden yazmayacağıma’ dair fikri açıklayayım da ileride sorun çıkmasın. Ha, benim gibi bir boka yaramayan enteller bunu çok sever. Mücadeleye girmeyip “Ben demiştim!” demeye bayılırız. Ha, mücadeleye girip bir şey de değişmeyecek lakin onur geyiğine birkaç aksiyon fena olmazdı.
Daha fazlasını oku…
Defiance
İnsanlık öyle bir hale geldi ki herkesin eksiklerine bakıyoruz direkt. “Bu adam beni satar mı?”, “Yalan mıdır?”, vs. Tabii tüm hayatımız da buna göre gelişiyor artık. Bir hikaye dinliyorsun mesaj alacağın yerde, neresinde hata vardı diyorsun. Hele adı dokuza çıkmış biri bunu anlattı mı, namı inmiyor sekize. Tüm çocuklara anlatılan yalancı çoban meseli misali.
Daha fazlasını oku…
Oscarlıklar 2009
Her ocak ayında olduğu gibi ödül sezonuna girdik. Önümüzdeki günlerde Altın Küre kazananları açıklanacak, hemen ardından Bafta ve Oscar adayları ilan edilecek. Muhtemel adaylar da DVD-screen (filmlerin ödül komitelerine gönderilen DVDlerinin kopyaları) olarak internete düşmeye başladı. 2-3 aday hariç çoğunu izlemeyi başardım. Hala izlemediğim, 1-2 adaylık filmler de var listemde, Che gibi.
Hepsini sırayla izleyince teker teker yazı yazmak zor geliyor. O yüzden tek vuruşta yazmak istedim. Aslında hepsine ayrı birer makale gerek, hepsi de kaliteli filmler sonuçta.
Daha fazlasını oku…
Haftanın Ardından
Haftaya 3 gün beni meşgul eden kişisel bir olayla başladım. Çok kişisel olduğundan buraya yazamıyorum, üzgünüm. Tabii ki haftanın olayı yılbaşıydı. Tam istediğim üzere sakin ve yemek doluydu. Yalnız film izleyerek yeni yıla girme arzumu gerçekleştiremedim. Bunun yerine geriye sayım yapmadan girmek beni bir nebze olsun teselli etti.
Hafta, tam bir sinema haftasıydı. Bir yandan Oscarlıkları, bir yandan saf klasikleri izledim. Buraya orijinal adını yazmak uzun ve zorlu olacağından A Man Escaped diyeceğim ünlü Fransız filmini sonunda izleyebildim; Shawshank Redemption’a dedikleri kadar benzemiyordu (doğrusu SR ona benzemiyordu). Dört bayıldığım klasiği çeşitli nedenlerle tekrar izledim: Hannah and Her Sisters, Roman Holiday, All the President’s Men ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind. ESotSM yine nefes kesiciydi, annemle babam filmden hiçbir şey anlamadı ve açıklamak zorunda kaldım. Donnie Darko’yu izleseler ne yapacaklarını çok merak ediyorum (güzel işkence olur! :D) ki Lynch’e girmiyorum bile (Lost Highway’i izleseler 1 hafta kendilerine gelemezler, şoktan!). Ayrıca Die Hard serisinin Lethal Weapon’dan daha iyi olduğunu kavradım bu hafta. Son olarak Scream’i izledim, çok başarılı bir filmdi; hem eğlenceliydi hem entelektüel!
Başbakan’ın aday açıklamaları sinir bozucuydu. All the President’s Men’deki gerçek demeçleri izlerken sayısız kere deja vu oldum. Artık Başbakan’ın nerden intihal yaptığını biliyorum, heyo! Gazze’deki olaylar, ‘bir millet nasıl satılır?’ ve ‘bir halk nasıl bok yoluna gider?’ konularının uygulamalı gösterisidir. Hiç üzüntü duymuyorum.
ESotSM’ı seyrederken Beck’in ‘Everybody’s Gotta Learn Sometimes’ şarkısına aşık oldum, uzun süre dinlerim artık. Sözleri çok güzel!
Pazar günü ilkokul arkadaşlarımla 12,5 yıl sonra ilk defa buluştum. Çok güzeldi. 5 yılını (bazılarıyla anaokul dahil 6 yıl) birlikte geçirdiğin insanlara yabancı gözlerle bakmak çok garipmiş. Sonra yavaştan alışıyor insan. İlkokul yıllarımı kafamdan tamamen silmişim. Çok az şey hatırladığımı öğrendim. Ama eski anıları anmak çok güzeldi. Her şeyden güzeli, ilkokulun çok saf olduğunu hatırlamaktı. Her şey çok temiz ve safmış! Hiçbir çıkar gözetmeden 5 yıl geçmiş; bu günden bakınca çok garip geliyor. Bu arada Oya Hoca’nın bilmediğim şeytanlıklarını dinledim, eve dönünce de anneme beni şikayet ettiğini öğrendim. Kadın gerçek bir salaktı ya! Ondan değil öğretmen, çöpçü bile olmaz! 2 yılıma acıdım.
2008’in Ardından
2008’e Şile’de bir pansiyonda arkadaşlarımla birlikte ama hasta olarak girmiştim. İlginçtir, 2008 de girdiğim şekilde devam etti. Sevdiklerim hep yanımdaydı lakin bir hastalık hali hep devam etti (fiziksel olarak belli olmasa da).
2008’in benim için en önemli olayı, doğal olarak mezuniyetimdi. 17 yıllık okul hayatımı, en azından şimdilik, nihayete erdirdim. Bu, büyük bir onur ve mutluluktu kendi adıma. Artık kütüphanemde bir İTÜ diploması var. Ayrıca dekanlığın bana verdiği özel ödül de gurur kaynağımdı. Yine yaklaşık 4 ay boyunca bifiil organizasyonunda görev aldığım mezuniyet balosu unutulmayacak bir geceydi.
Diğer yandan mezuniyet ardından işsiz kalmam ve bunun yol açtığı sorunlar ciddi bir hayal kırıklığıydı. Ağustostan kasıma ruh halinde gezmem bunun en önemli sonucuydu. Hala daha bu sıkıntıdan kurtulabilmiş değilim lakin ruh şeklinde dolanmıyorum etrafta.
Diğer yandan kendi açımdan yılın önemli olayları şunlardı: Gökova Körfezi’nde çıktığım tekne turu ve akabinde Türk denizlerine aşık olmam. İki akraba düğününe katılmam ve düğünlerden iyice nefret etmem (ki biri balomun olduğu kulüpte, diğeri de Muğla’daydı). Kendi içime daha çok dönmem ve gelecek açısından birtakım önemli kararlar almam.
Dünya’ya bakarsak, bana göre, yılın olayı Obama’nın başkan seçilmesi ve AKP’nin yolsuzluklarının ortaya çıkmasıydı. İlerleyen yıllarda bu iki olay çok önemli sonuçlar doğuracak. Ayrıca 2020 yılına kadar 3. Dünya Savaşı’nın çıkacağı kesinleşti. Ekonomik kriz tabii ki çok önemliydi lakin bu küresel gerçek sadece bir politik hamledir, asıl sebepleri ve sonuçları daha ortaya çıkmamıştır.
Olimpiyatlar ve Avrupa Şampiyonası hem heyecanlıydı hem de hayal kırıklığıydı. İzlemesi uzun yıllar unutulamayacak iki spor olayıydı. Usain Bolt ve Michael Phelps’in sprintleri ile Türk milli takımının son dakika golleri nefes kesiciydi. Şahsen Hırvatistan maçını Nevizade’de izlememi ve ardından İstiklal’de oluşan coşkuyu hayatım boyunca unutamayacağım. Ama iki etkinlik de sporun değil paranın gücünü kanıtladı bana göre ve gelecek adına çok büyük bir negatif göstergeydi.
Sanat açısından güzel bir yıldı. Çünkü o kadar negatif olay/durum meydana geldi ki bunların antitezleri sanat ürünleri olarak ortaya çıkmaya başladı. 2009’dan da bu bakımdan umutluyum. Sinemada bir sürü iyi film izledim. Yorum yapmadan ilk 10 listemi yazacağım sadece: 1) Issız Adam (Çağan Irmak) 2) The Dark Knight (Christopher Nolan) 3) Sonbahar (Özcan Alper) 4) Du, Levande (Roy Andersen) 5) Slumdog Millionaire (Danny Boyle) 6) The Nines (John August) 7) Revolutionary Road (Sam Mendes) 8) In Bruges (Martin McDonagh) 9) My Bluebarry Nights (Wong Kar Kwai) 10) The Curious Case of Benjamin Button (David Fincher)
Müzik açısından zaten 2000’ler çok kısır. O açıdan 2008 sevindiriciydi. Yüksek Sadakat’in 2. albümü benim beklediğimden de iyiydi. ‘Babamın Evinde’ ve ‘İçimde Yağmur’ şimdiden favori rock parçalarımın arasına girdi. Pinhani’nin 2. albümü ise beklediğimin altındaydı. Yine de bana ‘Ne Güzel Güldün’ü armağan ettiler. Hamit Ündaş ve Jülide Özçelik’in albümleri çok sıra dışıydı, uzun yıllar dinleyeceğim. Issız Adam ve Across the Universe’ün soundtrack albümleri beni aylarca meşgul etti ve önümüzdeki yıllarda da sıkça dinleyeceğim albümlerden olacaklar. Ayrıca geçtiğimiz yıllarda çıkıp yeni veya yeniden keşfettiğim Best of Bond, Müfide İnselel’in tek albümü, Pink Martini’nin ‘Hey Eugene’i sıkça dinlediklerimdi.
Sanatın diğer dalları yine kısırdı benim açımdan. Kitap olarak Bir Levanten Şövalye ve The Amber Spyglass (Sene başında daha Türkçe’ye çevrilmediğinden İngilizce okudum.) güzeldi. Az gittiğim tiyatroda beni heyecanlandıran bir oyun olmadı. İlk defa bir müzikale gittim (Rent) ve çok eğlendim. Diğer dallarla öylesine gittiğim Dali sergisi hariç alakam olmadı zaten.
İşte 2008 böyle bir yıldı. Hayatıma ve dünyaya neler getireceğini ise ancak ilerleyen yıllarda göreceğiz.
2008’de İzlediğim Filmler
Aşağıdaki liste 2008 yılı içerisinde Türkiye’de veya yurtdışında gösterime giren yada festivallerde gösterilen filmlerden oluşmaktadır. ‘(b)’ kısaltması bilgisayarda izlediğim anlamına gelmektedir. ‘x2’ simgesi sinemada 2 kere izlediğim anlamına gelmektedir.
Dikkat, Şehvet (Lust, Caution/Se, Jie) – Ang Lee ***1/2 (b)
Ben Efsaneyim (I am Legend) – Francis Lawrence *** (b)
Benim Aşk Pastam (My Blueberry Nights) – Wong Kar Wai ****
Juno – Jason Reitman **** (b)
Kaldırım Serçesi (La Mome) – Olivier Dahan ** (b)
I’m Not There – Todd Haynes **1/2 (b)
Ulak – Çağan Irmak ****
Şeytan Duymadan Önce (Before the Devil Knows You’re Dead) – Sidney Lumet **** (b)
Across the Universe – Julie Taymor ****1/2 (b)
ŞUBAT
Away From Her – Sarah Polley **** (b)
Avukat (Michael Clayton) – Tony Gilroy ***1/2 (b)
Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı (The Assassination of Jesse James By the Coward Robert Ford) – Andrew Dominik **** (b)
Charlie Wilson’un Savaşı (Charlie Wilson’s War) – Mike Nichols *** (b)
In the Valley of Elah – Paul Haggis ***1/2 (b)
Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi (Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street) – Tim Burton ***1/2 (b)
Margot at the Wedding – Noah Baumbach ** (b)
Into the Wild – Sean Penn ***1/2 (b)
Kıyamet Öyküleri (Southland Tales) – Richard Kelly *
Kan Dökülecek (There Will Be Blood) – Paul Thomas Anderson ****
Lars Sevince (Lars and the Real Girl) – Craig Gillespie **** (b)
Şimdi ya da Asla (The Bucket List) – Rob Reiner ***1/2 (b)
3×3 (The Nines) – John August ****1/2 (b)
Siz, Yaşayanlar (Du, Levande) – Roy Andersson ****1/2
MART
Benimle Evlenir misin? (27 Dresses) – Anne Fletcher **1/2 (b)
Kalbinin Sesini Dinle (August Rush) – Kirsten Sheriden ***1/2 (b)
Yitirdiğimiz Şeyler (Things We Lost in the Fire) – Susanne Bier *** (b)
Kolera Günlerinde Aşk (Love in the Time of Cholera) – Mike Newell **1/2 (b)
Bakış Açısı (Vantage Point) – Pete Travis ***1/2 (b)
NİSAN
Define (King of California) – Mike Cahill ***
Bir, İki (Yi yi) – Edward Yang ****
Ulzhan – Volker Schlöndorff **1/2
Gölgeler (Senki) – Milcho Manchevski ****
La Leon – Santiago Otheguy *
Savage Ailesi (The Savages) – Tamara Jenkins ***1/2
Çocuk Yönetmen (Boy Director) – Woo-Yeol Lee **
Bir Sarışının Aşkları (Lasky Jedne Plavovlasky) – Milos Forman ****
Dante 01 – Marc Caro ***1/2
Lütfen Başa Sarın (Be Kind Rewind) – Michel Gondry ***
Denizanası (Meduzot) – Shira Geffen & Etgar Keret **1/2
Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu – Engin Ayça ****1/2
Alexandra – Aleksandr Sokurov **1/2
Köstebek (El Topo) – Alejandro Jodorowsky ***
Tatil Kitabı – Seyfi Teoman ***1/2
Anayurt Oteli – Ömer Kavur *****
Kör Dağ (Mang Shan) – Yang Li ****
Nokta – Derviş Zaim ****
Banka İşi (The Bank Job) – Roger Donaldson *** (b)
Eski Davulcu (Ex-Drummer) – Koen Mortier ***1/2 (b)
Boleyn Kızı (The Other Boleyn Girl) – Justin Chadwick **1/2 (b)
Ölümcül Oyunlar (Funny Games US) – Michael Haneke *** (b)
Kesişen Yollar (Reservation Road) – Terry George *** (b)
Sokağın Kralları (Street Kings) – David Ayer *1/2 (b)
Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) – Marc Forster *** (b)
MAYIS
Iron Man – Jon Favreau ****
Indiana Jones: Kristal Kafatası Krallığı (Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull) – Steven Spielberg ***1/2
HAZİRAN
Mistik Olay (The Happening) – M. Night Shyamalan *
The Incredible Hulk – Louis Leterrier **1/2
Wanted – Timur Bekmambetov **
Aşk Kazası (Forgetting Sarah Marshall) – Nicholas Stoller *** (b)
AĞUSTOS
Kara Şövalye (The Dark Knight) – Christopher Nolan ****1/2 (x2)
Mamma Mia! – Phyllida Lloyd **
Zohan’a Bulaşma (You Don’t Mess With the Zohan) – Dennis Dugan ***
EYLÜL
Hallam Foe – David Mackenzie **** (b)
EKİM
Kartal Göz (Eagle Eye) – D. J. Caruso ***
Hellboy II: Altın Ordu (Hellboy II: The Golden Army) – Guillermo Del Toro ***
Zamanın Külleri (Ashes of Time Redux) – Kar Wai Wong **1/2
Vol-i (Wall-e) – Andrew Stanton ***
Eve Dönüş (En Mand Kommer Hjem) – Thomas Vinterberg ***
Cenova (Genova) – Michael Winterbottom ****
Rüya (Bi-mong) – Kim Ki-duk ***1/2
Orijinal Cinayetler (Righteous Kill) – Jon Avnet * (b)
In Bruges – Martin McDonagh **** (b)
Drillbit Taylor – Steven Brill *** (b)
X-Files: İnanmak İstiyorum (X-Files: I Want to Believe) – Chris Carter ** (b)
Kesinlikle, Belki (Definitely, Maybe) – Adam Brooks *** (b)
Dalga (Die Welle) – Dennis Gansel ***1/2 (b)
Kırmızı Balonun Yolculuğu (La Voyage du Balon Rouge) – Hou Hsiao-Hsien *** (b)
Aramızda Casus Var (Burn After Reading) – Joel Coen *** (b)
Step Brothers – Adam McKay **1/2 (b)
Pineapple Express – David Gordon Green *** (b)
Üç Maymun – Nuri Bilge Ceylan ****
Happy-Go-Lucky – Mike Leigh *** (b)
KASIM
Yıldız Savaşları Bölüm 2.5: Klon Savaşları (Star Wars Episode 2.5: Clone Wars) – Dave Filoni **1/2 (b)
Tropik Fırtına (Tropic Thunder) – Ben Stiller *** (b)
Quantum of Solace – Marc Foster ***1/2
Devrim Arabaları – Tolga Örnek ****
Issız Adam – Çağan Irmak ***** (x2)
How to Lose Friends and Alienate People – Robert B. Weide *** (b)
Düşes (The Duchess) – Saul Dibb *** (b)
Akıllı Ol (Get Smart) – Peter Segal *** (b)
Aşk Geç Gelir (Love Comes Lately) – Jan Schütte **
Deniz Kızı Ponyo (Gake no ue no Ponyo) – Hayao Miyazaki ****
ARALIK
Gölge – Mehmet Güreli **1/2
Vicky Cristina Barcelona – Woody Allen ****
Süt – Semih Kaplanoğlu ***1/2
Zack and Miri Make a Porno – Kevin Smith *** (b)
Osmanlı Cumhuriyeti – Gani Müjde *1/2
Frost/Nixon – Ron Howard ***1/2 (b)
Körlük (Blindness) – Fernando Meirelles ***1/2 (b)
Ghost Town – David Koepp *** (b)
Milk – Gus van Sant ***1/2 (b)
Gomorra – Matteo Garrone **** (b)
Yalanlar Üstüne (Body of Lies) – Ridley Scott ***
The Women – Dana English **1/2 (b)
Sonbahar – Özcan Alper ****1/2
Hunger – Steve McQueen **** (b)
Slumdog Millionaire – Danny Boyle ****1/2 (b)
Revolutionary Road – Sam Mendes ****1/2 (b)
Seven Pounds – Gabriele Muccino ***1/2 (b)
Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button) – David Fincher **** (b)
Bolt – Byron Howard, Chris Williams *** (b)
Revolutionary Road
10 yıl sonra Sam Mendes yine Amerikan banliyösüne dalıyor. Banliyönün sahteliğini, dışarıdan göründüğü kadar masum olmadığını anlatmaya çalışıyor. Bazı insanlar için bu hayat tarzının dayanılamayacak bir zulüm olduğunu altını çiziyor.
American Beauty’yi yaptığında banliyö konusu çok bakirdi. Hemen öncesinde çekilen bağımsız Happiness hariç, banliyö film dünyasında mükemmeliyet ve huzurun simgesiydi. American Beauty dışarıdan mükemmel görünen Amerikan ailelerinin içine soktu bizi. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Herkesin başka bir ideali vardı ama kendilerine yüklenen görevleri yaparak mutsuz oluyorlardı. Bu sahte dünyayı yok etmek içinse bazen bir kıvılcım bile yeterli oluyordu. Hemen sonrasında birkaç film ve dizi daha konuyu ele aldı. Lakin gayet bıçak sırtı bir konu olduğundan başarılı olanlar azınlıkta kaldı. Todd Fields bu tarzda Mendes gibi öne çıktı. In the Bedroom ve Little Children ile banliyö yaşamını yorumladı. İşte 10 yıllık bir aranın ardından Mendes de konuya geri döndü.
Wheeler çifti dışarıdan bakıldığında kusursuzdur: Bahçeli büyük bir ev, iki sağlıklı çocuk, satış yapan baba ile amatör oyuncu anne. Lakin bir şeyler terstir. Bu yüzden anne, April ailece Paris’e taşınıp yeni bir hayata başlamayı önerir baba, Frank’e. Frank de nefret ettiği işinden kurtulma düşüncesiyle fikri kabul eder. Böylece Wheeler çifti hazırlıklara başlar, bu sıkıcı banliyö hayatından kurtulacaklardır. Ama öngörülmeyen iki olay çiftin önüne çıkar: Frank’in terfisi ve April’in hamileliği.
Mendes yine dinamikleri çok ustaca kuruyor. Yavaş yavaş artan iç gerilimleri finalde tavana çıkartıyor. En güzeli de bunu yaparken yan karakterleri çok zekice kullanması. Yan komşular, emlakçı kadın ve deli (!) oğlu, Frank’in iş arkadaşları çok önemli görevler üstleniyorlar. Tabii performanslar da göz kamaştırıcı. Kate Winslet ile Leonardo DiCaprio Wheeler çiftinde döktürüyorlar resmen. Onlara Michael Shannon, Kathy Bates, Zoe Kazan ile David Harbour hiç ezilmeyecek şekilde eşlik ediyorlar. Ayrıca Deakins’in kamerası ile Newman’ın müziği öne çıkan öğelerden.
Son 1 yılda üzerine bayağıdır düşündüğümden olacak, aile kurumunun sahteliği üzerine yapılan bu kaliteli eser beni çok etkiledi. Dışarıdan bakıldığında tekdüze, yavaş ve American Beauty’nin farklı bir kopyası gibi gözükebilir ama sizi temin edebilirim ki bambaşka duygularla salondan ayrılacaksınız. Hele son 30 dakikanın dakik kurgusuna hasta olacaksınız.
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet, Kathy Bates, David Harbour, Kathryn Hahn, Zoe Kazan, Michael Shannon, Dylan Baker – Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins – Müzik: Thomas Newman – Senaryo: Justin Haythe (Richard Yates’in romanından) – Yönetmen: Sam Mendes
Son Yorumlar