Arşiv

Yazar Arşivi

Kosmos

Yaklaşık 1 ay önce Hayat Var’ı izlemiştim. Tek kelimeyle benzersiz bir deneyimdi. Sıkıcıydı ama yeni ufuklar açıyordu, çok bariz. Kosmos ise hem benzersiz bir deneyim hem de sürükleyici bir film.

‘Deneyim’ kelimesini bilerek seçtim çünkü bazı filmlerde ‘izleme’ kavramı yaşadığınız duygu yoğunluğunu tam olarak karşılamaz. O zaman aralığında yaşadığınız şey daha başkadır. Bir deneyimdir. Hayata dair bir şey daha öğretir o film. Sizi tecrübelendirir. Tıpkı hayatın başka bir anı gibi. Normalde bir film size hiçbir şey katmaz. Sadece eğlendirir. Farklı bir hayatın bir kesitine belli bir süre boyunca dahil olmanızı sağlar. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse benim de kilometre taşı saydığım Avatar böyledir. Kimse o filmden çıkınca hayata bakış açısının değiştiğini söylemez (yada ben rastlamadım). Ama bazı filmler sizi etkiler, sarsar deyim yerindeyse. Bu sarsma görsel efektlerden ötürü olmaz, hayata bakışınızda yeni bir açı daha gösterdiği içindir.
Daha fazlasını oku…

Benden Şarkılar – 6

Hafif bir ‘feel good’ (kendini iyi hisset) şarkısı. Kar-Wai’nin postmodern aşk masalı Chungking Express’inin ses kaydında çalar. Arada dinlemek fena halde hoşuma gider. Buyurun:

Things in Life (Dennis Brown)

It’s not everyday we’re gonna be the same way
There must be a change somehow
There are bad times and good times too
So have a little faith in what you do
Cause you don’t seem to realize
The things you’ve got to face in life
Today you’re up, tomorrow you’re down
So thank god that you’re still around town

Though we’ve got to work like slaves
Just to eat a piece of bread
But as we go along each day we’ll find
Happiness to sooth the mind cause
It’s not everyday we’re gonna be the same way
There must be a change somehow
There are bad times and good times too
So have a little faith in what you do

Kategoriler:şarkı Etiketler:

Benden Şarkılar – 5

Freaks & Geeks’in sona doğru olan bölümlerinden birinde çalıyordu bu şarkı: The Who’dan ‘I’m One’. Gayet dokunmuştu bana, içimi titretmişti. Martin Starr’ın canlandırdığı ineğin (geek) yalnızlığı ve pskilojisini çok iyi yansıtıyordu. Ben de sonradan şarkıyı kendime yakıştırdığım zamanlar oldu. Hala daha oluyor. Biraz umutsuzluğa meyleden bir şarkı ama şık. İlk kıtadaki sözler harika özetliyor, bazı anlardaki ruh halimi. Buyurun:

I’m One (The Who)

Every year is the same
And I feel it again,
I’m a loser – no chance to win.
Leaves start falling,
Come down is calling,
Loneliness starts sinking in.

But I’m one.
I am one.
And I can see
That this is me,
And I will be,
You’ll all see
I’m the one.

Where do you get
Those blue blue jeans?
Faded patched secret so tight.
Where do you get
That walk oh so lean?
Your shoes and your shirts
All just right.
But I’m one etc.

I got a Gibson
Without a case
But I can’t get that even tanned look on my face.
Ill fitting clothes
I blend in the crowd,
Fingers so clumsy
Voice too loud.

But I’m one.

Kategoriler:şarkı Etiketler:

İstanbul Film Festivali’nden 6 Film

Sinema eleştirisi yazmak için çok alakasız bir yerdeyim ama hiç alakanız olmayan bir yerde 3 saat tutsak kalınca yapacak pek bir şey kalmıyor. O yüzden yazıda olabilecek garipliklere karşı sizi uyarayım. Evet, İstanbul’da 2 günde 6 film izleyeli 2 hafta geçti! İstanbul Film Festivali hakkındaki düşüncelerimi geçen hafta yazmıştım. Bu sefer sadece filmlere odaklanacağız. 11 Nisan Cumartesi izlediğim filmlerin şaşılası biçimde ortak bir yönü vardı: Hepsinin sonu gayet muğlaktı yada bana öyle geldi ki hepsi farklı ülkedendi: Uruguay, İngiltere, Şili, ABD. İlginç harbiden.

Daha fazlasını oku…

Önemli Hatlarıyla Son Dönem Filmleri

  • Vavien, beklediğim kadar iyi bir senaryoya sahip değildi. Güzel ve gerçekçi başlayan senaryo çok basit sonlanıyor. Finali çözselermiş başyapıt çıkarmış. Ama müzik ve oyunculuklar harikulade.
  • Bal, huzur veriyor. Bu filmde hiç sıkılmadım, üstüne bazı yerlerde keyif aldım. Çok iyi bir film. Zaman vererek, yorulmadan izlenmeli. Bora Altaş’ın performansı ise olağanüstü!
  • Dear John, bir Nicholas Sparks filminden beklediğiniz her şeye sahip. Çok klişe ama nedense baymıyor. Amanda Seyfried yeter bana zaten.
  • Arjantin yapımı Oscar’ı kucaklayan film var ya, El Secreto de Sus Ojos. Direkt seyirciye oynayan bir polisiye ve geleceğe asla kalmayacak. Sanırım Das Waisse Band ile Un Prohete’nin ikili çekişmesinde aradan sıyrılan oldu. Filmden aklımda tek kalan şu cümle oldu: “İnsan her şeyini değiştirebilir ama tutkusunu değiştiremez.” Evet, uzun süre düşündürdü beni bu basit cümle.
  • İzlediğimiz üzerinden 1 ay geçti ama yazacağım: Shutter Island, senaryo olarak çok basit. Çözüm hep gözünüzün önünde ama daha dolambaçlı bir yol bulurum diye görmezden geliyorsunuz.Ama filmin oluşturulma biçimi ve detaylar tam Scorsese’lik.
  • Film Festivali’nde izlediklerimi uzun yazacağımdan biraz daha erteleyeceğim.
  • Bu arada Kıskanmak’ı izledim ve beğenmedim. Demirkubuz’a dönem filmi dokusu yakışmamış.
Kategoriler:film eleştirisi, sinema

Son Durum

19/04/2010 2 yorum

Bloga yazmak için ölüyorum neredeyse lakin hep aniden çıkan olaylar engelliyor yazmamı. Bir telefonla haftanızın planı tamamen değişebiliyor mesela. Yada bir anda yeni bir hedefin peşinde koşabiliyorsunuz.

Mesela 3 hafta önce aniden Paris’e gitmeye karar verdim. Tek başıma! Ve şu an tek eksiğim vize. 1-2 güne vize işlemlerim de başlayacak. Haziran 2. haftası büyük ihtimal Paris’teyim. Otelim Notre Dame’ın hemen altında kalacak. Harita filan aldım çoktan. 5 gün kafamı dinlicem. Sadece huzur! Müzeler ve bol yürüyüş. Heyecanlı, değil mi?

Tabii başka değişiklikler de mevcut ama zamanı gelince paylaşacağım sizinle. Ama şurası kesin Temmuz gibi TOEFL’a kesin girmeye karar verdim. Nedenini sonra söylerim.

Hayatımdaki diğer önemli gelişme, artık dostlarıma daha kolay açılabildiğimi fark etmem oldu. Konuşuyorum, anlatıyorum. Onlar şaşırsa da bana huzur veriyor.

Esas huzuru psikoloğumla olan son görüşmemden sonra yaşadım. Bayağı bir akıttım içimi ve işin ilginci konuşurken son derece sakindim. İçimden ağlama dürtüsü filan da gelmedi ki sanki öyle olmasını umuyordum. Çok sıradan bir şeymiş gibi anlattım içimdekileri, çok ferahlatıcı bir histi. Bu aşamaya gelmek 1.5 yılımı aldı o ayrı (hatta bu bloga yazmak da).

Ve hayat doludizgin, şaşırtıcı gelişmelerle devam ediyor. En sevindirici olanları da dostlarımın sevinçleri. Onları duymak ve paylaşmak bana ayrı bir huzur veriyor. Sanki içimden, her seferinde, ayrı bir yük kalkıyor.

Kategoriler:günlük

29. İstanbul Film Festivali’nin Sorunları

İstanbul Film Festivali çeşitli sebeplerle kan kaybetmeye devam ediyor.

Öncelikle artık belli bir kesim için festival gerekliliği tartışılır oldu. Kendimi de kısmen katabileceğim sinemaya yalnız giden, asosyal film manyakları çok daha iyi bir kaynak buldular nadide filmleri seyretmek için: İnternet. İsteyen filmini çeşitli kaynaklardan indirdi, isteyen de kılını kıpırdatmadan dünyanın öbür ucundan kolisini getirtti. Yani eskiden festivallerin esas kozu olan nadide filmleri sadece kendilerinde seyretme avantajları ellerinden alındı.

Diğer yönden sinemanın büyüsü giderek evlere de girmeye başladı. Bir güzel ekran ve uygun ses sistemiyle sinema keyfini salondan farksız yaşayabilirsiniz. Sonuçta dışarı çıkıp, bilet alıp, gereksiz reklamlar seyredip, tanımadığınız insanlarla film izlemek yerine vinizde rahat rahat kurulup filmin tadını çıkarabilirsiniz.

Bunların dışında İstanbul Film Festivali’ni ilgilendiren başka konular da var: Salonsuzluk, var olanların yetersizliği, tanıtma beceriksizliği (bilhassa bu yıl!), program kısırlığı, vb. Çok uzatmadan hepsine değinelim:

Emek fiyaskosu malum! Beyoğlu Belediye Başkanı’nı kapıya o güzelim plaketi astığı için kutluyoruz! (Adam, şaka gibi, burada bir zamanlar sinema vardı diye yazı asmış, ötesi var mı!)

Emek’in yerine baş salonluğu almış gibi görünen Yeni Rüya dökülüyordu! İlk filmimde iki yanımdaki koltuk kırık çıktı ve festivalin 8. günüydü. Geçen senelerdeki Yeni Melek fiyaskosu hala hafızalarda korunuyor. Gerçi İKSV ne yapsın, İstanbul’da alışveriş merkezleri hariç salon mu kaldı, layığıyla film izlenebilecek? “Her yer alışveriş merkezi olmalı!” mantığındaki belediye de bir şey yapmayınca hele!

Ayrıca ilk defa bu kadar cansız reklemlar ve tanıtım izledim. İstanbul’da kaldığım 2 günde de sinemalar hariç festivalin esamesi okunmuyordu. İstiklal bile pek bir olağandı.

Geçen yıl kadar olmasa da ilgiye yönelik bir programdan çok uzaklaşıldı festivalde. Hülya Uçansu’nun eksikliği mi diye düşünüyorum artık. Galalar bile gündüze konmuş yanılmıyorsam. Haftasonu programları yerlerde resmen. İnsan biraz güzel filmler koyar. Çok ciddi program hataları hissediliyor. Mesela o kadar güzel Türk filmlerinin nerdeyse hiçbiri haftasonuna konmamış. Ya yap 10 TL, millet yeni film izlesin. Ucuza diye illa hafta içi mi olmalı?

Ayrıca 6 yıllık festival deneyimimde ilk defa üst üste 2 altyazı sorununa şahit oldum. Organizasyon eksikleri de artmış anlayacağınız.

Ben bunları yazarken üzülüyorum. Çünkü İstanbul Film Festivali, ülkemizin (yurtdışında) en ünlü ve en iyi festivalidir. Ama politik ve şahsi çıkarlar işte böyle mahvediyor değerimizi.

İzlediğim 6 filmin yazıları haftasonuna kaldı artık. Orada bir daha toparlarız festivali.

Güç ve Huzur İkilemi: Goodfellas

Kolay yoldan köşeyi dönmek. Herkes bunu istiyor, değil mi? Az iş-çok para, az zahmet-çok yatış. Hayat kısa, bak keyfine. Kızlar, arabalar, para ve güç! Ama her şeyin bir bedeli vardır. Yoksa yok mudur?

Kenan Evren başta olmak üzere, Özal’a çok sövüp sayıldı. Bu ülkeyi köşe dönme cennetine dönüştürdükleri için. Ama er yada geç ülke bu yola sapacaktı. Kesin! Onlar suçsuzdu demiyorum ama onlar da bir nevi piyondu. 20. yüzyılda bu dünyadan çok az ülke kaçabildi. 21. yüzyılda ise kaçabilen yok gibi bir şey. Çünkü siz insanlığın egosunu tavana vurdurabilen kapitalizm diye bir sistemi tek hakim sistem yaparsanız, insanlığın tüm kusurlarıyla da yüz yüze gelirsiniz.
Daha fazlasını oku…

Benden Şarkılar – 4

‘Benden şarkılar’a devam ediyoruz. Sırada 1969 yılından bir şarkı var. O yılın en tartşılan filmlerinden The Midnight Cowboy’un kendisi kadar efsanevi şarkısı: Harry Nilsson’dan ‘Everybody’s Talkin” Sözler az ama öz. Çok başarılı.

Everybody’s talking at me
I don’t hear a word they’re saying
Only the echoes of my mind

People stopping staring
I can’t see their faces
Only the shadows of their eyes

I’m going where the sun keeps shining
Thru’ the pouring rain
Going where the weather suits my clothes
Backing off of the North East wind
Sailing on summer breeze
And skipping over the ocean like a stone

Kategoriler:şarkı Etiketler:

Kişisel Hayatın Sınırı

03/04/2010 2 yorum

Yine yzmayalı uzun zaman oldu! Bu arada ufak çaplı bir ruhsal çöküntü yaşayıp karamsarlığın diplerine vurdum. Sonuç olarak Facebook hesabımı belirsiz bir süreliğine kapadım. Ara sıra canım çekse de çok özlemediğimi fark ettim. Bir tür bağımlılık gibiydi artık. Hayatımda bir olay olunca bunu durum çubuğuna (status) nasıl yazarım diye aklımdan geçiriyordum. Hayatı bir şekilde alenileştirmek gibi ama bayağılaştırmak daha iyi ifade ediyor galiba.

House, M.D.’nin yayınlanan son bölümünde hastamız iflah olmaz bir blog yazarıydı mesela. Hayatındaki her adımı bloguna yazan, gelen yorumlara göre de yapacaklarına yön veren bir blogger. Tabii tipik bir Amerikan dizisinden bekleyeceğimiz gibi muhafazarkar bir mesajla sonlandı bölüm: Hayatın gizliliğinin kutsallığı ve aile kurumunun yüceltilmesi. Lakin yine de bazı sorular kafanızı kurcalıyor. En azından benim kafamı kurcalıyor.

Kişisel hayatın gizliliği ve buna verdiğimiz değerin sınırı nereye kadar? Kişisel özellikler yada kişisel bir olay hakkında yapılacak bir şakanın sınırı nedir? Hayatın kutsallığının kapsamı nedir?

Bakın, 21. yüzyıldaki Big Brother geyiklerine hiç girmeyeceğim. Oldukça eminim ki birileri hangi sayfaya girdiğimi biliyor, kiminle ne konuştuğumu dinliyor, alışverişlerimin dökümünü tutuyor. Bunlardan bahsetmeyeceğim. Benim derdim daha mikro seviyede, günlük ilişkiler dahilinde.

Bu blogun amacını hep zikrediyorum: Kendimi daha iyi anlatabilmek, maskelerden bir yazı olsun kurtulabilmek. Herkesin ikiyüzlü davrandığı yada davranmak zorunda olduğu bu zamanda her şeyi özgürce yazabilmek. Ama o özgürlük de nereye kadar? İşte zurnanın zırt dediği yer.

Mesela bu blogta tuvalette şu kadar oturdum diye yazmam. Neden? Ayıp diye bir şey var. Yada sevgilimle (ki yok) yaptığım bir kavganın detaylarını yazmam. Çünkü özel hayattır. İş yaşamımla ilgili detaya giremem. İş etiğine aykırıdır. Bir arkadaşımla ilgili negatif düşüncelerimi açıkça yazamam. Sonra tepenize çullanır.

Peki ne yazacağım? Hayatım bu yazdıklarım da kapsamıyor mu? Değişmekle beraber bu öğeler hayatınızda ciddi bir yer işgal etmiyor mu? Hayatınız hep pozitif mi? Affedersiniz ama Polyanna mısınız?

Evet, bazı özel şeyler özeldir; öyle olması ve kalması da gerekir. Ama her şey de değildir. Bazı şeylerin paylaşılması gerekir ki üzerinizdeki yük hafiflesin veya paylaşmanın da mutluğunu yaşayın. Bu blogun amacı da bu mutluluktan ibarettir. Paylaşmaktan, fikir almaktan, yeri geldiğinde üzerinden tartışmaktan duyduğum hazın bir sonucudur bu blog.

O yüzden verilen her tepki, yapılan her yorum hoşuma gider. Tabii burada da bir ikilem ortaya çıkıyor. Ben buraya kısmen de olsa hayatımı yazarken bunu okuyan kişi ne düşünüyor? Çeşitli olasılıklar var:

Bir, ciddiye alabilir, tepkisini bu yönde verir. Kişisel tercihim budur. Sonuçta ben burada komedi blogu yazmıyorum, hayali olaylar hakkında yazmıyorum ve elimden geldiğince belli bir düzeyde yazıyorum.

İki, dalga geçebilir. Mutlaka vardır. “Bu salak ne saçmalamış?” diyebilir. Kendi kararıdır, bana bulaşmasın yeter.

Üç ve bence en kötüsü, tanıdıklardan biri merakla okur, sonra da farklı bir ortamda negatif bir yorumla önününüze getirir. Siz yazıyı beğenmeyebilirsiniz. Normaldir. Yazının altında yorum seçeneği vardır, yazarsınız, tartışırız efendi bir şekilde. Ama bambaşka bir ortamda bunu yaparsanız şartlar değişir. O ortamda o yazıyı okumayanlar vardır, hatta bilmeyenler vardır. Resmen yargısız infazdır bu! Sakın!

O yüzden uzunca süredir blogumu tanıtmıyorum. Blog okumak isteyenler, bulup okuyor zaten. Onlar bana yeter. Beni gerçekten tanımak isteyenler, okumaktan zevk alanlar okusun. Burası bir ego arenası da değil. Şu kadar okuyucum var diye de övünmem. (Bir ara öyle bir derdim vardı artık hiç yok.) Temiz bir iş yapmak istiyorum. Bir iz bırakmak istiyorum, minnacık da olsa. O yüzden de bu bloga saygı istiyorum, ötesi yalan.

Şimdi yazının başında ne yazmıştık: Kişisel hayata saygının sınır nedir? Sorum bu yazıyı okuyan herkese. Kendi cevabımı da hafta içi yazacağım.

Kategoriler:blog, hayat