Arşiv
Son Zamanlarda İzlediklerim
Uzun zamandır film yazmadım sanırım. Bunda ana etken tabii pek izleyemememdir. Kendimi fena halde dizilere verdim çünkü. Önce Bored to Death’i bitirdim, şimdi de yoğun olarak Breaking Bad izlemekteyim. Tabii bir de şu var, son 3 aydır vizyona adam gibi bir film girmedi. Toy Story 3 vardı bir tek, onu birazdan okuyacaksınız.
- Mayıs ayında Prince of Persia’ya gittim. Eğlendirici olmaktan öte bir amacı olmayan, vasat bir gişe filmiydi.
- The Last Station, zevkle izlenen bir tarihi drama. Tolstoy’un son 1 yılını anlatıyor. İyi oyunculukları dışında göze çarpan pek artısı yok.
- The Runaways, Joan Jett’in ilk grubunun hikayesini anlatması açısından önem arz ediyor. Gerisi boş. Kristin Stewart ile Dakota Fanning’i öpüştürerek seyirci çekme taktiği ise fena halde acınası.
- Toy Story 3, gerçekten bir animasyondan bekleyeceğiniz her şeye sahip. Sağlam karakterler, iyi bir senaryo, denenmemiş bir ana tema, zeki espriler ve göndermeler, harika bir final. Pixar’ın önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. Beni daha da şaşırtan, filmin önceki filmlere hemen hemen hiç dayanmaması çünkü ihtiyacı yok. Elinizdeki malzeme sağlamsa, bir yerlerden destek almanıza da gerek kalmaz. Sadece bu açıdan bile Toy Story 3, benim gözümde bir başyapıttır.
- Knight and Day, seyircisini eğlendirmek amacını güden ve o yönde oyununu sürdüren bir film. Evet, filmde akıl almaz saçmalıklar var ve son 10 yılda bu tarz filmler artık tutmuyor, o yüzden de çekilmiyor. Ama Knight and Day, amacına o kadar sadık kalıyor ki eğlenmemeniz olanaksız. O yüzden de evet, Knight and Day son derece başarılı bir filmdir ve herkese öneririm. İki eksisi var yalnız: Tom Cruise’un böyle bir rol için yaşlı kaçması ve fazla naif finali.
- Hot Tub Time Machine de oldukça saçma bir fikirden çok komik bir film çıkarabilme becerisine sahip bir film. 30’lu yaşlarında olan 3 eski arkadaş ve birinin yeğeni, moral depolamak için tatile çıkıyor. Odalarında girdikleri saunanın ayarını ciddi bir şekilde bozunca 1986’ya dönüyorlar ve olaylar başlıyor. 80’leri biraz seviyorsanız, kahkahalar garanti!
- The Exam’i tüm yeni nesile şiddetle öneririm. Bir mülakatın nasıl uçlara gidebileceğini, sizden ne beklendiğini ve oyunu nasıl oynamanız gerektiğini anlatan bir film. Film, başından sonuna, gerçek zamanlı bir mülakatı izlettiriyor size. Finali o kadar aceleci olmasa bir gerilim başyapıtı olabilirmiş.
- Cabaret’i büyük bir merakla izledim, All That Jazz’dan aldığım eşsiz keyiften sonra. Ama beklediğim keyfi alamadım. İyi olmasına iyi ama yeterince değil. Ayrıca Lisa Minelli o rol için çok çirkin! Sesi her ne kadar iyi olsa da.
- Serpico, başyapıt kıvamında bir polis filmi. Al Pacino’nun enfes performansıyla ölümsüzleşiyor asıl. Bu arada son birkaç yıldır Okan Bayülgen’in kimi taklit ettiğini de görmüş oldum.
- Singles, pek bilinmeyen bir ilişki filmi. Cameron Crowe’a ait olduğu her açıdan bariz. Güzel ama klişe olmayan diyaloglar, sağlam bir müzik sevgisi ve rollerine cuk oturan oyuncular önemli özellikleri. Bazı şarkılara, rock severler bayılabilir. Bir de kıyıda köşedeki oyunculara dikkat, çok ünlü kişiler var. Ben Tim Burton’u tanıdım mesela. Chris Cornell, Eddie Velmer gibi müzik devleri de gözüküyor.
Paris Notları – 3
- Paris gezimin 4. gününü tamamen Louvre Müzesi’ne ayırdım. Herkesin bahsettiği üzere dehşet bir insan kalabalığına geziyor müzeyi. Hatta ilk girdiğimde ezileceğimi bile zannettim. Hele şu Uzak Doğulu turistler yok mu, her şeyi fotoğraflayıp kameraya almak istiyorlar. Sanki ömür boyu teker teker o resimlere bakacaklar. Öyle sinirler ki bir merdiven çıkıyordum, birden bir uğultu koptu, herkes durakladı. “N’oluyor?” diye başımı kaldırdım ki bir heykel görmüşler. Ya müzenin her tarafı öyle zaten, kaçık mısınız?
- Louvre’a giriş bir piramidin altından gerçekleşiyor, filmlerde filan görmüşsünüzdür. Müzenin 3 kanadı var: Seine boyunca olan Denon kanadı, orta kısım Sully kanadı ve son olarak Richelieu kanadı. 3 katlı olan müze bu üç kanadın çeşitli kapılarıyla ve esas olarak piramidin altındaki giriş holüyle birleşiyor.
- Ben Denon kanadıyla başladım çünkü Mona Lisa burada bulunuyor. Sabah ve en kalabalık zamanı olduğu için pek hoşlaşmadım. Kanadın 3. katı İtalyan ressamlarına ayrılmıştı. Sayısız resim vardı. Hepsini incelemek imkansız. Zaten o kalabalıkta yürürken bile yoruluyorsunuz, bırakın seyre dalmayı.
- Mona Lisa’nın olduğu salon tam bir çılgınlık yeri. Resim (artık orijinal mi değil mi, bilemeyeceğim) güvenlik camıyla korunuyor, önünde de bir güvenlik şeridi var. Her iki yanda da birer görevli kalabalığı kontrol ediyor. Güvenlik şeridinin önünde de ben oradayken 50 kişi filan vardı. Resmi görebilmek için ayak uçlarımın üstünde yükselmek zorunda kaldım.
- Müzenin her yerinden irili ufaklı yüzlerce oda var ve bunlar da eserlerle dolu. Mesela bir koridorda yürüyorsunuz, gözünüze ufak bir geçiş çarpıyor. Girdiğiniz zaman başka bir ressamın eserlerini görüyorsunuz. Böyle bir sürü oda var. Bunların iyi tarafı, tenha olmaları ve dinlenmek için kanapeler içermeleri. Yani kimsenin gözüne ilişmeden birkaç dakika dinlenebiliyorsunuz.
- İlk 1.5 saat kalabalık beni o kadar yordu ki acıkmamama rağmen müzenin içinde yer alan Cafe Mollien’e oturdum. Biraz bir şeyler atıştırdım ve yazı yazdım.
- Denon’un bodrum katındaki Mısır bölümü çok güzel. Sfenksler, lahitler, eşyalar filan bulunuyor.
- Öğleden sonra Sully’yi daha rahat gezdim. Yine devasa resimler ve tarihi parçalar bulunuyordu. Bir salona girdim. Duvarlarına baştan başa resimler çizilmişti. Bazı odaların tavanlarında bile resim vardı. Görmek için yukarıya mutlaka bakmanız gerekiyor. Kısacası Louvre’un her yeri sanatla dolup taşıyor.
- Richelieu da ise heykeller ve Kuzey Avrupa ressamları göze çarpıyor. Birkaç Vermeer ve Otto Dyck tablosu görenleri mest edebilir. Ayrıca 3. Napolyon’un mobilyaları da ilgi çekici.
- Müzede kapalı tek bölüm İslam sanatları kısmıydı. 2011’de açılacakmış, duyurulur.
- Louvre’u toplamda 10 saatte gezdim. Tenhayken gezmek kesinlikle daha doyurucu. O yüzden Richelieu kanadını gezerken daha fazla keyif aldım. Gideceklere tavsiyem çarşamba yada cuma günü ziyaret etmeleri çünkü bu günlerde 10’a kadar açık oluyor ve 5’ten sonrası çok rahat oluyor.
- Çıkışta Louvre alışveriş merkezine girdim, sadece yemek için. Nispeten ucuz yemek yenilebiliyor.
- Son tam günümü Orsay müzesine ayırdım. Aslında ayırmıştım çünkü o kadar kısa süreceğini tahmin edememiştim. 4 saatte müzeyi tamamladım.
- Orsay aslında eski bir tren garıymış. Şimdiyse bir resim müzesi. Harika bir koleksiyonu var: Monet, Manet, Courbet, Van Gogh, Gaugin, Toulec ve benim daha duymadığım daha nicesi! Bazı resimleri dünyaca ünlü: Mesela Coubet’in ‘Dünyanın Merkezi’, yatan bir kadının vajinasını tüm görkemiyle gösterir (çok ünlü ve pahalı bir eserdir). Monet’in ‘Mavi Nilüferler’i, Van Gogh’un kendini kulaksız çizdiği portresi, Toulec’in ‘Dans Eden Kadın’ı zevkle görülebiliyor.
- Orsay da ‘Suç ve Ceza’ özel sergisi de vardı. Suç hayatı hakkında bir sürü resim ve obje bulunuyordu. Giyotinden gerçek bir hapishane kapısına kadar oldukça provakatif bir sergiydi. Victor Hugo, Picasso, Andy Warhol, Gaugin gibi ünlü sanatçıların eserleri sergileniyordu. Aynı zamanda polis tutanakları ve olay yeri resimleri gibi çarpıcı detaylar da vardı.
- Ayrıca 1800’lerin son çeyreğine bazı özel fotoğraflar da bu müzede bulunuyor.
- Orsay’dan çıkınca Montmarte’ye uğrayayım dedim. Metroya giderken, çok hoş bir hediyelik eşya dükkanı buldum. Oyuncak araba şeklinde çoklu USB cihazı aldım mesela.
- Montmarte’de hediyelik dükkanlar çok var. Oldukça da kalabalık bir semt ama ben hemen kaçmak istedim.
- Sacre-Couer Kilisesi’ne çıktım. Beğendiğimi söyleyemem. Merdivenlerinde bolca turist atraksiyonları vardı. Hepsine uzaktan göz attım.
- Ordan sonra da St. Germain Bulvarı boyunca yürüdüm. Güzeldi. Ünlü bir cafe olan Cafe de Flore’da oturup biraz kitap okudum. Yani entelliğim tuttu. İleriki masalardan birinde üç kişi hararetli bir halde Türkçe konuşuyordu.
- Akşam son kez etrafta yürüdüm. Çok keyifli bir yürüyüştü. Havanın geç kararması çok hoş.
- Son gün sadece havaalanına yolculuk ettim. Uçakta bir güzel hasta oldum. Ama gece 12 civarı Bursa’ya varabildim.
Paris Notları – 2
- Paris’te hoşlandığım şeylerden biri, ara sokaklarda gezerken ilginç şeylerle karşılaşabilmeniz. Mesela Pantheon’dan Doğa Müzesi’ne giderken vitrini Cannes 2010 biletleriyle ve çeşitli sinemasal fotoğraflarla kaplanmış bir eczane gördüm.
- Paris Doğa Müzesi harikulade bir yer. Yeryüzünde yaşayan çoğu canlının 1/1 maketinin bulunduğu 4 katlı bir bina. Balıklardan sürüngenlere, dinazorlardan dodo kuşuna muazzam bir koleksiyon var. Üstelik bazı maketler, kadavralardan yapılmış. Mesela bir boynuzlu balina vardı, şu an spesifik adını unuttum ama kadavradan öyle bir yapmışlar ki canlı gibiydi. Tabii ki her maketin Fransızca olarak uzun açıklamalar mevcuttu. Yani merak ettiğiniz bir hayvan hakkında detaylı bir malumat da edinebiliyordunuz.
- Doğa Müzesi’nde hayran kaldığım bir detay da şuydu: Bir ilkokul sınıfı müzeye getirilmiş ve hocaları tarafından müzeye salıverilmiş. Çocuklar da istedikleri maketi seçerek onun resmini yapıyordu. Hayran kaldığım bir sahneydi.
- Ardından Mason Müzesi’ne gideyim dedim ama gidemedim çünkü kapanmış!
- Zafer Takı’na çıktım. Pek bir özelliği yok. Çok büyük bir yuvarlağın ortasında bulunan yüksek bir tak. Yuvarlak 12 ayrı caddeye bağlanacak kadar geniş. Takın tepesinden çevreyi görebiliyorsunuz.
- Bu yuvarlağın bağlandığı caddelerden biri de dünyanın en ünlü bulvarlarından Champs Elysees Bulvarı. Bulvarın pek özelliği yok ama Bağdat Caddesi’nin çakma olduğunu anlıyorsunuz. İnanılmaz geniş kaldırımlar, cafeler, lüks restarauntlar, son moda mağazalar, caddede son model arabalar ve şık insanlar.
- Bu bulvarın sonunda ortasında bir obelisk olan Concorde Meydanı bulunuyor. Meydan, gerçekten çok büyüktü. Onun devamında da geniş bir park vardı ki bu da Louvre’da son buluyor. Parkta iki büyük havuz bulunuyor, çevresi bedava sandelyelerle çevrili. Ben de biraz oturup yazı yazdım ki çok ferahlatıcı bir zamandı.
- Ertesi gün ilk önce Notre Dame Ketadrali’ne gittim. Pek ilgimi çekmedi.
- Hotel des Invelides’de 6 saat geçirdim. Adına aldanmayın, otel değil askeri müze kendileri. Şöyle söyleyeyim: Adamlar ilk çağdan günümüze kadar askeriye ile ilgili ne varsa koymuşlar. Silahlar, zırhlar, portreler, savaş taktikleri (kimileri 3 boyutlu), kısa belgeseller, 16 yüzyıllık siyasi tarih ki adım adım ve detaylı yazılmış. Tarihi seviyorsanız hayran kalmamak kaçınılmaz! Bir de Napolyon’un mezarı da burada!
- Ardından Eyfel Kulesi’ne gittim. Bildiğiniz gibi kendileri. Çok ama çok kalabalık. 2. katına çıktım hatta ama keyif almadım.
Paris Notları
- Paris’e her zaman gitmek istemiştim. Sebebi belirsiz. Sanırım filmlerde ve televizyonlarda gördüklerimden kaynaklandı.
- Ama aslında Paris bir bahaneydi. Asıl amacım hiçbir tanıdığımın sesini bile duymadan, Türkçe konuşmadan birkaç gün geçirebilmekti. Yabancı bir memlekette amaçsızca yürümek, biraz yeni yer görme heyecanı, biraz da kültürümü arttırmak. Ve bunların hepsini gerçekleştirdim. Mutluyum.
- İnsanın kafasını boşaltmasının değeri paha biçilemez!
- Paris’e Pegasus Havayolları ile uçtum (ve geri uçtum). Ben beğendim. Fiyatı uygundu. Uçak fena değildi. Hizmet iyiydi. Uçak kalkmadan önceki video kaydı eğlenceliydi. Memnun kaldım. Ama bir arkadaşım iç hatların berbat olduğunu söyledi. Aklınızda olsun.
- Hediyeler hariç tüm masrafım 1100 euro tuttu.
- Toplamda 5 gece kaldım. 6-11 Haziran 2010 arası oradaydım. Gidiş ve dönüş günlere yalan oldu. Ama geri kalan 4 günde bayağı dolaştım.
- St. Michel Bulvarı ile St. Germen Bulvarı kesiştiği kavşağın hemen yanında bulunan Rue de la Harpe caddesi üzerindeki Hotel du Levant’ta kaldım. Otel çok merkeziydi ki asıl seçme sebebim oydu. Paris’in sıfır noktası olan (tüm mesafeler buraya göre ölçülüyor) Notre Dame Kilisesi’ne yürüyerek sadece 3-4 dk. uzaklıktaydım.
- Otel güzeldi. Odada buzdolabı, LCD, özel kasa dahil her şey vardı. Gayet kullanışlıydı. Otel görevlileri gayet güleryüzlüydü. Fiyata kahvaltı dahildi ki gayet güzeldi. Günlük fiyat 76 euro’ydu.
- Uçaktan inince direkt metroyla tanışıyorsunuz. Paris metrosu çok kullanışlı. Her şey açık. Her istasyonda bilet için otomatlar var, bozuk para, banknot veya kredi kartı verebiliyorsunuz. Metro haritası aldıktan sonra İngilizce bilmeniz bile gereksiz. Sadece bineceğeniz metro hattı numarasını bilmeniz yeterli. Oklar sizi yönlendiriyor ki metro içi oldukça karışık ama bu kolaylık hiç problem çıkartmıyor.
- Geldiğim ilk gün Fransa Sinematek’ine uğradım. Sinema müzesi hayal kırıklığına uğrattı beni. Birkaç sinema projeksiyonu hariç pek ilgi çekici objesi yok. Ama sinema öncesi dönem de Karagöz’ü de göstermesi şaşırtıcıydı. Başka bir katta set fotoğrafları sergisi vardı. 50’lere kadarki tüm üstatların set fotoğrafları sergileniyordu. Serginin Scorsese ve Gavras tarafından düzenlenmesi hoş bir detay. Gavras zaten Sinematek’in başkanı gerçi. Sinema tutkunları için ilginç bir ziyaret olur bence yine de.
- İkinci gün önce Orta Çağ Müzesi’ne girdim. Çok sıradandı.
- Ardından Pantheon’a girdim. 25 yaş altı kontejanından bedava girdim. Pantheon dev bir kabiristan. İlk katta dev resimler ve Foucoult Sarkacı temsili harici bir şey yok. Asıl olay alt katta. Victor Hugo, Alexandre Dumas, Jean Jacques Rousseau, Madame Curie, Braille (körler için alfabeyi yaratan kişi) gibi önemli şahsiyetlerin mezarları yer alıyor.
- Foucoult Sarkacı’nı bilmeyenler için birazcık anlatayım. Bu ünlü deney 19. yüzyılın ortalarında ilk defa Pantheon’da gerçekleştirilmiştir. Bildiğiniz sarkaç, tepede tam orta kısma asılmış ve aşağıya salınmıltır. Sarkacın asla durmadığı gözlemlenmiştir. Bu da dünyanın yuvarlak olduğunun bir kanıtıdır.
Unutulamamış Bir Tatil Dostuna Dair
Bugüne kadar kimseye anlatmadım. Bir sürü sebep vardı ki bunlardan bazıları hala gizlilik arz ediyor. Zaten o kısımlara girmeyeceğim bu hikâyede. Aslına bakarsanız geçen hafta aldığım o önemli karar olmasa bu hikayeyi daha uzun zaman anlatma niyetinde değildim. En azından emekli olana kadar diyordum. Ama artık anlatmak zamanı geldi.
Bundan yaklaşık 7 yıl önceydi. Kötü zamanlarımdan biriydi. 3 yıllık bir ilişkim yeni bitmişti. Dengesizlik akıyordu her hücremden. Bir çeki düzene ihtiyacım vardı; rahatlamaya, düşünmeye ve yazı yazmaya. O yüzden işten 1 haftalık izin aldım. Hedef az çok belliydi. Kimsenin beni tanımadığı, hatta dilimi bile konuşmadığı bir yerde birkaç gün sakinleşmek. Ufak bir kararsızlıktan sonra Londra’ya bilet aldım.
Ertesi gün Londra Heathrow’da etrafıma salak salak bakınıyordum. İnanın, nereye gideceğimi hiç bilmiyordum. İleride metronun levhasını gördüm ve o tarafa yöneldim, içinde birkaç iç çamaşırı, kıyafet, kitap ve defter olan sırt çantamla. Bindiğim metro hattı tren garından geçerken indim. Sakin bir sahil kasabası fikri aklıma gelmişti. Müze, vs. gezmek yeterli olmayacaktı bitkin ruhuma.
Garda tren çizelgesine göz attım. Gözüme Folkestone diye bir kasaba çarptı. Yandaki haritadan kasabanın Manş Denizi kıyısında olduğunu gördüm. Gişeden tek yöne bilet aldım.
Saate baktığımda küçük bir şok yaşadım. Tren 1 saat 40 dakika önce kalkmıştı. Homurdanarak gişe memuruna gittim. Kadının konuşmasına hiç izin vermeden 1-2 dakika sövüp saydım. O kadar doluydum ki ağzımdan çıkanları duymuyordum bile. En sonunda bir polisin tokadıyla ayıldım. Polis haklı olarak kızarak polis yerine davet etti. Yabancı olduğumu öğrenince pasaportumu istedi ve gayrı ihtiyari bir halde saatimi geri alıp almadığımı sordu. O anda utancımdan kıpkırmızı oldum ve kekeleyerek hayır dedim. Polis memuru, çocuğuna kızan ama içinde şefkat bulunan bir baba gibi azarladı beni. Beraber gişe memurunun yanına gittik. Sinirlerimin bozuk olduğunu, dinlenmeye geldiğimi ama saatimi geri aldığımı unutunca bir an kendimi kaybettiğimi söyledim ve defalarca özür diledim. Kadıncağız da belli iyi yürekliydi, iyice dinlenmeden dönmememi öğütleyerek özrümü kabul etti.
Bu olaylar 15 dakikamı yediğinden trene 5 dakika kalmıştı. Polis memuru platforma kadar bana eşlik etti. Başka bela istemediği belliydi. Ancak trene bindirdikten sonra benden ayrıldı.
Trende kitap okuyarak biraz sakinleştim. Etrafı izlemek biraz beni kendime getirdi. Mevsim sonbahardı. Ekime daha yeni girmiştik. Ağaçların sarı ve kırmızının tüm tonlarını yansıtan yaprakları bir renk cümbüşünü andırıyordu. Ufak tepeler, hızla geçip giden köy evleri, inekler pencereden görünen manzaranın ana öğeleriydi. Böylece 2 saati aşkın tren yolcuğum bitti.
Folkestone’a indiğimde birkaç dakika öylesine dikildim platformda, heykel misali. Sonra denizin kokusunu duydum. Tuzun eksikliği kokusundan bile belliydi ama yine de bu, denizin o büyüleyici kokusuydu. Sadece kokuyu takip ettim. İşte o sırada bu tatilimin ana temasını bulmuştum.
Daha fazlasını oku…
Kısa Kısa Sinema
Chloe, gerilim soslu bir soft core. Amanda Seyfried’ın harika vücudu eşliğinde zaman akıp geçiyor. Bir de buna Julianne Moore eklenince ortalık coşuyor. Onun haricinde film vasat bir gerilim. Zaten tek numarayla tüm filmi taşımaya çalışan senaryo da çökünce ortada izlenecek bir şey kalmıyor. Moore ve (Liam) Neeson bunun gibi filmlerle harcanıyor. Ama bir erkek olarak filmden keyif aldığımı söylemeliyim.
The Last Picture Show, 70’lerin en iyi filmlerindendir. Neden? Çünkü küçük bir kasaba ekseninde dönem Amerika’sı (film 50’lerde geçiyor) hakkında harika bir kesit sunar. Çünkü insan ilişkilerini tüm sadeliğiyle anlatan nadir filmlerdendir. Çünkü ilk defa oynattığı yüzler sonradan yıldız olmuştur (bkz. Jeff Bridges). Çünkü teknik unsurları (görüntü, müzik, dekor, vs.) tam kararında kullanmıştır. Ama Cybil Sheppard’ın ilk filminde stripriz yapmasının bunlarla alakası yoktur. (O dönemde bu kadar çıplaklık kullanıldığına çok afalladım.)
Alice in Wonderland çok vasat bir Tim Burton filmi. Heyecan yok, mizah yok, şaşırma yok, hiçbir şey yok! Oyuncular o garip hallerinde o kadar gülünçler ki sizi ekrandan itiyorlar. (Hele Helena Bonham-Carter ilk göründüğünde o kadar Ufuk Kaplan’a (Aşk-ı Memnu’daki Katya) benziyordu ki histerik bir kahkaha attım.) Bence bir fiyasko.
Avatar’ın en fazla Bluray’i filan çıkar diyordum ki VCD’si bile çıktı. Şaka!
Celda 211 harika bir fikirle başlıyor: Gardiyanlığa başlayacak adam bir gün önceden hapishaneyi gezerken, isyan çıkar. İsyanın ortasında kalan adam da kendini kurtarmak için mahkum rolü oynamaya başlar. Fikri batırdığını söylemek haksızlık olur. Gayet keyifle izlenilen bir macera filmi. Ama bundan çok daha iyisi çıkabilirdi bence. Filmin Hollywood versiyonu çekilecekmiş ama ondan hiç umudum yok.
Hafta sonu tam 4 saat Dances with Wolves’u izledim. Filmin yönetmen kurgusu tam 236 dakika! Sıkmıyor ama bir filmi izlemek için çok uzun be! Yine de güzel bir film olduğunu belirtiyim.
Geçenlerde İsveç yapımı Girl with the Dragon Tattoo’yu izledim. Sürükleyici bir polisiye. Hatta ne zamandır izlemediğim kadar iyiydi. Filmin şimdi Brad Pitt’li Hollywood versiyonu çekilecekmiş. Acaba kızı kim oynayacak? (Carey Mulligan dedikodusu var, doğruysa kesin izlerim.)
Bob Fosse’un All That Jazz’ını izledim. Ağzım açık kaldı. 10 numara bir müzikal. Hacimli bir yazı yazacağım onun için.
Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı olanlar şaşkınlığıma karşı ciddi şekilde örgütlenmeye başladı. İmza kampanyasına ben de katıldım. Dün de sinemanın dünyada kalan son 50 barok sinemadan biri olduğunu öğrendim. Hala diyorlar ki biz onu yenileyeceğiz! Yahu kim inanır buna? Olsa olsa Kadir İnanır!
Kick-Ass
Cuma akşamı Iron Man 2’yi izledim. Bir önceki yazıda yazdığım gibi eğlenceli bir süper kahraman filmiydi ve fazlası hiç yoktu. Bu yazıda size bahsedeceğim film ise hem süper kahraman filmi hem de değil!
Dave Lizewski, çizgi roman manyağı bir inektir (nerd). Dave’in en çok istediği şey ise süper kahraman olmaktır. Böylece hem sevdiği kızı kazanacak (Örümcek Adam gibi) hem de kötülere karşı amansız bir mücadele verecektir (Batman gibi). Tabii çelimsiz ve sıradan olması onun önündeki başlıca nedenlerdir. Ama o buna aldırmaz. İnternetten bir kostüm alır ve giyip sokağa çıkar. Adı ise Kick-Ass’tir. Şansının yardımıyla ilk gününde bıçaklanır ve bir süre okula bile gidemez! İkinci denemesinde ise internette fenomene dönüşen bir dövüşe karışır ve balına dövüşü kazanır.
Daha fazlasını oku…
Iron Man 2
Mayıs ayıyla birlikte büyük stüdyolar kozlarını yine teker teker çıkarmaya başlıyor. Mayıs ayı içerisinden üç büyük bütçeli aksiyon filmi izleyeceğiz ki bunlardan ilki bugün izlediğim Iron Man 2.
İlk filmi bu blogta da yazdığım gibi bayağı beğenmiştim. Çünkü gayet eğlendiriciydi ve kendi içinde tutarlıydı ama belki de daha önemlisi kendi olmayı başarıyordu. Kendine has bir hava yaratmayı başarmıştı.
Sırf bu yüzden bile devam filmi, ikinci filmin gerisinde kalıyor. İlk ve biraz da haklı bir davranış olarak selefinin gölgesinde kalıyor. Bununla da kalmayarak diğer süper kahraman filmleri gibi ‘kahramanın kendiyle hesaplaşması’ kozunu oynuyor, hikayeyi derinleştirmek uğruna. Lakin bu hamle ciddi bir dezavantaj haline geliyor, seyirciyi sıkmaktan başka bir işlev taşımıyor. Bunların da üstüne, çok ciddi bir senaryo hatasına düşüyor: Şipşak çözüm. Film boyunca Tony Stark’ın karşılaştığı tüm sorunlar tek hamlede çözülüveriyor, neredeyse çabalamadan. Aniden ortaya bir manyak mı çıktı, hemen Iron Man olunup işi bitirilir. Birisi sizi mi suçluyor herkesin önünde, şaklabanlık yapılarak rakip kepaze hale getiriverilir.
Daha fazlasını oku…
Kısa Notlar
- En sevmediğim özelliklerimden biri kitap okuma alışkanlığımın sıfır olmasıdır. Ay gelir 4 ayrı dergiyi baştan sona okurum da 1 yıl boyunca kitap kapağı açmam. Tembellik biraz. Ama nasılsa son 1 aydır 2 kitap bitirdim.
- İlki Osman Ulagay’dan ‘AKP Gerçeği’ydi. Değişik bir görüş okumak isteyenlere öneririm. İçindeki fikirlerin çoğuna da katılıyorum. AKP bugün hala halkın çoğunun desteğine sahipse bunun haklı bir sebebi var.
- İkinci kitap George Orwell’in ünlü ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü. Gerçekten efsane bir roman. Okurken içiniz bir hoş oluyor. Biraz abartı kaçacak ama okurken cidden payanoyaklaştım hafif. Büyük Birader bu yazdığımı okuyordur, değil mi? Kesin!
- Biraz geç oldu ama Lady Gaga dinlemeye başladım. Fena halde beğeniyorum üstelik. Güzel bir elektronik-pop kıvamı tutturmuş.
- Oylama bittiğine göre yazabilirim artık: Bu blog, 1 ay boyunca 2010 Blog Ödülleri’nde ‘Kişisel Bloglar’ kategorisinde adaydı. Çok yakınlarım hariç kimseye söylemedim. Gerek yoktu çünkü. Birinci sebep, blogumu ödüle layık görmüyorum, sıradan bir blog. İkincisi, asla ona buna oy verdirerek bir şey elde etmek niyetinde olmadım.
- Öyleyse neden aday oldun derseniz şunu derim: Blog okumayı seven bir kitlenin bloguma daha kolay ulaşabilmesi için.
- Total Film’in İngiltere baskısı bu ay hediye olarak 3 boyutlu mouse pad veriyor. Teması da Iron Man 2. İlgilenenlere…
- Bant’ın yeni sayısı çıktı. Yine bir sürü okunacak şey var. Bu arada Bursa Korupark D&R yeniden Bant getirmeye başlamış. İngilizce dergi bölümünün de genişlemesini umuyoruz.
- Koca bir milletin Fener’den bu kadar nefret etmesini anlamıyorum. Herkesin sebebi Aziz Yıldırım nedense. Bu ülkenin en nefret adamı Yıldırım’sa yani bir futbol takımı başkanıysa o ülkede ciddi bir sorun vardır. Türk milletinden ciddi bir manada korkuyorum. Gayet de ciddiyim.
- Pazartesi vize görüşmesi için Fransa Başkonsolosluğu’na girdim. Hani şu İstiklal’in başındakine. Tüm şaşkınlığıma rağmen cep telefonumu içeri aldılar, açıktı da. İlginç geldi. Almanya ve İtalya Konsoloslukları’nda kapalısı bile yasak!
- Vizemi aldım hele şükür. 6 Haziran’da Seine nehri kenarında yazı yazacağım. Defterimi aldım bile. Sonra o yazılar buraya naklolunacak.
Son Yorumlar