Arşiv

Posts Tagged ‘Fransa’

Paris Notları

30/06/2013 1 yorum
  • Paris’te ilk karşılaştığım olay, banliyö trenindeki 1.5 saatlik rötar oldu. Trenin içinde ağaç misali beklemek zorunda kaldık. Makinist açıklama yapsa da Fransızcam olmadığından anlayamıyordum. Ertesi gün, bir Parisli’ye durumu sorduğumda, trenlerin durumunun belirsiz olduğunu, kimi gün grev kimi günse teknik arıza nedeniyle rötar yaptığını anlattı.
  • Paris’e 3 yıl önce de geldiğimden bu sefer daha rahat olacağımı kestirebiliyordum. Çünkü Louvre, Orsay gibi tüm önemli müzeleri zaten gezmiştim. Sadece yürümek ve rahatlamak istiyordum ki amacıma az çok ulaştım.
  • Bu arada geliş sebebim aslında ESI Group’un düzenlediği VA One Users 2013 (VAUC 2013) konferansıydı. 2 gün boyunca süren konferans, ünlü Champ Eleyyse Bulvarı üzerinde Pavillon Ledoyen adlı küçük ama eski bir mekanda düzenlendi. Küçük konferansların ve davetlerin düzenlendiği şık bir mekandı. Öğle yemekleri de burada yenildi.

VAUC Conference 2013 049

Mekanın girişinde konferans katılımcılarının toplu fotoğrafı (soldan 3. kişi de bendeniz)

  • Yediğim öğle yemekleri için tek kelime söyleyecek olsam sadece klas derdim. İlk günkü menüde egzotik meyvelerden oluşan bir kokteyl tabağı (tek beğenmediğimdi), özel soslu ve kızartılmış cipsli tavuk, enfes bir limonlu tart vardı. Yanında beyaz şarap ve su ikram ediliyordu. Son olarak makaron ve küçük meyveli kekle kahve verdiler. İkinci gün ise kavun ve böğürtlenden oluşan karışık bir meyve tabağı, beşamel soslu bir balık (alabalık olabilir) ve krem şantili bir tür tatlı vardı.

VAUC Conference 2013 020

Konferansın başlangıcı (Acaba ben nerdeyim? 😀 )

  • İşin eğlence kısmını bırakırsak konferans az katılımlı ama son derece yüksek seviyeliydi. Airbus, Land Rover, BMW, Alström gibi firmaların NVH müdürleri gelmişti. Yapılan sunumlar ciddi olarak AR-GE’nin aslında ne olduğunu anlatıyordu. Türkiye’de bizim yaptığımız çalışmaların ne kadar kısa vadeli, az gelişmiş ve sıradan olduğunu görebiliyorduk. Türkiye’den tek katılanın bizim şirket olduğunu belirtmeme gerek yok herhalde. Zaten çoğu bizi önemsemedi açıkçası ne Hexagon Studio’yu ne de Karsan’ı duymuşlardı. Lakin bence bu tarz konferanslara katılmak, gelecek açısından önem teşkil ediyor. Daha fazlasını oku…
Reklamlar

Paris Notları – 3

  • Paris gezimin 4. gününü tamamen Louvre Müzesi’ne ayırdım. Herkesin bahsettiği üzere dehşet bir insan kalabalığına geziyor müzeyi. Hatta ilk girdiğimde ezileceğimi bile zannettim. Hele şu Uzak Doğulu turistler yok mu, her şeyi fotoğraflayıp kameraya almak istiyorlar. Sanki ömür boyu teker teker o resimlere bakacaklar. Öyle sinirler ki bir merdiven çıkıyordum, birden bir uğultu koptu, herkes durakladı. “N’oluyor?” diye başımı kaldırdım ki bir heykel görmüşler. Ya müzenin her tarafı öyle zaten, kaçık mısınız?
  • Louvre’a giriş bir piramidin altından gerçekleşiyor, filmlerde filan görmüşsünüzdür. Müzenin 3 kanadı var: Seine boyunca olan Denon kanadı, orta kısım Sully kanadı ve son olarak Richelieu kanadı. 3 katlı olan müze bu üç kanadın çeşitli kapılarıyla ve esas olarak piramidin altındaki giriş holüyle birleşiyor.
  • Ben Denon kanadıyla başladım çünkü Mona Lisa burada bulunuyor. Sabah ve en kalabalık zamanı olduğu için pek hoşlaşmadım. Kanadın 3. katı İtalyan ressamlarına ayrılmıştı. Sayısız resim vardı. Hepsini incelemek imkansız. Zaten o kalabalıkta yürürken bile yoruluyorsunuz, bırakın seyre dalmayı.
  • Mona Lisa’nın olduğu salon tam bir çılgınlık yeri. Resim (artık orijinal mi değil mi, bilemeyeceğim) güvenlik camıyla korunuyor, önünde de bir güvenlik şeridi var. Her iki yanda da birer görevli kalabalığı kontrol ediyor. Güvenlik şeridinin önünde de ben oradayken 50 kişi filan vardı. Resmi görebilmek için ayak uçlarımın üstünde yükselmek zorunda kaldım.
  • Müzenin her yerinden irili ufaklı yüzlerce oda var ve bunlar da eserlerle dolu. Mesela bir koridorda yürüyorsunuz, gözünüze ufak bir geçiş çarpıyor. Girdiğiniz zaman başka bir ressamın eserlerini görüyorsunuz. Böyle bir sürü oda var. Bunların iyi tarafı, tenha olmaları ve dinlenmek için kanapeler içermeleri. Yani kimsenin gözüne ilişmeden birkaç dakika dinlenebiliyorsunuz.
  • İlk 1.5 saat kalabalık beni o kadar yordu ki acıkmamama rağmen müzenin içinde yer alan Cafe Mollien’e oturdum. Biraz bir şeyler atıştırdım ve yazı yazdım.
  • Denon’un bodrum katındaki Mısır bölümü çok güzel. Sfenksler, lahitler, eşyalar filan bulunuyor.
  • Öğleden sonra Sully’yi daha rahat gezdim. Yine devasa resimler ve tarihi parçalar bulunuyordu. Bir salona girdim. Duvarlarına baştan başa resimler çizilmişti. Bazı odaların tavanlarında bile resim vardı. Görmek için yukarıya mutlaka bakmanız gerekiyor. Kısacası Louvre’un her yeri sanatla dolup taşıyor.
  • Richelieu da ise heykeller ve Kuzey Avrupa ressamları göze çarpıyor. Birkaç Vermeer ve Otto Dyck tablosu görenleri mest edebilir. Ayrıca 3. Napolyon’un mobilyaları da ilgi çekici.
  • Müzede kapalı tek bölüm İslam sanatları kısmıydı. 2011’de açılacakmış, duyurulur.
  • Louvre’u toplamda 10 saatte gezdim. Tenhayken gezmek kesinlikle daha doyurucu. O yüzden Richelieu kanadını gezerken daha fazla keyif aldım. Gideceklere tavsiyem çarşamba yada cuma günü ziyaret etmeleri çünkü bu günlerde 10’a kadar açık oluyor ve 5’ten sonrası çok rahat oluyor.
  • Çıkışta Louvre alışveriş merkezine girdim, sadece yemek için. Nispeten ucuz yemek yenilebiliyor.
  • Son tam günümü Orsay müzesine ayırdım. Aslında ayırmıştım çünkü o kadar kısa süreceğini tahmin edememiştim. 4 saatte müzeyi tamamladım.
  • Orsay aslında eski bir tren garıymış. Şimdiyse bir resim müzesi. Harika bir koleksiyonu var: Monet, Manet, Courbet, Van Gogh, Gaugin, Toulec ve benim daha duymadığım daha nicesi! Bazı resimleri dünyaca ünlü: Mesela Coubet’in ‘Dünyanın Merkezi’, yatan bir kadının vajinasını tüm görkemiyle gösterir (çok ünlü ve pahalı bir eserdir). Monet’in ‘Mavi Nilüferler’i, Van Gogh’un kendini kulaksız çizdiği portresi, Toulec’in ‘Dans Eden Kadın’ı zevkle görülebiliyor.
  • Orsay da ‘Suç ve Ceza’ özel sergisi de vardı. Suç hayatı hakkında bir sürü resim ve obje bulunuyordu. Giyotinden gerçek bir hapishane kapısına kadar oldukça provakatif bir sergiydi. Victor Hugo, Picasso, Andy Warhol, Gaugin gibi ünlü sanatçıların eserleri sergileniyordu. Aynı zamanda polis tutanakları ve olay yeri resimleri gibi çarpıcı detaylar da vardı.
  • Ayrıca 1800’lerin son çeyreğine bazı özel fotoğraflar da bu müzede bulunuyor.
  • Orsay’dan çıkınca Montmarte’ye uğrayayım dedim. Metroya giderken, çok hoş bir hediyelik eşya dükkanı buldum. Oyuncak araba şeklinde çoklu USB cihazı aldım mesela.
  • Montmarte’de hediyelik dükkanlar çok var. Oldukça da kalabalık bir semt ama ben hemen kaçmak istedim.
  • Sacre-Couer Kilisesi’ne çıktım. Beğendiğimi söyleyemem. Merdivenlerinde bolca turist atraksiyonları vardı. Hepsine uzaktan göz attım.
  • Ordan sonra da St. Germain Bulvarı boyunca yürüdüm. Güzeldi. Ünlü bir cafe olan Cafe de Flore’da oturup biraz kitap okudum. Yani entelliğim tuttu. İleriki masalardan birinde üç kişi hararetli bir halde Türkçe konuşuyordu.
  • Akşam son kez etrafta yürüdüm. Çok keyifli bir yürüyüştü. Havanın geç kararması çok hoş.
  • Son gün sadece havaalanına yolculuk ettim. Uçakta bir güzel hasta oldum. Ama gece 12 civarı Bursa’ya varabildim.
Kategoriler:günlük, gezi yazısı Etiketler:,

Paris Notları – 2

  • Paris’te hoşlandığım şeylerden biri, ara sokaklarda gezerken ilginç şeylerle karşılaşabilmeniz. Mesela Pantheon’dan Doğa Müzesi’ne giderken vitrini Cannes 2010 biletleriyle ve çeşitli sinemasal fotoğraflarla kaplanmış bir eczane gördüm.
  • Paris Doğa Müzesi harikulade bir yer. Yeryüzünde yaşayan çoğu canlının 1/1 maketinin bulunduğu 4 katlı bir bina. Balıklardan sürüngenlere, dinazorlardan dodo kuşuna muazzam bir koleksiyon var. Üstelik bazı maketler, kadavralardan yapılmış. Mesela bir boynuzlu balina vardı, şu an spesifik adını unuttum ama kadavradan öyle bir yapmışlar ki canlı gibiydi. Tabii ki her maketin Fransızca olarak uzun açıklamalar mevcuttu. Yani merak ettiğiniz bir hayvan hakkında detaylı bir malumat da edinebiliyordunuz.
  • Doğa Müzesi’nde hayran kaldığım bir detay da şuydu: Bir ilkokul sınıfı müzeye getirilmiş ve hocaları tarafından müzeye salıverilmiş. Çocuklar da istedikleri maketi seçerek onun resmini yapıyordu. Hayran kaldığım bir sahneydi.
  • Ardından Mason Müzesi’ne gideyim dedim ama gidemedim çünkü kapanmış!
  • Zafer Takı’na çıktım. Pek bir özelliği yok. Çok büyük bir yuvarlağın ortasında bulunan yüksek bir tak. Yuvarlak 12 ayrı caddeye bağlanacak kadar geniş. Takın tepesinden çevreyi görebiliyorsunuz.
  • Bu yuvarlağın bağlandığı caddelerden biri de dünyanın en ünlü bulvarlarından Champs Elysees Bulvarı. Bulvarın pek özelliği yok ama Bağdat Caddesi’nin çakma olduğunu anlıyorsunuz. İnanılmaz geniş kaldırımlar, cafeler, lüks restarauntlar, son moda mağazalar, caddede son model arabalar ve şık insanlar.
  • Bu bulvarın sonunda ortasında bir obelisk olan Concorde Meydanı bulunuyor. Meydan, gerçekten çok büyüktü. Onun devamında da geniş bir park vardı ki bu da Louvre’da son buluyor. Parkta iki büyük havuz bulunuyor, çevresi bedava sandelyelerle çevrili. Ben de biraz oturup yazı yazdım ki çok ferahlatıcı bir zamandı.
  • Ertesi gün ilk önce Notre Dame Ketadrali’ne gittim. Pek ilgimi çekmedi.
  • Hotel des Invelides’de 6 saat geçirdim. Adına aldanmayın, otel değil askeri müze kendileri. Şöyle söyleyeyim: Adamlar ilk çağdan günümüze kadar askeriye ile ilgili ne varsa koymuşlar. Silahlar, zırhlar, portreler, savaş taktikleri (kimileri 3 boyutlu), kısa belgeseller, 16 yüzyıllık siyasi tarih ki adım adım ve detaylı yazılmış. Tarihi seviyorsanız hayran kalmamak kaçınılmaz! Bir de Napolyon’un mezarı da burada!
  • Ardından Eyfel Kulesi’ne gittim. Bildiğiniz gibi kendileri. Çok ama çok kalabalık. 2. katına çıktım hatta ama keyif almadım.
Kategoriler:günlük, gezi yazısı Etiketler:,

Paris Notları

  • Paris’e her zaman gitmek istemiştim. Sebebi belirsiz. Sanırım filmlerde ve televizyonlarda gördüklerimden kaynaklandı.
  • Ama aslında Paris bir bahaneydi. Asıl amacım hiçbir tanıdığımın sesini bile duymadan, Türkçe konuşmadan birkaç gün geçirebilmekti. Yabancı bir memlekette amaçsızca yürümek, biraz yeni yer görme heyecanı, biraz da kültürümü arttırmak. Ve bunların hepsini gerçekleştirdim. Mutluyum.
  • İnsanın kafasını boşaltmasının değeri paha biçilemez!
  • Paris’e Pegasus Havayolları ile uçtum (ve geri uçtum). Ben beğendim. Fiyatı uygundu. Uçak fena değildi. Hizmet iyiydi. Uçak kalkmadan önceki video kaydı eğlenceliydi. Memnun kaldım. Ama bir arkadaşım iç hatların berbat olduğunu söyledi. Aklınızda olsun.
  • Hediyeler hariç tüm masrafım 1100 euro tuttu.
  • Toplamda 5 gece kaldım. 6-11 Haziran 2010 arası oradaydım. Gidiş ve dönüş günlere yalan oldu. Ama geri kalan 4 günde bayağı dolaştım.
  • St. Michel Bulvarı ile St. Germen Bulvarı kesiştiği kavşağın hemen yanında bulunan Rue de la Harpe caddesi üzerindeki Hotel du Levant’ta kaldım. Otel çok merkeziydi ki asıl seçme sebebim oydu. Paris’in sıfır noktası olan (tüm mesafeler buraya göre ölçülüyor) Notre Dame Kilisesi’ne yürüyerek sadece 3-4 dk. uzaklıktaydım.
  • Otel güzeldi. Odada buzdolabı, LCD, özel kasa dahil her şey vardı. Gayet kullanışlıydı. Otel görevlileri gayet güleryüzlüydü. Fiyata kahvaltı dahildi ki gayet güzeldi. Günlük fiyat 76 euro’ydu.
  • Uçaktan inince direkt metroyla tanışıyorsunuz. Paris metrosu çok kullanışlı. Her şey açık. Her istasyonda bilet için otomatlar var, bozuk para, banknot veya kredi kartı verebiliyorsunuz. Metro haritası aldıktan sonra İngilizce bilmeniz bile gereksiz. Sadece bineceğeniz metro hattı numarasını bilmeniz yeterli. Oklar sizi yönlendiriyor ki metro içi oldukça karışık ama bu kolaylık hiç problem çıkartmıyor.
  • Geldiğim ilk gün Fransa Sinematek’ine uğradım. Sinema müzesi hayal kırıklığına uğrattı beni. Birkaç sinema projeksiyonu hariç pek ilgi çekici objesi yok. Ama sinema öncesi dönem de Karagöz’ü de göstermesi şaşırtıcıydı. Başka bir katta set fotoğrafları sergisi vardı. 50’lere kadarki tüm üstatların set fotoğrafları sergileniyordu. Serginin Scorsese ve Gavras tarafından düzenlenmesi hoş bir detay. Gavras zaten Sinematek’in başkanı gerçi. Sinema tutkunları için ilginç bir ziyaret olur bence yine de.
  • İkinci gün önce Orta Çağ Müzesi’ne girdim. Çok sıradandı.
  • Ardından Pantheon’a girdim. 25 yaş altı kontejanından bedava girdim. Pantheon dev bir kabiristan. İlk katta dev resimler ve Foucoult Sarkacı temsili harici bir şey yok. Asıl olay alt katta. Victor Hugo, Alexandre Dumas, Jean Jacques Rousseau, Madame Curie, Braille (körler için alfabeyi yaratan kişi) gibi önemli şahsiyetlerin mezarları yer alıyor.
  • Foucoult Sarkacı’nı bilmeyenler için birazcık anlatayım. Bu ünlü deney 19. yüzyılın ortalarında ilk defa Pantheon’da gerçekleştirilmiştir. Bildiğiniz sarkaç, tepede tam orta kısma asılmış ve aşağıya salınmıltır. Sarkacın asla durmadığı gözlemlenmiştir. Bu da dünyanın yuvarlak olduğunun bir kanıtıdır.
Kategoriler:günlük, gezi yazısı Etiketler:,