Arşiv

Archive for the ‘Hikaye’ Category

Unutulmuş Bir Tatil Dostuna Dair

09/07/2012 1 yorum

NOT: Ben bu hikayenin çok benzerini bundan 2 yıl önce yazmıştım, şuradan zaten okuyabilirsiniz. Ama sonunu beğenmiyordum ve değiştirmek istiyordum. Kısmet bugüneymiş.

Bugüne kadar kimseye anlatmadım. Bir sürü sebep vardı ki bunlardan bazıları hala gizlilik arz ediyor. Zaten o kısımlara girmeyeceğim bu hikâyede. Geçenlerde eşimle bir kıyı kasabasını ziyaret ederken aklıma geldi. O zamana kadar ona bile anlatmamıştım nedense. Geçmişte ve sadece hoş bir anı olarak kalan bir şeydi benim için. Ama eşime anlatırken olanları, o 1 haftanın hayatımı ne kadar etkilediğini anladım ve açıkçası şaşırdım. Şimdi de kaleme alıyorum.

Bundan yaklaşık 20 yıl önceydi. Kötü zamanlarımdan biriydi. 3 yıllık bir ilişkim yeni bitmişti. Dengesizlik akıyordu her hücremden. Bir çeki düzene ihtiyacım vardı; rahatlamaya, düşünmeye ve yazı yazmaya. O yüzden işten 1 haftalık izin aldım. Hedef az çok belliydi. Kimsenin beni tanımadığı, hatta dilimi bile konuşmadığı bir yerde birkaç gün sakinleşmek. Ufak bir kararsızlıktan sonra Londra’ya bilet aldım.

Ertesi gün Londra Heathrow’da etrafıma salak salak bakınıyordum. İnanın, nereye gideceğimi hiç bilmiyordum. İleride metronun levhasını gördüm ve o tarafa yöneldim, içinde birkaç iç çamaşırı, kıyafet, kitap ve defter olan sırt çantamla. Bindiğim metro hattı tren garından geçerken indim. Sakin bir sahil kasabası fikri aklıma gelmişti. Müze, vs. gezmek yeterli olmayacaktı bitkin ruhuma.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:aşk, Hikaye, ilişki

Unutulamamış Bir Tatil Dostuna Dair

21/06/2010 2 yorum

Bugüne kadar kimseye anlatmadım. Bir sürü sebep vardı ki bunlardan bazıları hala gizlilik arz ediyor. Zaten o kısımlara girmeyeceğim bu hikâyede. Aslına bakarsanız geçen hafta aldığım o önemli karar olmasa bu hikayeyi daha uzun zaman anlatma niyetinde değildim. En azından emekli olana kadar diyordum. Ama artık anlatmak zamanı geldi.

Bundan yaklaşık 7 yıl önceydi. Kötü zamanlarımdan biriydi. 3 yıllık bir ilişkim yeni bitmişti. Dengesizlik akıyordu her hücremden. Bir çeki düzene ihtiyacım vardı; rahatlamaya, düşünmeye ve yazı yazmaya. O yüzden işten 1 haftalık izin aldım. Hedef az çok belliydi. Kimsenin beni tanımadığı, hatta dilimi bile konuşmadığı bir yerde birkaç gün sakinleşmek. Ufak bir kararsızlıktan sonra Londra’ya bilet aldım.

Ertesi gün Londra Heathrow’da etrafıma salak salak bakınıyordum. İnanın, nereye gideceğimi hiç bilmiyordum. İleride metronun levhasını gördüm ve o tarafa yöneldim, içinde birkaç iç çamaşırı, kıyafet, kitap ve defter olan sırt çantamla. Bindiğim metro hattı tren garından geçerken indim. Sakin bir sahil kasabası fikri aklıma gelmişti. Müze, vs. gezmek yeterli olmayacaktı bitkin ruhuma.

Garda tren çizelgesine göz attım. Gözüme Folkestone diye bir kasaba çarptı. Yandaki haritadan kasabanın Manş Denizi kıyısında olduğunu gördüm. Gişeden tek yöne bilet aldım.

Saate baktığımda küçük bir şok yaşadım. Tren 1 saat 40 dakika önce kalkmıştı. Homurdanarak gişe memuruna gittim. Kadının konuşmasına hiç izin vermeden 1-2 dakika sövüp saydım. O kadar doluydum ki ağzımdan çıkanları duymuyordum bile. En sonunda bir polisin tokadıyla ayıldım. Polis haklı olarak kızarak polis yerine davet etti. Yabancı olduğumu öğrenince pasaportumu istedi ve gayrı ihtiyari bir halde saatimi geri alıp almadığımı sordu. O anda utancımdan kıpkırmızı oldum ve kekeleyerek hayır dedim. Polis memuru, çocuğuna kızan ama içinde şefkat bulunan bir baba gibi azarladı beni. Beraber gişe memurunun yanına gittik. Sinirlerimin bozuk olduğunu, dinlenmeye geldiğimi ama saatimi geri aldığımı unutunca bir an kendimi kaybettiğimi söyledim ve defalarca özür diledim. Kadıncağız da belli iyi yürekliydi, iyice dinlenmeden dönmememi öğütleyerek özrümü kabul etti.

Bu olaylar 15 dakikamı yediğinden trene 5 dakika kalmıştı. Polis memuru platforma kadar bana eşlik etti. Başka bela istemediği belliydi. Ancak trene bindirdikten sonra benden ayrıldı.

Trende kitap okuyarak biraz sakinleştim. Etrafı izlemek biraz beni kendime getirdi. Mevsim sonbahardı. Ekime daha yeni girmiştik. Ağaçların sarı ve kırmızının tüm tonlarını yansıtan yaprakları bir renk cümbüşünü andırıyordu. Ufak tepeler, hızla geçip giden köy evleri, inekler pencereden görünen manzaranın ana öğeleriydi. Böylece 2 saati aşkın tren yolcuğum bitti.

Folkestone’a indiğimde birkaç dakika öylesine dikildim platformda, heykel misali. Sonra denizin kokusunu duydum. Tuzun eksikliği kokusundan bile belliydi ama yine de bu, denizin o büyüleyici kokusuydu. Sadece kokuyu takip ettim. İşte o sırada bu tatilimin ana temasını bulmuştum.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:Hikaye