Arşiv

Yazar Arşivi

Oscarlıklar 2011

Oscar adaylarının açıklanmasına kısa süre kaldı. Her yıl olduğu üzere, yine adaylar az çok belli aslında. 1-2 sürprizden fazlası olmuyor artık. Çünkü her şeyin pazarlama üzerinden döndüğü bu sektörde, en fazla pazarlanan film en iyi olacak yine.

Bunun 2 tane güzel örneğini Altın Küre adaylarında gördük. Yılın en kötülerinden Alice in Wonderland ve tüm eleştirmenlerin yerden yere vurup fiyasko dediği The Tourist, En İyi Film’e aday oldular. Ama Akademi’den böylesi bir sığlık beklemiyoruz.
Ana adaylar arasında, şu ana kadar izleyemediğim 2-3 film kaldı. Bunlardan en merak ettiğim The King’s Speech, başarılı performanslarla bezeli bir dönem filmi deniliyor. Ayrıca Another Year ve The Way Back ana kategorilerde adaylık şansı olup izleyemediğim filmlerden.
Bu yazıda ise izlediklerimden bahsedeceğim. Kişisel yorumumla beraber adaylıklarda ve son çizgideki durumlarını bahsedeceğim.
Black Swan

Şu anda favori adayım bu film. Bence 2010’un en iyisiydi. Darren Aronofsky, Requirem For a Dream‘den 10 yıl sonra yine efsane bir film çekmiş. Oldukça hırslı ve kendi içine kapanık bir balerinin kumpanyasının son temsili olan Kuğu Gölü’nde başrolü almasından sonra yaşanan fiziki ve psikolojik gerilimi anlatan film, çok farklı bir anlatıma sahip. En önemlisi de bu anlatımını, sağlam karakterler ve olay örgüsüyle güçlendirmesi. Oyunculuk, görüntü yönetimi ve müzik olarak da ana yapıyı destekleyince izlemesi çok keyifli bir film haline geliyor.
Beni en çok cezbeden özelliği, egonun derinine inip bunu filmin kalbine taşıması. Sonra egonun sebep ve sonuçlarını da aynı başarıyla aktarabilmesiydi. Kesinlikle geleceğe kalacak nadir 2010 filmlerinden birisi.
Oscar adaylıklarında Film, Yönetmen, Senaryo, Kadın Oyuncu (Portman), Yardımcı Kadın Oyuncu (Kunis ve belki Hershey), Müzik ve Görüntü dalları kesin gibi. Ayrıca birkaç teknik dalda da aday olabilir. Bunlardan 3 yada 4’ünü kesin alır bence. Natalie Portman ödüle uzanacak eller arasında en güçlüsü.

Daha fazlasını oku…

2010’un Özeti

2010 da bitti. Yıl sonlarında liste yapmak modadır. Kimi öyle olduğu için yapar. Kimiyse fırsat bu fırsat diye, yılı şöyle bir gözden geçirir. Ne olmuş, ne bitmiş, bir muhasebe yapalım diye. İkinci şıkkı yapacağım ben de. Bakalım, 2010 da neler olmuş:

2010’un ilk ayları bol mülakatla geçti. Hayatımdaki tekdüzelikten kurtulmak için ve biraz da hiç kimseyi görmemek adına aldım çantamı Paris’e gittim. Kafamı dinledim, kendime biraz çeki düzen verdim. Bahaneyle birkaç müze gezdim, kültürümü zerre olsa da artırdım. Gelince istediğim teklifi aldım: İşimi ve şehrimi değiştirdim.
Ardından ev sorunları oldu. Neyse ki yakın vakitte evimi de buldum, onu da kurdum. Yeni işimde yeni bir konuya yönlendirildim. Fena da olmadı, NVH-CAE (bilgisayar destekli ses ve titreşim analizleri) mühendisliğine yöneldim. Şimdi de o konuda kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Uluslararası olmaya aday bir projede de bunu uygulamaya koymaya çalışıyorum.
Kişisel anlamda, İstanbul beni çok rahatlattı. Bazı sorunlarımı çözdü. Darısı diğerlerinin başına. Ama 2010, istendiğinde her şeyin bir şekilde olduğunu hatırlatması bakımından önemliydi.
Hobi konusunda verimsiz bir yıl dahaydı. Her geçen yıl daha az yazabiliyorum, aklıma sürüyle fikir gelmesine rağmen. Yine de uzun yıllar sonraki ilk hikayemi bu yıl yazabildim. Harika değildi ama yazı stilim istediğim şekle girdi bir şekilde.
Sinema bakımından vasat bir yıldı. Kosmos, Bal, Toy Story 3, Inception, Black Swan ve Blue Valentine yılın az sayıdaki akılda kalıcı filmleriydi. TV yapımları ise atağa kalktı. Arka arkaya birkaç diziye başladım. Hepsi de başka bir yönüyle beni bağladı: Bored to Death, hınzır mizahıyla; Breaking Bad, akılcı hikayesiyle; Entourage, Hollywood’u dikizlemesiyle; Broadwalk Empire, dizi standartlarını sinemayla aşık atacak hale getirmesiyle ve Dexter, aksiyonu farklı kurgulamasıyla aklıma yer etti. Ama Mad Men’in yeri hala daha ayrı.
Müzik açısından vasat bir yıldı. Malt, Kargo & Mirkelam, Melis Danişmend ve Gürol Ağırbaş’ın son albümleri uzun zaman dinlenebilecek sayılı albümlerden oldu. Bunlara belki Yonca Lodi ve Lady Gaga’yı katabiliriz.
Böylece 2010 bir şekilde sona erdi. Hayata dair ümitler 2011’de de devam edecek. Tanrı’nın bizi utandırmayacak bir hayat yaşatması ve en önemli unsur olan gerçek aşka ulaşma ümidiyle…
Kategoriler:yıl değerlendirmesi

Blue Valentine

Blue Valentine belki bir başyapıt değil. Hatta kimi yönlerden iyi bir film olmadığını da söyleyebilirsiniz. Çok fazla yakın plan var, kimi yerleri havada kalıyor, bazı tempo sorunları mevcut ve (nedense en gıcık olduğum nokta) kendini çok ciddiye alıyor.

Ama……..
Evet büyük bir ‘ama’sı var filmin. Çok doğal ve gerçekçi. Zaten bazı tempo sorunlarının sebebi de gerçekçiliği. Hayat gibi dengesiz planlanmış.
Film o kadar gerçekçi ki bir erkek olarak bir kadına neden asla güvenmemem gerektiğini hatırlattı bana. Çok etkiliyor ama o kadar yavaş yapıyor ki bunu izlerken anlamıyorsunuz, ne zaman film bitiyor, o zaman kafaya dank ediyor.
Kızları nasıl etkiler bilemiyorum (sinemada yanımda oturan iki kız da biterken ağlamaklıydı ve yerlerinden kalkamadılar) ama benim için daha önce tatmadığım kadar sinir bozucuydu. Ama bunun sebebi, olayın direkt hayatın içinden olması ve kendinize acımanıza sebep olması.
Bu filmin üzerine Boğaz’da bir banka oturup, acı bir şarkı açıp derin derin efkarlanmalı. Çok pis bir film ya!

Filmler…

Millenium Üçlemesi


Üçlemenin ilk filmi olan The Girl with the Dragon Tattoo‘yu yazın izlemiştim ve yazmıştım bloğa. İzlemekten son derece keyif alınan, falsosu bulunmayan ve gayet klasikleşebilecek bir polisiyeydi. Zaten ilk filmin kopardığı fırtına, sürükleyici polisiye etiketinin altını dolduramayan iki devam filminin de dünyanın radarına girmesini sağladı. Ben de merak edip izlediğimde şu özellik öne çıkıyordu: İzlerken ana akım sinema gramerini başarıyla kullanmasından ötürü seyirciyi kendine hayran bırakan lakin film bitince kafada cevaplanmayan sorular bırakan ve ana akıma yakın durmak adına gereksiz hamlelerle filmi heba eden filmler bunlar.
Ama bence esas handikabı şu: Baştan mini dizi formatında tasarlanan ve öyle de çekilen yaklaşık 360 dakikalık malzemenin, ilk filmin başarısının ardından yeniden kurgulanıp iki filme dönüştürülmesi. Bu sebepten ötürü ortaya çıkan ciddi kurgu hataları filmleri oldukça zedeliyor. Buna TV formatının senaryo kuralları eklenince hatalar katmerleniyor.
Tüm eksiklerine rağmen iki devam filmi de, öncülünün başarıyla uyguladığı politik tabanlı polisiye türünün iyi birer örneği olmayı başarıyor.
Av Mevsimi

Filmin başlarında bir sahne var: Çömez polis, seri katiller üzerine bir tez yazmakta olduğunu söylüyor. Üstü de “Türkiye’de seri katil yoktur ki!” diyor. Çömez de cevabında, zaten neden seri olmadığını araştırdığını anlatıyor.
Aslında filmin biraz dolaylı da olsa güzel bir özeti, bu sahne. Türkiye bence polisiyelik bir ülke değildir. Bu yüzden de filmde bir sürü cevaplanamayan soru var. Dikkatli bir polisiye izleyicisi veya okuru, bunları açıkça görebilir. Bu halde Türkiye’de polisiye çekmek akla zarar bir iş. Dediğim üzere Turgul’un filminde de bundan kaynaklanan hatalar görülüyor.
Ama filme derinlemesine bakmazsanız, çok hoş bir seyirlik olduğu göze hemen çarpıyor. Bir kere Turgul, her zaman olduğu gibi senaryo üzerinde çok ciddi çalışmış. Polisiye türünün ana trüklerine sahip. Bir garip cinayet, bunu çözmeye çalışan bir vefakar polis ekibi, katilin cinayet sebebi, bu olayların ekibin ve katilin çevresini etkilemesi, vb. Üzerine çok az Türk filminde görebildiğimiz çok doğal bir diyalog ve atmosfer çalışması. Buna klas bir kadro, başarılı performanslar ve başarılı bir teknik çalışma da eklenince filmi izlemek, çok keyifli oluyor.
Ama Turgul bazı detay ama önemli polisiye numaralarını atlayınca film, keyifli olmasıyla kalıyor. Bir kere filmin alt metni bomboş. İyi bir polisiyenin olmazsa olmaz bu kuralını atlamış. Bazı yan öyküler ya inandırıcı değil ya da havada asılı kalmış. Ama bence bu eksikliklerin başlıca nedeni, yazının başında da belirttiğim üzere hikayenin Türkiye’de geçmesi.
Rabbit Hole

John Cameron Mitchell en sevdiğim yönetmenler arasındadır. İlk 2 filmi, oldukça özgün ve sıra dışıydı. Bu özelliği, sinemada farklı bir tat arayanları cezbediyordu. Açıkçası Mitchell’ın yeni filmini duyunca delirdim. Hele şükür farklı bir şeyler izleyebilecektim, hayatı farklı bir açıdan görecektim.
Ama Rabbit Hole son derece olağan bir Hollywood draması. Filmin yönetmeninin Mitchell olduğuna dair tek kanıt, filme adını veren çizgi romanın stili ve bu, bir Mitchell hayranı için çok az.
Nicole Kidman ile Aaron Eckhart’ın oynadıkları bir çiftin, 4 yaşındaki oğullarını kaybetmelerinin ardından yaşadıkları durumu izliyoruz 91 dakika boyunca. Halli dramatik bir film. Heyecansız ama falsosuz bir dram. Kidman’ın ve annesinin oynayan Dianne Wiest’in performansları Altın Küre ve Oscar listelerinde olabilir.
Monsters

District 9 ile bilim-kurgu bağımsız sinemaya da geçiş yaptı. Efekt yapmak, hele uzaylı yaratmak hala pahalı olsa da eski efektçiler yavaş yavaş yönetmenliğe geçtikçe daha çok serbest bilim-kurgu izleyeceğiz.
Monsters da eski efektçi Gareth Edwards’ın yazdığı, yönettiği, birebir çektiği ve efektlerini de yaptığı bir film. Hani mecburen birlikte yola çıkmak zorunda kalıp yol sonunda ayrılırken birbirlerine aşık olan çifti anlatan film türü vardır ya (en eskisi ve güzeli It Happened One Night‘tır). İşte o çiftin uzaydan gelen yaratıklarla dolu bir bölgeden geçtiği hali, bu filmde. Gayet bağımsız film havasında, zaten ünlü oyuncu sıfır. Hatta sadece 2 oyuncusu var, gerisi figüran. Efektleri çok başarılı, hakkını vermek gerek. Beni pek cezbetmedi ama İngiltere’de çok popüler ve bayağı beğenilen bir film.
You Will Meet A Tall Dark Stranger

Woody Allen hastası olarak, her yeni filmini heyecanla beklerim. Son filmi de yine heyecanla bekledim ama bu sefer sonuç hüsran oldu. Bana film inanılmaz yapay geldi. Bir piyes havasında, oldukça savsak senaryo ve performanslar. Sanırım izlediğim en kötü Allen filmi! (İçimden yazmak bile gelmiyor.)
Easy A
Sanırım şu ana kadar 2010’un en komik Hollywood filmi bu. Bunun bir sebebi de 2010’un oldukça berbat geçmesi. İnşallah bu konuda hacimli bir yazıya vakit bulur ve sizlerle paylaşırım.
Easy A benim pek sevdiğim bir alt-tür olan lise komedisi. Çok hoş ve zekice yazılmış ve uygulanmış. Bu türün altın çağı 80’lere de bol bol gönderme yapması ve hatırlatması da başka bir artısı. Ben oldukça güldüm, hoşnut da kaldım. Ama bu türü sevmeyenlere bayağı itici gelebilir.
Bu arada neden her lise komedisinde illa ‘Bad Reputation’ çalmak zorunda anlamıyorum. Tamam, gençlik öfkesine cuk oturuyor ama her filmde de kullanılmaz ki!

Kuyu: Bir Türk Sineması Klasiği

Anadolu’da bir köy. Köyün güzel kızı (oynayan kız güzel değil ama öyle farz edin) Fatma, köyün erkeklerinden Osman’ın devamlı tacizi altındadır. Nitekim daha ilk sahnede, gölde yıkanan Fatma’yı dikizlemektedir Osman. Ardından da yakalayıp dağa kaçırır kızı. Amacı, işkenceyle nikaha evet demesidir. Ama Fatma devamlı hayır der ve birkaç gün sonra jandarma ikiliyi yakalar. Fatma baba evine, Osman mapusa girer.

Osman mapustan çıkınca Fatma’yı yine dağa kaçırır. Bu sefer tecavüz de eder ama Fatma yine de evet demez. Bu sefer bir yolunu bulup kaçan Fatma’yı jandarma bulur. Fatma yine köyüne döner ama köyde dedikodular ayyuka çıkmıştır. 2 kere dağa kaçırılan kızı kim alacaktır? Köyün zengini talip olur neyse ki. Fatma istemese de ana zoruyla evet der ama düğün günü dağa kaçar.
Tam kendini asarken yörenin idam kaçağı Mehmet onu kurtarır. Böylece Mehmet ile kendi isteğiyle dağlarda dolaşırlar, sevgili olurlar. Ama jandarma yine bulur ikiliyi. Mehmet öldürülür, Fatma köyüne getirilir. Ama kocası onu boşamıştır, ana-babası da onu istememektedir. Fatma mecburen şehre gider, meyhanelerde çalışır.

Daha fazlasını oku…

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 4

Eve yeni kiracılar alınıyor


Bayram sonu, pazar akşamı eve geldim. Kapıyı açtım ve şok: Evde yabancı bir kız. Yabancı dediğim, hem tanımadığım hem de ecnebi manasında. Kız bana Bruce’un odasını tuttuğunu ve Jason’ın odasını da başka bir kız tarafından tutulduğunu söyledi. Ben hala gayet şaşkınım. Bruce’un da atıldığını yeni öğreniyorum.
Ben odama çekildim, bir süre sonra da yattım. Geç vakitlerde, Nazım ile diğer kızın eve girdiğini duydum. Kız odasına çekildikten sonra sarhoş haldeki Nazım, kızın kapısına gelip “Gel biraz daha içip kaynaşalım!” filan demeye başladı. Kız, oralı olmadı bile ve o gece sesler kesildi.
Ertesi akşam, Nazım’a durumu sordum. Bahaneyle Bruce’u da attığını ve buna sevindiğini söyledi. Hemen iki Alman kiracı bulmasını da şans olarak niteledi. Bana dokunmadıkları müddetçe bana hava hoş olduğundan, fazla umursamadım.
Kızların adlarını unuttum ama ikisi de Alman’dı ve Yeditepe’de bir dönem Erasmus öğrencisi olarak okuyacaklardı. Bizimle sadece 4 gün kaldılar. Perşembe evde çamaşır makinesi olmadığını söyleyerek (bahane miydi, bilemeyeceğim artık) başka bir eve taşındılar.
Evde hardcore seks

Burada anlatacaklarımdan önce şunu yazmalıyım: Kimsenin özel hayatı beni alakadar etmez, hiçbir şekilde. Ta ki beni rahatsız etmedikleri müddetçe! Nazım’a da bunu, söz konusu geceden önce birkaç defa söylemiştim. Evde kız kalabilir, odalarında dilediklerini de yapabilirler (bu husus, erkekler için de geçerlidir). Ama bu yaptıkları bir şekilde beni rahatsız ederse müdahale ederim. Bunu Nazım’ın kendisine de söylemiş ve haklı bulunmuştum.
O hafta cuma akşamı. Eve geldim, ev boş. Biraz oyalandım, tam yatacağım sırada kapı çaldı. Bizim evde kapı çalmazdı. Zaten gelecek olanın anahtarı olduğundan veya arkadaşına haber verdiğinden zile gereksinim duyulmazdı. Neyse, gidip açtım. Bir adamla bir kız geldi. Nazım’ın arkadaşı olduklarını ve eve gireceklerini belirttiler. İlk önce izin vermedim. “Madem Nazım’ın arkadaşısınız, onunla gelin.” dedim. Adam ısrar etti. Bu arada dikkat ettim, tipleri düzgün, iphone’u var adamın; beni alakadar etmez deyip içeri aldım. Odama çekilip kapımı kitledim. (Zaten her gece kitlerdim)
Ben üstüne uyumuşum. Kendi kapının çalınmasıyla uyandım. Baktım Nazım. Hafif kafa güzel yine, belli oluyor bariz. “İçeri almak istemediğin adam benim kankamdır. Her şekilde bu eve girer. Haberin olsun.” dedi ve gitti. Yorum yapmadım. Bu arada internet kesikti, onu sordum. Borç yüzünden kesildiğini söyledi. Telefondan ödeyelim diye teklif etti. Odasında bu işlemleri yaparken mecburen kankasıyla muhabbetlerini dinledim. O kızla adam sevgiliymiş. Ben yatınca kız yemek almak için dışarı çıkıp gelmemiş. Sonra da kanka bunu arayınca telefondan, ayrıldığını açıklamış! O sırada hem Nazım ile durum değerlendirmesi yapıyorlardı sarhoş kafayla ve hala içiyorlardı; hem de adam kızı arayıp bağırıyordu. Ben ise yine odama çekilip uyudum.
Bir uyandım. Bir kız bağırıyor avaz avaz: “Ben annemi istiyorum. Anne beni kurtar!” Ama nasıl bağırıyor, sanırsınız ki odanın içinde. Sonra yan sesleri de duyunca olay biraz aydınlandı. Kapıda gördüğüm kızla adam ilişkiye giriyorlardı. Ama şu var, normalde zevk alınacak bir eylemde kimse “Anne kurtar beni!” demez! Onun için üç şık var: Ya adam kıza tecavüz ediyordu, ya kızın sadist zevkleri vardı ya da olayı arkadan gerçekleştiriyorlardı. (normalde bu blogta asla bu tarz bir şey yazılmaz, özür diliyorum ama başıma gelen aynen buydu) Ne olursa olsun, ben insanlığımdan utandım! Böyle bir eziyet hiçbir kıza yaşatılamaz, üstelik sevgili denilen birine. Nasıl bir insaniyettir, anlamadım gitti ve en kötüsü, Nazım buna izin verir, kankası olsa bile! Bir polis gelse “N’oluyor lan burda?” dese ne diyecekti? Çaresizce yatağımda o çığlıkları 20 dakika dinledim! Yapılacak ne vardı ki? Nazım’dan nefretimin ilk başlangıcı da budur!
O çığlıkların üstüne ne oldu tahmin edin? Nazım Bey son ses Fazıl Say açtı! Sonraları, o hareketin sebebinin, o çığlıklara karşılık olduğunu söyledi. Ya sen çığlıklar bittikten sonra o müziği açsan ne olur, açmasan ne olur? Ki o müzik 3 saat devam ederek, gecemi iyice mahvetti. Valla yorumsuz.
Bir sonraki gün, bunları anlattığımda “Ya onlar seks yaptı!” diye geçiştirmeye çalıştı. Salak var ya karşısında. Sonra da özür dileyip kankasına durumu soracağını söyledi. Bu konuşmayı yaparken artık evden çıkış günüm belli olmuştu ve ikimiz de birbirimizi aslında umursamıyorduk. Ama o gece, benim için hep utanç gecesi olacak.
Kategoriler:anı, hayat

Harry Potter and the Deathly Hallows Part I

Harry Potter, her ne kadar kapitalizmin en verimli ürünlerinden biri olsa da çocukluğumun son dönemlerindeki (orta okul yılları) fantazi tutkumun son hacimli serisi olması vesilesiyle hala takip ettiğim bir üründür. Film başlarken arkadaşım “Sanat için telefonları kapatalım.” dedi. Ben de “Sanat için mi?” diyerek onu düzelttim. Bu filmi asla sanatsal açlığımı gidermek uğruna izlemiyorum. Benim için güzel bir seyirlik olması yeterli.

David Yates arada derede yönetimini, ne yazık ki hala devam ettiriyor. Bir yanda Chris Colombus’unkiler gibi kitaba sıkı sıkıya bağlı bir uyarlama (ki son kitabın ikiye bölünmesi de buna işaret). Diğer yanda da Alfonso Cuaron’ki gibi kitabın hissini sinematografik olarak vermeye çalışan bir uyarlama. Bu ikincisini, sadece iki sahnede yapabilmiş Yates. İlki Harmione’nin Ölüm Yadigarları hikayesini anlattığı animasyon bölüm (filmin en iyisiydi). Diğeri de üçlünün Muggle kaçakçılarından kaçtığı bölüm (güzel bir reji ve kurgu bütünlüğü). Geri kalan bölümler de ne yazık ki ilk tarzda çekmiş. Bu sahnelerde ciddi sarkmalar ve tempo düşüklüğü göze çarpıyor. Yani rahatlıkla bu sahneler kırpılabilirmiş. Sırf daha fazla para kazanmak için filmin ikiye bölündüğü hissi daha da öne çıkıyor böylece.
Yine de ‘Bölüm 1’ ibaresi taşıyan bir film için kesin bir yorum yapmak mantıklı olmaz. Bakalım filmin diğer yarısı nasıl olacak? Bunun içinde, ne yazık ki 10 dakika değil 7 ay bekleyeceğiz.

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 3

Evden kovulma ve geri alınma


Evde 10 gün filan geçti, ben yavaştan eve alışmaya başladım. Neyse cuma akşamı bizim şirketin iftarı vardı. Geç geldim. Girer girmez Nazım beni odasına çağırdı. Gittim, oturdum ve evden kovulduğumu öğrendim. Daha 2 hafta dolmamış!
Olay şu: Ev sahibi, biz kontratsız kiracılardan haberdar. Tek derdi paranın zamanında gelmesi, gerisi umrunda değil. Ama evin asıl sahibi olan karısı daha durumu yeni öğrenmiş ve o gün eve gelip olay çıkarmış. 1 hafta müddet verip Nazım hariç herkesi kovmuş. Nazım da toplam kirayı ödeyemeyeceğinden o da çıkmak zorunda kalacaktı. Neyse, olay bana patlamıştı. O gece adam gibi uyuyamadım tabii. 1 hafta sonra nerede kalacağım belirsiz, düşünün.
Sabah kalktım, ev aramaya başladım. Sağ olsun, bir çocukluk arkadaşım, “Gel bende kal.” dedi. Ama açıkçası kız olduğundan çekindim biraz ki ailece tanışırız, tamamen kendi kuruntum. Öğlen olayı konuşmak için sözleştik. Tam evden çıkacağım, Nazım geldi.
-Artun, ev sahibi aradı. Bize acımış. Sözleşmem bitene kadar kalsınlar, dedi.
-Nazım, dalga mı geçiyorsun? Bu adam, bizi dün kovmadı mı? Bunun şakası mı olur?
– Valla şaka değil. Ev aramana gerek yok. 9 ay daha sözleşmem var, sorun yok.
Valla, tam komedi anlayacağınız. O gün, o evden bir an evvel kurtulmam gerektiğini anladığım gündü.
Jason’ın tekme tokat kovulması

O olaydan sonra ben süratle ev aramaya başladım. Bu arada evde her zamanki durumlar devam ediyordu. Bu arada 1 ay geçmişti.
Ramazan Bayramı’ndan 2 gün önce. Arife bana tatil olmuş. Bavulu topladım geceden. Sabah da yola çıkacağım Kuşadası’na doğru. Yatmadan durumu söyleyeyim, bayramlarını kutlayayım diye Nazım’ın odasına gittim. Nazım ile Jason karşılıklı içiyorlardı. Nazım, “Gel, biraz otur.” dedi. Oturdum. Referandum muhabbeti yapıyorlardı. Sordum, ben Jason’dan kombi parasını alabilecek miyim diye. Çünkü ev sahibi nanayı çekmişti ve Jason’ın da payını vermesi gerekiyordu. Jason bunu duyunca sinirlendi. “Ben ödeme yapmam, kiramı ödüyorum, o bile çok bu eve.” ayakları çekti. Bu arada Nazım, bana Jason’ın hiç fatura ödemesi yapmadığını anlattı. Ben de Nazım’a “Neden bu kadar tahammül ettin ki bu adama?” diye sordum. Bu arada Jason iyice kudurdu, Nazım’a bayağı saymaya ve hatta küfretmeye başladı. En sonunda kıçını dönüp “Kıçımı ye!” dedi ki ben gözlerime inanamıyordum. (Tüm bu konuşmalar İngilizce bu arada) Biraz da benim gazımla (ama hiç öngörememiştim) Nazım sinirlendi. Jason’a evden defolmasını söyledi. Jason umursamadı. Ben de ortamı germemek adına odama gittim, Jason da odasına çekildi. Ama Nazım, Jason’ın odasına girdi ve bir güzel patakladı. Ben odamdan duyuyorum olayı. Jason, Nazım 1-2 yumruk atınca hemen yumuşadı, “Canım acıdı”, “Sen çok güçlüsün.”, vb. saçmalıklar söylemeye başladı. Sonra Nazım odasına döndü ve bana seslendi. Gittim, “Şöyle şuna, evden siktirsin gitsin.” dedi. Jason bana kapıyı açtı ve söylediklerimi duyunca hemen pılını pırtısını toplayıp gitti. Nazım arkadan sövmeye devam etti. Bu arada eve polis çağırmak, arkadaşlarını çağırmak gibi şeyler söyledi. Ben karşı çıktım çünkü eve başkaları gelseydi o an, iş çok daha uzardı. Ben biraz yatıştırdım Nazım’ı. Ama yine de dışarı çıktı, çevreyi kontrol etti. Jason kaçarken çevredekilere ajitasyon yapmış tabii. Olay o gece için böylece kapandı.
Nazım, olayda haklıydı bence. Jason, psikopattı ve inanılmaz dengesizdi. Ama dövülme olayı aşırı kaçmış olabilir. Yine de olay bu raddeye gelmeseydi Jason’ın durumun ciddiyetini anlayacağını hiç zannetmiyorum.
Sabah direkt çıkıp gittim. Sonuçta Jason evden kovulmuştu ve bayramdan sonra öğrenecektim ki Bruce da bahaneyle kovulacaktı.
Kategoriler:anı, hayat

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 2

İlk gün


İşe başlamadan önceki gün, babamla beraber eve gittik. Benim bir sürü eşyam vardı. 3-4 ay kalmaya niyetim olduğundan her şeyi getirmiştim. O gün eve sorunsuz taşındık. Fakat daha ilk günden iki falso verdiler.
İlki kombinin bozulmasıydı. Nazım, ev sahibinin ödeyeceğini belirtip benden 250 tl aldı o dönemde. Sonra sadece 100’ünü verdi. Daha sonrasında ev sahibinin tamir parasını ödemekten vazgeçtiğini belirtti ama doğruyu mu söyledi, fikrim yok. Böylece kombi parasının çoğunu daha taşındım gün olmasına ben verdim. Ben evden çıktıktan sonra bir kısmını daha vermeye söz verdi ama tabii ki vermedi.
İkincisi kedi olayı. Kedilerden pek haz etmem ama korkmam da, bana dokunmadıkları sürece istedikleri kadar çevremde takılabilirler. Neyse, mülakat zamanı Nazım bana evde hayvan beslenmeyeceğini kesin olarak belirtmişti. Ama ilk gün eve bir girdik, evde kedi var. Neymiş, Nazım’ın kankasının (sonra eve hiç uğramadı) kız arkadaşının kedisiymiş. Kız kankaya rica ediyor, kanka da dayanamıyor kabul ediyor. Sonra kankanın ablası kediyi istemeyince kedi de bize geliyor. İlk önce Nazım 2-3 güne gidecek dedi ama 1 hafta kaldı o salak kedi.
Neden salak diyorsun diyebilirsiniz. Olay şu: Evdeki 2. günüm. İşten gelip bir arkadaşımla buluşmuşum. Hava sıcak, yorgunum, terliyim ve üstüne eve girerken tuvaletim var. Elimde eşyalar da var. Girdim eve, Nazım odasında sele serpe uyuyor. Odamı açtım. Kedi hemen odaya girdi. Çık derken kapıyı çarptım ve o an hatamı anladım. Çünkü kapım bozuktu, ters harekette kitleniyordu kendi kendine ve yine kitlenmişti. Anahtar da diğer uçtaydı! Önce bağırarak ve telefonla Nazım’ı uyandırmaya çalıştım, uyanmadı. Sonra filmlerde gördüğüm hareketi denedim. Önce anahtar deliğinden anahtarı dışarıya düşürdüm. Sonra kapı altından almaya çalıştım ama alamadım! Allah’tan 10 dakika sonra Jason geldi de kapımı açtı. Kabus gibi bir 10 dakikaydı!
İlk izlenimler

Evde durum şuydu: Herkes 7-8 gibi birayla eve geliyordu. Nazım ile Jason sızana kadar içiyorlardı. İçtikten sonra da açıkçası değişiyorlardı. Jason zaten odasında kendi kendine konuşurdu. Bir akşam bir bağırma duydum, “Ya bu ne!” derken Jason’un (İngilizce olarak) ana avrat ve bağırarak kendi kendine küfrettiğini anladım. Odamdan çıktım, Nazım ile yüzyüze geldik ve güldük. Komikti çünkü. 5 dakika içinde kendi kendine sustu, bir müdahalede bulunmadık. Ayrıca Jason, Nazım’ın eve getirdiği kızlara sarkardı!
Nazım da o kadar olmasa da değişirdi. Birkaç kere bana hakaret etti. Ertesi gün bunları söylediğimde, hatırlamadığını söyleyip benden özür diledi. Bir de sarhoş olunca sesi sonuna kadar açıp klasik müzik dinlerdi. Bilhassa Fazıl Say’ı. Gecenin bir vakti uyandığımda son ses piyano duymayı kanıksamıştım bir süre sonra. Zaten 2-3’ten aşağı yatmazlardı. Hatta ben işe giderken yeni uyurlardı. Hoş, öğrenci hayatı yaşadıklarından normaldi bu yaşamları.
Bu arada üçüncü kişi Bruce’u tanıtmam lazım. Kendisini ilk gördüğümde şoke olmuştum. 60 yaşlarında kelli felli bir adamdı. Hakikaten 60’ın üstündeki bir Avustralya vatandaşıydı. Emekli olmuş, karısı ölmüş, kızları büyümüş. Bunun da canı sıkılmış, Türkiye’de okuyayım demiş. Şaka değil, ünlü bir vakıf üniversitemizden kabul almış. Karşılığında İngilizce hocalığı yapacakmış! Gerçek mesleği nedir, en ufak fikrim yok. Yalnız bu üniversite buna peşin biraz para vermiş. Bruce da bunu Orta Doğu’da gezerek yemiş. İlk 2 hafta görmememin sebebi buydu. İşin garibi, bizimle yaşarken Türkiye bunun öğrenci vizesi talebini yaşı sebebiyle reddetti ve şu anda bu adam kaçak. Daha da ilginci, ona bu kaçak yaşamı üniversite teklif etmiş! “Polise bulaşma, takıl bizde.” demişler. İşte Türkiye, sayın okuyucular!
Kategoriler:anı, hayat

Kadıköy-Rıhtım Anıları – 1

Ağustos ayında ciddi bir değişim yaşadım. Hem işimi hem de yaşadığım şehri değiştirdim. İstanbul’a taşındığımda nerede yaşayacağım, ilk ciddi sorundu. Birkaç düşünceden sonra birkaç aylığına bir oda kiralamanın en iyisi olduğuna karar verdim. Ülkemizde pek bilinmeyen ama yurt dışında popüler olan craiglist’e başvurdum bu konuda. Çeşitli yazışmalar sonrası, Kadıköy-Rıhtım’da bir eve taşındım.

Bu yazı, işte bu evde yaşadığım 1.5 ayı içerecek. Tek seferde bitiremeyeceğimden birkaç yazıya bölünecek. Amacım fazla derine girmeden, sizlerin de ilgisini çekecek olayları paylaşmak.
Tabii, bu hikaye başkalarını da içerdiğinden, onların özel hayatlarına müdahale etmek istemediğimden ve blogumda 3. kişilerin adlarını kullanmak istemediğimden isimleri değiştireceğim.
Mülakat

Hem evi görmek hem de şartlarda anlaşmak için taşınmadan 2 hafta önce evi ziyaret ettim. Ev, Kadıköy sahildeki İETT otobüslerinin kalktığı duraklara yürüyerek sadece 3-4 dakika mesafedeydi. Muhit olarak pek nezih sayılmaz ama bekar bir erkek için gayet idare edilebilecek bir semtti. Ama konumunun iyi olması, bana yetiyordu.
Apartman 4 katlıydı ve her katta bir daire olmasına karşın sadece 2 daire doluydu. İlk kattaki benim kaldığım daire, 3 oda 1 salondu. Banyonun yanında ayrı bir tuvaleti olsa da bunu kiler niyetine kullanıyorlardı.
Salonda evin kontratlı kiracısı olan Nazım kalıyordu. Kendisi, 28 yaşındaydı ve veterinerlik öğrencisiydi. Evin asıl sorumlusuydu, odaları kiralayacak kişilere o karar veriyordu. Diğer odalarda da kontratsız olarak bu kişiler kalıyordu.
Ben geldiğimde evde 2 kiracı vardı. İlki, 35 yaşlarında bir Amerikalıydı. Jason, aslında gazetecilik mezunuydu ama avare halde dünyayı geziyordu. İstanbul’da öğretmenlik yapmaktaydı ama aslında böyle bir diploması yoktu. İngilizce kurslarının biri bunu çalıştırıyordu. Çalışma izni zaten yoktu, turist vizesiyle takılıyordu.
Diğerini mülakat zamanı görmedim, sadece adının Bruce olduğunu öğrendim.
O gün, hangi akla hizmet ettiysem evi beğendim. Ücret ise; 360 depozito, 360 aylık ve masrafların dörtte biriydi. Ama bu 3. kısım, hiç de öyle olmadı.
Neyse, bu durumda Nazım ile anlaştık ve 2 hafta sonra gelmek üzere odayı kiraladım.
Kategoriler:anı, hayat