Arşiv

Yazar Arşivi

21. Yüzyılda Milliyetçilik

Milliyetçilik nedir? Aynı milletten gelen insanların birbirini kollaması mıdır? Öyleyse millet nedir? Bir devleti oluşturan kişiler mi yoksa aynı ırktan gelen kişiler mi?

İkinci sorunun cevabı ne olursa olsun, artık milliyetçilik ölmüştür. Çünkü kapitalizm, daha basitiyle sistem giderek küreselleşen bir dünyada ‘milliyetçilik’ engeliyle kendini sınırlamak istemez. Giderek büyüyen bir şirket, asla bir millete (ister bir ırka, ister bir devlete) saplanıp kalamaz. Kapitalizmin yapısı gereği hep büyümek zorunda kalacaktır, bu da şirketi uluslararası yapmaya, yani milletler üstü hale gelmeye zorlayacaktır. Aksine çalışan bir şirket ya bir süre içinde yok olur ya da başka bir şirket tarafından alınır. Bunun bir sürü örneğini ekonomi tarihinde görebilirsiniz. Hatta bunun küçük çaplı örneği olarak aile şirketlerini düşünün, kurumsallaşmayan bir aile şirketi bir süre sonra batmaya mahkumdur.

Daha fazlasını oku…

Kategoriler:felsefe, politika

Bir Karadeniz Seyahati

Günümüzde artık çok az kişiye güvenebiliyorsunuz. Hele dostum diyebileceğiniz kişi sayısı daha da az. İso benim için bu nadir insanlardan biri. Kendisi Karadeniz Ereğli’sinde yaşıyor. Türkiye’nin en büyük demir çelik fabrikalarından bir olan Erdemir’de çalıştığından 1 yıl önce oraya taşındı. Ben de hem İso’yu göreyim hem daha önce hiç görmediğim bu Karadeniz kasabasını göreyim diye bir cuma gecesi otobüse bindim.

Yolculuk, Ataşehir’den itibaren, mola dahil, tam 4 saat sürüyor. Ben giderken gece olduğundan çoğunlukla uyudum, zaten o zifiri karanlıkta bir şey de göremezsiniz. Sabah 5’te Erdemir otogarında indiğimde hemen bir taksiye atladım. Kasaba olduğundan taksimetre yok. Gideceğiniz yere göre sabit ücret alınıyor. Gidince İso’yla biraz konuşup yattık.
Sabah 11 civarına kalkıp yine otogara gittik çünkü başka bir dost, Cum’u alacaktık. Cum da gelince kahvaltı için kasabanın meşhur bir pidecisine gittik. Cum ile ben Ereğli pidesi yedik. Ereğli pidesi dediğim, aslında kapalı kıymalı pide ama tereyağ burnunuza geliyor, gayet hoş.
Çıkınca sahile indik. Kıyı şeridi boyunca yürüdük. Havanın açık olması sebebiyle insanlar dışarıdaydı. Ayrıca 23 Nisan olduğundan, çeşitli etkinliklerde vardı sahil boyunca. Biz bir çay bahçesine girip tavla attık. Ardından da başkasına girip kağıt oynadık.
Burada biraz Ereğli’yi anlatayım. Zaten tahmin edebileceğiniz gibi, Erdemir ile tamamen bütünleşmiş bir kasaba. Neredeyse kasabanın yarısı Erdemir’e ait. Hal böyle olunca oldukça büyük bir kasaba aslında. Çoğu yerde Erdemir’e ait çeşitli kapılar var. Diğer türlü pek de bir şey yok. Bir müze koymuşlar, girmedik ama ne sergilediklerini merak ettim, çünkü Erdemir olmasa burası basit bir balıkçı kasabası aslında. En çok doğaseverleri mutlu edebilir. Çevresi Karadeniz’in o rengarenk ormanlarıyla çevrili. Çevrede mağaralar da varmış. Trekking veya basit doğa yürüyüşleri için alternatif rota olabilir.
Biz ise biraz alışveriş yapıp İso’nun odasına döndük. Konuştuk, dertleştik, güldük. Güzel bir gece geçirdik. Sabah erkenden kalktık. Sahildeki Mado’da kahvaltı yaptık. Oradan otogara geçtik. Önce Cum’u Bursa’ya yolcu ettik. Ardından ben bindim.
Dönerken çevreye daha iyi gözlemleyebildim. Ormanlar gerçekten çok güzel. Benim gibi bir şehir insanı için bile iç açıcı bir görüntü. İstanbul’un boğucu ve keşmekeş havasından kaçmak için uzak olmayan, hoş bir haftasonu kaçamağı.
Kategoriler:gezi yazısı Etiketler:

Paylaşmak Üzerine

27/04/2011 1 yorum

Hayat paylaşınca daha güzelleşirmiş. Çocukluktan beri bizi bu yönde terbiye ettiler. Arkadaş edinin, dost edinin. Üzüntünüz paylaştıkça azalsın, sevinciniz paylaştıkça artsın! Doğruya doğru. Paylaşmayı bilmek gerçekten büyük bir erdem. Ama 21. yüzyılda bu mümkün mü?

Şöyle bir örnekle başlayayım: Çocukluktan beri sinemaya aşığım. Sinemaya gitmeyi, genel olarak film izlemeyi çok ama çok severim. Ama hayatım boyunca bir arkadaşım olmadı ki bu tutkuma yaklaşabilsin. Sinema aşığı arkadaşlarım var tabii ama benimki bir manyaklık. Ben aynı gün 4 kere sinemaya giden, üstüne evde de film izleyebilen ve bundan hiç sıkılmayan biriyim. Şimdi bu tutkumu kimse paylaşmadığı için yapmayayım mı? Evet, paylaşmak güzeldir ama günümüz, üzülsek de kızsak da, bireysellik çağı.
Bireyselleşme, ciddi bir kavram. Globalleşme kadar popüler olmayan ama en az onun kadar önemli bir kavram. Çünkü dünya globalleştikçe insan bireyselleşiyor. Global kanunlar bunu böyle istiyor. Tek başınıza ayakta kalın, çalışın, yaşayın, tüketin.
Bunun politik yapısı ve sosyal hayata etkisine girmeyeceğim (beni oldukça aşar, ne politik altyapım var ne de sosyal-bilimciyim). Amacım, bu bireyselleşmenin bireyin hayatına etkisini biraz olsun ortaya koymak. Biraz komik bir cümle oldu ama devam edelim.
Biz, Türkler (milliyetçi olarak algılamayın, Atatürkçü Türk’ünden bahsediyorum), geniş ailelerde yaşamışız ahirden beri. Tüm hayatımızı beraber geçiriyormuşuz. İnsanlar, uyurken bile, hiç yalnız kalmazmış. Ama günümüzde bunun tam tersi bir hayat yaşıyoruz. Herkes kendi evini, o olmasa bile kendi odasını istiyor. İnsanlar mahremiyet istiyor, kendine ayıracak zaman istiyor. Kendi istediğini yapabilecek bir alan istiyor. Bu yazdıklarımı negatif olarak algılamayın, bazılarınıza öyle gelse de, hepsi birer tespittir.
Ben mesela. Kendi evimde yalnız yaşıyorum ve bundan inanılmaz mutluyum. Eve girince kapıyı kitleyip yalnız kalmak, bana büyük bir haz veriyor. Film izlemek; izlerken dilediğim kadar bağırmak, gülmek, konuşmak, bir şeyler yemek; müziği açıp kendi kendime söylemek, bazen salak salak dans etmek…. Bunlar beni ben yapan unsurlar. Kimseyle paylaşmak istemediğim şeyler bunlar. Çok şükür ki Tanrı’ya, arkadaşlarım da var dostlarım da. Onlarla çıkıyorum, yemek yiyorum, konuşuyorum, bir şeyler paylaşıyorum. Lakin eve gelince de kendimle kalmak istiyorum.
Artık her şeyin paylaşılamadığı bir dünyadayız, ne kadar üzülsek de bu böyle. Olay sadece hepimizin maskelerle etrafta dolaşması değil, her ne kadar ana etken olsa da. Biraz da bazı şeyleri paylaşacak insanları bulamıyoruz. Bazen olmuyor işte, bulunmuyor. Ben istemez miyim, benim kadar manyak bir sinema delisiyle arkadaş olmayı. Yok işte. O zaman da kendi manyaklığımı kendim yaşıyorum.
Mesela İstanbul’a geldiğimden beri (ki 8 yıl olmak üzere) şöyle güzel bir bar konserine gitmek istemişimdir. Oturduğun yerden eşlik edeceğin, belki bir kadeh içki alacağın, zaman zaman gözlerini kapatıp eşlik edeceğin. Hiç imkan olmadı, çünkü bu tarz bir şeyden keyif alan arkadaşım olmadı, olsa da imkan olmadı. Benim de canıma tak etti ve bu cuma Alt Nokta’da Jülide Özçelik konserine gidiyorum. Arkadaşlarıma da haber verdim, gelmeseler de ben gideceğim.
Çünkü bazı şeyler, böyle de güzel. İçinden geliyorsa yapacaksın, başkasını beklemeyeceksin. Devir böyle. Tabii, biri gelip bunu senle paylaşmak isterse de, bencillik yapmayıp paylaşacaksın.
Yalnızlık Ömür Boyu, sevgili okur. Beğen yada beğenme. Keşke yalnız olmasak. Ama nasıl yalnız doğmuşsak ve yalnız öleceksek, hayatı da (abartmadan) yalnız yaşamanın çok sakıncası yok sanırım.
Anladım, sonu yok yalnızlığın,
Her gün çoğalacak.
Her zaman böyle miydi, bilmiyorum.
Sanki dokunulmazdı, çocukken ağlamak.

Festival Günlükleri – 4

24/04/2011 1 yorum

1 hafta geçse de festivalin kendi adıma en uzun süren gününü anlatmaya başlayabilirim. Festivali bitirirken tam bitirmek istedim ve tam 4 filmlik bir program hazırladım. Buyrun şimdi bakalım sırayla:

Ingmar Bergman, beni koltuğuma çivileyen ilk yönetmendir. Nispeten en iyileri arasında yer almasa da ustalık dönemi yapıtlarından olan Höstsonaten (Güz Sonatı), beni mahveden ilk filmdi. O günden beri Bergman’a derin saygılarımı sunarım. O yüzden festivalde Bergmanya’ya Yolculuk adında bir belgesel gördüğümde hemen bilet aldım. Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş’un çektiği bu belgesel, ikilinin Bergman’ı daha iyi anlamak ve saygılarını sunmak için yaptıkları İsveç seyahatini belgeleştiriyor. Son derece kişisel ve amatör bir belgesel. Zaten izlenebilirliğini bu amatörlüğüne ve Bergman sevgisine borçlu. Bergman’ı bilmeyen birinin bu filmi izlemesi işkence olur. Bergman-severler içinse hoş bir seyirlik.
İkinci filmim, Kanada yapımı vasat bir polisiye. Ed-Gass Donnelly’nin yönettiği Small Town Murder Songs, senaryosunun yavanlığının ceremesini çekiyor. ‘Katil kim?’ sorusunun cevabı filmin ilk 10 dakikasında belli olunca geriye tek gizem kalıyor: Polis komiserimizin geçmişindeki sır ne? O da son derece yavan bir yere bağlanınca film hakkında konuşacak şey kalmıyor ve salondan büyük bir hayal kırıklığıyla ayrılıyorsunuz.

Daha fazlasını oku…

Festival Günlükleri – 3

17/04/2011 1 yorum

Festivalin son haftasına 8 biletim vardı lakin 7’sine gittim. Haftanın ilk günü Bela Tarr’ın son filmi vardı ve hafta içi, mesainin üstüne bir Tarr filmini 2.5 saat çekemeyecektim. Hele Arka Pencere’de şu yorumu okuduktan sonra: “A Torinoi lo‘yu bitirebilenler psikolojik tedavi görmeye başladı.”

O yüzden haftaya salıdan başladım. Belma Baş’ın ilk uzun metrajı Zefir, umut vadeden bir ilk film. Filmde işlenen öğeler bana yüzeysel geldi. Belki bir tercih meselesidir lakin karakterlere dair oldukça yetersiz bilgi var. Bilhassa anne karakteri bu yüzden 3. boyutuna kavuşamıyor. Hatta filmde, kanlı canlı diyebileceğimiz tek karakter Zefir’in kendisi. Dediğim gibi bu bir tercih olsa da benim filmin içine girmemi engelledi. Ama Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Semih Kaplanoğlu gibi giderek ustalaşan isimlerin ilk filmlerine oldukça benzeyen , başarılı bir atmosferi var filmin. Bu açıdan Belma Baş, takip edilecekler listeme girmiştir.
2 gün sonra sırada bir Japon filmi vardı. Noruwei no Mori (İmkansızın Şarkısı) açıkçası beklediğim kadar iyi çıkmadı. Daha doğrusu ben yetişkin insanlar arsında geçen bir melodram bekliyordum. Lakin onun yerine 20’sine girmemiş üç genç arasındaki deli fişek bir aşk üçgeni izledim. Böylece olgunlaşmamış, kimi zaman saçmalayan ilişkiler ön plana çıkmış. Cinselliği, tutkuyu, vurdumduymazlığı görüyoruz her adımda ve sanki bu, filmi benden olabildiğince uzaklaştırdı. Lakin bu, filmin güzelim görüntülerini, müziğini ve bütün olarak başarılı atmosferini görmemi engellemedi. Zaten film, dün festivalden FIPRESCI ödülü aldı.
Cuma akşamı, bu yılın başında Kanada adına Oscar’a aday olan Incendies (İçimdeki Yangın)‘a gittim. Konu bir kere çok ilginçti: Yemen asıllı bir Kanadalı kadın ölünce ikizleri vasiyetini dinlemeye gidiyor. Babalarının hala yaşadığını ve bir ağabeylerinin olduğunu öğreniyorlar. Anneleri ikisini de bulmalarını vasiyet ediyor. Böylece Yemen’e, Yemen İç Savaşı’na ve kadın olmanın zorluklarına uzanan tüyler ürpertici bir yolculuk başlıyor.
Konu o kadar ilgi çekici ki jeneriklere kadar gözünüzü kırpamıyorsunuz. Hakkını vermek lazım, senaryo çok iyi yazılmış. Diğer teknik unsurlar da gayet yerinde. Belki bir başyapıt değil ama hem söylediklerinin altını dolduran hem de ilgi çekici olmayı başaran nadir yapımlardan!

Festival Günlükleri – 2

2. günlüğü biraz rötarlı yazdığımdan sadece filmler üzerine olacak. Bu sefer 2 günde gittiğim 3 filmi ele alacağım.

Narayama Türküsü (Narayama-Bushi ko) 1983 yapımı bir Japon filmi. Aynı yıl Cannes’da Altın Palmiye almış. Büyük ihtimalle 84’te de festivalde gösterilmiş. 30. yıl şerefine de yeniden programa alınmış ki ben de fırsat bulup izledim. Birkaç yerde adını duymuştum lakin hiç izlemek aklıma gelmemişti. Festival vesile oldu.
Shohei Imamura’nın yönettiği film, natüralizmin başarılı bir örneği. Belki de bir başyapıt ama açıkçası ben öyle bir tat almadım. İzlediğime memnun oldum çünkü farklı bir film ve bu farklılığını sinematografik açıdan başarıyla filme de yedirmiş. Hayran kalmamak elde değil yani.
Film, ana yerleşimlerden uzak bir Japon köyünde yaşlı bir kadın olan Orin’in yılını anlatıyor. Böylelikle hem Japon köy yaşantısını gözlemliyoruz, hem yaşlı-genç kavramı üzerine düşünüyoruz. Bu açıdan bile önemli bir film. Bir de bunları natüralizmle harmanlaması var. Kamera tüm olaylara gayet tarafsız, bir belgesel kamerası gibi. Böylelikle filmdeki tüm sahneleri sanki doğalmışçasına seyrediyoruz. Benim daha önce pek şahit olmadığım farklı bir anlatı. (Şimdi bakınca biraz Ray Andersson’un filmlerine benzettim ama o filmler 2000’lerde) Üstelik araya çekinmeden, gerçek doğa görüntüleri de koymuş (yılanın fareyi yemesi gibi), çektiğinin doğal olduğunu ispat edercesine.

Daha fazlasını oku…

Festival Günlükleri – 1

Sabah Feriköy’de uyandım. Aşağı salınarak Nişantaşı’na inerim diyordum. Yeni bir yol deneyinde saçmaladım biraz. Yağmurda yağıyordu nasıl, elde de simit kaybolmuşum hafiften. Toparlamak kısa sürdü neyse ki. Tam reklamlar başlarken City’s’deki salona girdim.

İlk filmim Norveç yapımı. Sinemaseverlerin yakından takip ettiği ama benim ilk defa izlediğim Brent Hamer’in son filmi. Zaten artık Hamer’in imzası olan bir anlatı olan kısa hikayeler anlatıyor. Çoğu birbirinden bağımsız ama hepsinin ana teması aynı: Noel. Filmin adı Hjem til Jul (Yeni Yıl). Yanlış çevirmişler, farkındayım, noel filmleri hep aynı dertten mustarip zaten.
Film, akıcı ve dinlendirici bir seyirlik. Kaymak gibi akıyor. Noel, ana tema olunca da maneviyat ana hissiyat olmuş. Pek din mevzularına bulaşmak istemediği belli. Amacı, bu dini bayramda öne çıkan toplum maneviyatını, aile bilincini, insanlar içindeki iyi tarafı vurgulamak. Bu açıdan, fazla da kurcalamadan izlerseniz keyifle salondan çıkarsınız. Ben böyleydim. Ama filmdeki bu naiflik yüzünden eksik tarafları var. Bunlara takılırsanız sevmemeniz de gayet olası.

Daha fazlasını oku…

Last Night: Aldatma Üzerine Bir Film

Geçen hafta bir film izledim, fazla iddiası olmayan. Adı Last Night, İstanbul Film Festivali’nde galası yapılacak. Massy Tadjedin’in ilk filmi olan bu kendi çapındaki eser, oyuncularıyla adından söz ettiriyor. Ama benim derdim, oyuncular veya filmin teknik özellikleri değil ki onlar da fena sayılmaz, gereken yapılmış.

Film, bir evli çiftin iki gecesinin üzerine yoğunlaşıyor. Tabii, adında geçen gece ikincisi. İlk gecede, çiftimiz erkeğin bir arkadaşın ev partisine gidiyor. Kadın fark ediyor ki başka bir kadın erkeğini gözetliyor ama erkek pek yüz vermiyor. Neyse, parti çıkışı kadın biraz hırlıyor, tavır yapıyor, erkek de gecenin bir vakti kadına yumurta pişirerek gönlünü alıyor. Gayet şık ve uzun ama sade bir karakter tanıtımı bölümü.
Sonrası… Filmin büyüsünü bozmamak adına ertesi günü size bırakıyorum lakin biraz sonra yazacaklarım hafif olayları açıklıyor ama siz yine de izleyin, ben çok keyif aldım.
Film, aldatma eyleminin yapısı hakkında. Benim bu konuda biraz düşünmüşlüğüm vardır. Aldatma sizce neye denir? Hangi eyleme aldatma girer, hangisi girmez?
Mesela aldatmak için illa cinsel ilişki gerekli mi? Şeriata göre evet, bu sorunun cevabı. Ortada seks yoksa zina da olmuyor. Sizce? Mesela erkek/kız arkadaşınız başka biriyle öpüşecek, hatta sevişecek ama birleşme olmayacak. Zina değil mi bu? Hadi abartmayalım, partneriniz başka biriyle flörte başladı, öpüşme kıvamına da geldi. Şimdi olay nedir? Olay çok bıçak sırtı tabii. Bir de şu tabir vardır, yakalanmayan aldatma aldatma sayılmaz. Sizce?
Günümüzde ilişkiler, bu tarz olaylarla çok karşılaşıyor. Nedenleri çok çeşitli, hiç girmeyeceğim. Ama bir kimsenin aldatmayı düşünmesi bile aldatma değil midir? Yada artık partnerini sevmediğinin kanıtı değil midir? Bu haldeyken ortada bir eylem olmasa bile o ilişki çoktan bitmiş olmuyor mu?
Çok soyut konulara girdiğimin farkındayım. Açıkçası hiç birine cevap veremem, vermeye ehliyetim de yok zaten. Ben bu yazıda sadece kafamdaki bazı soruları sizlerle paylaşmak istedim. Film de bu soruları bana hatırlattı çünkü tam da üzerlerine vurgu yapıyor. Çok can alıcı noktada da ucunu açık bırakıyor. Mesela; erkekle kadın olan iş arkadaşı aldatma üzerine konuşuyorlar:
K: Hiç aldattın mı?
E: Hayır. Sen?
K: Hayır. Hiç aldatıldın mı?
E: Hayır.
K: Ben aldatıldım.
E: Nasıl bir duyguydu?
K: Felaket. Bir sabah, kızla çıktıkları tatilin fotoğraflarını bilgisayarında gördüm. Aklım başımdan gitti, çok öfkelendim. Aldatıldığımdan değil, o an çaresiz olduğumdan.
E: Ne oldu?
K: Büyük bir kavga ettik. Bir daha olmayacağına dair söz verdi, yalvardı.
E: Döndün mü?
K: Evet.
E: Daha kötü olmadı mı?
K: Hayır. İlişkimizin en güzel yılını geçirdik. Muhteşemdi.
E: Şimdi nerede?
K: O kavgadan bir yıl sonra öldü. Çok ağladım.
E: Eğer yaşasaydı onunla mı olurdun?
K: Muhtemelen. Ama bu, senden etkilenmeme engel olmazdı.

Videoda Kendini İzleyebilmek

1 aydır 2 oldu videoya çekiliyorum. Bunlar kısa videolardı, eğlenceliğine çekilen. Arkadaşlar geyiğine çektiler, hatıra olsun diye. Güzel de oldu.

Yalnız bu videolar, pek kimsenin bilmediği bir özelliğimin hortlamasını sağladı. Ben videoya çekilmeyi sevmem çünkü orada göreceğim görüntü aklıma gelir ve kendimi kasarım, çünkü o görüntüden tam manasıyla nefret ederim.
Geçen güne kadar bu korkumun, nefretimin üzerinde pek düşünmemiştim. Psikologumla konuşurken bundan bahsettim, daha doğrusu önce anlatmaya çalıştım. Size de açıklamak istiyorum çünkü ardından gelen yorum beni çok şaşırttı.
Bir kimse günlük hayat içerisindeyken, nasıl konuştuğuna veya nasıl davrandığını göremez. Tabii ki bu eylemleri fark eder, bilir ama dışarıdan birisiymiş gibi kendini gözlemleyemez. Mesela yaptığı küçük bir el hareketini gayr-ı ihtiyari yapar ve onun farkına varmaz ama dışarıdan onu gözlemleyen biri bunu kolayca görebilir.
Bunu benim durumumla ilişkilendirirsek, beni tanıyanlar, hatta sadece görenler bilir, çeşitli fiziksel engellerim var: Konuşmam gariptir ve ses düzeyi yüksektir; hareketlerim biraz dengesizdir. Ama ben, günlük hayat içerisinde bu saydıklarımı gözlemleyemiyorum, gözlerimden dünyaya baktığımda kendimi değil çevremi görüyorum. Sesim de bana gayet normal geliyor (bunun sebebini hala anlamış değilim).
İşte videoda kendimi görünce gerçek benle karşılaşıyorum. (Şizofrenik bir durum yok, merak etmeyin, geceleri katile dönüşmüyorum 😀 ) Kendimi herkesin gördüğü gibi görmeye başlıyorum ve alışmadığım için de bu görüntü beni sinirlendiriyor. Tabii, burada kendim ile barışık olmama durumu da var lakin başka bir bakış açısı da var ve bu açıyı ben ilk defa görebiliyorum.
Psikologuma bu durumu 2-3 anlatış sonrasında layığıyla anlatabildikten sonra (bu yazı, o anlatıştan sonra yazıldığı için kolayca yazılabildi) bana bu açıyı gösterdi. “Sen,” dedi, “başkaları seni o haliyle yargılayacağını düşündüğün için böyle bir tepki veriyorsun. Başkalarının seni nasıl göreceğini düşünmezsen, ırgalamazsan o görüntüyü de takmazsın.”
Belki şu anda basit bir yorum gibi gelebilir ama beni çok şaşırttı. Zaten basit olayları göremediğimizden bazı olayları çözemeyiz.
Hayatta diğer insanlara bazen gereğinden fazla değer veriyoruz. Onları düşünmekten, onların bizi nasıl yargılayacağını düşünmekten kendimiz olamıyoruz. Bu da bizi (belki de bir kısmımızı) içimize kapatıyor. Bu kapanma da, başka sorunlara yol açabiliyor.
En önemlisi kendimizi ifade edemiyoruz ve otomatikman daha da yanlış anlaşılıyoruz. Yani bazı negatif sonuçları, kendimize kendimiz yapıyoruz.
Son 1 yıldır, üzerinde çok düşündüğüm konular bunlar. Biraz da bencil olmak, kendine değer verebilmek, kendini layığıyla savunabilmek. Tabii, tüm bunları yerinde, zamanında ve ölçüsünde yapabilmek. Kolay değil ama o denge neden tutturulmasın?
Bu yazıyı okuyanlar neden yazdığımı sorgulayabilir. Evet, bunlar benim sorunlarım ama aynı zamanda günümüzde çoğu kişinin de yaşadığı sorunlar. Benim engelim buradaki ana neden olabilir, ama başka kişiler de başka sorunlarını bahane ederek aynı mekanizmanın içine çekiliyor. Bu blogun, amaçlarından biri de yaşadığım deneyimleri anlatmak olduğundan, bana yazmak çok zor gelse de yazdım.
Biliyorum ki şimdi hemen bu sorunumdan kurtulamasam da bunu aşmak için çaba göstereceğim çünkü bu tarz sorunlar beni çok sıkmaya başladı. Eminim ki siz de buna benzer bir sorunun üstesinden gelebilirsiniz.
Kategoriler:felsefe, yorum

İlişki Türleri

Son zamanlarda aklıma bir şey takıldı. Bir ilişki sırasında kendini değiştirme mevzusu. Bilmiyorum, hiç ilişki yaşamamış biri bunu nasıl açıklayabilir ama son zamanlardaki gözlemlerim şunlar:

Bir ilişki (doğal olarak) iki kişiden oluşuyor ama bu çift iki kişilik aktivite değil, tek kişilik bir eylem yapıyorlar. Çok mu tanıma boğdum. Galiba. Olay şu: Normalde kendi kendine takılan iki kişi bir ilişki kurunca, birlikte oldukları zamanda beraber takılıyorlar. Bunda açıklanacak ne var, diyebilirsiniz. Olay bunun nasıl yapıldığı!
Çiftin ortak zevkleri varsa önce onlar yapılıyor. Ama iki kişinin tüm hayatları bir olamayacağına göre bir yerden sonra bir tarafın istedikleri veya sırayla iki tarafın istedikleri yapılıyor. Sonuçta bir seferde, ilişkinin bir tarafı kendinden fedakarlık etmek zorunda kalıyor. Bu da çok doğal ama tam da bu nokta, ilişkinin karakteristiğini belirliyor.
Şöyle ki: A ve B kişileri olsun, bunlar da AB çiftini oluştursun. (Bir mühendisin çift örneği de bu kadar olur yani!) İlişkinin ilerleyen safhalarında üç yol izlenebilir: Ya A’ya göre bir hayat çizilir ve hep A’nın dediği olur; ya tam tersi B’nin dediği olur ya da ortak bir paydada buluşulup beraber bir hayat çizilir. Aslında ilk ikisi okuyunca kötü gelse de çevremizdeki çoğu ilişkinin sahip olduğu bir karakteristiktir, bilhassa Türkiye’deki çoğu ilişkinin ilk iki türde olduğu kanısındayım.
Buradaki önemli faktör üçüncü yol, çünkü farklı şekillerde uygulandığında farklı sonuçlara götüren bir yol. Çoğu çifti bunu heterojen bir karışım olarak uyguluyor bence. Biraz ondan, biraz bundan. Fedakarlık, vefa, sevgi var lakin birbiri içinde çözülme yok. İki taraf da kişisel özelliklerini hala korurlar. Bir çiftlerdir ama aslında bireyliklerini de korumaktadırlar. Bir sorun çıktığında ya da aradaki bağ kaybolduğunda ayrışmaları da çok kolaydır. Çünkü zaten hiç gerçek birer çift olmamışlardır, sadece -miş gibi yapmışlardır. Bir önceki paragrafta bahsettiğim iki türde de belki çift özelliği yoktur lakin çiftin bir tarafı çift olmanın tüm sorumluğunu üstlenerek kendi kişiliğini kaybedip tamamen diğer kişiye bağlanır. Yani tek taraflı olsa da, gerçek bir çifte dönüşürler. (Karşıdaki kişi, bundan sıkılıp bu ilişkiyi bitirmediği müddetçe!)
İşin zor kısmı ise, üçüncü yolun başka bir versiyonudur. Bu sefer ilişkinin sonucunda AB çifti oluşur ama ne A’nın ne B’nin özelliklerini taşır. (Biraz abartı oldu ama anladınız, siz) Demek istediğim A ve B birbirlerine tamamen, homojen bir şekilde bağlanırlar (ying-yang durumu). Artık kişisel arzuları kalmaz, her şeyi çift olarak düşünürler. Tabii, yalnız zaman geçirip eski arkadaşlarını görüler fakat hayatı artık bir çift olarak görürler, bir çift olarak yaşarlar.
Güzeli son söylediğim olsa da çok nadir bulunduğundan insanlar gittikçe bir mit olduğunu düşünüyorlar artık. Bu yüzyılda, bu kirlenmiş dünyada, gözleri para hırsıyla dönmüş insanlar arasında gerçekten bir mit haline geliyor, aşk.
İlk filmimin (Sümüklü Kız) ilk ve ana cümlesi şuydu: “Aşk, limiti sonsuza giderken kendisi sıfıra giden bir fonksiyondur.” Filmin berbatlığı da benim bu cümleyi layığıyla anlatamamamdan kaynaklanmaktaydı. İşte, 6 yıl sonra olsa da demek istediğim buydu: Aşık bir insan kendi kişiliğini kaybeder lakin daha önemlisini kazanır; başka bir insanla beraber oluşturduğu yepyeni bir kişilik.