Kısa Notlar
- En sevmediğim özelliklerimden biri kitap okuma alışkanlığımın sıfır olmasıdır. Ay gelir 4 ayrı dergiyi baştan sona okurum da 1 yıl boyunca kitap kapağı açmam. Tembellik biraz. Ama nasılsa son 1 aydır 2 kitap bitirdim.
- İlki Osman Ulagay’dan ‘AKP Gerçeği’ydi. Değişik bir görüş okumak isteyenlere öneririm. İçindeki fikirlerin çoğuna da katılıyorum. AKP bugün hala halkın çoğunun desteğine sahipse bunun haklı bir sebebi var.
- İkinci kitap George Orwell’in ünlü ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü. Gerçekten efsane bir roman. Okurken içiniz bir hoş oluyor. Biraz abartı kaçacak ama okurken cidden payanoyaklaştım hafif. Büyük Birader bu yazdığımı okuyordur, değil mi? Kesin!
- Biraz geç oldu ama Lady Gaga dinlemeye başladım. Fena halde beğeniyorum üstelik. Güzel bir elektronik-pop kıvamı tutturmuş.
- Oylama bittiğine göre yazabilirim artık: Bu blog, 1 ay boyunca 2010 Blog Ödülleri’nde ‘Kişisel Bloglar’ kategorisinde adaydı. Çok yakınlarım hariç kimseye söylemedim. Gerek yoktu çünkü. Birinci sebep, blogumu ödüle layık görmüyorum, sıradan bir blog. İkincisi, asla ona buna oy verdirerek bir şey elde etmek niyetinde olmadım.
- Öyleyse neden aday oldun derseniz şunu derim: Blog okumayı seven bir kitlenin bloguma daha kolay ulaşabilmesi için.
- Total Film’in İngiltere baskısı bu ay hediye olarak 3 boyutlu mouse pad veriyor. Teması da Iron Man 2. İlgilenenlere…
- Bant’ın yeni sayısı çıktı. Yine bir sürü okunacak şey var. Bu arada Bursa Korupark D&R yeniden Bant getirmeye başlamış. İngilizce dergi bölümünün de genişlemesini umuyoruz.
- Koca bir milletin Fener’den bu kadar nefret etmesini anlamıyorum. Herkesin sebebi Aziz Yıldırım nedense. Bu ülkenin en nefret adamı Yıldırım’sa yani bir futbol takımı başkanıysa o ülkede ciddi bir sorun vardır. Türk milletinden ciddi bir manada korkuyorum. Gayet de ciddiyim.
- Pazartesi vize görüşmesi için Fransa Başkonsolosluğu’na girdim. Hani şu İstiklal’in başındakine. Tüm şaşkınlığıma rağmen cep telefonumu içeri aldılar, açıktı da. İlginç geldi. Almanya ve İtalya Konsoloslukları’nda kapalısı bile yasak!
- Vizemi aldım hele şükür. 6 Haziran’da Seine nehri kenarında yazı yazacağım. Defterimi aldım bile. Sonra o yazılar buraya naklolunacak.
Kosmos
Yaklaşık 1 ay önce Hayat Var’ı izlemiştim. Tek kelimeyle benzersiz bir deneyimdi. Sıkıcıydı ama yeni ufuklar açıyordu, çok bariz. Kosmos ise hem benzersiz bir deneyim hem de sürükleyici bir film.
‘Deneyim’ kelimesini bilerek seçtim çünkü bazı filmlerde ‘izleme’ kavramı yaşadığınız duygu yoğunluğunu tam olarak karşılamaz. O zaman aralığında yaşadığınız şey daha başkadır. Bir deneyimdir. Hayata dair bir şey daha öğretir o film. Sizi tecrübelendirir. Tıpkı hayatın başka bir anı gibi. Normalde bir film size hiçbir şey katmaz. Sadece eğlendirir. Farklı bir hayatın bir kesitine belli bir süre boyunca dahil olmanızı sağlar. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse benim de kilometre taşı saydığım Avatar böyledir. Kimse o filmden çıkınca hayata bakış açısının değiştiğini söylemez (yada ben rastlamadım). Ama bazı filmler sizi etkiler, sarsar deyim yerindeyse. Bu sarsma görsel efektlerden ötürü olmaz, hayata bakışınızda yeni bir açı daha gösterdiği içindir.
Daha fazlasını oku…
Benden Şarkılar – 6
Hafif bir ‘feel good’ (kendini iyi hisset) şarkısı. Kar-Wai’nin postmodern aşk masalı Chungking Express’inin ses kaydında çalar. Arada dinlemek fena halde hoşuma gider. Buyurun:
Things in Life (Dennis Brown)
It’s not everyday we’re gonna be the same way
There must be a change somehow
There are bad times and good times too
So have a little faith in what you do
Cause you don’t seem to realize
The things you’ve got to face in life
Today you’re up, tomorrow you’re down
So thank god that you’re still around town
Though we’ve got to work like slaves
Just to eat a piece of bread
But as we go along each day we’ll find
Happiness to sooth the mind cause
It’s not everyday we’re gonna be the same way
There must be a change somehow
There are bad times and good times too
So have a little faith in what you do
Benden Şarkılar – 5
Freaks & Geeks’in sona doğru olan bölümlerinden birinde çalıyordu bu şarkı: The Who’dan ‘I’m One’. Gayet dokunmuştu bana, içimi titretmişti. Martin Starr’ın canlandırdığı ineğin (geek) yalnızlığı ve pskilojisini çok iyi yansıtıyordu. Ben de sonradan şarkıyı kendime yakıştırdığım zamanlar oldu. Hala daha oluyor. Biraz umutsuzluğa meyleden bir şarkı ama şık. İlk kıtadaki sözler harika özetliyor, bazı anlardaki ruh halimi. Buyurun:
I’m One (The Who)
Every year is the same
And I feel it again,
I’m a loser – no chance to win.
Leaves start falling,
Come down is calling,
Loneliness starts sinking in.
But I’m one.
I am one.
And I can see
That this is me,
And I will be,
You’ll all see
I’m the one.
Where do you get
Those blue blue jeans?
Faded patched secret so tight.
Where do you get
That walk oh so lean?
Your shoes and your shirts
All just right.
But I’m one etc.
I got a Gibson
Without a case
But I can’t get that even tanned look on my face.
Ill fitting clothes
I blend in the crowd,
Fingers so clumsy
Voice too loud.
But I’m one.
İstanbul Film Festivali’nden 6 Film
Önemli Hatlarıyla Son Dönem Filmleri
- Vavien, beklediğim kadar iyi bir senaryoya sahip değildi. Güzel ve gerçekçi başlayan senaryo çok basit sonlanıyor. Finali çözselermiş başyapıt çıkarmış. Ama müzik ve oyunculuklar harikulade.
- Bal, huzur veriyor. Bu filmde hiç sıkılmadım, üstüne bazı yerlerde keyif aldım. Çok iyi bir film. Zaman vererek, yorulmadan izlenmeli. Bora Altaş’ın performansı ise olağanüstü!
- Dear John, bir Nicholas Sparks filminden beklediğiniz her şeye sahip. Çok klişe ama nedense baymıyor. Amanda Seyfried yeter bana zaten.
- Arjantin yapımı Oscar’ı kucaklayan film var ya, El Secreto de Sus Ojos. Direkt seyirciye oynayan bir polisiye ve geleceğe asla kalmayacak. Sanırım Das Waisse Band ile Un Prohete’nin ikili çekişmesinde aradan sıyrılan oldu. Filmden aklımda tek kalan şu cümle oldu: “İnsan her şeyini değiştirebilir ama tutkusunu değiştiremez.” Evet, uzun süre düşündürdü beni bu basit cümle.
- İzlediğimiz üzerinden 1 ay geçti ama yazacağım: Shutter Island, senaryo olarak çok basit. Çözüm hep gözünüzün önünde ama daha dolambaçlı bir yol bulurum diye görmezden geliyorsunuz.Ama filmin oluşturulma biçimi ve detaylar tam Scorsese’lik.
- Film Festivali’nde izlediklerimi uzun yazacağımdan biraz daha erteleyeceğim.
- Bu arada Kıskanmak’ı izledim ve beğenmedim. Demirkubuz’a dönem filmi dokusu yakışmamış.
Son Durum
Bloga yazmak için ölüyorum neredeyse lakin hep aniden çıkan olaylar engelliyor yazmamı. Bir telefonla haftanızın planı tamamen değişebiliyor mesela. Yada bir anda yeni bir hedefin peşinde koşabiliyorsunuz.
Mesela 3 hafta önce aniden Paris’e gitmeye karar verdim. Tek başıma! Ve şu an tek eksiğim vize. 1-2 güne vize işlemlerim de başlayacak. Haziran 2. haftası büyük ihtimal Paris’teyim. Otelim Notre Dame’ın hemen altında kalacak. Harita filan aldım çoktan. 5 gün kafamı dinlicem. Sadece huzur! Müzeler ve bol yürüyüş. Heyecanlı, değil mi?
Tabii başka değişiklikler de mevcut ama zamanı gelince paylaşacağım sizinle. Ama şurası kesin Temmuz gibi TOEFL’a kesin girmeye karar verdim. Nedenini sonra söylerim.
Hayatımdaki diğer önemli gelişme, artık dostlarıma daha kolay açılabildiğimi fark etmem oldu. Konuşuyorum, anlatıyorum. Onlar şaşırsa da bana huzur veriyor.
Esas huzuru psikoloğumla olan son görüşmemden sonra yaşadım. Bayağı bir akıttım içimi ve işin ilginci konuşurken son derece sakindim. İçimden ağlama dürtüsü filan da gelmedi ki sanki öyle olmasını umuyordum. Çok sıradan bir şeymiş gibi anlattım içimdekileri, çok ferahlatıcı bir histi. Bu aşamaya gelmek 1.5 yılımı aldı o ayrı (hatta bu bloga yazmak da).
Ve hayat doludizgin, şaşırtıcı gelişmelerle devam ediyor. En sevindirici olanları da dostlarımın sevinçleri. Onları duymak ve paylaşmak bana ayrı bir huzur veriyor. Sanki içimden, her seferinde, ayrı bir yük kalkıyor.
29. İstanbul Film Festivali’nin Sorunları
İstanbul Film Festivali çeşitli sebeplerle kan kaybetmeye devam ediyor.
Öncelikle artık belli bir kesim için festival gerekliliği tartışılır oldu. Kendimi de kısmen katabileceğim sinemaya yalnız giden, asosyal film manyakları çok daha iyi bir kaynak buldular nadide filmleri seyretmek için: İnternet. İsteyen filmini çeşitli kaynaklardan indirdi, isteyen de kılını kıpırdatmadan dünyanın öbür ucundan kolisini getirtti. Yani eskiden festivallerin esas kozu olan nadide filmleri sadece kendilerinde seyretme avantajları ellerinden alındı.
Diğer yönden sinemanın büyüsü giderek evlere de girmeye başladı. Bir güzel ekran ve uygun ses sistemiyle sinema keyfini salondan farksız yaşayabilirsiniz. Sonuçta dışarı çıkıp, bilet alıp, gereksiz reklamlar seyredip, tanımadığınız insanlarla film izlemek yerine vinizde rahat rahat kurulup filmin tadını çıkarabilirsiniz.
Bunların dışında İstanbul Film Festivali’ni ilgilendiren başka konular da var: Salonsuzluk, var olanların yetersizliği, tanıtma beceriksizliği (bilhassa bu yıl!), program kısırlığı, vb. Çok uzatmadan hepsine değinelim:
Emek fiyaskosu malum! Beyoğlu Belediye Başkanı’nı kapıya o güzelim plaketi astığı için kutluyoruz! (Adam, şaka gibi, burada bir zamanlar sinema vardı diye yazı asmış, ötesi var mı!)
Emek’in yerine baş salonluğu almış gibi görünen Yeni Rüya dökülüyordu! İlk filmimde iki yanımdaki koltuk kırık çıktı ve festivalin 8. günüydü. Geçen senelerdeki Yeni Melek fiyaskosu hala hafızalarda korunuyor. Gerçi İKSV ne yapsın, İstanbul’da alışveriş merkezleri hariç salon mu kaldı, layığıyla film izlenebilecek? “Her yer alışveriş merkezi olmalı!” mantığındaki belediye de bir şey yapmayınca hele!
Ayrıca ilk defa bu kadar cansız reklemlar ve tanıtım izledim. İstanbul’da kaldığım 2 günde de sinemalar hariç festivalin esamesi okunmuyordu. İstiklal bile pek bir olağandı.
Geçen yıl kadar olmasa da ilgiye yönelik bir programdan çok uzaklaşıldı festivalde. Hülya Uçansu’nun eksikliği mi diye düşünüyorum artık. Galalar bile gündüze konmuş yanılmıyorsam. Haftasonu programları yerlerde resmen. İnsan biraz güzel filmler koyar. Çok ciddi program hataları hissediliyor. Mesela o kadar güzel Türk filmlerinin nerdeyse hiçbiri haftasonuna konmamış. Ya yap 10 TL, millet yeni film izlesin. Ucuza diye illa hafta içi mi olmalı?
Ayrıca 6 yıllık festival deneyimimde ilk defa üst üste 2 altyazı sorununa şahit oldum. Organizasyon eksikleri de artmış anlayacağınız.
Ben bunları yazarken üzülüyorum. Çünkü İstanbul Film Festivali, ülkemizin (yurtdışında) en ünlü ve en iyi festivalidir. Ama politik ve şahsi çıkarlar işte böyle mahvediyor değerimizi.
İzlediğim 6 filmin yazıları haftasonuna kaldı artık. Orada bir daha toparlarız festivali.
Güç ve Huzur İkilemi: Goodfellas
Kolay yoldan köşeyi dönmek. Herkes bunu istiyor, değil mi? Az iş-çok para, az zahmet-çok yatış. Hayat kısa, bak keyfine. Kızlar, arabalar, para ve güç! Ama her şeyin bir bedeli vardır. Yoksa yok mudur?
Kenan Evren başta olmak üzere, Özal’a çok sövüp sayıldı. Bu ülkeyi köşe dönme cennetine dönüştürdükleri için. Ama er yada geç ülke bu yola sapacaktı. Kesin! Onlar suçsuzdu demiyorum ama onlar da bir nevi piyondu. 20. yüzyılda bu dünyadan çok az ülke kaçabildi. 21. yüzyılda ise kaçabilen yok gibi bir şey. Çünkü siz insanlığın egosunu tavana vurdurabilen kapitalizm diye bir sistemi tek hakim sistem yaparsanız, insanlığın tüm kusurlarıyla da yüz yüze gelirsiniz.
Daha fazlasını oku…
Benden Şarkılar – 4
Everybody’s talking at me
I don’t hear a word they’re saying
Only the echoes of my mind
People stopping staring
I can’t see their faces
Only the shadows of their eyes
I’m going where the sun keeps shining
Thru’ the pouring rain
Going where the weather suits my clothes
Backing off of the North East wind
Sailing on summer breeze
And skipping over the ocean like a stone
Son Yorumlar