Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Martian Child

Filmi izlerken sık sık aklıma K-Pax geldi. Uzaylı olduğunu iddia eden bir adamın psikoloğuyla garip ilişkisini anlatan film, gerçekten çok özeldi. Bu filmde de uzaylı olduğunu iddia eden bir çocuk var. Bu çocuk, dış dünyadan kendini tamamen soyutlamış ve kendine bir misyon adamış kimsesizin biri. İşte bu çocuk, aynı oranda garip bir bilimkurgu roman yazarıyla karşılaşınca film başlıyor.

Filmi izlemek çok keyifli. Sıkmadan size derdini anlatmayı başarıyor ki bu az bir şey değil. Hikayenin sıcaklığı sizi hemen kavrıyor ve kapılıp gidiveriyorsunuz. Buna John Cusack ve Joan Cusack gibi sıcacık oyuncular da eklenince film bir tereyağdan kıl çekme misali hızla geçiyor.

Oyuncular: John Cusack, Bobby Coleman, Amanda Peet, Joan Cusack, Sophie Okonedo, Oliver Platt, Richard Schiff – Görüntü Yönetmeni: Robert D. Yeoman – Müzik: Aaron Zigman – Senaryo: Seth Bass, Jonathan Tolins (David Gerrold’un ‘The Martian Child’ adlı kısa öyküsünden) – Yönetmen: Menno Meyjes

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Kabadayı

Söz konusu Türk filmleri olunca hep daha hassas davranıyoruz. Beğenmediklerimizi yerin dibine sokarken sevdiklerimizi göklere çıkartıyoruz, hiç hakları yokken. Olaya hiç tarafsız, nesnel gözle bakamadığımız içindir ki filme hak yeri hiçbir zaman veremiyoruz.

Şimdi Kabadayı’ya gelecek olursak. Filmin ilk yarısı tam bir felaketti. Klişelerden, Yavuz Turgul’un önceki filmlerinden derlenmiş bir hikaye izliyorduk. Üstelik biz bunun benzerlerini değil her filmde, her gün yayınlanan onlarca dizide zaten izlemekteydik. Yani ortada ne Turgul’un adına ne de Şen’in oyunculuğuna yakışan bir hikaye vardı. Tabii bir Turgul senaryosunun gerekliliği ilginç karakterler ve aralarda geçen sağlam diyalogları es geçiyorum. İkinci yarı ise her ne kadar dizi hüviyetini sürdürse de yaptığı birkaç sağlam hamleyle (ki bazı sinefiller bunların arak olduğunu anlamış, bkz. 13) durumu kurtararak hoş bir finalle noktayı koyuyordu.

Filmdeki mantık hatalarını saymayacağım ya da herkesin çok bariz gördüğü gereksizce uzatılmış kurgu hatalarını. Ama Ömer Vargı’nın sinema yapıyorum diye gereksiz planlar almasını gerçekten aklım almıyor. Madem klasik öykü anlatıyorsun, klasik sinema gramerini kullan, iş bitsin.

Yalnız filmin en büyük artısı kadrosu. Böyle bir kadroyu yönetmek her babayiğidin harcı değildir kesinlikle. Burada Vargı’ya ayrıcalıklı bir alkış gerek. Ama kadroda iki isim adını diğerlerinden öne çıkarmayı başarıyor, biri yılların oyuncusu Rasim Öztekin, diğeri ise benim için sürpriz ama artık olayı tamamen kavramış olan Kenan İmirzalıoğlu. Şener Şen ise çok iyi olsa da artık Turgul dünyasından çıkmalı dedirttiriyor kendine.

Kabadayı hoş bir seyirlik, zamanınızı ferahlıkla harcayabileceğiniz bir film ama daha fazlası değil.

Oyuncular: Şener Şen, Kenan İmirzalıoğlu, İsmail Hacıoğlu, Aslı Tandoğan, Rasim Öztekin, Ruhi Sarı, Süleyman Turan, Tarık Ünlüoğlu, Candan Sabuncu, Rana Cabbar – Görüntü Yönetmeni: Ferenc Pap – Müzik: Benjamin Walken Beladi – Senaryo: Yavuz Turgul – Yönetmen: Ömer Vargı

Beowulf ve IMAX

Galiba ömrüm boyunca bu filmi unutmayacağım. Çünkü Beowulf benim izlediğim ilk 3 boyutlu film. Gelecekte çok seyredeceğiz ama ilkler unutulmaz derler ya, bu yüzden aslında ilginç bir animasyon olan Beowulf, hayatım boyunca hatırlayacağım bir film olacak.

Bu yazıya özel biraz teknik konuşalım. Benim gittiğim İstinye Park AFM IMAX sineması Türkiye’deki 3. IMAX sineması. Ankara ve İstanbul/Maltepe’den sonra açılan bu sinema, geleceğin sinemaları hakkında bir fikir verebiliyor bize. Her ne kadar en sevdiğim sinema Emek Sineması da olsa, teknolojinin cazibesine pek karşı koyamıyorsunuz. Bir kere karşınızdaki duvarı tamamen kaplayan, 22×16,1 m2’lik perdesiyle salona girer girmez sizi etki altında bırakıyor. Salon girişinde aldığınız gözlükler de ilginç bir futuristik hava yaratıyor. Koltuğa oturup gözlüğü taktığınızda bütün görüş alanınız siyahımsı bir hava alıyor ki daha ekranda bir şey olamadığından sabretmek zorunda olduğunuzu anlıyorsunuz. Fragmanlar başlıyor ama yine havanızı alıyorsunuz çünkü onlar da 2 boyutlu. Derken birden IMAX’ın reklamı başlıyor. IMAX yazısını çevreleyen çember bir anda size doğru gelmeye başlayınca ne olduğunuzu şaşırıyorsunuz. Ve en sonunda film başlıyor. 1-2 dakika içinde 3 boyutluğa alışıyorsunuz. Böylece efsanevi bir deneyim başlıyor. Asla ama asla bilgisayarınızın ya da son model plazmanızın yaşatamayacağı bir deneyim. Teknik hakkında son bir söz söyleyip bırakalım çünkü ne kadar yazsam da o anları size yaşatamam. Formatın kendini gösterdiği asıl sahneler yakın çekilmiş olanlar. Filmi bu sahnelerin keyfini daha fazla alacaksınız.

Gelelim filme. Robert Zemeckis garip biri. Oturup da klasik anlatımlı veya formatlı filmler çekeceğine (Forrest Gump’ı kimse unutmaz) yeni oyuncaklar kullanmaya bayılıyor. En son Polar Express’te bir yenilik denemişti ama pek bir devrim yaratamamıştı. Uyguladığı teknik kısaca canlı oyuncuların hareketlerini bilgisayara kaydedip bunları animasyon ortamında filme çevirmek. Yani performanslar gerçek olsa da film animasyon. Bu filmde her sahne için 300 kamera kullanışmış ki bu, muazzam bir rakam. Bu teknik, IMAX ile de birleşince ortaya bambaşka bir film çıkmış.

Filmin konusu, en eski İngilizce metine dayanmakta. Tüm destanlarda olduğu gibi bunun da ana kahramanı bir savaşçı. Beowulf ismindeki bu uzun boylu adam, Grendel adındaki bir devi öldürmek üzere bir diyara gelir. Devi öldürse de asıl sorunun devin annesi olduğunu anlar ama anne, kolay lokma değildir ve Beowulf ile bir anlaşma yapar. Bu anlaşmanın sonucu ise 50 yıl sonra ortaya çıkacaktır.

İngiliz eğitim sistemine dahil olmadığımız için (çok şükür) bizim pek aşina olmadığımız bu epik şiir, batıda her öğrencinin korkulu rüyasıymış. Ben ise ilk defa Tolkien’in bir tezini (Peri Masalları Üzerine sanırım) okurken duymuştum. Doğrusu konu pek aham şaham olmasa da kendini izlettirmeyi başarıyor. Sonuçta ortada FRP severlerin zevk alacağı unsurlar bulunmakta: savaş, gizem, ejderha, vs. Senaristler de başarıyla uyarlamışlar ki seyretmemek için pek nedeniniz kalmıyor. Belki ikide bir Beowulf’un bağırarak zikrettiği “I AM BEOWULF/BENİM ADIM BEOWULF!” cümlesi kulak tırmalıyor ama o kadar kusur da olsun.

Bundan önce de IMAX filmleri vardı ama Beowulf ilk defa bu kadar yaygın olarak gösterilen ve sırf ona göre çekilen bir film. Bu yüzden herkesin gidip bu deneyime vakıf olması lazım. Hem başka nerede Angelina Jolie’nin 3 boyutlu çıplak halini göreceksiniz ki?

Oyuncular: Ray Winstone, Robin Wright Penn, Anthony Hopkins, John Malkovich, Sebastian Roché, Angelina Jolie, Brendan Gleeson, Crispin Glover – Görüntü Yönetmeni: Robert Presley – Müzik: Alan Silvestri – Senaryo: Neil Gaiman, Roger Avary (‘Beowulf’ adlı epik şiirden) – Yönetmen: Robert Zemeckis

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

The Golden Compass

Hollywood paranın her şey demek olmadığını ne zaman anlamaya başlayacak merak konusu. İşin daha da ilginci, o kadar para harcadığı filmin neredeyse seyredilemez oluşu. New Line resmen kendine Narnia’yı kıstas almış. Halbuki kendi yapımcılığındaki efsane LOTR serisi varken. Gerçekten şaşılası bir karar.

Dünyamıza paralel bir evrende geçen öyküde, Lyra adlı 12 yaşındaki kızın öncelikle kendisini keşfetmesini, sonra da kuzeye yaptığı macera dolu yolculuğu izliyoruz. Yaklaşık 1 hafta önce kitaba başladığımdan bitiremedim ve o yüzden tam bir yorumda bulunamayacağım ama film oldukça kötü uyarlanmış. Bir kere, zaten fantastik bir öyküyle uğraştığından senaryonun yanlış yerlere kayması çok kolay oluyor ve The Golden Compass bu tuzağa çok çabuk düşüyor. Kitaptaki gerçekçilik, hızlı olma tutkusuyla çarçur edilip kendini yüzeysel olaylar ve karakterlere teslim etmiş. İkincisi, bu hızlı öykü kurgusunda anlam bulanıklaşmış, sonuca çabuk gidilmeye çalışılmış ve sonucunda da öykünün tüm derinliği uçup gitmiş. Geriye sadece 15 yaş altındakilerin zevk alabileceği bir yapım çıkmış ki LOTR ile başlayan modern fantastik filmlerin esas hedef kitlesi yetişkinlerdir. Üçüncüsü ise bir üçleme olan kitabın doğal olarak üçleme olarak uyarlanması gerekirken ticari kaygılarla 1+2 olarak çekilmesi düşünülmüş. Yani ilk filmin kendi çatısı altında bir film olması gerekirken Weitz resmen ‘ertesi yarın’ tarzı bir final yapmış.

Tüm bunların yanında efsanevi bir oyuncu kadrosu kurulmuş. Rollerini çok yakışan ve iyi performanslar veren canlı kadronun yanında, her biri ünlü olan seslendirme kadrosu da dikkate değer. Yalnız hızlı öykü kurgusu, oyuncuları da mahvetmiş, ana karakter dışında kimse rolüne ısınamıyor (ya da biz onlara ısınamıyoruz). Hele Daniel Craig’in cameo kıvamındaki rolü çok üzücü.

Son tahlilde keyifli bir çocuk eğlencesinden öteye geçemeyen ve bir fiyaskoyla sonuçlanabilecek bir filmden bahsediyoruz. İşin ilginci, filmin devamı bile tehlikede ve eğer devamlar çekilmezse bu film tamamen çöp olacak.

Oyuncular: Dakota Blue Richards, Freddie Highmore (ses), Nicole Kidman, Daniel Craig, Sam Elliott, Eva Gren, Ian McKellen (ses), Jim Carter, Ben Walker – Görüntü Yönetmeni: Henry Braham – Müzik: Alexandre Desplat – Senaryo: Chris Weitz (Philip Pullman’ın ‘Northern Lights’ adlı romanından) – Yönetmen: Chris Weitz

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

The Nanny Diaries

American Splendor ile bağımsız severlerin kalbini fetheden Berman&Pulcini çifti, ana akıma adım attıkları yeni filmleri ile sağlam adımlarla kariyerlerine devam ediyorlar. Yine belgesel şablonunu ana iskelete yerleştirmeyi başaran ikili, bu sefer bunun altında tipik bir Hollywood komedisi yapıyorlar. Yalnız filmi, vasatlıktan kurtaran etki rahatlıkla nefes alması. Başka bir ifadeyle her ne kadar tipik Amerikan karikatür tiplerini (zengin, aldatan, kibirli baba; çocuğunu ihmal eden, ukala anne; akıllı ve yakışıklı genç ve zeki, afacan oğlan) ihtiva etse de her karakteri düzgün çizerek onları iki boyutluktan kurtarıyor. Asıl önemlisi de ana karakterler olan Annie’yi tüm yönleriyle göstererek oldukça gerçekçi bir yapı kurması. Mary Poppins etkileşimiyle kendine masalsı bir yan da katan film, oldukça keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Buna kadronun mükemmele yakın performansı eklendiğinde filmi, türünün üst basamaklarına yerleştirmemek ayıp haline geliyor. 2 saatlik bu keyifli yapım, sizin paranızı da zamanınızı da kesinlikle hak ediyor.

Oyuncular: Scarlett Johansson, Nicholas Hunt, Laura Linney, Donna Murphy, Alicia Keys, Paul Giametti, Chris Evans – Görüntü Yönetmeni: Terry Stacey – Müzik: Mark Suozzo – Senaryo: Shari Springer Berman, Robert Pulcini (Emma McLaughlin ve Nicola Kraus’un romanından) – Yönetmen: Shari Springer Berman, Robert Pulcini

Superbad

Bu filmle de belli oldu ki Judd Apatow-Seth Rogen ikilisi yeni bir komedi akımı başlatmak üzereler. Umut verici bir başlangıç sayılabilecek 40 Year-Old Virgin’den sonra hepimizi kırıp geçiren Knocked Up ile büyük bir çıkış yakalayan ikili şimdi de Superbad ile başarılarının şans olmadığını kanıtlıyorlar. Benim dikkat çekmek istediğim asıl nokta ise saydığım 3 filmin de farklı komedi alttürlerinden olması ve bu farklılığa rağmen aynı tatlar barındırması.

Superbad’e gelecek olursak karşımızda bir gençlik komedisi görüyoruz ama bu, American Pie ve türevleri gibi değil; daha gerçekçi, insancıl ve komik olan 80’ler gençlik filmleri düzeyinde. Böyle olunca da o yıllara tutkun birçok sinemaseveri kendine çekiyor, bunun yanında gerçekçi yanıyla günümüz gençliğinin de ilgisi oldu.

Lise son sınıftaki iki arkadaşın bir gününü anlatan film, öncelikle arkadaşlığa, bağlılığa, yan öykülerde de sadeliğe, dürüstlüğe ve samimiyete parmak basıyor. Günümüzde bu değerlerin çoğunun ortadan kalktığını düşünürseniz, filmin eğlendirmenin yanında ciddi bir mesaj içerdiğini de göreceksiniz. Bunların yanında yoğlu, sıska, sivilceli karakterleriyle gerçekçi imajını ısrarla ön plana çıkardığını görüyoruz ki günümüzün silikonlu, jöleli tiplerle örülü dünyasında oldukça rahatlatıyor insanı. Bunların yanında filmin tek aşırı karakterleri fazlasıyla karikatüre kaçan polisleri.

Bunlardan başka bizleri yeni yüzlerle tanıştırıyor film ki birkaçı ilerde çokça karşımıza çıkacak. Bilhassa Anthony Mitchall Hall’un reerkarnasyonuna benzeyen Christopher Mintz-Plasse fevkalade bir keşif. Hatta yönetmenin bile yeni bir keşif olduğu söylenebilir.

Superbad arkadaşlarla keyifle izlenebilecek, çok gülünecek bir film.

Oyuncular: Jonah Hill, Michael Cera, Christopher Mintz-Plasse, Bill Hader, Seth Rogen, Martha MacIsaac, Emma Stone – Görüntü Yönetmeni: Russ T. Alsobrook – Müzik: Lyle Workman – Senaryo: Seth Rogen, Evan Goldberg – Yönetmen: Greg Mottola

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Yumurta

Semih Kaplanoğlu merakla değil ama ilgiyle takip ettiğim bir yönetmen. Her filmiyle beni ikilemde bırakan biri çünkü tamamen sanat sineması yapıyor. Bundan kastım tamamen içinden gelen, imgelere dayalı, öyküye yaslanmayan, minimal bir sinema yapışı. İlk filmi olan Herkes Kendi Evinde’nin özel gösterimine katılmıştım, bu filmle bile farklı olduğunun altını çiziyordu fakat öyküye de dayanan ve belki de bu yüzden ikinci filmiyle bile bu yapıdan 180 derece dönmesine sebep olan bir filmdi. İkinci filmi Meleğin Düşüşü’nü izlemek bu yaza kısmet oldu çünkü imgeye dayalı bir film olduğunu biliyordum ve bu beni pek cezp etmiyordu. Yine de izlediğimde farklı duygular barındıran, sıkmayan bir film olduğunu gördüm. Yeni filmi Yumurta ise ikinci filmi bir adım daha ileriye taşıyor. Bu tarz filmlerin en önemli handikaplarından sıkıcılığı önlemesinin yanında bir şeyler de anlatıyor ve bu şeyler, filmin can damarını oluşturuyor.

Film mekan olarak köşede kalmış bir kasaba olan Tire’de geçiyor. Böyle bir kasabadan çıkıp şair olan Yusuf’u ana düzleme yerleştiriyor. Rotasını ise annesinin ölümüyle kasabasına geri dönmesi oluşturuyor. Daha Yusuf’un önceki hayatını bilemiyoruz (ileride gösterilecek Bal ve Süt’te izleyeceğiz) ama daha ilk plandan itibaren Yusuf’ta bir bıkkınlık seziyoruz. Bu bıkkınlık kime karşı, belki birine ya da hayata bilemiyoruz. Yusuf, kasabasına dönünce kendini adet ve göreneklerin içinde buluyor. Bunlar büyük şehirde artık olmayan, Tire gibi köşede kalmış yerlerde devam eden ritüeller. Bunlarla Yusuf, yeni bir sürecin içine sürükleniyordu. Bir yandan çocukluğundan gelen anılarla yüzleşirken, diğer yandan bugünün sıkıntılarını yaşıyor. Annesine bakan akrabası Ayla ise bu sürece katılan bir element haline geliyor. Böylece Yusuf’un hayatında bizim göremeyeceğimiz yeni bir dönem başlıyor.

Yumurta minimal sinemanın görebileceğiniz en katıksız örneği. Doğal oyunculukları, gerçek mekanları, basit ama sağlam senaryosuyla istediğini yapabilen bir film. Bu akımın diğer örnekleri olan Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz filmleriyle kimi zaman çakışan (bilhassa Uzak ile) ama kendine ait özgün bir dil yaratabilen bir film izliyoruz. Kaplanoğlu muhtemelen yukarıda andığım iki isim ve Reha Erdem ile Türk Sineması’nın bağımsız kanadını oldukça sağlam bir temel üzerine kuruyor. Sırf bu temelin nasıl oluştuğunu görmek için bile Yumurta görülmeli.

Oyuncular: Nejat İşler, Saadet Aksoy, Ufuk Bayraktar, Tülin Özen, Gülçin Santırcıoğlı, Kaan Karabacak, Semra Kaplanoğlu – Görüntü Yönetmeni: Özgür Ekin – Senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal – Yönetmen: Semih Kaplanoğlu
**** G.T.: 9 Kasım Y.T.: 27 Kasım

American Gangster

İşte 2008 Oscarları’nın en favori filmi. Muhtemelen 5-10 adaylık elde edecek ama kaçını alır bilemem. Teknik kadro rüya takımı misali: Ridley Scott, Steven Zaillan, Russell Crowe, Danzel Washington. Konu, çok Hollywood kokuyor, tam Akademi’nin seveceği türden: Bir adamın çıkış ve iniş hikayesi. Üstelik adam gangster. Bir de onun peşinde olan dürüst polis var. Maceraya bakın.

Ocak ayında tüm Türkiye filmi konuşuyor olacak. Hollywood özentisi yazarlarımız performansları, görüntüleri ve Scott’ı yere göğe koyamayacaklar. Şimdiden ‘Empire’ filmi Heat’ten sonra çekilmiş en iyi suç filmi olduğunu iddia etti. Siz de bu senaryoyu bir yerlerden hatırlıyor musunuz? Yoksa her yıl olan geyik değil mi bu? Geçen yıl iyi çekilmiş bir yeniden çevrimden öteye gidemeyen The Departed’a da aynı geyikler yapılmıştı. Scorsese’nin bu filmle Oscar alması bile utanç vericidir. Neyse, konumuz o değil.

Uzun yıllar şoförü olarak çalıştığı mafya babasının yoğun eğitimine maruz kalan Frank Lucas, o ölünce fevkalade bir hamleyle Harlem’in yeni uyuşturucu kralı olur. Fakat kurduğu yepyeni sistem sayesinde kısa zamanda görülmeyen efsane haline gelir. Diğer yandan takip ettiği bir arabada bulduğu 1 milyon doları devlete verecek kadar dürüst ama fena halde çapkın Richie Roberts ise uyuşturucu kirliğini çözmek adına gizli bir birim kurar ve direkt işin başındakileri hedef alır. Bundan sonrasını yazmama bilmem gerek var mı?

Gerçekten güzel çekilmiş bir suç filmi. Kararlı, sert karakterler; düşüp kalkılan güzel kadınlar; bolca takip sahnesi; kokuşmuş polis teşkilatı; ekip olma duygusu; gerilim; kan; patlayan kafalar. Bir suç filmden bekleyeceğiniz her şey mevcut. Yalnız bunları fazla bariz yapıyor. “Bak, benim filmimde kan da var, şiddet de var, kadın da var. Hadi bana para ver.” Sırf Heat’e özenmek için Crowe ile Washington’un bir masada karşılıklı oturduğu, ortada kahve bile olan bir sahne bile çekilmiş. Ama ne Crowe-Washington’un karizması ve parıltısı De Niro-Pacino’nun yanına yaklaşıyor, ne de oyunculukları, role yakışmaları. Çok eğrelti duruyorlar, resmen ben filmi kurtaran adamım diye bas bas bağırıyorlar. Birbirlerini tamamlayamıyorlar.

American Gangster, sırf ödül ve ticari para için çekilmiş, geleceğe hiçbir şey bırakmayacak olan bir yapım. Film ilk izleyenler başyapıt izlediklerini sanıp (IMDB ilk 250 listesine 100. sıradan girdi ve gittikçe düşüyor, şimdiden) boyalı laflar söyleyecekler ama 2-3 yıl sonra TV’de gösterilen bir prime-time filmi olacak. Doğru ya, A Beautiful Mind’ı hatırlayanız var mı?

Oyuncular: Danzel Washington, Russell Crowe, Chiwetel Ejiofor, Josh Brolin, Lymari Nadal, Ted Levine, Roger Guenveur Smith, Cuba Gooding Jr., John Hawkes – Görüntü Yönetmeni: Haris Savides – Müzik: Marc Streitenfeld – Senaryo: Steven Zaillian (Mark Jacobson’ın ‘The Return of Superfly’ adlı makalesinden) – Yönetmen: Ridley Scott

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Yaşamın Kıyısında

Fatih Akın’a karşı hep soğuk kalmışımdır. Son iki filminde hep kusurlar buldum ve başkalarının beğendiği kadar başarılı bulmadım. Bir tek Im Juli’yi seviyordum, onda da bariz senaryo hataları olmasına rağmen sıcacık olmasının getirdiği bir duyguydu. Halbuki Yaşamın Kıyısındaçok farklı. Kendini sevdirmesini biliyor ve çok başarılı bir film.

21. yüzyılın ilk on yılına kesinlikle damga vuran parçalı hikayeli ve kesişen insanları anlatan filmlerden biri daha var karşımızda. Filmdeki 6 insanın hayatları bir şekilde birbirlerine teğet geçiyor. Üstelik bu örgüyü alelade kullanmayarak zoru başarıyor. Neye nerede müdahale etmesini bildiğinden film dağılmıyor, tam tersine finalde birleşiyor.

Filmde 3 ana bölüm var: ‘Yeter’in Ölümü’, ‘Lotte’nin Ölümü’ ve ‘Yaşamın Kıyısında’. Yönetmen/senarist her bölümün başlığını başında vererek, bize ne olacağını zaten söylüyor ama, hep dediğim gibi, sinemada sorun ne olduğu değil, nasıl olduğudur. Bunun da onlarca örneği vardır. En barizi de Titanic’tir, herkes geminin batacağını bile bile sinemaya gitmiştir fakat asıl merak edilen geminin nasıl batacağıdır.

Bu filmde de bölüm sonlarını bilsek de merak ediyoruz, nasıl olacak diye. Mesela ilk bölüm: Karadenizli Ali, genelevde tanıdığı Yeter’i yanına alır. Yeter de toplum baskısından kurtulmak için kabul eder. Bir yandan Türkiye’deki kızını özleyen Yeter, içini Ali’nin Alman Dili Profesörü oğlu Nejat’a açar. Tam ortalık durulmuşken vahim bir kaza sonucu ölen Yeter, Nejat’ın Türkiye’ye gitme sebebini oluşturur. İstanbul’da Yeter’in kızını arayan Nejat, en sonunda bir kitapçı açarak İstanbul’a yerleşir.

İkinci öyküde ise Yeter’in kızını görürüz. Onun da hikayesi, kendisinin olgunlaşıp dünyaya farklı açıdan bakmasıyla sonuçlanıyor. Yani filmdeki 6 ana karakterden ikisi olgunlaşırken, ikisi ölüyor, kalan diğer ikisiyse çocuklarını anlama ve onlara kendilerini anlatabilme çabasında. Ölüm hakkında çeşitlemeler sunan film, bir yandan da evebyenlik ve çocuk olma durumunu masaya yatırıyor. Yeri gelince anne/babalarını anlamayan çocuklar hayatlarındaki deneyimlere paralel onları anlamaya başlıyor ve hayata farklı bakıyorlar.

Filmin esas derdi yukarıda anlattıklarım olsa da ve bunları anlatmada çok başarılı olsa da yan hikayeciklerde bir bocalama söz konusu. Yıllar önce senaryo yazma hakkında sohbet ettiğim bir arkadaşımın dediği gibi, başlangıç ve sonuç ortada ama problem onları nasıl bağlayacağın, yani problemi matematiksel olarak nasıl çözeceğindir. Burada da Akın, ana iskeleti harika kursa da onu destekleyen yan unsurlarda bu başarısını gösteremiyor. Mesela? Lotte’nin ölüm sebebinin yüzeysel kalması ya da Nejat’ın hayatını 10 günde tümüyle değiştirmesi gibi. Ama genel tabloya baktığınızda bunlar asla göze batmıyor.

Oyunculuklara gelirsek, 6 ana oyuncu da birbirleriyle yarışıyor diyebiliriz. 2 usta, Tuncel Kurtiz ve Hanna Schygulla’yı izlemeye doyamıyorsunuz. Nursel Köse benim için yeni bir keşif oldu. Baki Davrak çok sakin oynarken, Nurgül Yeşilçay karakteriyle özdeşleşmesini biliyor. Lotte rolündeki Patrycia Ziolkowska ise oldukça dinamik oynuyor, hislerini dışarıya vererek.

Son sözüm filmin ses kaydına. Bence tek kelimeyle şahane diye nitelendirebileceğim kayıtta, Kazım Koyuncu-Şevval Sam’ın ‘Ben Seni Sevdiğimi’ düeti filme damgasını vuruyor.

Siz de ailece sinema salonuna girerek bu güzel yapımı seyredin. Hele o mükemmel, tek plan finalde ayağa kalkmadan sadece huzur bularak jeneriğin akmasını seyredin.

Oyuncular: Nurgül Yeşilçay, Baki Davrak, Tuncel Kurtiz, Hanna Schygulla, Patrycia Ziolkowska, Nursel Köse, Erkan Can – Görüntü Yönetmeni: Rainer Klausmann – Müzik: Shantel – Yazan ve Yöneten: Fatih Akın

****1/2 G.T.: 26 Ekim Y.T.: 1 Kasım

Vesikalı Yarim

31/10/2007 1 yorum

Nice zamandır ismini duyup izleyemediğim Türk filmlerinden sadece biri. Türk Sineması’na yapılan nankörlük ve umursamazlıktan ötürü genç nesil kendi sinemasının nelere kadir olduğunu bilmiyor, ne yazık ki. Oysa, öyle güzel filmler var ki izlemeye doyamazsınız. İşte bunlardan biri: Lütfü Ö. Akad ustanın eşsiz melodramı, Vesikalı Yarim.

Hikaye basit Yeşilçam yapısıyla başlıyor: İşinde, gücünde, kendi halinde bir manav olan Halil, bir gün arkadaşlarıyla Beyoğlu’ndaki meyhanelerden (aslında pavyon daha uygun olur) birine gider. Normalde sağa sola yaradılışı icabı bakmayan Halil, Sabiha’ya görür görmez tutulur. Sabiha da normal müşterilerine hiç benzemeyen bu adama yakınlık hisseder. Ertesi gün, Halil kendini tutamayarak yine meyhaneye gidince büyük aşkları başlar. Ama Sabiha, Halil’in evli olduğunu öğrenince ilişkileri sarsılmaya başlar…

Buna benzer hikayeleri belki de yüzlerce kere izlediğinizin farkındayım ama bu seferki çok farklı. Klişelere fazla bulaşmayan, kendi derdini sadelikle anlatan bir hikaye. Zaten film, ünlü hikayecimiz Sait Faik Abasıyanık’tan uyarlanmış. Senaryo yazma rekoruna sahip Safa Önal tarafından da senaryolaştırılmış. Hikaye ve film öyle tatlı akıyor ki izlemeye doyamıyorsunuz. Temposu hiç düşmeyen, mantık çerçevesini hiç aşmayan bir film. Sonunda da harika bir final yaparak klişelerle uğraşmadığını yine kanıtlayan bir yapım. Final sahnesi bana nedense Casablanca’yı hatırlattı, büyük bir aşkın hüzünlü bir finali gibi. Halbuki finali çift taraflı olarak da yorumlayabiliriz. Her ne kadar mutsuz gibi gözükse de bir açıdan da mutlu bir final izliyorsunuz.

Diğer taraftan 1968 yapımı film, dönemini harika kullanıyor. Mahalleleri, daracık sokaklarıyla enfes bir İstanbul filme fon oluyor. Ses kaydında ise birbirinden güzel şarkılar: Şükran Ay’ın (Savaş Ay’ın annesi) sesinden “Kimseye Etmem Şikayet”, “Kalbimi Kıra Kıra” ve niceleri. Filmin karelerine de öyle güzel uyuyorlar ki bambaşka diyarlara yolculuk ediyorsunuz. Ve tabii ki oyuncular: Güzeller güzeli, Sinemamızın Sultanı Türkan Şoray, enfes bir performans veriyor. Ağır abi de İzzet Güney, tüm duygularını tek bakışıyla ekrandan taşırıveriyor. Yıllardır Kadir İnanır-Türkan Şoray ikilisinden bahsedenler, bir de bu filmi izlesin. Yan rollerde Yeşilçam’ın emektarları. Ama nedense Aydemir Akbaş bir başka dikkatimi çekti.

Bu siyah-beyaz klasiği seyredip ülkenizin sinemasıyla gurur duymalısınız.

Oyuncular: İzzet Günay, Türkan Şoray, Ayfer Feray, Semih Serezli, Salahattin İçsel, Aydemir Akbaş – Görüntü Yönetmeni: Ali Uğur – Müzik: Metin Bükey – Senaryo: Safa Önal (Sait Faik Abasıyanık’ın hikayesinden) – Yönetmen: Lütfü Ö. Akad

***** Y.T.: 31 Ekim