Arşiv
Inglorious Basterds
Işıklar karalıyor ve bir ışık huzmesi beyaz perdeye düşmeye başlıyor. Universal’in logosunu görüyoruz lakin bu, trampetler eşliğinde dönen bir dünya değil. 50 yıl öncesinin sade dünya resimli logosu. Tarantino daha ilk kareden sıradan bir film izlemeyeceğimizin sinyalini veriyor.
Hemen ardından kadrodaki isimler, teker teker perdeye yansıyor. Bu jenerik stili de günümüze ait değil. Westernlerde ve sonraları spaghetti westernlerde sıklıkla kullanılan bir stildir kullanılan. Zaten Tarantino’nun “Ben 2. Dünya Savaşı filmi değil, 2. Dünya Savaşı’nda geçen bir spaghetti western çektim.” sözü de buna uyuyor zaten.
Daha fazlasını oku…
My Sister’s Keeper
Yaz mevsimi vizyon filmleri açısından çok kurak geçiyor. Temmuz ayındaki üst üste gelen birkaç filmi saymazsak tabii. Hayri Pıtır’dan bu yana 1 ay geçmiş ki sinemaya gitmemişim. Nick Cassavetes’in mendil ıslatan melodramıyla yolum sinemaya düştü sonunda.
Normalde Amerikan melodramlarına pek itibar ettiğim söylenemez. Lakin, yönetmene göre film seçtiğimden bazen konu ayrımı yapmıyorum. Söz, Nick Cassavetes olunca merak ettim filmi. Konu da çok ilginç zaten:
Anna, üç çocuklu bir ailenin son çocuğu. Ama onun doğma hikayesi normalden biraz farklı. Şöyle ki sırf kanser olan ablasına donör olmak için laboratuar ortamında yaratılan bir çocuk ve 12 yaşına kadar ablası için defalarca bıçak altına yatmış bir çocuk. 12 yaşında da ablasına bir böbreğini vermesi istenince “Artık yeter!” diyor ve ailesini mahkemeye veriyor.
Konu, tamamen bir ikilemden ibaret. Bir yanda 13 yıldır ölmemesi için tüm hayatı felç olmuş bir aile var. Bilhassa anne, kızının yaşaması için tüm benliğinden vazgeçmiş bir durumda. Diğer tarafta da hiç gereği yokken defalarca ameliyat olan ve bunların sorunlarıyla boğuşan bir kız çocuğu var. Davanın ana konusu bile ilginç: ‘Beden üzerindeki hakları geri almak’!
Filme giderken de, filmin ilk 1 saati boyunca da salt bu ikilem üzerinden filmin yürüyeceğini zannetmiştim. Ama senaryo zekice bir hamleyle ikilemin merkez noktası olmasından sıyrılıyor finale doğru. Böylece o ana kadar filmin ana karakteri sandığımız Anna bir anda ikincil karaktere düşüyor. Kanserli abla, Kate de başrole yerleşiyor. Bu hamle hem filmin (tipik bir Hollywood filmi gibi) ahlaki sorularından güzelce kaçmasını sağlıyor, hem de filmdeki bazı gereksiz sahnelerin anlam kazanmasına yol açıyor. Yani bir şeyler götürürken bir şeyler de getiriyor. Lakin ilk başta verilecek bir kararla iki sorunun da çözüleceğini düşünebiliriz ama çözümü birden fazla olasılıkla aramak saçma olur.
Bir de işin diğer yönü var: Filmin uyarlandığı kitapta final tamamen farklıymış (dolayısıyla bahsettiğim hamle kitapta yok). Bazı kitap hayranlarını durumdan şikayetçi olsalar da kitapta final oldukça gerçek dışı* olduğundan çoğu hayran mutlu. Bu yönden bakınca filmin yaptığı mantıklı geliyor. Ama yine de vaat ettiği ana ikilemden kaçınması hayal kırıklığına uğratıyor. Ben işin içinden çıkamadım, çıkarsanız söyleyin.
Son olarak bu filmle Cameron Diaz Oscar adayı olmak istiyormuş. Bence çok zor. Ama aynı rolle sağlam bir aktris rahatlıkla aday olabilirdi, gerçekten bıçak sırtı bir rol.
Oyuncular: Sofia Vassilieva, Abigail Breslin, Cameron Diaz, Jason Patric, Alec Baldwin, Joan Cusack, Evan Ellingson, Heather Wahkquist, Thomas Dekker, Jeffrey Markle – Görüntü Yönetmeni: Caleb Deschanel – Müzik: Aaron Zigman – Senaryo: Jeremy Leven, Nick Cassavetes (Jodi Picoult’un romanından) – Yönetmen: Nick Cassavetes – ***1/2
*: Kitapta Anna mahkemeyi kazanıyor ama eve giderken kaza geçirip ölüyor, o sırada tamamen rastlantı sonucu böbrek bekleyen ablasına böbreği veriliyor ve Kate ölümden kurtulup ileride bir dans hocası oluyor.
The Soloist
The Soloist, 1 yıl önce duyduğum bir film. Daha önce Pride & Prejudice ile Atonement’la radarıma giren Joe Wright’ın 3. uzun metrajı. Başrollerinde son birkaç yılın favori ismi Robert Downey Jr. ile Jamie Foxx var. İlk duyduğumda film, 2009 Oscarı için yarışacaktı. Diğer deyişle 2008 Aralık’ta gösterime girmesi bekleniyordu. Okuduğum haber, filmin birkaç dalda aday olabileceğini söylüyordu.
Sonra ne olduysa, ABD vizyon tarihi 2009 Nisan’a itildi ki bu da Oscar için yarışacak bir film için kötüdür. Film, gerçekten de geçtiğimiz nisan Amerika’da gösterime girdi, pek fırtına koparttığı da söylenemez. Daha Avrupa’ya geçmedi lakin. Türkiye’ye de ekim gibi gelmesi bekleniyor şu an.
Daha fazlasını oku…
Public Enemies, The Hangover ve 6. Harry Potter
Temmuz ayı vizyon filmleri açısından harika geçiyor. Büyük Hollywood stüdyoları birbiri ardına bombalarını patlatıyor. ABD Box-office’i kıyasıya bir rekabet içinde. Ekonomik krize rağmen stüdyoların keyfi yerinde. Geçen haftanın sıralamasında 100 milyon dolar sınırını geçen 4 film vardı ki rakipleri de hızla bu sınıra yaklaşıyor. Ayrıca henüz tüm bombaların patlatılmadığını da not düşelim.
Böyle bir ortamda sinemaya gitmemek, benim için çok güç. Nitekim 6 günde 3 vizyon izledim, ikisi sinemada olmak üzere. Şimdi teker teker değinelim.
Daha fazlasını oku…
2 Blockbuster Analizi
Sinemalarda yaz dönemine girdik artık. Birbiri ardına büyük bütçeli filmlerle dolacak sinemalar. Tabii büyük bütçe demek aksiyon demek. Eylüle kadar pek derinlikli film beklemiyorum o yüzden. Ama azıcık karakterlerine eğilen, aksiyonunu mantık sınırları içerisinde tutan filmler olursa baş tacı edeceğiz. Mesela geçen yıl The Dark Knight, Iron Man ve Indiana Jones 4 bana hoş vakitler yaşatmıştı. Bilhassa The Dark Knight efsane bir başarı yaşatmıştı tüm dünyaya. Açıkçası 2009’dan o tarz bir beklentimiz pek bulunmuyor lakin merak ettiklerimiz de yok değil. İşte bunlardan ilk üçü aşağıda efem:
State of Play her ne kadar blockbuster (gişe) filmi tanımlamasına pek uymuyorsa da oyuncu kadrosuyla bu kategoride yer almayı hak ediyor. Russell Crowe, Ben Affleck, Rachel McAdams, Robin Wright Penn, Helen Mirren, Jeff Daniels ve Jason Bateman’dan oluşan kadro göz kamaştırıcı. Yönetmen de Kevin Macdonald. Konuya bakmadan izlenebilecek filmlerden kısacası. Tür de siyasi gerilim.
Daha fazlasını oku…
Veeeeeeeeeeeeee Action
Son 2 haftada daha taptaze olan 4 tane aksiyon filmi izledim. Bilerek izlediğim bir sıra değildi, öyle denk geldi. Ama ilginç tarafı, yeni nesil aksiyonların nasıl olup olmaması gerektiğinin bir şemasını oluşturmasıydı. O yüzden kronolojik (izlediğim) sırada değil, belirli bir yapı içinde filmlere bakmaya çalışacağım.
İlk filmimizin adı The Spirit. Film, ünlü bir çizgi-roman uyarlaması, üstelik uyarlayan da Frank Miller. Evet, Miller sağlam çizgi-roman çizerlerinden biridir ama bu sefer Will Eisner’ın eserini uyarlıyor. Filmden beklentiler büyük, bunun da 2 nedeni var. İlki Miller’ın kendi eseri olan ve Robert Rodriguez ile beraber yönettiği Sin City. Malumunuz film, çizgi roman uyarlamalarına yepyeni bir soluk getirmişti. İkincisi ise Miller’ın sadece ‘çizen’ ünvanıyla yetindiği 300 ki o da belli bir heyecana sebebiyet vermişti (Filmin harika bir DVDsi çıkmış, hayranlarına duyurulur). Şimdi siz böyle bir adamdan alalade bir film bekleyemezsiniz lakin The Spirit pespayenin önde gideni. Ne bir heyecan, ne bir aksiyon hareketi, ne bir nükteli monolog. Sıfır artı sıfır, elde kalmış sıfır. Filmde Eva Mendes ile Scarlett Johansson ablalarım var bir de ama Mendes’in 5 saniyelik nüryan görüntüsü dışında bir artı da yok. Demek ki neymiş, color correction ile film çekilmiyormuş!
Daha fazlasını oku…
Issız Adam’a Uzaktan Bakış
Kasımda yazdığım yazıda Issız Adam’ı son yılların en iyi filmi diye nitelemiştim. Aradan 5 ay geçti ve film üzerinde daha çok kafa yordum. Bilhassa DVDsini bir daha izlediğimde kafamdaki yorum daha da netleşti.
Bir kere ilk yorumumun fevkalade abartılı olduğunu kabul etmem lazım. Issız Adam, 2008’in en iyi filmi olmaktan çok uzak. Vesikalı Yarim gibi bir film olduğunu sanmak da keza. Bir kere tamamen tür kalıplarına sıkı sıkıya bağlı bir film. Yani hiç bir anlamda yeni bir şey söylediği yok. Hatta sürüyle benzerini bulabilirsiniz, bilhassa Fransa’da. Hele bu Fransız olanlar sıklıkla çekildiğinden daha iyilerini bulabilsiniz. Ama…
Daha fazlasını oku…
Güneşi Gördüm (mü?)
Vittorio De Sica demiş ki “Bir Akdeniz ülkesi olarak İtalya’da melodramlar satar her zaman.” Her zaman dediğim üzere, Hrıstiyan olmalarının dışın İtalyanlarla Türklerin en ufak farkı yoktur. Bizim ülkede de melodramlar en çok gişeyi getirir. Bu, hep böyle olmuştur. Şu anda bile televizyonların reytingi ağlatma dakikasıyla ölçülüyor. Hatta Sina Koloğlu’nun bu konuda küçük bir istatistiği bile vardır.(1)
Mahsun Kırmızıgül de bu kanaldan giriyor. En çok satanın melodram olduğunu bildiği için onu çekiyor. Peki bu yanlış mı? Hayır, adam gibi çekersen başyapıt bile çıkarabilirsin. Çağan Irmak tam da bunu yapıyor mesela. Sade melodramlar çekiyor. Peki neden ona kimse saldırmıyor da olan Mahsun’a oluyor?
Daha fazlasını oku…
Düşünmek Lazım
Geçen ay seyirci açısından felsefedaş iki film izledim. Bakınca birbiriyle alakası pek yok gözüküyor lakin bir açıdan benzeşiyorlar. İkisinin de seyirciden belli talepleri var. Ama bu talepler seyir sırasında oluşmuyor. Filmleri çıplak gözle izlediğinizde manasız, saçma sapan imge toplulukları görüyorsunuz. Filmin marifeti ise salon çıkışından epey sonra başlıyor. Ne zaman sakin kafayla beyninizde filmi oynatmaya başlıyorsunuz, o saçma sapan imgeler düzene girmeye başlıyor. İşte filmin verdiği tat, o anda damağınıza düşüyor.
İlk filmimiz Synecdoche, New York, Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi. Kaufman’ı bilhassa alternatif popüler sinemaseverler sever. Hem belli tür kalıplarına göre filmini yazar hem de bu kalıplara absürt fikirler akıtır. Gerek Eternal Sunshine of the Spotless Mind gerekse Being John Malkovich’in entelektüel filmler ilan edilmesinin sebebi de bunda saklıdır. İlk izlediğinizde alakasız gelen hareketler, sonradan beyninizde bambaşka duygulara dönüşür. Synecdoche’da ise bu olayı bambaşka bir boyuta taşımış Kaufman.
Daha fazlasını oku…
Melissa Leo & Anne Hathaway
Bugün itibariyle yabancı, belgesel ve kısa filmler hariç tüm Oscar adaylarını bitirmiş bulunuyorum. Ha, bu marifet mi? Değil! Lakin her ocak-şubat sezonunda hoş bir zaman dilimi oluyor benim adıma. Törenden önce her adayı izlemiş olmak bana heyecan veriyor, her ne kadar saçma olsa da.
Son olarak ‘En İyi Kadın Oyuncu’ kategorisinin iki adayını izledim. Şunu söylemeliyim bu yılki en çetin savaş bu kategoride olacak, hatta oluyor! Aday olmayan bile sürüyle iyi performans vardı. Wendy and Lucy’de Michelle Williams ile Revolutionary Road’da Kate Winslet ilk aklıma gelenler. Biraz düşünsem daha da çıkar.
Daha fazlasını oku…
Son Yorumlar