Arşiv
Sezon Finalleri
Diziler arka arkaya bitmeye başladı. Eylüle kadar tatile girdi hepsi. Sezon finalleri hep bomba olur ya, yine yaptılar yapacaklarını, güzelce bitirdiler, bir yandan da merak ettirerek.
Pazartesi yani dün, Desperate Housewives bitti. Bugüne kadar yaptığı en iyi finalle. Önce her zamanki gibi sezon içi dinamikleri çözüldü. Kylia anneannesine taşındı, Dylan’ın üvey olduğu çıktı, Gabby paranın üstüne kondu, Susan doğurdu. Güzeldi kendi içinde ama artık 4 sezondur aynı dinamikler sıkmıştı. Her sezon yeni komşu geliyor, bir sırrı oluyor, herkes onu bulmaya çalışıyor. Ama artık anladılar sanırım sıktığını, enfes bir dönüş yaptılar. 5 yıl sonrasını verdiler ve sanırım hikaye buradan devam edecek. Harika olacak bence. Gabby’nin ikizleri olmuş! Susan’ın yeni sevgilisi var! Lynette’in oğulları kodes derdinde (bekleniyordu gerçi). Bree aynı ama Orson’la beraber takılıyor. Ben beğendim şahsen, hikayeleri dört gözle bekliyorum.
Bugün de iki dizi bitti. İlki pek parlak bir sezon geçirmeyen How I Met Your Mother. Neyse Ted ile Barney barıştı da geyiklere malzeme çıktı. Ted evlenme teklifini yaptı, milleti şoke etti. Barney’in gözü Robin’de sanırım. Pek iyi bölüm değildi ama gelecek vaat etti. Barney için seyredeceğiz artık. Abi bir de anne nerde, göstersinler artık. Anne hariç tüm kızları gördük maşallah. Teğet geçmeler saylanmaz.
House,MD de bitti. Hoş bölümdü. Amber öldü, pek dokunaklıydı. Güzel bağladılar ölüm sebebini valla. Helal olsun. Cuddy House’a karşı bir şeyler hissediyor galiba. House komadayken bırakın yanından ayrılmayı, elini bırakmadı. Foreman bile ağladı ama o komikti yalnız. Öbür yıla konu kalmadı yalnız. Ne çıkaracaklar acep?
Sezon da böyle bitti kısaca. Bir tek haftaya 2 bölümlük Lost kaldı. Güzel bir son bekliyorum harbi. Bakalım. Bu arada eylül bomba olacak, Prison Break’e başlamayacağım ama Heroes dönecek. Gerçi Sylar’ın piskopatlığını izleyeceğiz yine ama orada da Hiro faktörü var. Sezon başına kadar dizilere elveda.
Dizi Furyası ve Spaced
Son yıllarda bir dizi furyası almış başını gidiyor. Hayır, birbirinin benzeri, klişe fabrikası yerli dizilerden bahsetmiyorum. Yabancı dizileri kastediyorum. Tabii ki televizyonun başlangıcından beri diziler yapılmakta ama 90’lı yıllarla birlikte ABD’de dizi fırtınası dinmişti. Eskilerin Dallas’ından, Charlie’s Angels’ından, Komiser Kolombo’sundan pek eser yoktu. Belki de o yüzden yapımcıları Seinfeld’e 3 sezon katlandılar. Şaka ama gerçektir ki Seinfeld ilk 3 sezonunda pek para kazandırmayan bir diziydi, sonra da efsane haline geldi.
Ama yine de diziyi seyretmek uğruna kendini eve kapatan bir kitle yoktu. 2004 yılında o da değişti. Diziler gerçekten kabuk değiştiriyordu. Lost, gerçek manada ortalığı darmaduman etti. Birkaç on milyon seyirciyle en çok izlenen dizi konumunda. Şu anda en büyük TV fenomeni konumunda. Ardından 24, Prison Break, House, Heroes geldi ve daha bir sürü dizi daha. Hepsi salt eğlendirmekten ziyade, izleyicisini meraklandıran, düşündürten ve bir takım mesajlar barındıran dizilerdi. Mesela American Beauty sonrası tartışılan banliyö yaşantısı, Desperate Housewives ile yeni bir boyuta taşındı.
– Acı/Brian parmağını keser ve kanıyla tuvali boyar.
– Korku/Tuval karşısında ağlamaktadır.
– Şiddet/Tuvalin üzerinde çekiçle yumurta kırmaktadır.
Heroes Vakası
Sanırım ekim başlarındaydı, bir gazetede Amerika’nın yeni bir diziyle kavrulduğu yazıyordu. Adı Heroes’tu ve tıpkı Lost gibi doğaüstü olaylardan kaynak alıyordu. Giderek ünlenmeye devam edince şöyle bir bakayım, dedim ve 14 bölümü 1 haftada izleyiverdim. Geçen hafta kendinden hiç beklenmeyecek kadar kötü bir finalle 1. sezona veda eden Heroesvakası bu yazının ana temasıdır.
Hikaye günümüzde, başlangıçta birbirinden habersiz, süper güçlere sahip birtakım insanlar arasında cereyan ediyor. Ana kahramanlarımız şöyle: İçinde bir şeyler olduğunu hisseden hemşire Peter; ağabeyi, senatör adayı ve uçma yetisine sahip Nathan; kendini iyileştirebilen lise öğrencisi Claire; zamanı durdurup yolculuk edebilen Japon Hiro; karşısındakinin düşüncelerini okuyabilen polis memuru Parkman; çift kişilikli Jessica/Niki; Jessica’nın her yerden geçebilen kocası ve elektronik aletleri düzelten oğlu Micah; vs. Ayrıca güçsüz kahramanlarımız var, hayatını babası gibi süper güçlü insanları bulmaya adamış Mohinder, Clarie’nin esrarengiz babası Mr. Bennett gibi. İlk sezonun ana hedefi yakın zamanda New York’ta yaşanacak bir patlamanın önüne geçebilmekti. Birbirinden bağımsız bu karakterleri birbirine bağlamaya ve sonunda da patlama engellenmeye çalışıldı tüm sezon. Son 2 bölüme kadar bence her şey güzel gidiyordu, gayet heyecanlı bir şekilde izliyorduk diziyi. Bağıntılar bir bir açığa çıkıp eksik parçalar görünmeye başlayınca diziye daha da bağlanıyordunuz. Ama son hamle olan finalde bir çuval inciri bir güzel berbat etmeyi başardı yapımcılar. Patlamayı son derece bayat bir sebeple engellediler.
Diziyi seyretmeye başlayınca ilk önce Lost havası, hemen akabinde de X-Men kokusu burnunuzu geliyor. Çok karakterli, doğa üstü olaylara dayanan konusuyla Lost’a benzemediğini kimse iddia edemez. Hatta bazı karakter benzerlikleri bile bulabilirsiniz. Sayyid-Mohinder gibi. Gözünüze çarpan ikinci önemli benzerlik de X-Men, mutant karakterlerin var olma savaşı, sıradanlaşarak diziye yansımış fakat tek kötü mutantın Sylar olması gibi bir saçmalık var. Üstelik Sylar gayet akılsız, Magneto’nun yanına yaklaşamaz. Dizinin çizgi romansı tasarımı pozitif etki yaratıyor. Buna karşın çizgi romanın sade eğlenmeye yönelik dünyasını karanlıklaştırıyor, dizi olmanın verdiği etkiyle gerçeklik katıyor. Bu da çizgi roman havasına negatif etki ediyor.
Ayrıca nedense Lost’un etkisinden sıyrılıp kendi kişiliğini yaratamıyor ve sezon bittiği halde hala bağımlı olmanın dezavantajını yaşıyor. Sezon ortasında Lost’un sıradanlaşmasına paralel Heroes’a ilgi artarken, finalde tamamen bozguna uğradı. Normal bir bölümden bile vasat olan final bölümü, herkesin beklediği patlama anını çok sıradanlaştırmasıyla büyük hayal kırıklığı yarattı. 2. sezonda kaç kişi devam eder merak konusu. Asıl soru ise nasıl devam edecekleri? Sylar ölmemiş olabilir ama tüm sezon da Sylar peşinde geçemez. Yeni sezonun gösterilen 1 dakikasında Hiro’yu orta çağ Japonya’sında gördük ama pek bir anlamı yok.
Diğer deyişle, Heroes bir bocalama evresine girdi. Bunu nasıl atlatabileceği merak konusu. Kendini kabuğunu kırıp yeni bir surete bürünmesi gerek. Bunu da ancak yeni sezonda görebileceğiz.
Lost Üzerinden Medeniyet Çeşitlemeleri
Lost3. sezonunu kaparken çok önemli sorular bıraktı arkasında. Final bölümünün son sahnesinde gelecekteki Jack, Kate’e “Keşke adaya dönsek.” dedi. Belli ki ada dışındaki modern hayata uyum sağlayamamıştı ve adada geçirdiği günlerin yasını tutuyordu. Tabii bunun nedenini ilerleyen sezonlarda anlayacağız ama yine de çeşitli çıkarımlarda bulunabiliriz.
Edebiyat sınıflandırmalarında egzotik yazın türünün başlangıcı olarak Robinson Crusoe gösterilir. Çoğumuz konusunu az çok biliriz. Gemiyle seyahat eden bir İngiliz beyefendisi geminin fırtınada batması sonucu bir adaya sığınır. Issız adada günlerini geçirirken ilk işi bir kayık yapmak olur. Tıpkı ilk sezonda Micheal’ın yapmaya çalıştığı gibi. Robinson Crusoe ilk yayınladığında egzotik ülkelere duyulan ilgi artmış. Daha sanayi devriminin ilk yılları olmasına karşın insanlarda, doğal hayata duyulan özlemi alevlendirmiş.
Şimdi ise yıl 2007. Tamamen vahşi kapitalist bir dünyanın içindeyiz. Evebyenler çocuklarını okula başlatırken bile ÖSS’ye göre okul seçiyor. Kimin, kimin arkasında olduğu belli değil. Bir yarış almış başını gidiyor. Hızla tüketilen bu yaşamda, durup soluklanmak mümkün değil. Hayatınız trafikte, sokaklarda, işte (plazalar, gökdelenler), fast-food’çuda geçiyor. Eve belki de sadece uyumak için gidiyorsunuz. Böyle bir yaşam tarzında herkesin en az bir kere aklından geçiyor, tüm bu formaliteleri bırakıp alıp başını gitmek. Nereye? Boşuna en klişe soru “Issız bir adaya düşseniz, yanınıza alacağınız 3 şey nedir?” değil. İnsanlar da bir sıkılmışlık duygusu var, ıssız bir adaya düşüp tüm dertlerden kurtulmak istiyor. Buna sosyal hayatı da ekleyebilirsiniz. Çünkü maddiyat sosyal hayata da bulaşmış. Evliliklerin maddiyata göre yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz ya da aşk acısı yaşayanların giderek katlandığı bir dünya. Dolayısıyla, insan durup silkinmek istiyor. Tüm dertlerinden kurtulmayı arzuluyor. Hayat supapları dediğimiz tatiller bazılarına az geliyor, çünkü insanlar için 50 haftalık bir rutinden sonra 2 hafta bir şey ifade etmiyor. İşte tam burada kaçış duygusu devreye giriyor. Lost’un bu kadar sevilmesinin bir nedeni de bu. Her hafta 42 dakika boyunca tropik bir adaya gidip stres atmak istiyor insan.
Bunu dizideki karakterlerde de gözlemleyebilirsiniz. Çoğu gerçek hayatta tam anlamıyla bir kaybeden ve uçağın düşmesiyle önlerine 2. bir hayat sunuluyor. Çoğunun bunu değerlendirdiğine şüphe yok. Mesela, John Locke. Sahtekar bir baba yıllar sonra çıkıp sevgisini sunuyor ama böbreğini alıp tüyüyor sonra. 2. gelişinde John’u evleneceği kadından ayırıp yapayalnız bırakıyor. 3. de ise bir gökdelenden atıp sakat bırakıyor. Locke’un hayatı işkenceye benziyor, ta ki adaya düşene kadar. Adanın esrarengiz gücü sayesinde bacaklarına kavuşuyor, sonra da grubun avcısı olarak 2. bir lider haline geliyor. Bunca olaydan Locke’ın ısrarla adada kalmak istemesini yadırgayamazsınız. Locke, adadan kurtulmamak için elinden geleni ardına koymayacaktır.
Oysa ki Locke harici kazazedeler ısrarla çıkış arıyor. Sanki dışarıda harika bir hayat onları bekliyor gibi. Son bölümde gelecekteki hayatı işkenceye benzeyen Jack’e bakalım. Başarılı bir cerrahın oğlu olarak tıbbı seçmiş ve babası gibi bir cerrah olmuştur. Ama bu kararın belki de acısını çekerek babasıyla durmadan zıtlaşmaktadır. Giderek pis bir sarhoşa dönüşen babasınız pisliklerini temizlemektedir. Tam bu zamanda mucize eseri kurtardığı kadınla evlenmiş ama bir süre sonra boşanmıştır. Hayat hiç adil değildir ona karşı. Derken babasının cenazesini eve getirirken uçağı düşer ve lider pozisyonuna gelir, daha ilk günden. Herkesle ilgilenir, tüm sorunları çözmeye çalışır, kaçırılır, pes etmez çabalar. Tek amacı, lideri olduğu grubu adadan kurtarmaktır ama acaba onun için doğru olan bu mudur? Sanırım, Jack adanın kıymetini ancak kurtulunca anlayacak. Çoğu kişi Ben’in grubun karşısına tek başına çıkmasının sebebini anlayamadı, Ben aslında Jack’in bu saydıklarımı anlayıp adadan gitmemeye ikna edebileceğini sanıyordu. Ama kurtulma amacı Jack’in gözlerini o kadar kör etmiş ki adada yaşadığı deneyimleri doğru dürüst değerlendirmiyor bile.
Peki diğer karakterler çok mu farklı? Sizce Kate hapse mi dönecek, Sawyer dönünce dolandırıcılık yapmaya devam mı edecek ya da Sayyid dünyada dolaşırken gerçek vatanını bulabilecek mi? Durumları az çok aynı. Charlie bir amaç uğruna öldü hiç olmazsa. Diğerlerinin amacı ne?
Previously on LOST
———-SPOILER İÇERİR———-
3. sezonu da harika bir şekilde nihayete erdirdikten sonra geriye bakıp düşünmenin zamanı gelmiştir. Ne de olsa önümüzde 8 aylık bekleme dilimi var daha. Ben diziye sonradan haberdar olan gruptanım. Diziye geçen eylülde 2 sezonu 5 günde izleyerek başladım. Eğer bir diziyi soluksuz bir vaziyette bu kadar çabuk izleyebiliyorsanız, o dizide mutlaka bir bit yeniği vardır.
Eminim son 3 yılda bir sürü kişi bu soruyu sormuştur ama bir kere de ben sorayım: Nedir bu Lost’un cazibesi? Aslında dizi gayet normal bir şekilde başlıyor. Bir uçak kazası oluyor ve uçak bir adaya düşüyor. Kazadan kurtulanlar ise yaşam mücadelesi veriyor. Yalnız Lost’un olayı burada başlıyor. Uçağın düştüğü ada sıradan bir yer değil. Garip olaylar oluyor. Mesela? Kutup ayıları yaşamakta, akla gelen ilk soru “Tropik adada kutup ayısı ne arıyor?”. Sonra adada yaşayan başkaları var ve bunlar da sıradan değil. Gayet modern insanlar, dış dünya ile bağlantıları var ama bizim kazazedelere düşmanlar. Daha ‘The others’ denilen bu topluluğun gizemini çözemedik, ilerleyen bölümlerde inşallah. 3. sezonun bomba sorularından biri “Jacob kim?”, sözde Ben’in de üstü olan bu şahsı (ya da her neyse onu) çözmeyi umuyoruz. Ama bence asıl soru şu olmalı: ‘The others’ adada ne yapıyor? Komünitenin her üyesinin bir amacı var gibi görünüyor ama daha Juliet hariç hiç birinin tam amacını öğrenemedik. Hatta tam olarak kaç kişi olduklarını bile bilmiyoruz. İçlerinde akıllara zarar tipler mevcut. Sözde eski KGB ajanı olan (ki gayet muhtemel) Mikhail gibi. Ben’in flashbackini izlediğimiz bölüm bunlara yeni sorular ekledi. Dharma grubunu telef edip yerine geçen ada sakinleri (Bu ada sakinleri de kim?) ve Ben, hiçbir şey olmamış gibi hayata devam ediyorlar. Üstelik ada dışı bağlantıları hala mevcut. Dharma’dan karşı saldırı hala gelmemiş (Naomi’nin ekibi Dharma mı?). Bir takım tıbbi araştırmalar yapılıyor ama her halde tüm grup araştırmacı değil. Bir de esrarengiz siyah duman var. Fotoğraf çekip insanları yerden yere vurmaktan başka amaçları olduğu kanaatindeyim. En azından karakterlerimize arada bir görünen çeşitli hayaletimsi varlıkların siyah dumandan kaynaklandığı neredeyse kesin ama nedenini de öğrensek fena olmayacak.
Ayrıca adanın garip bir iyileştirme gücü var. John Locke’u tekerlekli sandalyeden kaldırdı, son olarak da ölümcül yarasını iyileştirdi (Gerçi ana etkenin sol böbreği olmadığından kan kaybına uğramaması olduğu düşünülüyor). Rose’u da kanserden kurtardı. Üstüne Jin’in kısırlığını giderdi. Adadaki elektromanyetik alan nelere kadir daha öğreneceğiz.
İlk sezonun finaliyle hayatımıza giren sığınak yani ‘Hatch’ de ayrı soru. 108 dakikada bir bilgisayara basıp ne oluyor? Sonunda sığınağın patladığını ve deprem olduğunu (yani elektromanyetik alanın dışarı çıktığını) öğrendik ama pek de aham şaham bir sonuç bırakmadı. Bir tek Desmond geleceği görmeye başladı. Bu arada olayın sadece Dharma’nın geliştirdiği bir psikolojik test olma durumu da var. Bu arada Dharma ne? Ne araştırması yapıyor? Bu adadaki amacı ne? O Japon herif de kimin nesi? Ünlü sayılara değinmeyelim isterseniz.
Dizi sadece adayı anlatmıyor. Her bölümde bir karakterin flashbackini izleyip onu geçmişini izliyoruz. Kazazedelerin hepsi sorunlu tipler. Kimi eski rock yıldızı ama popülaritesini yitirmiş ve uyuşturucuya saplanmış. Öbürü herkesi kurtaran ama kendini kurtaramayan bir cerrah. Diğeri babasını öldüren, ardından da polisten kaçan bir kaçak. Grup içinde dolandırıcı, milyoner, Koreli bir çift, yalnız bir anne adayı, eski bir Irak askeri bulunuyor. Grup garip olunca, aralarındaki ilişkiler de garip oluyor. Üstüne birbirlerine bir şekilde geçmişleriyle bağlı olduğu ortaya çıkınca sorular daha da artıyor. Örnek vermek gerekirse, Claire’in Jack’in üvey kardeşi olması çok absürttü. Üstelik yeni açıklanan duruma göre artık flashforwardlar da olacakmış. İşlerin iyice karışması elde değil yani. Bu arada giren çıkan karakterler, onların geçmişleri de tuz biber. Boone ile Shannon belki ölmeliydi ama Mr. Eko ile Libby gerçekten haksızlık oldu. Hugo’cuğumuz yeniden yalnız kaldı. Arada Anna Lucia da kaynadı. Şimdi de Charlie, kendini Claire ve Aaron uğruna feda etti. Severdik kendisini, pek şımarıktı ama şirindi. Eklenecek yeni muhtemel karakterler Naomi’nin ekibi bence. Gayet sadist tipler beklemekteyim. ‘The Others’ muhtemelen savunma durumuna geçecek, çünkü savaşan 10 adamları öldürüldü, üstüne Jack Ben’i rehin aldı. Bu arada Ben’den yeni atraksiyonlar bekliyorum, kesin bir şeyler çevirecek yeni sezonda.
Daha 16’şar bölümden 3 sezon yayınlanacak dizi, kesinlikle çok ilgi çekecek. Sezon ortasında etkisini yitirdi diye somurtup, küfrettiğimiz senaristler nasıl yaptıkları muamma olan bomba bir sezon finali çekmişler. Gerçekten, izlediğim en güzel sezon finaliydi. Her karaktere önemli bir görev yükleyip izleyiciyi ters köşeye yatırıyordu. Walt bile göründü arada, bence siyah dumanın marifeti ama görmek bile hoştu. French Chick hele şükür kızına kavuşup onu bağrına bastı. Akıllarda kalan sorulardan en önemlisi, Jack’in gelecekte gittiği cenazenin kimin olduğu. İnternette çeşitli tahminler mevcut, ben Sawyer’dan yana oy kullanıyorum.
Sezon boyunca “Heroes mu, Lost mu?” tartışması yaşandı. Son 2 bölüme kadar hep Heroes dedim ama sezon finalinde Lost, Heroes’u ezip geçmiştir. Böylece şanına konan gölgeyi güzelce üzerinden atmıştır. İlk sezonda bize kendisini sevdiren özelliklerine geri dönüş yapıp kalbimizdeki yerini sağlamlaştırmıştır.
Şubata kadar beklemek zor olsa da dayanıp kazazedelerin yeni maceralarına göz gezdireceğiz, yeni gizemlere tanık olup yeni sorular soracağız ve yine Lost’u sevmeye devam edeceğiz.
Son Yorumlar