Arşiv
Festival Günlükleri – 1
İlginçtir bu yıl o kadar heyecanlı değilim. Artık alıştım galiba. Her nisanda 2 hafta boyunca film manyağı olmak aşırılıktan çıktı. Bu yıl aldığım 18 bilet bile sonradan az geldi. Programa bakıp kendi kendime “Ne kadar çok boş günüm var!” dedim. İnsanın gözü doymuyor. Allah doyursun valla.
Dediğim üzere başlangıç heyecanı olmadığı için ilk filmime gayet sakince gittim. Zaten festivalin ilk 2 gününü bay geçtim. 3. gün yani 9 Nisan Pazartesi iki film vardı programımda. Okuldan çıkıp gayet rahat biçimde yemeğimi yedim ve Atlas’ın yolunu tuttum.
İlk filmim bir Amerikan bağımsızı: King of California. Sıra dışı bir baba-kız hikayesi. Olgun kız, deli babasına ayak uydurmaya çalışıyor. Başarılı oyunculuklar ve dinamik reji filmi izlettiriyor. Ama oldukça naif senaryo bir noktada etkileyiciliğini kaybediyor. Bu da filme çok kan kaybettiriyor. İlginç işler aranan festival için dikkate değer ama başka yerde olsa dikkat çekmeyecek bir yapım.
İkinci film 2000 yılından. O yıl Avrupa sinemaseverlerini bayağı etkilemiş bir Tayvan yapımı: Yi yi. Bana göre ise ilk başta fazla dikkat çekmeyen ancak üstüne kafa yorunca anlam kazanmaya başlayan bir film. Filmin ana cümlesi “Gerçeğin sadece yarısını görebiliriz.” Filme de bu cümle üzerinden baktığınızda anlam kazanıyor. Yani bir nevi anahtar cümle. Bu cümleyi bulamazsanız film, oldukça uzun, sıkıcı ve yavaş. Ama anahtarı taktığınızda film, ilham verici, dokunaklı ve hatta eğlenceli. Başta mimari (sanat tasarımcısına alkış) üslup olmak üzere detaylar önem kazanıyor filmde. Hayata dair çok önemli şeyler söylüyor, üstüne de benim çok hoşuma giden saptamalarda bulunuyor. Kesinlikle izlenmeye değer. Fakat alelade izlenmemeli, zaman ayırarak dikkatle seyredilmeli.
Define/King of California
Oyuncular: Michael Douglas, Evan Rachel Wood, Willis Burks II, Laura Kachergus – Görüntü Yönetmeni: Jim Whitaker – Müzik: David Robbins – Senaryo ve Yönetmen: Mike Cahil – ***
Bir, İki/Yi yi
Oyuncular: Nien-Jen Wu, Elaine Jin, Issei Ogata, Kelly Lee, Jonathan Chang, Hsi-Sheng Chen, Su-Yun Ko, Shu-shen Hsian – Görüntü Yönetmeni: Wei-han Yang – Müzik: Kai-Li Peng – Senaryo ve Yönetmen: Edward Yang – ****
Mart’ın Sinema Dökümü
Mart ayında pek kayda değer olmayan 5 vizyon filmi izledim. Sadece meraktan ötürü seyrettiklerim var. Mesela ne zamandır romantik-komedi izlemedim deyip 27 Dresses’i izledim. Çok gereksizdi. Gerçi sonlara hafiften toparlamaya niyetlendi ama ı-ıh, olmamış. Knocked Up’tan sonra Katherine Heigl’da umut olabilir diyordum, yokmuş.
İkinci merak ettiğim Love in the Time of Cholera. Marquez’in ünlü romanının uyarlaması. Edebiyat tembeli olduğumdan okumaktansa izlemeyi yeğlerim hep. Yine, bari filmini izleyim dedim. Film kötü değil ama iyi de değil. Sıkıcı değil ama akmıyor da. İki arada bir derede, ne idüğü belirsiz. Oyuncular fena değil, tasarım, kostümler hoş. Konu çekici. Ama bir şeyler eksik. Çıkaramadım da. Bu arada bu ayki Empire ‘Seks Yapmanızı Sağlayacak 40 Film’ listesi yayınlamış. 41. de bu film olabilir.
August Rush’ı izledim, Atilla Dorsay’ın yazısını okuyunca. Hikaye çok ilginç, fena halde akıcı ve güzel akıyor. Of dedim, işte yılın sürprizi. Ama finalde batırdı. Sen o kadar güzel hesap yap, ama sonucun yanlış çıksın. Yine de izlenmesi gerekiyor bence. Bir kere sevginin gücünü anlatması bakımından kayda değer. İki, hiç sıkmıyor. Üç, kadro gayet iyi. Keri Russell’in çok güzel olduğunu keşfettim.
İstanbul Film Festivali programı açıklanınca, filmlere göz atarken Things We Lost in the Fire ilgimi çekti, izledim. İlgimin ana nedeni, geçen yıl yine festivalde keyif alarak izlediğim Düğünden Sonra’nın yönetmeni tarafından çekilmiş olması. Film fena değildi. Halle Berry’yi Monster’s Ball’dan sonra ilk defa ciddi bir rolde izlemek güzeldi, yakışmış. Benicio Del Toro harikaydı yine. Bier ilginç bir melodram çekmiş yine, ara sıra sıktı ama izlettirdi kendini.
Geçen gün de, konusu ilgimi çekince Vantage Point’i izledim. Başı çok iyiydi. Ortalara doğru o kadar dağıldı ki bunu nasıl toparlayacaklar diye merak etmeye başladım. Aslında hoş dağıtmışlar ama fazla yan öykü olmuş. Sonu ise klişenin Allah’ıydı. Adam harbi, 90 dakikada olayı toparladı ama film eğlencelikten öteye geçmiyor. Çok daha iyisi yapılabilirdi. Kadro gerçekten göz kamaştırıcı ama çok yan hikaye olunca oyunculara da zaman kalmamış. Sigourney Weaver harika mesela ama ilk 10 dakika sonrası kayıp. Forest Whitaker harcanmış. Matthew Fox iyiydi, daha fazla olsa fena olmazdı. Keza Eduardo Noriega da öyle. Film kaçırılmış bir fırsat.
Martın sinema özeti böyle. Klasiklere daha ağırlık verdiğim bir aydı. Biraz da kendimi festivale saklıyorum, diyet yapıyorum. 18 filme yer kalsın beynimde.
Benimle Evlenir misin?/27 Dresses
Oyuncular: Katherine Heigl, James Franco, Edward Burns, Malin Akerman, Judy Greer – Görüntü Yönetmeni: Peter James – Müzik: Randy Edelman – Senaryo: Aline Brosh McKenna – Yönetmen: Anne Fletcher **1/2
Kolera Günlerinde Aşk/Love in the Time of Cholera
Oyuncular: Javier Bardem, Giovanna Mezzogiorno, Benjamin Bratt, Marcela Mar, Unax Ugalde, Liev Schreiber, Fernanda Montenegro – Görüntü Yönetmeni: Alfonso Beato – Müzik: Antonio Pinto – Senaryo: Ronald Harwood (Gabriel Garcia Marquez’in ‘El Amor en los Tiempos del Colera’ adlı romanından) – Yönetmen: Mike Newell **1/2
Kalbinin Sesini Dinle/August Rush
Oyuncular: Freddie Highmore, Keri Russell, Jonathan Rhys Meyers, Terrence Howard, Robin Williams, William Sadler – Görüntü Yönetmeni: John Mathieson – Müzik: Mark Mancina – Senaryo: Nick Castle, James V. Hart (Paul Castro ve Nick Castle’ın hikayesinden) – Yönetmen: Kirsten Sheridan ***1/2
Yitirdiğimiz Şeyler/Things We Lost in the Fire
Oyuncular: Halle Berry, Benicio Del Toro, David Duchovny, Alexis Llewellyn, Micah Berry, John Carroll Lynch, Alison Lohman, Robin Weigert – Görüntü Yönetmeni: Tom Stern – Müzik: Jonah Södergvist – Senaryo: Allan Loeb – Yönetmen: Susanne Bier ***
Bakış Açısı/Vantage Point
Oyuncular: Dennis Quaid, Matthew Fox, Forest Whitaker, Bruce McGill, Edgar Ramirez, Said Taghmaoui, Ayelet Zurer, Eduardo Noriega, Sigourney Weaver, William Hurt – Götüntü Yönetmeni: Amir M. Mokri – Müzik: Atli Örvarsson – Senaryo: Barry Levy – Yönetmen: Pete Travis ***1/2
Yıllık Denen Şey
Üçüncü kere son sınıf oluyorum. Orta sonu saymıyorum, okula direkt devam etmiştim, canım BAL’ıma. İlkokulda doğal olarak yıllık diye bir şey yoktu. Ama lise ve üniversitenin kaçınılmazları. Çoğunu son kez gördüğünüz insanlara bir anı bırakma isteği. “Seni bırakmayacağım, hep beraber olacağız.” geyikleri külliyen yalan. Çok ama çok yakınlar hariç kimse birbirini aramayacak, tıraşı keselim lütfen. Şu olacak ama: 10-15 yıl sonra umulmadık bir yerde biri karşınıza çıkacak, iki çift cümle kuracaksınız. Başka bir şey beklemeyin. Ben beklemiyorum, hatta 5 kişiyle iletişimi koparmazsam bir yıl içinde büyük bir başarı. Ama kastettiğim ciddi iletişimler, yanlış anlaşılmasın.
Şu sıralar herkes fırıl fırıl yazı yazıyor. “Sen şöylesin, sen böylesin, hani ikinci sınıfta şunu yapmıştık ya, hahahahah, kopmayalım bak, hayatın gülücükle dolsun.”, vs. vs. Klişe cümleler birbiri ardına sıralanır. Birkaç arkadaşıma klişe dışı yazıyım dedim, anlamadılar. “Ne biçim yazmışsın!”, az kalsın yeniden yazdıracaklardı. İlle klişe olacak. İlle iki anı anlatılıp gülünecek, kinaye yapılacak, dilek dilenecek. Yapmacıklığın bu kadarı. Gerçek hayatta söyleyemediğin şeyleri, başkaları okusun diye yazsan ne olacak. Kalben yazılmayan şeyler ne kadar kıymetlidir?
Üstelik, orada yazanlarla gerçekten görüşmüyorsun, yani çoğuyla. 3 hafta önce Bursa’daydım, gece uykum kaçtı, dön Allah, dön. Tık yok. Sonunda pes ettim. Aklıma yıllık geldi, yazmaya başlayacağım ya yeniden, biraz kopya çekerim belki. Dolaptan aldım, inanılmaz ağırdır bizim lise yıllığı. 300’ü aşkın mezun olursa, ağırlık da böyle olur. Ne ise, sayfamı açtım, benimki 2 sayfadır, söylemesi ayıp. Okudum teker teker. Başta Aylin, lisede çok yakındık, şimdi yılda 3 kez zor görüyorum, o da genelde İstiklal’de denk gelirsek. Bir yere çağırım gelmez, çağırmam bozulur. İkinci Engin, yeni yıllıkta da ikinci, her Allah’ın günü beraberiz. Üç, Selçuk’um, kendine özeldir, çok severim, ara sıra kampüsünden çıkarsa buluşuruz (di mi, Selçuk?). Dört Toktaş galiba. Geri sıralamayı hatırlamıyorum, ama çoğuyla görüşmüyorum. Son beş yıldır 3 kez görmüşsem iyidir. Pardon, Şaho ile Ozan da var, canlarım, ayrı düştüğümüzden görüşemeyiz ama yılda 3-4 mutlaka buluşuruz. Şaho’m şu an Troyes’da, NY’a iki saat uzakta. Ozan da Hindistan’a gidiyordu en son, dur aramak lazım bir.
Kalanı diyordum. Mesela dikkatimi çekenler: Tolga Gülerhocaoğlu, hiç haber alamadım, nerde, ne yapıyor, belirsiz. Pek de severdim Tolga’yı. Rukiye, tıp okuyordu en son, bir kere görüştük galiba, ne zamandı bilmiyorum. Keza İpek Yüksel, İstanbul’da okuyormuş, belki mezun oldu bile. Engin görmüştü bir kere.
Sonuç: Yıllık hem gereksiz hem çok gerekli bir obje. Gereksiz, çünkü yazılanların çoğu yapmacık, bir daha hiç okunmayacak, hatta çoğunluk kitabı kaybedecek, değer vermeyecek çünkü. Gerekli çünkü aradan belli bir vakit geçtikten sonra muhasebe yapmak, hatırlamak için birebir, unuttuğun kişileri hatırlamak çok güzel bir duygu. En güzeli de hayatının 4-5 yılının küçük de olsa bir kanıtı, özeti olması.
Seks ile Sevişme Arasındaki 7 Fark
Son yazımda “Sekste duygu yoktur.” diye yazdım, biraz açmak istiyorum. Çünkü bence önemli bir konu. Tüm değerlerin maddiyata bağlandığı bir dünyada yaşıyoruz ve her şeye, hatta duygulara bile paha biçilmeye çalışılıyor. Oysa ki duygunun parası olmaz, olamaz. 1000 YTL verdim, 1 hafta mutlu oldum diyemezsin ama kendi kişiliğine göre 1000 YTL harcayıp, o harcadığın obje ya da şeye göre mutlu olabilirsin, orası ayrı.
Seks, her şekilde yapılır. Geneleve gidersiniz, jigolo/fahişe tutarsınız ya da isteksiz bir biçimde, diğer tarafı mutlu etmek adına yapabilirsiniz. Olayın içinde duygu yoktur. Fahişeyle seks yaparken; siz onu sevmezsiniz, işinizi halledip, tatmin olup, parasını ödersiniz ve çekip gidersiniz. Olay bundan ibarettir. Mutluluk da 2-3 saniyelik boşalmadan ibarettir ve bu mutluluk tek taraflıdır.
Sevişme durumu ise farklıdır. Öncelikle ‘sevişme’ kelimesinin semantiğine bakalım: Sözcüğün kökü ‘sev-‘, yani ‘sevmek’ fiilinden geliyor. Demek ki kelime sevme ile alakalı bir anlam içeriyor. Bu köke, ‘-iş’ yapım eki yani işteşlik eki geliyor. Peki işteşlik eki nedir? Bir eylemin karşılıklı olarak yapıldığını anlatır. Mesela ‘bakışmak’ kelimesini duyunca iki veya daha fazla kişinin birbirine bakıştığını anlarız. Bizim kelimemizde yani ‘sevişme’de de karşılıklı iki insanın yaptığı bir sevme eylemi söz konusu. Bu eyleme basitçe cinsel birleşme diyebilirsiniz. Halbuki işin içine sevgi girince eylem karmaşıklaşıyor, olay sadece birleşme ile bitmiyor. İki tarafın da zevk aldığı ön sevişme, sevişme, orgazm ve sonrası diye kabaca adlandırabileceğimiz bölümlerden oluşuyor. Birbirine sarılma, dokunma, hissedebilme bile bir parça haline geliyor. Böylece mutluluk sadece boşalma sırasında değil, tüm eylem ve hatta sonrasında da devam ediyor. Olay iki taraflıdır ve isteyerek yapılır. Çocuk yapma amacıyla da değil, sonuçlardan biri o olabilir.
Cinsellik bir tabu, kadınlık özel bir hak, zevk aşırı bir durum olduğundan toplum bunu konuşmuyor. Çoğu insan manevi anlamda bakir(e)liğini bozamıyor, sadece kendini tatmin ediyor. Kendini kandırıyor, çevresini kandırıyor, toplumu kandırıyor. Sosyal hayata uyum sağlamak adına benliğinden ödün veriyor. Kimse de bu ikiyüzlülüğe sesini çıkarmıyor.
Evlilik Üzerine
Geçen gün bir arkadaşımla biraz laflamak üzere Nevizade’ye gittik. Biramız geldi (leşti bu arada). Laflama başladı, söz döndü dolaştı evlenilecek kadına geldi. Baştan belirteyim, ben evlenilecek kız-eğlenilecek kız klişesine toptan karşıyım. Yok canım, öyle şey. Sen eğlen, ye, iç, durulunca da evlen. Çoğunluk yapıyor olabilir, kalsın.
Şimdi hatırladım, laf annenin çocuğa etkisi ile başladı. Ben direkt dedim, “Mesela evleneceğim kadın mutlaka kitap okumalı, böylece çocuk da göre göre okuma alışkanlığı kazanmalı.”, nokta. Bilmem, biraz anlatabildim mi? Son günlerde Sayın Başbakan da konuya el attı, en az üçer çocuk istiyormuşuz. Valla, çocuk döllenme ile bitse, eyvallah. Ülkemiz için değil üç, on çocuk feda olsun. Çocuğu at çayıra, yetişsin, oy kullansın mantığının bu kadarına da pes! Umarım Başbakan ektiğini biçebildiği zamanları görür, çünkü bu gidişle samanını bile zor görecek. Bırakın kendisini, bize de gördürmeyecek samanı, ben ona yanıyorum.
Neyse, biz ricat-ı mesele yapalım. Kadın, her biçimde ikinci varlık olmamalı (“Ben bilmem, beyim bilir!”). Öz iradesine her zaman sahip olup gerektiğinde kendi kararını alabilmeli. Ha, bu demek değil ki tamamen bağımsız olmalı, zaten o zaman ilişkinin adı evlilik olmaz. Bir kere, şu önemli bir tespit olmalı, evlilik bir imza kağıdı değildir. Bambaşka bir şeydir. Tabii, toplumumuzda öyle bir baskı unsuru var ki bu konuda ufak bir değişiklik bile çok zor kabul görüyor. Yani gelenekler duyguların önüne geçiyor. Bu arada bence evlilik bir duygu halidir.
Leş biralarımızı içmeye çalıştıktan sonra, odama geldim. Günlük filmimi seçerken, son günlerdeki Bond takıntımı sona erdirip farklı bir şey denemek istedim. Douglas Sirk’ün ne zamandır izlemek istediğim filmi All That Heaven Allows’u izledim. Küçük bir kasabada yaşayan Cary’nin aşık oluşunu anlatıyordu. Kocası öldükten sonra koskoca evde yalnız kalan Cary, tüm haftayı haftasonunu, çocuklarının gelişini bekleyerek geçirir. Hikaye bu ya, Cary gönlünü onca beyefendi arasından bahçesini budayan Ron’a kaptırır. Aşk, önce güzel gelir lakin hayatın gerçekleri aşka karşı belirir. Cary, tüm çevresini, bilhassa çocuklarını karşısına alıp Ron ile evlenebilecek midir?
Film mükemmel bir melodram. Zaten Atilla Dorsay her zaman için filmi en iyi melodram olarak gösterir. İyi bir senaryo, başarılı oyuncular ve Sirk. Ne denilebilir ki? Aslında film, harika bir geleneğe karşı duygular gösterisi. Belki bu savımdan, geleneğin kötü bir şey olduğu izlenimi vermişimdir. Amacım kesinlikle bu değil, ‘gelenek’ ifadesini genel anlamda, ama bilhassa kalıplaşıp zor kırılan davranış babında kullandım.
Duygu, bence Yaradan’ın bahşettiği en büyük hediyedir. Ama insanlar bunu doğru kullanamamışlar, para, güç ve ya baskıya boğun eğmişlerdir. Zaten şu anda ülkemizin bu garip durumdan geçmesinin nedeni de budur. Anlaşılamayan hırslar, sevdalar yüzünden her şeyi satabilecek pozisyona geldiler. Bunu birey bazına indirirsek birey de çeşitli hırslar yüzünden toplumun ona uygun gördüğü kişilerle arkadaşlık etmekte, kurumlarla çalışmakta ve onlarla hayatını geçirmektedir.
Duygusuz bir varlık olarak vaktini geçirmektedir. Dolayısıyla evliliği de bir toplum görevi olarak yapmakta, bunu yasal seks hakkı ve çocuk yetiştirme görevinin kılıfı olarak kullanmaktadır. Oysa ki iki konunun da bence evlilikle alakası yoktur. Seks duygu barındırmaz, çocuk yetiştirme de evliliğin sebebi değil, sonucu, meyvesidir.
Bu yüzden benim evlenmem felaket zordur.
Türkiye’de Komedyenlik ve Şahan
Son zamanlardaki ülke durumu malum. Hele İlhan Selçuk’un sabah karşı 4’te gözaltına alınmasıyla işler iyice çıkmaza girdi. Durumun nasıl çözüleceği muamma çünkü iki taraf da uzlaşmak istemiyor bence. Haklı tarafları da vardır elbet ama haksız taraflarının yanında çok ufak kaldığı şüphesiz.
Ama ben şimdi politika yazmak istemiyorum, hem beni aşar, hem de sıkar. Zaten en apolitik bile İlhan Selçuk olayından sonra kıpırdandı. Ben size Şahan yazmak istiyorum bugün. Şaka değil. Bence Şahan da gayet önemli bugünlerde. Nedeni Recep İvedik’in kimilerine göre mucize başarısı.
ncelikle şunu söyleyeyim, ben filme gitmedim ve gitmeye de niyetim yok. İster entellik deyin, ister başka bir şey, bu benim popülist filmlere karşı aldığım bir karar. Transformers’a da gitmedim. İstisnai durumlar dışında da popülist yani direkt seyirciye yapılan filmlere gitmiyorum. Konu elbet tartışılır lakin bu, benim kararımdır.
Şahan bundan 3 yıl önce ilk çıktığında, üniversite tabakası arasında pek popülerdi. Herkes skeçlerini defalarca izliyordu, ben dahil. Çünkü yarattığı karakterler orijinaldi ve gayet karikatürize işlerdi. Birkaç ay içinde kendini tekrara başladı ve ben soğudum, bir daha da pek izlemedim. Ama bu, Şahan’ın komedyenliğine gölge düşürmez bence. Ona bakarsak, Levent Kırca yıllardır kendini tekrar ediyor, belki 1000 kere tekrar etmiştir ama bu, onun sanatçılığına gölge düşürdü mü? Ya Kemal Sunal? Türkiye’nin en büyük komedyenlerinden biri değil mi? Şaban karakteriyle onlarca kez kendini tekrar etmedi mi? Entel kesimler onu, ölümünden önce ciddiye aldılar mı? Kısacası Türkiye’de komedyenlik bir nevi palyaçoluktur. Güldürdüğün an harikadır, güldüremediği veya tekrara yeltendiği an tekmeyi yer. Ama zaten palyaçoluk da tekrara dayalıdır. Yılda bir kez oyun değişir, her yıl da bir turne olduğundan izleyicilere hoş gelir. Tıpkı günümüzdeki stand-up olayı gibi. Sizce Cem Yılmaz neden televizyona program yapmadı? Her hafta yeni malzeme bulmak kolay mı? Doğaçlama bile bir yere kadar gider.
Şahan’a bugün laf atanlar, yarın onu hiç mi alkışlamayacaklar? Şahan durumu kavramış zaten. Dün Milliyet Pazar’da çıkan yazısında bunu çok güzel dile getirmiş: “45’imden sonra bana saygı duyacaklar.” Ama iş, işten geçmeyecek mi?
Tabii ki Şahan’ın da hataları vardır. Mesela kendine Charlie Chaplin ve ya Buster Keaton’ı örnek alabilir. İkisi de bir sürü düşük düzey komedi yapmıştır ama birkaçı öyle başyapıttır ki hala izlemektedir. Ya da Jim Carrey! Sürüyle sulu komedisi var, Recep İvedik kadar popülist ama bir o kadar iş yapan. Ama aynı adam Eternal Sunshine of Spotless Mind’da da oynadı.
Değinmek istediğim şu ki birisini, bir işiyle kötülemek kolay gözükebilir. Ama Şahan daha yolun başında. Yapacak çok işi var. Belki ileride kendini tekrar eder. Ama ben değişik işler de bekliyorum ondan, en azından yeteneği var bunun için.
Buşon nedir?
Son 2-3 haftadır balo mekanlarını gezmekle meşgulüm. Balo komitesinden biri olarak İstanbul’un güzide mekanlarına baştan aşağı bakıyoruz. Bazı yerlerden de teklif geliyor. Okul ve bölüm ünlü ve kalabalık olunca çoğu mekanı cezp ediyor. Neyse, tekliflerde tüm eğlence kalemleri bir bir belirtiliyor. İşte, yemek, müzik, süsleme, vs. Bir otel teklifinde de şöyle bir madde vardı: Buşon – ekstra 10 ytl.
Haliyle meraklanıyorsunuz, buşon ne diye. Üstelik kişi başı ücrete 10 ytl ekletecek kadar pahalı. Arkadaşlara sorduk, kimse bilmiyor: “Buşon ne ya?”
Yine mekan gezilerinden birinde, bir mekanın sorumlusuyla şartları görüşüyoruz. Arkadaşım dedi ki, “Affedersiniz ama buşon nedir, biliyor musunuz?”. Sorumlu da biraz durduktan sonra açıkladı. Meğerse buşonun iki anlamı varmış: Masaların üstüne konan peçetelik ve ses tesisatı için çekilen kablolar.
Pek tatmin olmadık ama hiç olmazsa bir cevabımız vardı artık. Adam başı 10 ytl ekleyen peçeteliği çok merak ettim doğrusu. Ne biçim, alengirli bir peçetelik, kim bilir?
Dedik ya tatmin olunmadı diye, geçen hafta yine ünlü bir mekandayız. Arkadaşım sorumluya sordu yine: “Buşon ne demek?” Bu sefer, sorumlu önce güldü ve cevabını verdi: “Yabancı içki servisine buşon denir. Yabancı içkileri, mesela şampanyayı, servis etmek özel olduğu için, servis garsonları özel tutulur. Bu yüzden de pahalı olur. Çok özel düğünler hariç pek kullanılmaz ama isteyen de bulunur.”
Sonunda cevap bulunmuştu ve oldukça mantıklıydı. Genelde düğün, mezuniyet gibi özel gecelerde limitsiz içkiye sadece yerli içki dahildir. Yabancı içki ekstra masraf demekti gerçekten. Bir de buna her içkinin kendine has servisini eklerseniz adam başı fiyata, doğal olarak, 10 ytl eklenir.
Nihai cevabı öğrendikten sonra içimden kelimeyi, cümle içinde kullanma dürtüsü geldi: “Anne, ben buşon ne demek öğrendim.”
Dizi Furyası ve Spaced
Son yıllarda bir dizi furyası almış başını gidiyor. Hayır, birbirinin benzeri, klişe fabrikası yerli dizilerden bahsetmiyorum. Yabancı dizileri kastediyorum. Tabii ki televizyonun başlangıcından beri diziler yapılmakta ama 90’lı yıllarla birlikte ABD’de dizi fırtınası dinmişti. Eskilerin Dallas’ından, Charlie’s Angels’ından, Komiser Kolombo’sundan pek eser yoktu. Belki de o yüzden yapımcıları Seinfeld’e 3 sezon katlandılar. Şaka ama gerçektir ki Seinfeld ilk 3 sezonunda pek para kazandırmayan bir diziydi, sonra da efsane haline geldi.
Ama yine de diziyi seyretmek uğruna kendini eve kapatan bir kitle yoktu. 2004 yılında o da değişti. Diziler gerçekten kabuk değiştiriyordu. Lost, gerçek manada ortalığı darmaduman etti. Birkaç on milyon seyirciyle en çok izlenen dizi konumunda. Şu anda en büyük TV fenomeni konumunda. Ardından 24, Prison Break, House, Heroes geldi ve daha bir sürü dizi daha. Hepsi salt eğlendirmekten ziyade, izleyicisini meraklandıran, düşündürten ve bir takım mesajlar barındıran dizilerdi. Mesela American Beauty sonrası tartışılan banliyö yaşantısı, Desperate Housewives ile yeni bir boyuta taşındı.
– Acı/Brian parmağını keser ve kanıyla tuvali boyar.
– Korku/Tuval karşısında ağlamaktadır.
– Şiddet/Tuvalin üzerinde çekiçle yumurta kırmaktadır.
Apocalypse Now
Savaş nedir? Bir güç, iktidar mücadelesi mi? Belki üst düzey yetkililer için öyledir. Ama ya birey için? Bunu sıcak çatışmaya giren her birey için soruyorum. Bu birey için savaş ne ifade etmektedir? Bir gün “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” diyebilmek midir? Modern dünyada Wagner dinleyerek hücuma geçmek midir savaş?
Williard’ın Kurtz’u bulması filmin 150. dakikasına denk gelir. Bu zamana kadar medeniyetle vahşiliğin arasındaki her kademeye şahit olan ekip, Kurtz ile son raddeye gelir. Böylece karanlığın kalbine olan yolculuk tamamlanır. Yarı çıplak yerlilerden oluşan bir kitle Kurtz’un etrafında kümelenmiştir. Ekibi karşılayan hippi gazeteci, Kurtz’un ayrı bir varlık olduğuna işaret eder. Zaten ekibin gelmesinin nedeni çok aşikardır. Williard’ı hapseden Kurtz, zaten artık nirvanaya ermiş (vahşileşmiş) olan Lance hariç kalan mürettebatı öldürtür. Burada filmin doruk noktasına gelinir: Williard da nirvanaya erecek midir yoksa içindeki medeni sesi dinleyip Kurtz’u öldürecek midir?
Filmin belgeselinde Coppola, final sahnesinin müziğinin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: “İlk notalar 1968’in ilk kıvılcımlarına işaret edecek, sonra 1950, 1900, 1700, 1500 ve taş devri. Böylece karanlığın kalbine ulaşılacak.”
Filmin sinema tarihinde ismi altın harflerle yazılmış olan bir başyapıt olduğunu yazmama bilmem gerek var mı? Coppola filmi çekerken teknik manada da sınırları zorlamış. 200’ü aşan çekim günü, 1 milyon metrelik negatif uzunluğu filmin çekim şartlarını belki anlatabilir. Bunun yanında çığır açan bir görüntü çalışması, makyaj, kostüm ve bunların yönetimi. Üstüne Dolby Digital’in film uğruna 5+1’i buluşu ve ilk defa kullanması.
3,5 saatlik bu destanı izleyip medeniyet adına uzun uzun düşüncelere dalmalısınız. Kaçmaması gereken, muhteşem bir yapım.
Into the Wild
Kesinlikle sıra dışı bir film. Bir gencin mezuniyetten hemen sonra çıktığı macera, tüylerinizi dikenleştirecek cinsten. Şahsen maddi ve sosyal dünyaya antitez olarak yapılan bu yolculuğa başta gıpta bile ettim ama film ilerlerken gördüm ki asıl ilgimi çeken anti-metaryalist olması. Halbuki işe sosyallik de karışınca neler olduğunu filmde görüyoruz.
Doğduğundan beri anne ve babasının kavgalarına şahit olan Christopher, mezun olur olmaz bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta para, taşıt ve başka bir insan yoktur. Parasız, yürüyerek ve en önemlisi tek başına yaşayacaktır bu deneyimi.
Film, gerçekten içinize işliyor. Hele filmin sonunda olayların gerçek olduğunu okuduğunuzda ve gerçek Christopher’ı gördüğünüzde gerçekten anlatılamayacak bir duygu içinizi kaplıyor. Tabii, enfes manzaralar, içten performanslar, Penn’in olayları yansıtmadaki başarısı ve güzelim bir ses kaydı filme eşlik ediyor. Edinilmesi gereken bir deneyim.
Oyuncular: Emile Hirsch, Marcia Gay Hayden, William Hurt, Jena Malone, Brian Dierker, Carherine Keener, Vince Vaughn, Kristin Stewart, Hal Holbrook – Görüntü Yönetmeni: Eric Gautier – Müzik: Michael Brook, Kaki King, Eddie Vedder – Senaryo: Sean Penn (Jon Krakauer’ın kitabından) – Yönetmen: Sean Penn
Son Yorumlar