Arşiv
DVD’nin 10. Yılı
Empire’ın yeni (Eylül) sayısında okudum: DVD teknolojisi ülkemize geleli tam 10 yıl olmuş. Benim sinema ilgimin de ciddileşmeye başlaması 99’ yılına denk gelir. Çok iyi hatırlıyorum, Sinema dergisinde DVD bölümü sadece 2 sayfaydı o zamanlar. DVD player zaten çok az kişide vardı o zamanlar. Hele DVD almak çok nadirdi çünkü çok pahalıydı. 2002’de bir DVD 30-40 YTL arasındaydı.
Benim DVD ile tanışmam 2003’ün yazına denk gelir. ÖSS’den yeni kurtulduğumdan içimde kalan bir ukdeyi gerçekleştirmek istedim ve gidip PC’me bir DVD-Rom aldım. Sıra gelmişti ilk DVD’me. Ablamla gittiğim D&R’dan izlemeyi en çok istediğim filmi seçtim: Baba üçlemesi. Doğal olarak 3 film içerdiğinden fiyatı 100’e yakındı. Neyse alındı ve itinayla eve getirildi. Özenle açılıp içine bakıldı. 3 filmin 4 DVD’si ve bir de ekler DVD’si vardı. İlk filmin DVD’sini DVD-Rom’a koydum ama çalışmadı. Sorunu birkaç dakika sonunda çaktım: DVD player programı yoktu. Hemen netten bir program bulup yükledim, sanırım Power DVD’di. Böylece DVD dünyasına da ilk adımımı atmış oldum. Hala o ilk DVD’nin bendeki yeri başkadır, zaten The Godfather da en sevdiğim filmdir.
Aradan 5 yıl geçti ve bendeki film sayısı 100’e yaklaştı. Bir arşiv halinde, alfabetik sıralı şekilde odamdaki komidinin üstünde duruyorlar. İçlerinde sevmediğim film yok tabii çünkü özenle seçtim hepsini. Empire’ın verdiği birkaç sıradan film var ama onlar bile belli bir düzeydeler. En vasatı hangisi derseniz yine de seçim yapamam. Lakin en sevdiklerim belli: The Godfather Triology, LOTR Extended Triology, Woody Allen Box Set, Notting Hill ve When Harry Met Sally…
Tabii arşivime kattığım için gurur duyduğum bir sürü film de var. Sadece birkaçını sayıyım ama ötekiler alınmasın: The Rocky Horror Picture Show, Citizen Kane, Apocalypse Now Redux, Selvi Boylu Al Yazmalım, 2001: A Space Odyssey, … Gerçekten dünyada en gurur duyduğum şey, DVD arşivimdir. Gerçi Rapidshare üyeliğimden sonra açlığım azaldı ama yine de DVD’nin yeri apayrı gerçekten. İstediğiniz an seyredebilmeniz, ekstraları, koleksiyoner kutuları derken sahip olmak için bir sürü nedeniniz var.
Bu yazı fazla subjektif oldu ama konu DVD olunca dayanamıyorum. Bu arada DVD ileride yerine Blue-Ray-Disc’e bırakacakmış. Olsun, DVD’nin yeri bende hep özel olacak.
Banliyö
Biraz okuyan, film izleyen Türklerin gözünde ‘banliyö’ kelimesi New York’u, Chicago’yu hatırlatır. Ya da kısaca Amerikan şehir yaşantısını hatırlatır diyebiliriz. Hollywood filmlerinde pek adı geçer, hatta onun üzerinden terimler üretilir, tezler yazılır falan. Ama biz bunlara hep dışarıdan bakarız.
Filmlerdeki banliyölerde yaşayanlar pek zengin olmazlar. Orta halli denilen statüdedirler. Hatta bazı banliyölerde fakirler yaşar. Bize hep garip gelir bu. Çünkü bizde şehir dışında genelde zenginler yaşar. Siteler içinde, güvenlikli, havuzlu evlerdir bizimkiler. Ayrıca çok katlı apartmanlar vardır Türkiye’de ve bu saydıklarım ucuz değildir pek. Bu yüzden de ‘banliyö’ kelimesiyle Türk insanının tanışması daha çok yenidir.
İstanbul’u bir kenara bırakırsak, şehir merkezinden uzakta yaşama ihtiyacı 10-20 yıldır başladı. Bundan önce Türk şehirleri, İslami şehir planlamasına uygun kurulurdu. Terimin adını doğru kullanmamış olabilirim lakin içeriği şöyle: Şehrin en merkezinde büyük bir cami bulunur. Caminin çevresi çarşıdır. Çarşının bir kenarında zenginler mahallesi vardır. Çarşıya diğer komşu mahallelerde orta halliler yaşar. Orta hallilerin arkasında da düşük gelirli insanlar yaşar. Çoğu Anadolu şehrinde bu yapı kullanılmıştır. Mesela Bursa bunu çok iyi bir örneğidir. Ulu Cami etrafında Kapalıçarşı, Tuz Pazarı ve hanlar vardır. İpekçiler Caddesi zengin tabaka içindi. Hisar, Şehreküstü gibi diğer çevre semtlerde esnaf, memur takımı yaşardı. Arabayatağı, Hamitler civarı da düşük gelirlilerin mahalleriydi.
Hep geçmiş zaman kipi kullandım çünkü bu dediklerim geçmişteydi. Artık batının şehir planlamasını kullanıyoruz. Daima batıya doğru gelişen şehirler görüyoruz. Eskinin daracık sokaklarının yerini olabildiğince geniş, kaldırımlı caddeler alıyor. Yeni kurulan mahallelerde daha evler bitmeden altyapı bitiyor, park yerleri yapılıyor, yeşil alanlar bırakılıyor.
Banliyölerimiz oluşuyor böylece ama bunun da kendi kuralları olduğunu daha çözemedik. Çünkü biz hala geçmişteki yaşantımızı düşünüyoruz. Hala şehir merkezine 10 dakikada ulaşmak istiyoruz. Hala adım başı bakkal istiyoruz. Güvenlikten dert yanıyoruz. Çevrenin ıssızlığı hoşumuza gitmiyor. Nokta nokta nokta.
Bir kere şunu anlamamız lazım, banliyönün avantajları olduğu kadar dezavantajları da vardır. Bu, şehirde yaşayanlar için de geçerlidir. Hangisini seçeceğiniz de tamamen sizin karakterinize bağlıdır.
Banliyöde yaşamanın artıları nelerdir? Gerek müstakil evde gerek apartmanlarda genişlik (evlerin büyüklüğü), havanın ve çevrenin temizliği, bol yeşil alan, gürültü kirliğinin olmaması, çocuklar için bol oyun alanı, hayvan besleyebilme, vb.
Merkezde yaşamanın artıları ise şunlardır: Okul, hastane, çarşı gibi kamu alanlarına yakınlık; sanat ve eğlence yerlerine (sinema, tiyatro, bar, lokanta, vb) yakınlık; ulaşım sorununun azlığı, vb.
İki tarafın da dezavantajları içinse birinin avantajlarına negatiflik ekleyin. Mesela merkezdeki evler gürültülüdür ve ya banliyö eğlence yerlerine uzaktır.
İşte bu ayrımı anladığımızda şehirlerde yaşanılan çoğu sorun da çözüme kavuşacaktır.
Şehirleşme
Türkiye’nin çözmesi gereken sorunlar bir değil, iki değil maalesef. Siyasi, ekonomik, kültürel yığınla sorunu var başında. Bazı sorunlar var ki bunların yanında ufacık gözüküyor ama o ufacık sorunlar da damlamayı aştı artık ki deniz olma yolundalar.
Türkiye şunun şurasında 80 yıl önce bir tarım ülkesiydi. Şimdi ise giderek sanayileşen, bu uğurda da tarımı hiçe sayan bir ülke. Tek amaç, daha fazla fabrika ve daha fazla üretim. Ama bu sonucun getireceği birtakım sorunlar, hatta ciddi problemler ısrarla göz ardı ediliyor.
Merak etmeyin, olayın siyasi boyutunu tartışmayacağım. O konu beni fazlasıyla aşar. Benim gelmek istediğim nokta, sanayileşmenin getirdiği sorunlardan sadece biri: Şehirleşme.
Türkiye doğal olarak sanayileşirken bunu, şehirleşmeye paralel olarak yapıyor. Çünkü fabrikaya işçi lazımdır ve o işçi de çoğunlukla kırsal kesimden karşılanır. Böylece kırsal kesimden kente göç başlar ve bu da kentlerin hızla büyümesine yol açar. Buraya kadar her şey mantık sınırları dahilinde. Çünkü bu geçiş, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada yaşanmıştır. Sanayi Devrimi’nden itibaren Kuzey Amerika ve Avrupa’daki büyük kentlere göçler hızlanmıştır. Elbet başta oralarda da sorunlar yaşansa da zamanla çözümler bulunmuş ve 200 yıl sonunda rayına oturmuştur.
Tabii ki 3. dünya ülkelerindeki sanayileşme hareketi 1900’lerden sonra başladığı için de şehirleşme ancak başlamış. Dolayısıyla sorunlarla uğraşmak için daha az zamanı kalmıştır bu ülkelerin. Türkiye de bu ülkelerin başında gelmektedir ve şehirleşmenin sancılarını acı bir şekilde çekmektedir. Bunları çevremizde hala görüyoruz. Benim yaşadığım tek örnek ise Bursa. Doğal olarak tüm kentlerimizde aynı sorunlar görülse de ben Bursa’yı biliyorum. 80’lerdeki halinden bu günlere nasıl geldiğini, Nilüfer’in nasıl oluştuğunu çok iyi biliyorum. Biliyorum çünkü Bursa da benimle büyüdü. Bugün 3 büyük organize sanayi bölgesi olan bir büyükşehirden bahsediyoruz.
Bursa’nın yığınla sorunu var. Kendini geliştirmeye çalışsa da hep yetersiz kalıyor. Bunun sebebi de Türk mantalitesi. Bizim fakültede çok söylenen bir laf vardı: Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Doğal olarak yaşadığın onca sorunu yaşamış kentler vardır. 200 yıldır şehirleşmeye çalışan kentlere bakılabilir ve onlardan ders çıkartılabilir. Çıkartan yok mu Türkiye’de ve ya Bursa’da, elbet var. Lakin sorun, o çözümü pratiğe dönüştürmekte yatıyor. Bu dönüştürmede yapılan Türk işi çözümler, o çözümü sekteye uğratıyor.
Benim gözlemlediğim en önemli örnek toplu ulaşımda yaşanılan eğrelti durum. Şimdi Bursa giderek büyüyen bir kent ve kent içi ulaşımda raylı ulaşım politikası benimsendi. Harika. Ama iş sadece metro yapmakla bitmiyor. Sen onu besleyecek yan ulaşım planları yapmazsan, o metronun işlevi kalmaz ki! Mesela ben Altınşehir’de oturuyorum. Altınşehir sitesi Bursaray’ın son durağından 700 m sonra başlıyor ve 2 km kendi içinde uzanıyor. Ayrıca kendisinden sonra daha bir sürü yeni yerleşim yerleri var. Yani kaba bir hesaplamayla 20000 kişi bu civarda yaşıyor. Ama bu kişilerin %90’ı Bursaray’ı kullanmıyor. Çünkü belediye 2 hatlı otobüsle merkeze kadar hizmet veriyor. Şimdi belediye madem otobüs verecekti niye raylı ulaşıma yatırım yaptı ki? Üstelik belediyenin bu hizmeti sırf bu civara özgü değil. Emek, Beşevler gibi tüm banliyölere aynı uygulamayı yapıyor.
O hatların kaldırıldığını düşünelim. Öncelikle şehir içi trafiği ciddi şekilde rahatlayacak; bunların benzini, hizmet bedeli filan derken masraflardan kısılacak; Bursaray’a daha çok kişi binecek yani aynı maliyetle daha fazla kar elde edilecek; ulaşım süresi azalacak; hatta trafik azaldığından şehirde yayalara ayrılan yerler artacak.
Hatlar kaldırılınca ne olmalı peki? Alternatifler üretilmeli. Nasıl? Bir kere banliyölere en yakın metro durağından ring otobüsler kaldırılır. Ama bu hatlar metro durağında son bulur. Sonra, son metro durağına her aracı kapsayan büyük bir araç otoparkı yapılır. Banliyöde oturan insan, otobüse binmeyecekse arabasını burada park edip şehre iner. Keza ilçelerden gelen insanlar şehrin keşmekeşliğinde yer arayacağına arabasını burada bırakacak. Belediye de halkı buna teşvik edecek. Aynı şekilde bisiklet kullananlar, bisikletini parkta bırakacak. Yine çevre yayalar için de düzenlenir, durağa yakın oturanlar insanca yürür.
Peki, o hatlar kaldırılabilir mi? Hayır. Neden? Öncelikle o otobüsleri işletenler karşı çıkar. İkincisi, benim tembel halkıma in-bin yapmak zor gelir. Heykel’e tek araçla gitmek varken 2-3 araç değiştirmek zül gelir. Bunun nedeni de banliyö yaşamını bilmemekten ötürüdür ki bunun için ayrı bir yazı yazacağım. Güne giden canım teyzelerim zaten zor yürürken metroya nasıl binsin? Di mi ama?
Öylesine Notlar – 3
- Geçen gün ilk defa metrobüs denen şeye bindim. ‘Şey’ diyorum çünkü ucube bir ulaşım aracı. Zaten metro değil, tramvay değil, otobüs de değil, e troleybüs de değil. Zaten o yüzden ‘metrobüs’ demişler diyebilirsiniz. Yanlış cevap ama! Bir arkadaşım dedi, gerçek metrobüs vagonu getirilememiş, o yüzden otobüs kullanılıyormuş. Türk’üz, haklıyız, doğruyuz!
- Metrobüs maceramız Alice Harikalar Diyarında’ya fena halde benziyordu. Şero ile Topkapı’da otobüsten indik, metrobüs durağını bulana kadar çok absürd yerlerden geçtik, ıssız, çorak, modern. Kent İstanbul olunca bu 3 unsurun birleşimi absürd oluyor. Neyse, durağa geldiğimizde tüm insanlar gibi beklemeye başladık. Bir otobüs durmadan geçti, ikincisi durdu ama. Bindik, hatta oturduk, absürdizm asıl o zaman başladı. Milletin çoğu binmedi! İstanbul’da imkansız bir olaydır, İETT’lerde her santimetrekare kullanılırken metrobüsün yarısı boşken millettin binmemesi çok garipti. Sonraki durakta yine aynı durum tekrarlandı, üstelik arka arkaya 3 metrobüs birer dakika ara ile dizildi. Sonra Şero dedi ki “Oğlum, bu bir rüya kesin! Topkapı’da bir travesti toplu taşımaya binmez!” Neyse ki sonra durum normale döndü!
- Florya’ya gittik, hiçbir şey yoktu. Sırayla dizilmiş lokantalar var sadece. Uçaklar 3 dakika ara ile üzerinizden geçerek Yeşilköy’e iniyor. Issız, sakin bir yer. Apartman yok! 3-4 katlı evler bana daha çok Ege sahil kasabalarını hatırlattı. Fena halde garipti, İstanbul’a hiç benzemiyordu.
- Belediye tesislerinde hayatımda yediğim en garip hamburger menüsünü yedim. Patates ve hamburger tamam da salata ne alaka! Üstelik poşette zeytinyağı da verdiler. Çok salakçaydı. Hamburger yiyen biri neden salata istesin ki? Biri sağlıklı, biri sağlıksız!
- Geçenlerde okumuştum İsviçre’de ayın polemiği “Erkek, pembe giyer mi?”ymiş! Bence giymez. Yani ben giymem, önyargıysa önyargı kardeşim. Gerçi giyen bir arkadaşım vardı ama hiç yakışmıyordu. Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var: Adamların tartışılacak derdi yok, bunlarla oyalanıyorlar.
- Yaklaşık 1 ay önce okumuştum, insan ansiklopedisi etkinlikleri yapılıyormuş özel yerlerde. Ansiklopediden okuyacağınız belli bir konuyu, o konuda uzman ya da bilgili bir insandan alıyorsunuz. Oldukça ilginç ve güzel. Bana çağrıştırdığı ise Fahrenheit 451’daki kitap insanlardı. Kitap okumanın yasak olduğu gelecekte geçen filmde, klasik kitapları gelecek nesillere aktarmak için onların her birini ezberleyen insanlar vardı. Öyle ki bir kitabı ezberleyen biri, kendi adını unutarak artık sadece o kitap oluyordu.
- Bugün IMDb’de The Sound of Music’e bakıyordum. Bu ünlü müzikal, BBC yetkilerince olası bir atom bombası patlamasından sonra gösterilecek ilk film olarak seçilmiş. Amaç, halkın yerle bir olmuş moralini toparlamak. Adamlar onu bile düşünmüş yani. Bir de bize bak. Saldım çayıra Mevla’m kayıra! Yayın politikası bile yok ki bizim kanallarımızın, acil durum planları olsun!
- Şero yine çok ilginç bir albüm tavsiye etti: Hamit Ündaş’tan Janti. Balkan müziği yapan Nick Cave tarzı. Çok acayip bir şey ama kesinlikle kendini dinlettiriyor. Adamın özgün vokaline alışanlar bu albümü tutar. ‘Cehennem Çocuğu’ favori şarkım. Yalnız B tarafının sadece akustik olması albümün çapını düşürmüş.
- Dün harika bir medya-politika ilişkisi hakkında monolog izledim. Gerçi tüm film başlı başına taşlama ama New York’taki politikacının monologu bir başkaydı. Filmin adı Network bu arada.
- Atilla Dorsay ne güzel yazmış You Don’t Mess With the Zohan eleştirisinde. Recep İvedik iyiydi diyenler, bir zahmet Zohan’ı izlesin demiş. Yerden göğe haklı. Abartı, aşırı cinsel şakalar, klişeler gırla gidiyor filmde AMA bir konusu var, bir amacı var, en önemlisi tıkır tıkır işleyen bir senaryosu var. Üstelik salt kaba espriler barındırmıyor, zeka dolu esprilerle bir şeyler de anlatmaya çalışıyor.
- Bugün, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığının 1. yıldönümü. Gül, seçilmeden önce çeşitli endişeler vardı ve bazı demokratlar icraatlarını görmeden Gül’ü eleştirmenin haksız olduğunu düşünüyorlardı. Kısmen de bu görüşleri mantıklıydı. Neyse, 1 yıldır Gül cumhurbaşkanı. Yani icraatlarını gördük. Ama endişelerim daha da arttı. Acaba demokratların buna bir cevabı olacak mı?
- Son 1 aydır Kuran-ı Kerim’i okuyorum. Hızlı olduğum söylenemez, amacım anlayarak, sindirerek okumak. Bunu şundan dolayı belirttim: Anladığım kadarıyla, Kitap bir kimsenin dininin kendi içinde olduğunu özellikle vurguluyor. Yani zorla, başkasının tesiriyle iman olmaz. Ne kadar ağzın öyle söylese de önemli olan kalbin ne dediği. Bugün Vatan’da okudum, Ankara’da içki bayilerini zabıta dövüyormuş. Şimdi o zabıta adama içki sattırmayınca ekstradan sevap mı kazanacak? Yoksa, niyeti tamamen içkinin kökünü mü kazımak? Öyleyse, içki içmeyen her insan iyi mümin mi oluyor? Bu ülkede içki yasak olursa birden ahlaklı mı olacağız? Vallahi sadece merak ettim!
- Hayırlı olsun! 19 yıl sonra Soğuk Savaş başladı! Demek ki savaşın niyeti Indy’yi beklemekmiş! Şimdi herkes bir şey olmamış gibi davranacak mamafih savaş hazırlıkları hızlanacak. Politikalar, dolayısıyla ekonomik antlaşmalar ona göre belirlenecek. Şimdi bunlar yüzünden de bahaneler üretilecek. Önsezilerim ne yazık ki çıkıyor, en geç 10 yıl içinde 3. Dünya Savaşı patlayacak! Benim asıl korkum ise önceki dünya savaşlarında olduğu gibi önce büyük bir ülkede iç savaş yaşanma ihtimali ve bu ülkenin Türkiye olma ihtimali. Çok mu karamsarım?
- Son zamanlarda Habertürk’te yayınlanan ‘Saba Tümer’le Bu Gece’yi izliyorum. Bir kere boş konuk çıkarmıyor Tümer. İkincisi, sohbet klişelere düşmüyor ve enteresan yerlere varabiliyor. Son 2 aydır televizyonda gördüğüm en içi dolu program.
- Geçen gün iyice düşündüm ve entel olduğuma karar verdim. Ama dikkat edin entelektüel değilim. Yani ben çakmayım, kendisinin bir bok bildiğini zanneden ama tikiden hallice olan biriyim. İşin kötüsü çoğu Türk de benim gibi. Biraz okuyan, dinleyen, işiten herkes kendini entelektüel zannediyor. Batıyla aramızdaki esas fark da bu! Zülfü Livaneli bu aralar Türkiye’de aristokrat olmadığını yazıyor. Çok doğru bir saptama. İşin daha da kötüsü, entelektüel de yok!
- Bugün Vh1’da Lambada klibine denk geldim. Hem şarkı harika hem de klip! Aradan 19 yıl geçmiş hala hayranlıkla izleyebiliyorsunuz. Bu arada dikkat ettim klipteki kadınlarda tanga var. Sapık mısın, diyeceksiniz. Şu manaya getireceğim: Tangayı ben ilk defa lisede duydum, o zamanlar yeni çıkmış olması lazım. Ama meğerse ben öyle zannediyormuşum, 89’da da giyiliyormuş.
- Bu arada çoğunluk bikininin 50’ sonrası üretildiğini söyler. Yanlış çünkü gözlerimle gördüm ki milattan önce de giyiyorlarmış. Sicilya’da gittiğim bir mozaik müzesinde voleybol oynayan bikinili kızların mozaikleri vardı. Düşünün, o zamanlarda bile spor yapan kız gözdeymiş!
- Geçen ay Empire dergisi zorla Saw’un DVD’sini verdi. Önceden de veriyordu ama seçeneğin olduğundan hep diğer DVD’yi alıyordum. Bu sefer seçeneksizdim. Eeee madem aldım dedim, izleyeyim. Fena değildi, senaryosu hoş ve şaşırtıcı. Ama bu filmden 4 devam filmi çıktığına hala aklım almıyor. Üstelik çakmaları da cabası. Bu yıl Türkler de dayanamamış, Destere’yi çekmişler. Ne diyeyim yani!
- Dün liseden yakın bir arkadaşımla Bursa’da yürüyoruz. Laf, artık Bursa’da kimseyi görmediğimizden açıldı. Gerçekten tüm arkadaşlarım şehir dışında. Neyse, tam geyik devam ederken çat diye biyoloji öğretmenimiz çıkmasın mı karşımıza. Yuh yani!
- Arkadaşla 1 saat yürüdük ki Bursa bitti! Şaka değil, gerçek! Bursa’da gezeceğiniz yer 1 saatte yürünebilen bir cadde üzerinde!
- Hiç aklım almayan bir olgu var, bir programa kitlesine ters olarak reklam verilmesi. Nasıl mı? Mesela bir kadın programına futbol temalı bir reklam verilmesi. Ben küçükken de çizgi film aralarında deterjan reklamı koyarlardı.
- Türk televizyonlarında diziler uzun sürmez deriz ama Bizim Evin Halleri bunun tersini söylüyor. 9. sezonuna yeni kanalında giriyor. Tabii bu uzun yıllar boyunca da bir sürü ismi ünlü etti. Aklıma gelenler Şahap Sayılgan, Levent Ülgen ve Ayşenil Şamlıoğlu.
- Daha önce de Fehrunde Hanımlar vardı, belki hatırlarsınız. O dizide de Tamer Karadağlı, Melek Baykal ve Güven Hokna vardı. Hey gidi günler.
- Hakan Peker’in ‘Amma ve Lakin’i Mustafa Sandal’ınmış. Keza Ayşegül Aldinç’in ‘Yanmışsın’ı ile Deniz Arcak’ın ‘Yağmurdan Kaçarken’i de öyleymiş. Şaşırdım valla. 90’larda müzik piyasası çok acayipti.
- Genellikle yaşıtlarımın düştüğü yanlışların başında, bir filmi fazla abartmaları gelir. Bazı filmler birtakım öğeleri değişik yapınca ilk defa yapıldığını zannederler ve filmi yere göğe koyamazlar. Oysa o filmden önce de aynı olay yapılmış olabilir. Son 2 günde bunun güzel 2 örneğine rast geldim: Peckinpah’ın The Wild Bunch’ı şiddetin filmde kullanılışı bakımdan çok çarpıcı, üstelik bunu Tarantino ve Rodriguez’den yıllar önce yapmış. Kill Bill hayranlarına duyurulur. Aynı şekilde Couzet’in Les Diaboliques’i bir muammadan doğan gerilim ve bu gerilimi finalde doruğa çıkarıp sürpriz sonla biten filmlerin atası sayabiliriz. Son 10 yılın favori teması, sürpriz son ve bunu başlatan da Shylamalan ve The Sixth Sense’dir. Les Diaboliques bitince hem deja vu oldum hem de filmin kıymeti gözümde defalarca kat arttı. 1955 yılında adam böyle bir film çekmiş düşünsenize.
- Geçen gün MGM’de (Digitürk) çok absürd bir film seyrettim: Sunday Bloody Sunday. Absürd olması şundan: 70’lerde çekilmiş olmasına karşın rahat bir şekilde biseksüel bir erkeğin kız ve erkek arkadaşının ruhsal analizini çıkarmış. Üstelik hem kız arkadaşı, hem de erkek arkadaşı karşı tarafın farkında! Günümüzde böyle bir filmin çekilebileceğini zannetmiyorum. Sanırım 70’ler sadece ülkemizde değil, tüm dünyada en özgür yaşanılan, tüm fikirlerin rahatlıkla konuşulabildiği on yıldı!
- 70’lerin bu serbestliğini gözlemleyebileceğiniz en iyi 2 örnek de Hair ve The Midnight Cowboy’dur. Biri 70’leri hazırlayan 68’ kuşağını anlatırken diğeri New York’a gelen kovboy bir jigoloyu perdeye getirir. Üstelik o kovboy ‘En İyi Film’ Oscar’ını alır.
Mamma Mia!
Mamma Mia!’ya birkaç sebepten ötürü gitmeyi çok istedim. Belki de bu yüzden vizyondan 1,5 ay sonra sinemada yakaladığımda tüm okuduklarıma kulaklarımı kapatarak gittim. Öncelikli sebebim 2007’nin en iyi filmi olduğunu düşündüğüm Across the Universe’tü. Bilmeyenlere açayım, film Beatles şarkılarını günümüze uygun şekilde kapladıktan sonra, bu şarkıları birbirine bağlayan bir öykü kuruyordu. Böylelikle müzikal türüne yepyeni bir açılım getiriyordu. Hemen sonra bir ABBA müzikali çekildiğini duyduğumda açıkçası çok sevindim. İkincisi, Across the Universe’e paralel artan müzikal ilgim, zaten önüme çıkan az örneklere de gitmemi öğütledi. Üçüncüsü, Amanda Seyfried’tir. Kendisi şu an –bence- Hollywood’daki en güzel aktristir. Kendisini bundan iki yıl önce Alpha Dog’ta keşfetmiştim. Hem çok güzel hem de yetenekli, bence ileride daha iyi roller bulacak.
Şu bir gerçek: Film sizi eğlendiriyor. Ama bir filmin eğlendirmesi –en azından benim nazarımda- yeteli kriter değil. Önemli olan nasıl eğlendirdiği. Önüne yeni bir şey getirip getirmediği. Ne yazık ki Mamma Mia! bu konuda bocalıyor. Bir kere filmin kaynağı açık: ABBA şarkıları. İlk sorun burada çıkıyor. Film, şarkıları amaç değil, araç olarak kullanıyor. Yani onlar üzerinden öykü yazman yerine, öyküyü onların kullanılabileceği şekilde düzenliyor. Mesela durduk yerde birden konu para azlığına getiriliyor ve hemen ardından ‘Money’ şarkısı söylenmeye başlanıyor. Üstelik bunu birkaç yerde tekrarlıyor. Şarkı bitince de ilgili konu rafa kalkıyor. Çok eğrelti duruyor böylece o güzelim şarkılar!
Başka bir sorun ise filmin karakterlere yeterli alanı verememesi. Böyle olunca bazı olaylar havada kalıyor. Çok bariz senaryo gedikleri oluşuyor. Üstelik ana karakterleri ünlü oyunculara oynattığı için de karakterlerden beklentileriniz de ister istemez artıyor.
Zaten film, eğlenceye artı olarak bir şeyler vermeye hiç çalışmıyor. Mesela bir Yunan adasında geçiyor ama güzel bir plan barındırmıyor. 70’leri yad ediyor ama o yıllar üzerine yorum yapmıyor.
Tüm bunlar birleşince, hele Across the Universe’ün başarısı akla gelince, Mamma Mia! çok zayıf kalıyor. Belki bundaki ana unsur bir sahne uyarlaması olduğu ve bizzat sahnedeki yönetmeni tarafından yönetilmesi. Lakin sonuçta sinema bir sahne türü değil başlı başına bir sanat. Eğer bir film çekiyorsanız da, oyunu kurallarına göre oynamalısınız.
Oyuncular: Meryl Streep, Amanda Seyfried, Pierce Brosnan, Colin Firth, Stellan Skarsgard, Julie Walters, Christine Baranski, Dominic Cooper – Görüntü Yönetmeni: Haris Zambarloukos – Müzik: Stig Anderson, Benny Anderson, Björn Ulvaeus – Senaryo: Catherine Johnson – Yönetmen: Phyllida Lloyd
Olimpiyatlardan Sonra
Şu sıralar herkesin ortak konusu olimpiyatlar. Bolt ve Phelps’in başarıları dillerde pelesenk olurken, Türkiye’nin başarısızlığı başka bir konu. Benim anlamadığım nokta ise başarı beklemek! Bu ülkede bir sporcunun olimpiyat madalyası alması neredeyse mucize zaten.
Bir kere bu ülkede spor bilinci yok! Tüm medyanın spor yayınlarına bakarsanız, sadece futboldan bahsedildiği görülür. Haydi medyayı geçelim, izlenmek üzerine yayın yaptığı için normal gelebilir. Ama bizim kültürümüzde de spor yok ki! Hangi vatandaşımız çocuğunu bir spora özendiriyor ki! Ülkemiz okullarındaki beden eğitimi dersleri boş ders demek olduğunu herkes bilir. Orta öğrenim hayatımda derslerimiz spor salonunda yapıldı ama dersler fiksti. İlk 20 dakika koşu, sonra birkaç ısınma hareketi ve serbesttik. İstisnaları kenarda bırakırsak hangi beden öğretmeni öğrencilerini sınıyor ki? Ki hadi bir sporu sevdiniz hasbelkader, değil madalya almak derece yapmak bile ne kadar zor bileniniz var mı? Bir sporda belli bir düzeyi yakalamak bile yoğun antrenmanlar gerektiriyor. Yani sıradan bir yarışta bile ilk 10 istiyorsanız, hayatınızı o spora göre düzenlemeniz gerek. Ki biz olimpiyatlardan bahsediyoruz! Elvan’ın antrenörü bu hususta güzel bir örnek verdi: Elvan’ı iki yarışta da geçen atletin ekibi tam 5 kişiymiş. Bu 5 kişi tüm bu 4 yıl boyunca sadece bu atlet için çalışıyor ve altın öyle geliyor. Sizce Türkiye’de buna para yatırabilecek insan var mı? Altın madalyaya 2000 altın vermek yeterli mi? Bir sporcunun 4 yıllık masrafı sadece 2000 altın mı? Buna da ancak alabilirse kavuşabilir ki bu parayla bir de hayatını idame ettirmesi gerek!
Bir de şu gerçek var: Ülkemizde sporu yönetenler sporcu değil! Acı ama gerçek. Mehmet Ali Şahin spordan sorumlu bakan olurken badminton diye bir şeyden haberi yokmuş mesela! Ki o spor, olimpiyatların ciddi dallarından! Başbakan, Sayın Şahin’i atarken gençliğinde futbol oynamasını göz önünde tutmuş! Bu ne demek? Hükümetin spor politikası yok demek! Ayrıca futbol harici federasyon başkanlarının sporla alakasız olduğu da çeşitli yerlerde duyuruyor. Geçen yıl bir söyleşide Semih Saygıner anlatmıştı, Bilardo Federasyonu Başkanı başkan seçilene kadar hiç bilardo oynamamış!
Ve siz ısrarla madalya umuyorsunuz! Gülüyorum sadece. Bir de bazı akılsızlar var ki devşirme sporculara laf atıyorlar. Ya onlar olmazsa Türkiye hiç olacak! Bu kişilere tek tavsiyem var: “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünü irdelesinler.
You Don’t Mess with the Zohan
Canım gülmek istiyordu. Judd Apatow faktörünü de hesaba kattım ve bu sulu Adam Sandler komedisini izledim. Ben çok güldüm ve eğlendim. O yönden film bana istediğimi verdi.
İsrail-Filistin çatışmasına yönelik bilindik söylemler farklı açılardan söyleyen ve bununla gerçekten komik olabilen bir yapım. Adam Sandler işi iyi biliyor, farklı komediler yapıyor ve eğlendiriyor. Bir de Emmanuelle Chriqui faktörü vardı filmi beğendiren. Çok güzeldi. İlginç cameolar da cabası. Valla gülmek için birebir. Yalnız Chriqui harbi çok güzel.
Oyuncular: Adam Sandler, Emmanuelle Chriqui, John Turturro, Lainie Kazan, Alec Mapa, Rob Schneider, Ido Mosseri – Görüntü Yönetmeni: Michael Barrett – Müzik: Rupert Gregson-Williams – Senaryo: Adam Sandler, Robert Smigel, Judd Apatow – Yönetmen: Dennis Dugan
The Dark Knight
Sonunda gittim, gördüm, beğendim. Sen neymişsin be abi? Tüm rekorları alt üst etmesini geçtim, IMDb’ye 1. sıradan girmesi uzun nidalara sebep oldu. Üstelik film gerçekten güzel!
The Dark Knight şimdiden sinema tarihindeki yerini aldı. Hem de birkaç sebeple! Öncelikle film, en iyi süper kahraman filmi olmaya en yakın aday. Senaryosuyla, karakterlerini ele alış biçimiyle, sürprizleriyle, kadrosuyla, performanslarıyla ve belki de en önemlisi alt metinleriyle daha önce hiçbir süper kahraman filminin yapamadığını başarıyla yerine getiriyor. Sonra, Ocak 2008’de kaybedilen yıldız Heath Ledger’ın son büyük performansını barındırıyor. Daha da enteresanı selefini geçen nadide devam filmlerinden biri oluyor. Nice yıl sonra Titanic‘i geçme ihtimali olan bir gişe başarısı gösteriyor. Öyle ki Birleşik Devletler’de gece 3 ve 6 seansları konuyor, yani salonlar 24 saat çalışıyor.
Tim Burton filmi izleyince ne düşünmüştür acaba? Burton’ın Batman filmlerinin kalitesi tartışılmaz elbet, lakin Burton karakterleri çizgi romandaki gibi çizmişti. Yapıyı tamamen 40’lardaki ve 50’lerdeki çizgi romanlarının üzerine kurmuştu. Nolan ise 80’lerdeki Alan Moore’un grafik çalışmalarına yaslanıyor. Çok daha gerçekçi, nefes alan karakterler bunlar. Asite düşmüş bir Joker yok artık, yüzüne gülümseyen palyaço makyajı yapan bir Joker var. Üstelik bu Joker para babası değil, tek amacı anarşi olan bir kaçık. Keza İki Yüz’ün dönüşüm süreci karakter gelişimi kitaplarına geçecek cinsten. Psikolojik ve fiziksel altyapı takdire şayan. Yine Bruce Wayne’nin iç çatışmaları ve bunun olaylara yansıması çok doğal. Hiç yadırganmıyor.
Filmin eksileri bulunmaya çalışılıyor. Elbet var. Mesela benim çok garibime giden şekilde Maggie Gyllenhaal, Katie Holmes’un yerini dolduramıyor. Galiba bu role hafiflik daha fazla yakışıyor. Sonracığıma Michael Caine ve Morgan Freeman’ın rol süreleri az bulunmuş olabilir. Lakin Nolan zekasını yine konuşturarak bu az sürelerde bu ustalara öyle görevler yüklüyor ki vazgeçilmez karakterler olduklarını kanıtlıyorlar.
Benim en beğendiğim öğelerden biri de yan öykülerin filmi harika yedirilmiş olmaları. Batman’in gerçek kimliğini anlayan mühendis, Gordon’un ailesi ve feribotlardaki insanlık dersleri öyle güzel birleşiyor ki filmle, hayran olmamak elde değil. Ayrıca kadronun oluşturulmasındaki incelik gönlümü fethetti. Anthony Michael Hall bile var.
Filmi daha çok konuşacağız. Daha bunun DVD’si, ödül sezonu, vs. var.
Oyuncular: Christian Bale, Heath Ledger, Maggie Gyllenhaal, Aaron Eckhart, Michael Caine, Gary Oldman, Morgan Freeman, Monique Curnen, Nestor Carbonell, Eric Roberts, Anthony Michael Hall – Görüntü Yönetmeni: Wally Pfister – Müzik: James Newton Howard, Hans Zimmer – Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan (Christopher Nolan ile David S. Goyer’in hikayesi ve Bob Kane’nin karakterlerinden) – Yönetmen: Christopher Nolan
Birbirinden Çok Farklı 2 Kuzen Film
Birkaç sene önce bir arkadaşım anlatmıştı. Yıllar önce, sanırım 70’lerde, Emre Kongar Ankara’da bir sahafa gidiyor. Sahaf sahibi Kongar’a Ortaçağ’dan kalma bazı kitaplara sahip olduğunu söyleyip öneriyor. Kongar kitapları herhalde değersiz buluyor ki almıyor. Sonra aynı sahafa Orhan Pamuk ile Umberto Eco geliyor. Daha ikisi de ünlü değil, sıradan insanlar. Bu ikili bahsi geçen kitapları kapışıyor. Aradan 1-2 yıl geçiyor ve 2 kitap edebiyat dünyasını sarsıyor. Eco Der Name Der Rose/Gülün Adı’nı çıkarıyor, Pamuk ise Kara Kitap’ı yazıyor. Anladınız herhalde, bu iki önemli kitap sahaftan aldıkları kitaplardan derleme. Kongar durumu çakınca hemen sahafa koşuyor, geride kalan birkaç kitabı satın alıyor. Sonra Kongar da bir kitap derliyor onlardan (kitabın adını unuttum, demek ki pek ses getirmemiş.). Kitabının önsözünde de yukarıdaki olayı anlatıyor.
Bu hikayeyi neden yazdığıma gelince, geçen hafta SİYAD’ın 40. Yıl Derlemesi’nde Gizli Yüz’ün eleştirisini okuyordum. Filmin Kara Kitap uyarlaması olduğunu öğrendim. Tabii direkt yukarıdaki hikayeyi hatırladım. Sonra da filmden kareler gözümün önüne geldi. Gizli Yüz Türk Sineması’nda türünün nadide örneklerinden. Filmi Orhan Pamuk’un kendi senaryosundan Ömer Kavur uyarladı. Film tümüyle fantastik bir hikaye anlatıyor ama zamanın Türkiye’sinde (1992) geçen.
Gizli Yüz tamamen mitolojiye sırtını yaslayan, isim içermeyen absürd bir film. Film 1992’de geçse de daha çok bir orta çağ havası hakim. Bu havayı tek bozan videonun filmdeki yeri. Saat kuleli kasaba, saate aşık olan insanlar, babanın ölünce ortaya çıkan hazinesi gibi öğeler bulunduruyor ki bu öğeler bir Türk filminden daha çok Bunuel ve ya Lynch’e yakın. Aynı eskiden anlatılan kocakarı masallarını da andırıyor. Ömer Kavur tıpkı Anayurt Oteli‘nde yaptığı gibi bizim sinemamızda hiç eşelenmemiş bakir bir el atıyor. Üstelik mitolojinin ana vatanı olan toprakların üzerinde bir ilki gerçekleştiriyor. Sonunu hala çözemesem de derin analizlere layık bir film.
Keza Gülün Adı‘na baktığınızda mekan olarak da Orta Çağ’da geçen bir hikaye görüyoruz. Bu sefer hikaye sembolizme gerek duymadan direkt anlatıyor derdini lakin anlatırken de çeşitli alt metinlerden güç alıyor. Film, Orta Çağ’ın bağnazlığı içinde bilimi vurgularken bunu öylesine değil, gayet planlı bir stratejiyle yapıyor. Tabii ki Sean Connery, F. Murray Abraham ve Christian Slater’li kadrosuyla Gizli Yüz‘den katbekat popüler ama öz olarak popülerleşmenin getirdiği eksileri var.
Son kertede, birbirinden çok farklı gözüken bu iki filmin kardeş çocukları olduğunu bilmek çok ilginç geldi bana.
Öylesine Notlar – 2
- Olimpiyatlar tam gaz devam ediyor. Çok sporla alakadar olmayan insanlar bile merakla Pekin’i takip ediyor. Mesela ben. Çok takip ettiğim söylenemez ama zaman buldukça olimpiyatlara bakıyorum. Şu an yüzme yarışları devam ediyor hatta, ben cümleyi yazarken de 200m serbestte dünya rekoru geldi. Rekor izlemek heyecan verici bir olay. Tarihi bir anı canlı izliyorsunuz.
- Yüzmeyi izlemek çok zevkli. Değişik stiller ve mesafelerdeki yarışlar yarışlara devinim kazandırıyor. Bu olimpiyatlarda yüzme daha da heyecanlı çünkü devamlı yeni rekorlar geliyor. Mesela dün yapılan 400m karışık erkekleri yeni izledim. Efsane bir yarıştı. Tam 6 takım (zaten geriye 2 takım kalıyor) eski dünya rekorunu geçti. Yeni rekor da 50 saniye geriledi.
- Olimpiyatların bir amacı var en önemlisi: Dünya barışı. Hatta Pekin buna daha da vurgu yaparak ana cümlesini açılış töreninde öne çıkardı: “One World, One Dream” yani “Bir Dünya, Bir Rüya” Benim en büyük hayalimdir tek çatı altında toplanan dünya fakat giderek ütopya haline dönüşüyor. Olimpiyat açılışından sadece 24 saat önce yeni bir savaş başladı: Gürcistan-Rusya Savaşı. Hoş, zaten hali hazırda birkaç savaş devam etmekte lakin barışı vurgulayan bir organizasyonun hemen yanında bir 1. dünya devletinin savaşa girmesi çok manidar. Benim asıl merak ettiğim bir müsabakada karşı karşıya gelebilecek Rus ve Gürcü sporcuların haleti ruhiyeleri.
- Olimpiyat her zaman olduğu gibi teknoloji demek aynı zamanda. Yüzmedeki rekorların bir sebebi de tekstildeki son 10 yılda yaşanan akıl almaz gelişme. Ama televizyonculuk da olimpiyatlarla gelişiyor. HD yani yüksek çözünürlük teknolojisi ilk defa olimpiyatlarda. Gazetelerde tam sayfa reklamlar bunun müjdesini veriyor. Eurosport harika bir kaliteyle olimpiyatları veriyor. TRT de beni şaşırtarak apar topar HD’ye geçti. Yalnız TRT her zamanki gibi çok yavan yayın yapıyor. Digitürk ve D-Smart sahipleri bu konuda çok avantajlı.
- Geçenlerde TRT 3 ile Eurosport arasında mekik dokurken Eurosport 2’de spor denemeyecek bir şey ile karşılaştım. Adına Viking denilen Japon icadı bir müsabaka. Hani çocuk programlarında zamana karşı parkur yarışmaları olurdu ya. İşte Japonlar bunu büyüklere uyarlamış. Üstelik saygın bir spor kanalı da bunu yayınlıyor. Pes doğrusu.
- Bilmeyenler vardır belki Banvit’in açılımı Bandırma Vitaminli Yem Sanayi’dir.
- Dün yine Kanyon’daydım. Artık onun da kemikleşmiş bir kitlesi var artık. Yaz-kış aynı dolulukta. Doygunluk sınırına ulaşmış.
- Tayyip Erdoğan acaba Saakaşvili’nin düştüğü durumdan ders almış mıdır? Hiç zannetmiyorum.
Son Yorumlar