Arşiv
The Godfather the Book
Bursa-Ankara-İstanbul-Bursa yolculukları uzun olacağından yanıma kolaylıkla okuyabileceğim bir kitap almam gerektiğini düşündüm. Kütüphanede de en üste Baba’yı görünce direkt aldım. Kitabı, filmi izlemeden önce orta okuldayken okumuştum. O zamanlar çok beğenmiştim.
Kitaba Ankara’ya gitmek üzere terminalde beklerken başladım. İstanbul otobüsü, Bursa Terminali’ne girdiğinde de bitirdim. Öncelikle kitabın pek bir edebi değerinin olmadığını fark ettim. Çok iyi yazılmış bir aksiyon kitabı. Gözlemleri göz kamaştırıyor. Bunda sanırsam Mario Puzo’nun mafyayı iyi araştırması, hatta tanımasının payı var. Hiçbir falsosu olmayan bir kitap.
Tabii filmden bariz farkları var ama film, kitaptan daha iyi. Yine de okumayanlar için farkların üzerinden geçelim:
· En önemli fark, yan karakterlerin bile geçmişini içermesi. Detaylı şekilde geçmişlerinin kitapta oynadığı rol üzerindeki izdüşümü.
· Bazı karakterlere daha fazla yer ayrılması: Johnny Fontane bölümü oldukça yer tutuyor. Johnny’nin kankası Nino Valenti yine önemli bir karakter oluyor. Sonny’nin metresi Lucy Mancini’ye, bilhassa Sonny’nin ölümünden sonra ciddi yer ayrılmış. Lucy’nin yeni kocası Dr. Jules filmde hiç yok ama kitapta önemli bir yan karakter, ailenin önemli ameliyatlarına giriyor. Yine ailenin tetikçileri hakkında daha fazla bilgi var.
· Hollywood/Las Vegas bölümü daha geniş. Hollywood’daki yozlaşma açıklanıyor.
· Final hafiften farklı. Apollina’yı öldüren çoban da finalde öldürülüyor.
· 3. filmde Don olacak Sonny ve Lucy’nin oğulları yok. Lucy’nin, Sonny öldüğünde hamile olduğu belirtiliyor ama sonra çocuktan hiçbir şekilde bahsedilmiyor. Kürtaj olduğu anlaşılıyor.
· 2. filmde önemli yer tutan Vito Carleone’nin gençliği kitaptan direkt alınmış. Sadece Sicilya’daki babasının katilini öldürüşü yok.
· Michael’ın babasından Don’luğu öğrenmesi daha detaylı açıklanmış.
· Michael ve Kay’in 2. çocukları kitapta erkek. (ilk filmde bahsedilmiyor ama sonraki filmlerde kız olduğu görülüyor)
· Olaylar kitapta tam 10 yılda oluyor, filmde ise yaklaşık 5 yıl.
Ankara, İstanbul Gezisi
Geçen perşembe Ankara’ya gittim, iki mülakata gitmek için. Lise 2’deki ODTÜ gezimden sonraki ilk Ankara yolculuğumdu. Daha önce hiç Ankara’da kalmamıştım, hafif gergindim. Neyse ki İbrahim Amca ve Beyhan Teyze sayesinde gayet rahat bir gezi geçirdim.
Ardından İstanbul’a geçtim, hem birkaç arkadaş görmek için hem de Filmekimi’ne gitmek için. 4 gün kaldığım İstanbul, nedense beni neşelendirmedi. Oysa ki İstanbul’u çok severim, film festivalleri benim en sevdiğim etkinliktir ve en önemlisi nicedir göremediğim en yakın arkadaşlarımla bir arada olacaktım. Ama bu saydıklarım umduğum kadar moralimi düzeltmedi. Birkaç not halinde bu geziden çıkardıklarımı yazacağım:
- Öncelikle Ankara’daki mülakatlarda önceden savunduğum “Kendin ol!” mottosunun çok geçerli olmadığını anladım. Hafif politik olmak lazım.
- Ankara’da hep araba üstünde olsam da gözlemlediğim kadarıyla yaşayabileceğim bir kent. Ne çok canlı, ne çok sakin. Yeni bir hayata başlamak için ideal.
- İstanbul’u aslında pek özlemediğimi fark ettim. Yalnızlığa alışmanın zararları.
- Dali sergisine gittim bahaneyle. Picasso’daki gibi pek bir şey anlamadım ama çok bilgilendim. Dali’nin kim olduğunu biliyorum artık. Sürrealizmi ise daha iyi kavradım.
- Sergide en akılda kalıcı şey Dali’nin bir sözüydü: “Dali ile bir deli arasındaki fark basittir: Dali deli değildir!”
- Yine de bir sergi için İstanbul’da yaşamanın gereksiz olduğunu anladım. Ufak ziyaretlerde de görebilirsiniz etkinlikleri.
- İstiklal beni 3 günde sıktı. En güzeli 2-3 ayda bir ziyaret etmek.
- Emek’te film izlemek eskisi kadar heyecanlandırmadı beni. Bilgisayarda çok film izlemenin zararı olabilir.
- Festivale de ısınamadım. Gerçi Filmekimi’ni hiçbir zaman çok beğenmemişimdir ama…
- Bu yılki festivalde çok dangalak vardı. Bariz film izlemek için değil, ortam yapmak için gelmişlerdi. Gereksiz kalabalık yaratıyorlar. İşin en kötüsü de her geçen yıl artmaları.
- Şunu çok iyi anladım: Ben depresyondan çıkmadıkça en sevdiğim şeyler bile boş geliyor. O yüzden yalnız kalmak en iyisi.
Not: Şero’ya sonsuz teşekkürler.
Eagle Eye
Ortalığın yeniden çevrimler ve devam filmleriyle kavrulduğu zamanları yaşıyoruz. Ne kadar tüketilmiş ki orijinal bir hikayeye/filme rastlamak çok zorlaştı. (Hoş, aslında tüketilmemiş bakir alanlar da var lakin onlar da sakıncalı atfediliyor.) Şimdi bu, madalyonun bir yüzü. Diğer yüzünde de Hitchkock var. Hitchkock’u bilmeyen yoktur lakin biz yine de “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.” sözünden istifade edip tanıtalım. Hitchkock, gerilim sineması türünü neredeyse sıfırdan yaratmış bir ustadır. Çoğu filminde belirgin kalıpları kullansa da hepsine farklı açıdan yaklaşarak her birini birer başyapıta dönüştürmüş biridir. Ana kalıbı, hiçbir şeyden haberi olmayan bir adamı bir olayın merkezine yerleştirmek, sonra da adamın olayı çözmesini izlettirmektir. The Man Who Knew Too Much, North by Northwest, The 39 Steps, The Lady Vanishes, Sabotage, Dial M For Murder en bilinen örneklerdir ama aynı kalıpta daha bir sürü filmi vardır.
Şimdi bu madalyonu D. J. Caruso boynuna asmış, film çekiyor. Daha anlaşılır manayla Caruso, Hitchkock’un ana kalıbını günümüze uyarlıyor. Bir önceki filmi Disturbia’da Rear Window’u modernleştiren Caruso, bu sefer North by Northwest’i modernleştiriyor. Tabii Hitchkock’un zamanında teknoloji bu kadar gelişmemişti ve aksiyona bu kadar aç izleyici kitlesi de yoktu (sebebi de televizyonun daha rakip olmamasıydı). Caruso, teknolojiyi de sonuna kadar kullanıyor, Hitchkock’tan farklı olarak. Bu arada ana kalıbın bir unsuru daha var: Esas kız. Bu kız, adamın önüne pat diye çıkar, önce adamı sevmez sonra olayı beraber çözerler, finalde de adam aşık olmuştur çoktan. (Kalıbı daha iyi ve uygulamalı olarak anlamak için The 39 Steps’i izleyin.)
Filmimizde Jerry Shaw basit bir fotokopici. Bir gün ikizinin öldüğünü öğreniyor. Cenazeden evine döndüğünde odasında en az 1000 bomba yapacak kadar malzeme buluyor. Daha ne oluyor bile diyemeden telefonu çalıyor ve bir kadın ona hemen kaçmasını söylüyor. Neden kaçayım derken de odayı FBI basıyor ve tutuklanıyor. Böylece sıradan adam olayın içine giriyor. Esas kız da yaklaşık 10 dakika sonra karşısına çıkıyor ve film akıp gidiyor.
Jerry Shaw’da ilginçtir Shia LaBeouf hiç sırıtmıyor, hatta birkaç tane daha böyle filmde oynarsa yeni Cary Grant/James Stewart yakıştırmaları yapılabilir. Michelle Monaghan’a gelirsek tek suçu esmer olması. Hitchkock’un sarışın sevdiği bilinir, Caruso da bariz bu kuralı tersine çevirmiş (Disturbia’daki kız da esmerdi galiba). Ayrıca yapımcılar iki star yetmez diye düşünmüşler ki yanlarına iki yıldız daha vermişler. FBI ajanı olarak Billy Bob Thornton ve Rosario Dawson her zamanki gibi çok iyiler.
Genel olarak filme dönersek de arkasını Hitchkock kalıbına dayamış olarak temposu hiç düşmeyen bir popcorn filmi izliyoruz. Aksiyon seviyorsanız verdiğiniz parayı sonuna kadar hak edecek bir film izliyorsunuz. Ama ötesini beklemeyin. “Taklit, aslının değerini yükseltilmiş.” derler, 60-70 yıl önce çok daha iyisi zaten çekilmişken filmimiz iyi bir taklitten öteye gidemiyor.
Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan, Billy Bob Thornton, Rosario Dawson, Michael Chiklis – Görüntü Yönetmeni: Darlusz Wolski – Müzik: Brian Tyler – Senaryo: John Glenn, Travis Wright, Hillary Seitz, Dan McDermott – Yönetmen: D. J. Caruso
Azınlıktayız
Ey sayın okuyucular (bir elin parmaklarını geçmediğinizin farkındayım, maksat özgüven olsun), siz de AB’ye girmememiz için bir neden bulamayanlardan mısınız? Siz de AKP’nin yüzde 47 oy oranıyla iktidar olmasına şaşıranlardan mısınız? Siz de bir kömür torbasına oy (s)atanları uzaylı gibi mi görüyorsunuz? Siz de 4,5 yıl hükümeti eleştirdikten sonra ona oy atanları ağzınız açık mı izliyorsunuz? Siz de halkın gözüne baka baka yolsuzluk yapanlara sinirlenenlerden misiniz? Siz de cumhuriyet, laiklik, hukuk gibi temel unsurların yok olmasına karşı hareket etmek isteyenlerden misiniz?
Eğer cevabınız evetse asıl sorum geliyor: SİZ DE KENDİNİZİ ÇOĞUNLUK MU ZANNEDİYORSUNUZ? Yani şu anda bizi yöneten kesmi azınlık olarak mı görüyorsunuz?
Yine cevabınız evetse, size birtakım basit sorularım var: Sizce Türkiye’de kaç kişi…
- demokrasinin ne demek olduğunu biliyor?
- Atatürk ilkelerini gerçek manasıyla anlamıştır?
- Kuran-ı Kerim’in Türkçe tefsirini/mealini okumuştur?
- bir hobi sahibidir?
- düzenli şekilde gazete/dergi/kitap okumaktadır?
- 19. ve 20. yüzyıl dünya ve Türkiye siyasi tarihini okumuştur ya da bilgi sahibidir?
Daha bir sürü benzeri soru sorulabilir. Ama bu kadarı da benim gelmek istediğim amaç için yeterli. Şimdi madde halindeki soruların cevaplarını az çok tahmin etmişsinizdir. Cevabı en yüksek olanı bile, iyimser bir yaklaşımla, nüfusun %10’unu bulmaz. O halde siz hala kendinizi çoğunluk olarak görüp kendinizi kandırmakta hala ısrarcı mısınız? Hala azınlıkta olduğunuzu görmüyor musunuz?
Öylesine Notlar – 7
- Martin Scorsese’nin ünlü Mean Streets’ini sonunda izledim. Evet, film New York’u güzel betimliyor. Evet, senaryo çok iyi ve dönemine göre oldukça yenilikçi. Evet, film Scorsese’nin ilk başyapıtı. Ama beni heyecanlandırmadı. Filmde iki şeyi beğendim: Harika diyaloglar ve Robert De Niro’nun muazzam oyunculuğu.
- Amatör atlet olan kankam, ısrarla atletizm hakkında film arar. Dün bir tane seyrettim: Çok farklı bir konuyu anlatan bu filmin baş karakterleri iki atlet. Üstelik her ikisi de 100 metreyi 9.58 koşuyorlar. Filmin adı mı? Gallipoli, Peter Weir’ın ilk dönem çalışmalarından.
- Sokaklardaki kedi-köpekleri bizim hayvanseverlerimiz pek sahip çıkar. Hepsi de sokaklarda kalmaya devam eder. Sonra o köpekler gelip bir çocuğu ısırır. Kıyamet kopar! Valla bir acayip milletiz!
- Geçen gün bir araba bir köpeğe çarpıp öldürmüş. Sonra sahibi gelip sürücüden köpeğin bakım masraflarını istemiş. Yorumsuz!
- Geçen hafta İskoçya’da bir adam bisiklete tecavüz ederken yakalanmış! Öh!
- Empire yeni bir ‘En iyi 500 film’ listesi yayınladı. 1. film yine The Godfather. Listede pek sürpriz yok aslında. Birkaç ilk kara filmler de listeye girmiş, o kadar. Bu sonuç, yeni neslin kara filmi ne kadar önemsediğinin de kanıtı.
- Bir ramazan mı, şeker mi tartışması gidiyor. Bahaneyle gerçek adının ikisi de olmadığını, Fıtır (oruç açma) Bayramı olduğunu da öğrendik. Benim çocukluğumda olay gayet basitti: Ramazan (Şeker) Bayramı
- Başkasının düşüncelerine tahammül edememek sanırım sadece başbakana özgü bir özellik değil. Türklerin genlerinde var. Dünyanın kendileri gibi düşündüğünü, hareket ettiğini düşünüyoruz, en azından umut ediyoruz.
- Sinema dergisi Yaşayan En İyi 10’ar Kadın ve Erkek Oyuncuyu seçmiş. İçlerinde doğal olarak Türk yok. Şimdi bunu bir önyargı olarak görebiliriz lakin gerçek bu. Türk oyuncular her filmde faklı bir performans sergiliyor. Kategorinin dışında bir tek Erkan Can var bence.
- Peter Weir’ın ilk ciddi çalışması, Picnic at the Hanging Rock’u izledim. Konusu gibi çok acayip bir film. Bir grup genç kız bir dağlık alana gidiyor. Bunlardan üçü kayalıkta yürüyüşe çıkıp kayboluyor. Sonra onları aramaya çıkan hocaları da kayboluyor ve bir daha da bulunamıyorlar. Sadece biri 1 hafta sonra uyurken bulunuyor. Film bunu anlatıyor fakat arada başka yerlere de kayıyor. Hülyalı bir film, ne dediği anlaşılmıyor ya da ben anlamadım.
- Bundan sonra zombi filmi izlememeye karar verdim. Korku filmine bir yere kadar tahammül edebiliyorum ama zombiler beni çok iğrendiriyor. Belki Peter Jackson filmleri hariç demeliyim çünkü onda kusmaya niyetlenirken güldüğünüz için olay dengeleniyor. (bkz. Braindead)
- Lösev reklamının son cümlesi “Bir çocuktan daha önemli ne olabilir ki?” olmamalıydı bence. Reklamın güzelliğini bozuyor bence. Ses o cümleyi söyleyince otomatikman “İki çocuk” diye cevap veresim geliyor. Daha şık bir son cümle olabilirdi.
- Firefox’un yeni versiyonuna giderek gıcık kapmaya başladım. 2-3 günde bir update ediyor. Benim bildiğim en erken 1 ayda bir update olur. Zaten history düğmesini de geri tuşunun yanından kaldırmışlar.
- Bugün Empire’ın İngiltere baskısına göz gezdirirken sinema haber notlarında “Jenna Jameson Pregnant” notunu gördüm. Şimdi ünlü bir porno yıldızının hamile kalması, sinema haberi değeri taşır mı sizce?
Hallam Foe
Rapidshare üyeliğimden beri hard diskim filmle dolup taşıyor. Öyle filmler oluyor ki indirdikten 8-9 ay sonra izliyorum. Mesela The Wild Bunch. Kasımda indirmiştim galiba. Uzun süre öylece bekledi, usul usul, sesini çıkarmadan. Ancak geçen ay (ağustos) izlenme olanağı bulabildi. Aynı muameleye Hallam Foe da tabii tutuldu. Neden diyebilirsiniz? Aslında bir sürü sebebi de var, sebebi yok.
Neyse zaten benim asıl yazmak istediğim filmin kendisi. Pek bağımsız film seyrettiğim söylenemez açıkçası. Çünkü çoğu sıkıcı oluyor. Lakin bağımsızların sevdiğim tarafı mutlaka özgün bir tarafları bulunması. Tabii artık ciddi bir sorun da baş göstermiş durumda. Her küçük bütçeli filmin kendini bağımsız sanma sorunsalı. Bir de buna büyük stüdyoların alt şirketlerinin katkısı ekleniyor. Bunların sonucu mu? İyi bağımsızların giderek seyrelmesi. Gerçi şu açıdan yaklaşırsak bu tespiti çürütebiliriz. Dijital devrimin yardımıyla bağımsız sayısı arttı ama iyi olabilenler eski yıllarla kıyaslarsak sayıca aynı. Yani esas sonucun şu olduğu ortaya çıkıyor: Bağımsızlar çöplüğünün içinden iyilerini seçebilmek.
Hallam Foe, Edinburgh ve çevresinde geçen bir film. Filmin ismi, ana karakterin adından gelmekte. Hallam, 2 yıl önce ölen annesini özleyen bir genç. Bu özleyiş, giderek onda saplantı halini almış ve buna babasının sekreteriyle evlenmesi de eklenince içinden çıkılmaz bir hal almış. İşte, film Hallam’ın bu çıkmazdan kurtuluşunu anlatıyor.
Jamie Bell, Billy Elliott’tan beri severek takip ettiğim bir aktör ve bu filmde de oldukça iyi. Filmin esas yükü onun omzunda zaten. Hallam’ın sorunlarını, psikolojisini, çöküşlerini ve sonunda çıkışını harika yansıtıyor. Yani filmin ana kozu Jamie Bell.
İkinci koz da Edinburgh. Benim en sevdiğim Avrupa kenti olmasından mıdır, nedir pek hoşuma gitti filmin orda geçmesi. Orada yürürken hissettiklerimi sanki bir daha hissettim.
Başta senaryo (zaten kitap uyarlaması) olmak üzere filmin diğer unsurları da iyi olunca zaten farklı bir şey ortaya çıkıyor. Tam bir bağımsız gibi. Farklı tatlar, baharatlar içeren ama bir yandan da sizin çok iyi bildiğiniz bir yemek sanki. Ben kendimden çok unsurlar buldum açıkçası. Sizi bilemeyeceğim.
Oyuncular: Jamie Bell, Sophia Myles, Ciaran Hinds, Jamie Sives, Maurice Roeves, Ewen Bremner, Claire Forlani, Ruth Milne – Görüntü Yönetmeni: Giles Nuttgens – Senaryo: David Mackenzie, Ed Whitmore (Peter Jinks’in romanından) – Yönetmen: David Mackenzie – ****1/2
Öylesine Notlar – 6
• İnsanların büyüyünce çocukluklarını unutmaları çok yazık. Ben küçükken bana hep oyuncak alınmasını isterdim ama birkaç istisna dışında hep büyük hediyeleri gelirdi. İşte giysi, altın, vb. Şimdi de bir büyüğümüz doğum yapacak, arkadaşlar tutturdu ağaç satın alalım diye. Karşı çıktım, geyik yaptığımı sandılar. Ya o küçücük çocuk o ağaçtan ne anlayacak! Amaç aslında kendi vicdanlarını rahatlatmak.
• Bugün Reha Muhtar da yazmış (19.9.2008) Aragones git gide Toshack’a benziyor. İlginci, İspanya Milli Takımı’nı Aragones’ten sonra Toshack’ın yönetmesi.
• Bugün Il Gattopardo’yu izledim. Enfesti. İki unsurunu çok beğendim: İlki dans sahnesi, Burt Lancester ile Claudia Cardinale arasındaki. Le Notti Blanche’de de böyle unutulmaz bir dans sahnesi vardı. İkisi de sinema tarihindeki favori sahnelerime eklendi. İkinci unsur ise, filmin bir bütün olarak değişim kavramını muazzam bir biçimde anlatması. Eskinin yeniye karşı bir şey yapamaması ve üstelik bunu kabullenip destek vermesi, o kadar sade ama büyüleyici bir biçimde anlatılmış ki hayran olmamak elde değil.
• Akşam da Die Another Day’i bir kere daha izledim. Böylece James Bond filmlerini 10 ay içinde tamamen izlemiş oldum. Bugünkü film içlerindeki en kötüsüydü. Bond hakkında güzel bir yazı yazacağım ilerleyen günlerde. (bkz. ‘Bond, James Bond’)
• Tam üç yıl Hıncal Uluç’u her gün okudum. Ama hazirandan sonra soğudum nedense. Hele medyadaki son olaylarda Sabah’ın rolünden sonra ve ısrarla Uluç’un bunu gazetesine yedirememesinden sonra iyice soğudum. Aslında sene başındaki Yumurta tartışması da ana etkenlerden. Şu bir gerçek: Uluç ülkenin en bilgili, arka planı geniş, kültürlü gazetecilerinden biri. Gözlem kabiliyeti harika ve bunu yazıya dökmesi de keza öyle. Ülkemizin gazetelerinde hayatı yazan (yazabilen) belki de ilk gazeteci. Ama çok önemli bir sorunu var, hatta iki: Birincisi takıntıları, ikincisi de kibri. Uluç’un takıntıları daima kötü olmak zorunda. Mesela Fenerbahçe (ak kaşık değil elbet ama ne yaparsa yapsın Uluç Fener’i beğenmez). Aynı şekilde sanat sineması da kötü ona göre, sinemanın toplum için olduğunu ısrarla savunur. Ama iş opera ve baleye gelince bunları seyretmeyi teşvik eder, sabredip anlamamızı öğütler. Yumurta onun için mastürbasyondur, opera sanat. (Opera da bale da sanattır, ikisi de sabredilip izlenince güzeldir, zevk verir; tıpkı sanat filmleri gibi) Aynı şekilde kibri yüzünden yanlışlarını görmeyi reddeder, çünkü kendi deyimiyle o HBB’dir (Her Boku Bilen). Diyebilirsiniz ki sen kimsin ki 50 yıllık gazeteciyi eleştiriyorsun. Ben sadece onun okuruyum.
• Tüm medya çalışanları, bilhassa muhabirlerin izlemesi gereken bir film Ace in the Hole. Türkçesi Büyük Karnaval’mış. Ama bu muhabirler filmi izleyip de ne yapar? Söyleyelim, haber! Anlamadıysanız filmi izleyin. Billy Wilder’dan bir başyapıt daha.
• Ütü gerektirmeyen, leke tutmayan gömlek çıkmış, üstelik Türk işi. Kesin almam gerek.
• Bugünün gazete manşetlerini İzmir’de ölen bebekler kaplıyordu. Aklıma favori dizilerimden House M.D.’nin 2. bölümü geldi. Bilmeyenler için dizinin ünlü bir teşhis doktorunun bilinmeyen hastalıkları çözüşü etrafında şekillendiğini söyleyip konuya girelim. Bölümde hastanede doğan bebekler doğumdan sonra 2-3 gün içinde ölmeye başlıyordu. Olaya Dr. House el koyuyordu ve çeşitli tezlerinden sonra olayın basit bir grip virüsünden kaynaklandığını buluyordu. Normal bir insan gripten ölmez ama daha yeni doğmuş bir bebeğin bağışıklık sistemi yetersiz kaldığından bebekler ölüyordu. Virüs de bebeklere o sıralar grip olan ve bebeklere oyuncak ayı veren hemşire tarafından taşınıyordu. Tabii House çözümü bulana kadar 2 bebek mevta olmuştu ve bölümü ağlamaklı halde bitirmiştim. Hiçbir şeyden habersiz küçücük insanların o durumuna kayıtsız kalmak olanaksız!
• Geçenlerde favori dizilerimden Dawson’s Creek’ten bahsetmiştim. İşte orda pek aklım almayana bir şey vardı: Lise mezunu Pacey, Wall Street’e girdikten birkaç ay sonra yaşam biçimini değiştirmişti: Son model bir spor araba, kıyafetler, plazma televizyon, vb. Dün Vatan’da okudum ki durum Wall Street’te aynen böyleymiş. Tabii geçen haftaya dek! Geçen yıl ortalama bir brokerın maaşı 280 bin dolar civarındaymış. İçimden helal olsun dedim. Ama geçen hafta Zülfü Livaneli dahil birkaç kişi daha yazdı ki bu global kriz, her şeyi güllük gülistanlık sanan bu zengin gençler için çıkarılmış olmasın!
• Geçen hafta tüm dikkatler borsadaydı. Benim gibi bir şey bilmeyenler bile kulak kabarttı. Sonunda, bu bilgisizlik nereye kadar dedim ve Wikipedia’dan borsanın ‘ne olduğu’nu okudum. İşte size ilginç bir not: İlk borsa, Mısır’da 11. yüzyılda Müslümanlar ile Yahudiler arasında kurulmuş! İlginç bir gerçek!
• Benim gibi insanlar borsanın “Ha!” denilince düşmesini pek anlamıyor. Ama 2 hafta önce Vatan’da okuduğum bir haber çok çarpıcıydı: Ünlü bir hava şirketinin hisseleri bir günde 1 milyon dolar kaybediyor ama buna kimse anlam veremiyor çünkü olayı tetikleyecek en ufak bir neden yok! Biraz araştırılınca şu gerçek ortaya çıkıyor: Olaydan önceki gece bir yerel gazetenin 6 yıl önce yayınlanan bir haberi, bilinmeyen bir sebeple en çok okunan haberler arasına giriyor (Haber, şirketin 11 Eylül sonrası kemer sıkması hakkında). Google News elektronik olarak ağı tararken, haber çok okunmuş deyip sitesinde duyuruyor. Bloomberg de haberin tarihine bakmadan haber bülteninde açıklıyor. Sonra da diğer haber kanalları onu takip ediyor. Ne kadar garip, değil mi?
• Filmekimi programı hele şükür açıklandı! Programın Hollywood’dan çok Avrupa sinemasına ağırlık vermesi sevindirici bir gelişme. Hatta galiba hiç Hollywood yapımı yok!
• Aklı başında bir bilimkurgu örneği arıyorsanız, mutlaka The Day The Earth Stood Still’i izleyin. Film, insan ırkının ne biçim bir yaratık olduğunu gösteriyor. Bu arada filmin 2 ay sonra remake’i gösterime giriyor. Ondan önce mutlaka izleyin.
Bond, James Bond
“My name is Bond, James Bond.”, “Shaked but not stirred martini”, Walther PPK tabanca, Q, M, Miss Moneypenny, Biofeld ve kedisi, … Bu saydıklarımın hepsini sadece Bond serisinde görebilirsiniz. Peki bunlar nasıl bu kadar popüler oldu? Nasıl bir serinin bu kadar markası olabildi? Daha da ilginci nasıl bir seri bu kadar zamana dayanıp popülaritesini hiçbir zaman kaybetmedi?
Elbette sürüyle cevap verilebilir her birine ama aynı cevapları bulamazsınız. Çünkü herkesin Bond’u sevme nedeni farklıdır. Herkesin kafasındaki Bond imajı farklıdır. Kimi Sean Connery’cidir, kimi Roger Moore’cu. Çünkü herkes farklı bir özelliğini sever. Kimi zekasını, kimi çabukluğunu, kimi macera tutkunluğunu, kimi de seksiliğini.
Benim Bond tutkum çocukluğumda başladı. Ama çocukken izlediklerim unutulup gitmiş, sadece kimi sahneler kalmış. Christopher Walken’ın daha kahkahası gibi, Roger Moore’un stüdyoda çekildiği çok aşikar olan kayak sahneleri gibi. Nedense Ursula Anderes’in Bond’la karşılaşması da akılda kalmış. Geçen yıl, bu böyle gitmez, dedim kendi kendime ve külliyatı baştan izlemek gerektiğine karar verdim. Öyle bir anda değil tabii, uzun bir süreye yayarak. Sonuçta yaklaşık 10 aylık süre zarfında Dr. No’dan başladım Die Another Day ile bitirdim. Geçen ay Casino Royale’i izlediğimden bir daha izleme zahmetine girmedim. Bir de Bond parodisi Casino Royale var, onun da ilk 15 dakikasını izledim ama sarmadı, çok kötüydü.
Şimdi burada teker teker filmler üzerinde yorum yapmaya niyetim yok. Daha ziyade, genel yapı üzerinden başlayıp filmlerden örnekler vereceğim. Böylece iyileri ve kötüleri belirmeye çalışacağım, en azından benim iyi ve kötülerimi.
Her Bond filminde sabit olan birkaç unsur vardır: Film, bir aksiyon sahnesiyle başlar. Hiç girizgah yapılmadan izlediğimiz bu sahnede, güzel atraksiyonlar bulunur. Sonra grafik ağırlıklı bir jenerik sahnesi başlar. Filmin ana şarkısının da çalındığı sahnede genellikle kızların olduğu grafik planlar izleriz. Bu sahneyi ölene kadar Maurice Binder başarıyla oluşturdu. Tabii burada şarkıya da önem vermek gerekir. Çoğu filmde filmin adıyla adaş olan şarkıyı dönemin ünlü bir grubu ve ya şarkıcısı söyler. Favorilerim Bono’nun yazıp Tina Turner’ın yorumladığı ‘Goldeneye’, Sherly Crow’un yazıp seslendirdiği ‘Tomorrow Never Dies’, Duran Duran’dan ‘A View to a Kill’ ve Shirley Bassey’den ‘Goldfinger’.
Jenerikten sonra filmin konusuna bir giriş yapılır ve asıl film başlar. Film boyunca genelde kullanılan birkaç unsur vardır: M ve Q ile buluşma, Q’nun yeni aletleri, 2-3 Bond kızı, bir çok zengin kötü adam ve onun güçlü ve ya zeki yardakçısı, farklı ülkeler ve arabalar. Filmden filme değişen unsurlar bunlar.
Biraz bu unsurlardan gidelim çünkü bunlar Bond’u Bond yapan öğeler. M, her zaman çok önemli bir karakter oldu ve İngiliz karakter oyuncuları tarafından oynandı. Bernard Lee en fazla oynayandı ama hep pasif bulmuşumdur. Judi Dench ise daha iyi yakışıyor role. Q ise malumunuz ilk film hariç Desmond Llewelyn tarafından oynandı ve filmlerin mizah yönünü temsil etti. John Cleese ise önce The World is not Enough’da Q’nun yardımcısı oldu, sonra Llewelyn ölünce de yeni Q oldu. Bu arada Casino Royale ile başlayan yeni vizyonda eskilerden tek ödünç alınan Dench ile Cleese oldu.
Bond kızları aslında ayrı bir yazı konusu ama abartmayalım. Yapımcıların Allah’ı var, Diamonds are Forever’daki Jill St. John hariç itici bir kız hiç olmadı. Hepsi güzeldi ve seksiydi. Tabii öne çıkanları var ama seçim çok zor olduğundan liste uzun olacak: Ursula Anderes (Dr. No), Honor Blackman (Goldfinger), Diana Rigg (On Her Majesty’s Secret Service), Barbara Bach (The Spy Who Loved Me), Carole Bouquet (For Your Eyes Only), Izabella Scorupco (Goldeneye) ve Eva Green (Casino Royale). Bu saydıklarım gerçek manada güzel ve çekiciler. Ayrıca Bond’a çok yakışıyorlar. Elbette sürüyle daha kız var ama çok ilgi çekici oldukları söylenemez. Son olarak The Living Daylights’ta baş Bond kızı olan Maryam d’Abo’nun çektiği Bond Girls are Forever belgeselini izlemenizi tavsiye ediyorum (Casino Royale’ın DVD’sinde bulunuyor). Daha fazla detaya inersem çıkamayacağım.
Kötü adamlara gelirsek gayet çekici bir liste bizi bekliyor. Başta Ian Fleming olmak üzere senaristlerin yaratıcı davrandıklarını kabul etmek gerek. Çünkü hem karakterler iyi yazılmış hem oyuncular iyi seçilmiş. Tabii başta aklıma Biofeld geliyor. Kel olarak bir sandalyede kedisini okşamasını hiçbir seyirci unutamaz herhalde. Sonra ise Christopher Walken’ın canlandırdığı Max Zorin (A View to a Kill), Christopher Lee’nin Scamaranga’sı (The Man With Golden Gun), Gert Fröbe’nin efsaneleştirdiği, filme adını veren Goldfinger geliyor. Ayrıca oyunculara aşina olduğumdan son dönem filmlerden Sean Bean, Jonathan Pryce ve Mads Mikkelsen’in performansları çok akılda kalıcıydı.
Yardakçılar ise bir o kadar çeşitli ve geniş yelpazeye sahip. Hepsi ayrı tatlar barındırsa da Oddjob (Goldfinger) hep başta yer alır. Bıçak görevi gören şapkasıyla Oddjob bir başkadır. Birkaç filmde oynayan ve en sonunda iyi olup Bond’a yardım eden çelik dişli Jaws ise her zaman ikinci sıradadır popülaritede. Ayrıca aklımda kalanlar ise şunlar: The Man With Golden Gun’daki cüce, A View to a Kill’de oynayan Grace Jones’un canlandırdığı zenci sadist, Famke Jannsen’in canlandığı başka bir sadist (Goldeneye) ve Benicio Del Toro’nun gençlik günlerini gördüğümüz Dario (Licence to Kill).
Bond’un kendisini unutmayalım. Şu ana kadar 6 kişi Bond rolünü oynadı. Ben bir tek Roger Moore’u beğenmem çünkü bana hep yapmacık gelir. Zaten hiçbir aksiyon sahnesinde kendisi oynamamıştır ve bazı sahnede çok açık belli olur bu durum. En iyi Bond ne olursa olsun ilk olma sıfatıyla Sean Connery’dir. İkinci sırayı bence George Lazenby (hep atlanır ama çok iyidir), Pierce Brosnan ve Daniel Craig alır. Timothy Dalton ise fazla dramatik kalır bu rol için.
En son ise filmlere bakalım: Hepsi belli bir düzeyi tuttursa da Goldfinger, Casino Royale, On Her Majesty’s Secret Service, Thunderball ve From Russia With Love en iyileridir. Ayrıca ben The Spy Who Loved Me, The Living Daylights, Goldeneye ve You Only Live Twice’ı beğenirim. En kötüsü de Die Another Day’dir açık ara.
Toparlasak Bond tüm öğeleriyle bir bütündür. Bond filmleri, sinema tarihinde özel bir yere sahiptir. Bir sürü filmi etkilemiştir ki saymakla bitmez bunlar. En ünlüsü de Indiana Jones serisidir. Bond karakteri azla ölmeyecek nadide edebiyat karakterindendir ayrıca. Ian Fleming’in yarattığı karakteri daha çok göreceğiz. En yakın tarihlisi de Quantum of Solace. Çok değil, kasımı bekleyeceğiz.
Öylesine Notlar – 5
- TTnet kesinlikle reklam yapmamalı. Reklamları çok kötü. Ama daha da önemlisi reklama vereceği parayla (ki ünlüleri oynatıyor) altyapısını geliştirmeli!
- Kamil Koç günden güne kötüleşiyor. Pazar günü (14 Eylül 2008) Bursa’dan Kuşadası’na geldim. Otobüs dökülüyordu, yokuşta bariz zorlanıyordu. Servis kötü. Her yerde duruyor, el sallayan biniyor. Duraklama tesisleri kötü. Dahası ne!
- Kuşadası çok sakin. Merkeze daha inmedim ama Kadınlar Denizi kafa dinlemelik. Sahilin çoğunluğunu turistler oluşturuyor. Hatta yerliler tek tük bile denebilir. Ayrıca deniz suyu sıcaklığı, havadan daha sıcak!
- Ekonomik deprem tüm dünyayı sarsıyor. İster istemez akla Büyük Buhran ve arkasından çıkan 2. Dünya Savaşı geliyor.
- Yeni çıkan Bir Levanten Şövalye: Giovanni Scognamillo Kitabı’nı tavsiye ederim. Giovanni Scognamillo ülkemiz ve sinemamız için çok önemli biri. İlk defa ‘Türk Sineması’ terimini kullanan kişi, yabancı basında ülkemiz sinemasını ilk tanıtan, ülkemizin – belki de – ilk bilimkurgu ve çizgi roman tutkunu ve ayrıca dünyaca tanınan bir vampir uzmanı. Sinema, din, UFOlar, fal, Beyoğlu konularında 54 kitabı var. Bu arada bahsettiğim kitap onunla yapılmış uzun bir söyleşi. Hayatı, düşünceleri ve ilgi alanları hakkında detaylı bilgiler içeriyor.
- Hele şükür Across the Universe’ün DVD’si çıktı. 3 aydır bekliyordum. Türkçe adı felaket: Seni İstiyorum. DVD ekstraları eğlenceli ama daha fazla olabilirdi. Her şeye rağmen o güzelim filmi barındırması bile yeter.
- Mel Brooks’un başyapıtı Young Frankestein’ı izledim. Çok gülmedim, bir tek kör adam sahnesi çok komikti. Ama güzel parodi yapmışlar.
- Facebook yenilenmiş. Eskisine alışsam da yeni hali daha kullanışlı sanki.
- Binbir Gece de HD’ye transfer olmuş. Ama dizi dökülüyor. Konu bulmak için, abidik gubidik karakterler çizip gerilim yaratmaya çalışmışlar. 1 saat izlemem yetti de arttı. Eskisi de harika değildi ya, hiç olmazsa konu bütünlüğü vardı.
- Benim Annem Bir Melek’in 2 hafta önceki bölümü enfesti. Ama her haftanın aynı olmadığını, üzülerek anladım. Uzun süre komedilere yaramıyor. Avrupa Yakası da aynı sorundan mustarip. Malzeme var ama çok uzatılıyor.
Öylesine Notlar – 4
- Demin 1952 yapımı Kanun Namına’yı izledim. Yarıldım. 2008’de bu filmi izlemek kahkahalara vesile oluyor. Bir kere senaryo çok düz ve aleni. Her şey öyle çabuk oluyor ki gülmemek çok zor. Daha filmin 5. dakikası kötü kadın Ayhan Işık’a yalvarıyor: “Nazım, ben seni seviyorum!” Işık’ın karakteri Nazım’ın cevabı ilk kahkahanızı attırıyor: “Ama ben Ayten’le sevişiyorum.” Sevişmekten kastı da öpüşmek, zaten umumi yerdeler. Daha neler oluyor neler. Sizin için iki diyalogu not aldım: “Aklıma fena ihtimaller geliyor.” ve “Maalesef sana fena bir havadis vericem.” Öykü yapısı da komik. Ama birkaç güzelliğe de rastladım. Mesela Ayhan Işık, The Bourne Supremacy’deki gibi (Üstelik ondan 50 yıl önce) köprüden tekneye atlıyor. 50’lerin İstanbul’unu da görüyoruz ayrıca. Valla ben çok eğlendim, tavsiye ederim.
- Ramazan başladı, medya da ona uydu. Gazeteler özel sayfalar hazırlıyor. Televizyonda çok özel programlar keza. Bana ters geliyor, 11 ay takılıp 1 ay Müslümanlığı hatırlamak. Hele Fox’ta Ramazan’a özel bir magazin programı yapmışlar ki sormayın gitsin.
- 11 ay takılıp, 1 ay Müslümanlık yapan tüm Türkiye aslında. Bu ay boyunca içki içilmez, açık saçık giyinilmez, küfredilmez, yoksullara yardım edilir, vs. Bana ikiyüzlülük gibi geliyor. Üstelik kandırdığın kişi Allah! İçki içmeyeceksen hiç içmezsin, içeceksen de “Ben Ramazan’da içmem.” deyip kendini kandırmanın anlamı yok. Ben mi yanlışım?
- Bring Me the Head of Alfredo Garcia kesinlikle izlenilmesi gereken bir film. Neden mi? Bir kere çok iyi bir aksiyon filmi. Bir aksiyon filminde izlemek isteyeceğiniz her şey filmde mevcut. Daha da önemlisi, insanlığın para uğruna kokuşmuşluğunu tamamen gözler önüne seriyor. Zaten çoktan ölmüş bir adamın kellesi uğruna kaç kişi ölüyor inanamazsınız. Ben filmi favorilerim arasına soktum bile.
- Şimdi moda eski Türk romanlarının modern uyarlamaları. Yaprak Dökümü ile başlayan furya hızla devam ediyor. Dün de Aşk-ı Memnu başladı. Ne zaman sona erecek bakalım?
Bu roman uyarlamaları sayesinde özel isim dağarcığımız gelişiyor. Behlül, Bihter, Peykar, Ferhunde gibi. Ama bu işi esas başlatan Bizim Evin Halleri’dir. Oradaki isimlere hayranım: Peyami, Rikkat, Nedime, Misket, Rüzgar, Şadan,… Bakalım Artun adını ilk hangi dizi kullanacak? - Gündem gitgide kızışıyor. Gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum. Herkes rakibini suçluyor. Suçlanan eteğinde ne varsa döküyor. Kimin kozu daha iyiyse kazanacak lakin sonuçlanana kadar da kaç fırtına kopacak kim bilir?
- Rusya, Karayipler’de ilk tatbikatını yapacakmış. Israrla Soğuk Savaş’ı görmezden gelenlere duyurulur.
- Almanlar Deniz Feneri olayına çok şaşırmış. Tabii bu kadar açıktan para hüplemeyi anlayamıyorlar. Oysa ki burası Türkiye!
- Dün gece uyku tutmadı, Nisa Suresi’ni okumaya başladım. Surenin ilk 9 ayeti açık şekilde “Yetimin hakkı yenmemelidir. Cezası cehennem ateşidir.” diyor. Şimdi Türkiye’de yetime, aça, susuza, muhtaca para toplayanlara bakıyorum. Hepsi İslami dernekler ve sonunda paraların yok olduğu çıkıyor bir şekilde. Bunlar ne biçim Müslüman aklım almıyor?
- Sabık Genelkurmay Başkanı Büyükanıt hakkında bir sürü iddia ortada dolaşıyor. Hepsi de gayet negatif. İşin daha ilginci Büyükanıt hepsine karşı suskun.
- Dawson’s Creek’e lisedeyken başlamıştım. Sonra geçen yıl özlediğime kanaat getirip bütün sezonları bir daha izledim. Her ne kadar klişeler diz boyu da olsa sevimli bir dizi, kendini izlettiriyor. Benim gibi aşırı duygusallara birebir. Ayrıca sinefiller açısından 1. sezon mutlaka seyredilmesi gerek. Ses kaydındaki şarkılar çok iyi. Son zamanlarda ‘Songs from Dawson’s Creek’ adlı 2 CD’lik albümü dinliyorum. Farklı tatlar barındırıyor.
- Düne kadar megalomanyaklık denildiğinde aklıma Murat Evgin gelirdi, artık Erol Büyükburç gelecek.
- Dün televizyonda izledim Erol Büyükburç’u, nevi şahsına münhasır derler ya tam karşılığı resmen. Kendisine “Türk pop müziğin mimarı” diyor. Düşündüm ve aklıma hiç Büyükburç şarkısı gelmedi. Benim bildiğim ilk pop şarkısı ‘Bak Bir Varmış Bir Yokmuş’tur. Hadi ben bilmiyorum, kimseden de duymadım ve ya okumadım. Kendisine mimar diyen birinin günümüze gelen tek şarkısı olmaz mı ya? Bugün Ajda Pekkan, Erol Evgin denildiğinde o eski şarkılar hemen akla düşer. Keza şu an gündemde olmayanların şarkıları bile kısmen bilinir. ‘Malabadi Köprüsü’ vardır, Deli Kızlar vardır filan. Ama hiç Büyükburç şarkısı yok akıllarda.
- Büyükburç’un ‘Şarkı Söylemek Lazım’da yaptığı şov da gösterildi. Yarıldım gülmekten. Megalomanyaklığın bu kadarına da pes.
- John C. Reilly, Empire’daki röportajında “ ‘Google’da hiç kendiniz mi aradınız mı?’ diye sormak birisine ‘Hayatında hiç mastürbasyon yaptın mı?’ diye sormak gibidir.” demiş. Amerika için doğru olabilir de Türkiye için daha erken ama şöyle denilebilir: “Düzenli bir internet kullanıcısı mutlaka Google’da kendini aramıştır.” Ben de aramıştım 5 yıl önce. Ego tatmini işte.
- Geçenlerde Alinur Velidedeoğlu dedi, dizilerimizin iyi olmadığını. Saba Tümer de bazıların iyi olduğunu söyledi. Şimdi dizilerin kalitesi biraz da bakış açısına bağlıdır. Artık bazı dizilerimizin öyküsel anlamda iyiye gittiği bir gerçek. Senaryo bakımından da gelişmeler var ama daha alınacak çok yolu var. Öncelikle süre sorunu var. Kanal D müdürü, röportajında reklam sektörünün yeterince gelişmediğinden sürenin uzadığını söyledi. Yani 300-400 bin YTL’lik maliyetler ancak 3-4 reklam arasında karşılanıyor. Yurtdışında durum nasıl peki? Dram dizileri 42 dakikadır, reklamlarla 1 saat olur. Komedilerse 21 dakikadır, reklamla 30 dakika olur. Ama mesela Seinfeld’de yayınlanan reklamın saniyesi 200 bin dolardı, yanlış hatırlamıyorsam. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Daha 15 yıllık bir özel televizyon geçmişi olan ülkemizde reklam sektörü stabil hale gelmeden dizilerimiz uzun olmaya ve bunun sonucunda da senaryolar şişkin olmaya devam edecektir. Başka bir bakış açısı da yan karakterlerin ve figüranların oyunculuğu. 3. ve sonraki kişilerin oyunculuklarına dikkat edilmedikçe dizilerimiz ciddi manada dikkate alınmayacaktır. Alinur amcam da olaya bu açıdan yaklaştı. Çünkü yurtdışında konuk oyuncular bile döktürür.
- Aşk-ı Memnu Türk dizi tarihinde bir ilki gerçekleştirdi ve HD kalitesinde yayınlanmaya başlandı. İşte Kanal D, diğer kanallardan bu yüzden önde, seyirciye değer veriyor.
- Yine Aşk-ı Memnu‘dan bahsedecek olursak, en büyük sorunu öykünün günümüze uyarlanamaması. 2000’li yıllarda 1880’lerin öykü yapısı çok sırıtıyor.
Son Yorumlar